GERÇEKLE KURMACA ARASINDA: ANAYURT OTELİ (Mavi Yeşil 73. Sayı)

GERÇEKLE KURMACA ARASINDA: ANAYURT OTELİ *

Yusuf Atılgan, edebiyatımıza çok eser bırakmamış ancak bıraktıkları ile hem yeni bir şeklin hem de önemli bir kurgunun öncülüğünü yapan isimlerden olmuştur. Geleneksel roman çizgisinin aksine, daha modern sınırlar belirdiği roman anlayışında, (Canistan’ı biraz bunun dışında tutarsak) toplumdan kopmuş ya da toplumla arasında belli ölçüde bağ kuran karakterleri ele almış ve kurmaca dünyasını, tekniğini ve üslubunu da ona göre şekillendirmiştir. Yusuf Atılgan, her ne kadar çok sayıda eserle okur karşısına çık(a)mamış olsa da, sadece Aylak Adam (1959) ve Anayurt Oteli (1973) bile, onun ve onun edebiyatı, edebiyatçılığı üzerine konuşulabileceklerin tükenmeyeceğinin bir göstergesidir kanaatimce.

Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli (YKY, İstanbul,2008)’ni, “Aylak Adam”dan yaklaşık on beş yıl sonra yayımlamıştır.  Temel çizgileri ve işlediği tema bakımından Aylak Adam’la çeşitli benzerlikler göstermiş olsa da derinlemesine bir okuma yapıldığında pek çok konuda Aylak Adam’la farklılık oluşturduğunu görmemiz mümkündür Anayurt Oteli’nin. Kendini “gerçekçi” olarak tanımlayan Yusuf Atılgan, romanlarında da bunu hissettirir bize ve Anayurt Oteli’ni okuyan okuyucu, romandaki gerçekliğe kaptırır kendini. Ali İhsan Kolcu’nun, Mahir Ünlü’nün Yusuf Atılgan’la konuşmasından alıntıladığı Atılgan’ın şu cümleleri de kendisinin, kendi gerçekçiliğini nasıl tanımladığını anlatır bize: “Gerçekçi bir yazarım sanıyorum; ama bu natüralist bir gerçekçilik değil. Bir öykü, roman ‘sanatsal kurgusu’yla gerçekçidir, inandırıcıdır bence. Bu sanatsal kurguda kimi gerçeküstü öğeler bile yadırganmaz. Örneğin Kafka’nın öyküsünde Gregor Samsa hamamböceği olabilir; ya da Marquez’in romanında güzel Remedios gökyüzüne uçabilir.”  (Ali İhsan Kolcu, Yusuf Atılgan’ın Roman Dünyası, Toroslu Kitaplığı, İstanbul, 2003: 19)

Atılgan’ın kendisinin de belirttiği üzere Anayurt Oteli’nin kendi sanatsal/roman kurgusu içinde aktardığı pek çok şey, bizi gerçekçiliğin dışına sürüklemez, okura “bu da olur mu” dedirtmez. Her ne kadar zaman zaman abartılı sahnelerle karşılaşsak da (kediyi öldürmesi, hizmetçi kadını boğması…) bizler romanı okurken, romanın başkarakteri olan Zebercet’in gerçekdışı gibi görünebilecek davranışlarından olan şiddetli derecedeki iletişimsizliğini, sapkın cinsel yönlerini, sebebini anlayamadığımız biçimde işlediği cinayeti ve intiharını “aşırı” bulmayız ve bu durumların hiçbiri romanın temel gerçekçi çizgisine zarar vermez. Mekânın ve kişilerin gerçek oluşu da bizim gerçeklik ile bağ kurmamızı kolaylaştırır diyebiliriz bu aşamada.

Bunlarla birlikte, başta da dediğimiz gibi, Anayurt Oteli, işlediği konular bakımından gelenekçi roman anlayışından da ayrılık gösterir. Bu yüzden Yusuf Atılgan’ı işlediği konu ve çizdiği karakterler bakımından, Oğuz Atay çizgisinde bir yazar olarak görmemiz mümkündür. Romanın başkarakteri olan Zebercet’in toplumdan kopmuş, iletişim kurmakta zorlanan ve belki de iletişimsizliği isteyen, çevresine ve hatta kendine yabancı bir “anti-kahraman” olarak çizilmesi de romanı, tema bakımından Türk romanı anlayışında farklı bir yere koyar. İşte bütün bu sebepler, alt satırlarda açıklayacağımız başka konularla da birleşerek, Yusuf Atılgan’ı ve Anayurt Oteli’ni Türk romanı içinde önemli bir yerde görmemize sebep olur.

 

Anayurt Oteli’nin Çerçevesi

Kendisini “gerçekçi” olarak tanımlayan Atılgan, zaman zaman bazı noktalarda aşırıya kaçmış gibi görünse de edebiyat anlayışını da gerçek motiflere yaslamıştır, dedik. Öyle ki kitaba da ismini veren Anayurt Oteli, Manisa çevresindeki gerçek bir oteldir ve ismi de Anavatan Oteli’dir. Yusuf Atılgan’ın bir vesile ile tanıdığı bu otel üzerinde ortaya çıkan yazma isteği temelde otelin kâtibini görmesiyle ve kendisine sorduğu şu soru ile başlar: “Yahu dedim, bu adamın buradaki hayatı ne olabilir? Merdiven altında oturan bir adam. Nasıl bir adamdır bu?” (Kolcu: 20) Buradan da anladığımız üzere Atılgan, romanını yazarken temel bir gerçeklik olgusuyla yola çıkar.

Anayurt Oteli, kitaba adını da veren otelin kâtibi Zebercet’in kendi halindeki dünyasını anlatır. Zebercet’in karakteri ve ruh hali, genel çerçevede romana da yön verir. Zebercet, hasta ruhlu diye tanımlayabileceğimiz, insanlarla iletişim kurmakta zorlanan, cinsel yönden birtakım saplantıları olan ve iletişim kurabileceği bayanı bekleyen bir tiptir. Babasının ölümünden sonra otelin kâtipliğini tek başına yapmaya çalışan Zebercet’in tek yardımcısı da ortalıkçı kadındır. Zebercet tam anlamıyla bir yalnızlık figürüdür. Tekdüze bir hayatı vardır, rutinden sıkılmaz ve hatta hayatının bütün gidişatı o rutinlere bağlıdır. Ancak Zebercet’in hayatındaki kırılma noktası romandaki en önemli unsuru da oluşturur aslında: Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının otelde bir gece kalıp, oradan ayrılması… İşte bu noktadan sonra Zebercet’in hayatında da birtakım değişiklikler olur. Berna Moran Zebercet’in bu durumunu anlatırken (Aylak Adam C. ile birlikte ele alır konuyu) “… ruhsal bakımdan şu aşamadan geçer; yalnızlık, kurtuluş umudu, hayal kırıklığı.” (Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008: 292) ifadesini kullanır. Gerçekten de Zebercet, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın ile birlikte bir şekilde hayatında yeniden doğuş sürecine girer. Onu beklemeye başlar ve bu sırada kendine çekidüzen vermeye çalışır. Ancak bu uzun sürmez, bir süre sonra kadının gelmeyeceğini anlayan Zebercet önce kadının kaldığı odaya yerleşir, ardından da kendini öldürerek romanın da sonunu hazırlamış olur.

Şimdi, romanın başkarakteri Zebercet’e gelmeden önce Anayurt Oteli’nin kendisinden de “bir karakter olarak” bahsetmek gerek. Romanın daha başlarında, Yusuf Atılgan, oteli öylesine anlatır ki okur olarak bizler de bu otelin sanki yaşayan bir varlık olduğunu düşünürüz. Öyle ki otelin (ki o zaman konaktır) bir doğum tarihi dahi vardır ve bunu otelin kapı kemerinde, mermer üstündeki kabartma yazıda görebiliriz: “Bir iki iki delik / Keçeci Zade Malik” (s.11) Yine satırların devamında Atılgan, “konak yapıldığında” yazılan bu yazının, belki de okurun dikkat edemeyeceği ya da gözden kaçıracağı sebebiyle, açıklamasını da yapar: “Arap rakamıyla ‘bir, iki, iki delik’ bin iki yüz elli beş ediyor; şimdiki tarihle bin sekiz yüz otuz dokuz.” (s.11) Burada sonradan otel olacak konağın yapılış tarihine dikkat edince 1839’un Tanzimat’ın ilan edildiği tarih olduğunu da görürüz. Yani aslında otelin doğumu, o zamanın Osmanlısının da yüzünü batıya doğru dönmeye başladığı yeni bir “doğum”a işaret eder. Bu tarihsel motifleri de farklı yerlerde kullanmaya devam eder Atılgan. Örneğin konağın otel şeklini alma yılı da 1923 yani Cumhuriyet’in ilan edilme yılıdır. Öte yandan sonradan okuyacağımız satırlarda çok sık geçen 28 sayısı, Zebercet’in kendini astığı tarih olan 10 Kasım da farklı sayısal değerlerdir. Ancak romandaki başka konular (yalnızlık, iletişimsizlik, cinsellik gibi…) o kadar baskındır ki (zaten Atılgan da belli ki bunları vurgulamak istemiştir) bu tarihi göndermeler çoğu zaman geri planda kalmıştır diye düşünüyorum.

Otel’in bir diğer özelliği de Zebercet’in kalesi olması. Zebercet, o otelde adeta kendini dışarıdan korumak için, kendine has ve dışarısı ile bağlantısı minimum düzeyde bir hayat kurmuştur. Zebercet çoğu zaman oteldedir. Dışarıya çıkmaz. Aslında dışarıya çıktığı zamanlarda bile ruhen dışarıda değil, otelin içindedir. Bu bağlamda otel aslında Zebercet’in kendisidir de diyebiliriz. Çünkü otelin karakteri ile Zebercet’in karakteri birbirine bir hayli benzemektedir. Belki de Zebercet, özellikle kendisi otelin tek sahibi olmasından sonra, oteli de kendisine benzetmiştir. Kısacası Zebercet’in ruhundaki o karanlık havayı otelin duvarlarında, odalarında, merdivenlerinde de görmemiz mümkündür.

Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının artık gelmeyeceğini anlayan Zebercet, bir gün “… kadın gelmezdi artık.” (s.38) diye kadının geleceğinden umudunu kesince, oteli de kapatmaya karar verir. Bir süre sonra otelin kapısına “kapalı” yazan Zebercet böylelikle oteli dış dünyaya da tamamen kapatmış olur. Gerçi bu esnada kendisi dış dünyaya açılsa da (sinemaya gider, horoz dövüşü seyreder, yemek yer…) bunun ruhsal bir bunalımdan ileri geldiğini, madde anlamında dışarıda olmasına rağmen manen hala otelin içinde olduğu fikrine kapılmamız zor olmaz. Umutsuz bekleyişi tamamen sona erdiğinde ise otelin dışında oteli gösteren tabelanın da toprağı gösterdiğini fark ederiz. Bu Zebercet’in dramı ile birlikte otelin de artık tamamen öldüğünü gördüğümüz zamandır.

Anayurt Oteli’nde gözümüze çarpan bir başka nokta da romanda özel isimlerin çok fazla yer almamasıdır. O kadar ki bizim dikkatimizi çeken tek isim “Zebercet”tir. Karakterler bağlamında olaya bakarsak zaten başka bir “merkez karakter” olmadığını görürüz. Olanlar da isimleriyle anılmaz çoğu kez. Ortalıkçı kadın, emekli subay, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın… Yazarın, karakterlerine bir isim belirlememesi ya da isimleri çok fazla açığa vurmamasının sebebi belki de okurun dikkatini Zebercet üzerinde yoğunlaştırmasına yardımcı olmaktır. Öte yandan bir de karakterlerin etkileyiciliği söz konusudur burada. Emekli subay diye anılan karakterin, romanın ilerleyen sayfalarında aslında bir katil olduğunu anlayınca tüylerimizin ürpermesinin bir sebebi de onu o ana kadar “emekli subay” olarak tanımış olmamızdır belki de. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının ismini baştan beri biliyor olsaydık belki de o kadından, gizeminden ve Zebercet’in onun hakkındaki düşüncelerinden bu kadar etkilenmeyecektik. Öyle ki karakter meselesini bir adım daha ileriye götüren Atılgan, karakterlerine isim vermemesini, kurguya bir “kedi”yi, (tıpkı canlıymışçasına) bir “havlu”yu da dâhil ederek bir şekilde açıklar aslında. Yeri geldiğinde bir “kedi”, romanda yer alan bir “berber”den daha önemli bir konumda durmaktadır. Buradan da isimlerin aslında çok da önemli olmadığı sonucuna varabiliriz. Zaten romanın kurgusu, olayların gidişatı ve anlatılan öğeler çoğu zaman isimlerin de önüne geçer…

 

 

Bir Yalnızlık Abidesi Olarak Zebercet

Anayurt Oteli’nin başkarakteri olan Zebercet, çocukluğundan itibaren toplum tarafından dışlanmış, bir şekilde kendisiyle alay edilmiş ve bu yüzden de küçük yaşlarından itibaren içindeki eziklik ile büyüyen ve kişiliği de o şekilde oluşan bir karakter olarak çizilir Yusuf Atılgan tarafından. Zebercet, kısa denilebilecek bir boya sahiptir. Kilosu da boyu ile orantılı bir şekilde. Yani fiziksel olarak zayıf bir insan… Yazar Zebercet’i bu şekilde betimleyerek yine bilinçli bir tercih yapmış ve karakterindeki pasifliği fiziksel görünüşüne de yansıtmaya çalışmıştır diye düşünüyorum ben. Bununla birlikte olayların geçtiği tarihte otuz üç yaşında olan Zebercet aslında hayata tutunmak ve “bir şeyler yapmak” için geç kalmamıştır. Ancak karakterindeki eziklik ve pasiflik, dış dünyaya kapalı olan asosyal yapısı onun ‘yaşamak’ için herhangi bir girişimde bulunmasını engeller. Romanın gidişatından yola çıkarsak, Zebercet böyle bir girişimde (hayatını anlamlı kılacak herhangi bir girişimde) bulunsaydı bile bunun şuurlu bir girişim olmayacağını görürdük. Bununla birlikte, bana kalırsa Zebercet’in içinde bulunduğu psikolojik ve toplumsal durum da kendi seçtiği bir yol değildir zaten. Zebercet aslında kendi hayatı için bile kendi başına karar verebilecek, kendisine yön çizebilecek bir karakterde değildir. Yani kendi kendine yetebilen bir insan olarak görünmez gözümüze. Belki de bu yüzden, ona ve içinde bulunduğu duruma anlam vermekte zorlanmayız biz de okur olarak…

Zebercet, çevresi ( ve hatta zaman zaman kendisi) ile iletişim kurmakta zorlanan bir tiptir dedik. Sürekli geçmiş ile ilgili düşüncelere kapılıp anıları hatırlar. Adeta anılarda yaşar. Bu yüzden de kendine kurduğu bir dünya vardır. O dünyaya da kendisinden başka kimseyi almaz. Belki de bilinçsiz bir tercihtir bu da onun için ancak bunun farkında bile değildir. Zaten kapalı bir mekânda, kendisine bir liman olarak gördüğü otelde yaşayan Zebercet, dış dünya ile münasebete girmekten kaçınır. Aslında otele pek çok insan girip çıkar. Zebercet gelen insanların isimlerini deftere kaydeder, gidenlere çıkışını verip hesap keser ancak hiçbiri ile merhabalaşmak dışında yoğun bir iletişim haline değildir. Otelde çalışan ortalıkçı kadın ile bile çok sık konuşmaz. Emekli subay olduğunu söyleyen kişi ile ara sıra diyaloga girer ancak o zamanlarda da çoğu zaman o adam seslendiği için onunla konuşur ki bu konuşmalar da kısa cevaplar tarzındadır. Bunun dışında kimse ile özel bir münasebeti yoktur. Sadece gecikmeli Ankara treniyle gelen kadına özel bir ilgi duyar. Ancak o da otelde bir gece kalmış ve ayrılmıştır. O zaman zarfında da kadın ile herhangi bir diyalogda bulunup bulunmadığını göremeyiz Zebercet’in. Kendi kurduğu zihinsel dünyasında kadını konuşturur, onunla ilgili şeyler düşünür, ona cevap verir ancak hiçbiri gerçek değildir. Bu yüzden de Zebercet yaşadığı gerçek dünya dışında bir de gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın merkezinde kurduğu sanal dünyasında yaşar.

Dışarıya çıktığı nadir zamanlarda konuştuğu insanlarla da yine aynı şekilde çok fazla iletişime girmemeyi tercih eder. Gittiği bir horoz dövüşünde tanıştığı gençle birtakım diyaloglara girer, sinemaya gider ancak o gence de adının Ahmet olduğunu söyler. Öte yandan yine çarşıya çıktığı bir vakit, çarşıdaki berbere uğrar. Normalde tıraş olduğu berber değildir bu. Berber bir yandan işini yaparken ona “Buralı mısınız?” diye sorar, Zebercet ise “Hayır, bir iş için geldim.” (s.21) cevabını verir. Oranın insanlarından birisi olduğu halde kendisini tanıtmaz. Buna gerek duymaz Zebercet. Dış dünyaya karşı olan kapalı kapıları, roman boyunca devam eder ve bir türlü açılmaz. Belki de kapılarını açacağı gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını bekler ancak o da gelmez. Öte yandan Zebercet’in kendini farklı şekilde tanıtmasına bir örnek de romanın sonlarına doğru gerçekleşen, izleyici olarak katıldığı mahkemeden çıktıktan sonra gittiği parkta karşılaştığı ihtiyar adamla olan diyalogudur. Zebercet adamın kendisine doğru yaklaştığını görünce zaten bundan pek hoşnut olmaz ve “Boş sıralar dururken ne vardı buraya oturacak…” (s.76) diyerek bunu okuyucuya belli eder. İhtiyar adam kendisinden sigara ister. Zebercet de bu isteği geri çevirmez.

“Paketi çıkardı, uzattı; kendisi de aldı. Bir kibritle ikisini de yaktı.

—       Sağolun. Yabancı mısınız?

—       Efendim?

—       Yabancı mısınız? İş günü de ondan sordum.

—       Hayır. İzinliyim, pazara bitiyor.

—       Nerede çalışıyorsunuz?

—       Nüfus’ta.” (s. 76–77)

Burada da berberdekine benzer bir tavır görürüz Zebercet’te. Kendisini tam manasıyla tanıtmaz. Otelde kâtip olduğunu söylemek yerine nüfusta çalıştığını söyler. Gerçi ihtiyar adamla devam eden konuşmasında, adam ona “Kimlerdensiniz?” diye sorunca “Keçeciler’den” olduğunu söyler. Ancak yine de kendini doğru tanıtmaz. “Parktaki ihtiyara “Haşim Bey’in ortanca kızının oğluyum ben.” der. Hakikatte Haşim Bey’in iğfal ettiği beslemelerden birisinin torunudur.” (Kolcu: 91)  Zaten bu cevabı vermeden önce de doğruyu söyleyip söylememe konusunda tereddüt eder: “Bir şey uydurabilirdi gene; Adana’dan buraya geldiklerini söyleyebilirdi. Tanıyacak mıydı?” (s.77) Tanısın tanımasın, Zebercet kendisini karşısındaki insanlara anlatma konusunda her zaman için bir çekince içerisindedir. Çevresindekilerin kendini tanıyacak olmasından korkar belki de. Yine de bu durum zaman zaman aşırıya kaçtığından okuyucu olarak bizler buna anlam vermekte zorlanırız.  Zebercet’in neden kendini olmadığı biri gibi gösterdiğinin net bir cevabı yoktur çünkü. Zebercet’in bu insanlarla konuşması, kendini tanıtması, onun belki de toplumla yeniden kaynaşması için bir fırsat da olabilirdi. Ancak Zebercet bunu da tercih etmez. Böylece kendi yabancılaşmasını sonlandırmak bir yana dursun, onu daha ileri boyutlara taşımaya devam eder.

Öte yandan tabi ki iletişim kurmak Zebercet için zor, belki de gereksizdir. Kendi dünyasında mutlu olmadığını bilsek de kendisi için bir şey yapmadığını da görürüz onun. Aşırıya kaçan monoton bir hayatı vardır Zebercet’in. Bu öyle şiddetli bir hal alır ki okuyucu bu durumdan rahatsız olacak seviyeye bile gelir bir yerden sonra. Otelden pek seyrek çıkardı. (…) olağan üstü bir durum olmazsa yılda ya da iki yılda bir terziye, altı ayda bir keselenmek için hamama, dört haftada bir saç tıraşına, ayda bir otelin paralarını İstanbul’a yerleşen Faruk Keçeci’ye göndermek için postaneye giderdi. Yılda bir otelin vergisini de yatırırdı ama bunun için ayrıca çıkmazdı; postaneye gittiğinde bir gün yatırırdı. Her çıkışında, özellikle hamama gittiğinde, o yokken otelde kötü bir şey olacakmış gibi tedirginlik duyardı. (s.21) Hayatındaki her şeyin bir sırası vardır aslında Zebercet’in. Olağanın dışına çıkmaz. Zihninde kurduğu dünya ile gerçek dünya birbirine karışmaz. Daha önce de söylediğim gibi, rutini sever Zebercet…

Dış dünya ile her ne kadar gözle görülür bir bağı olmasa da, otelin dışı için kurduğu bir dünya da vardır kafasında Zebercet’in. Belki dışarıda kusursuz bir hayat olduğunu düşünür, belki de kötü ve karanlık bir dünya… Dışarısı nasıl olursa olsun Zebercet kendi hayatını kusursuz bir düzene uydurmuştur. Ancak bir gün dışarısının da kusursuz olmadığını fark eder. Emekli subay olduğunu söyleyen adam hakkındaki bir soruşturma için otele gelen polisler ona çeşitli sorular sorarlar. Zebercet anlatır. Ancak bu anlattıklarını zaten nizami bir şekilde otel fişlerine yazıp karakola teslim ettiği gelir aklına.

“Polis defterdekileri bir kâğıda yazıyordu.

—       Günlük fişlere yazmıştım ben.

—       Ne fişleri?

—       Polis fişleri, karakola göndermiştim.

—       Ha, şunlar. Karakolda bir yere atarlar onları, kimse bakmaz.

Şaşılacak şeydi yıllardır gerek babasının gerekse onun önemle, aksatmadan her hafta polise gönderdikleri kâğıtların orada bir yere atılması. Yukarıyla bir bağlantı sanırdı bunları.” (s.68)

Zebercet’in kafasında kurduğu dünyaya bir darbe de buradan gelir. “Ama neden yazdırıyorlar öyleyse?” sorusunun cevabını dahi alamaz. Zebercet’in kendine kurduğu dünya dışında, bir de dışarısı için kurguladığı bir hayat vardır ki bunun sadece bir kurgu olduğunu da yukarıdaki satırlardan anlarız biz. Zebercet’in bütün düzeni beyhude yeredir. Dışarısı öylesine düzenli bir halde değildir çünkü. Polislerin bu tavrını görmesi aslında Zebercet’in topluma ne kadar yabancı kaldığının da bir göstergesidir. Zaten bir süre sonra o da kendi düzeninden kopmaya başlar. Otelde hiç “Zebercet isminde birisi”nin kalmadığını gördüğü bir vakit kayıt defterindeki bir yere “Zebercet Gezgin” yazar. Bu artık otelin ve Zebercet’in kusursuz düzeninin de sona erdiğinin bir göstergesidir aslında.

Zebercet’in içinde bulunduğu asosyal kişilik yapısının ve iletişim sorununun oluşturduğu sorunlardan biri de kendini ifade edememe, öfkesini ve tepkisini dışa vuramama halidir. Örneğin dışarıda olduğu bir vakit bir kestaneciden kestane almaya niyetlenir ama buna karar veremez. Bunu düşündüğü süreçte kestanecinin başında dikilir. Bir süre sonra kestaneci ona, “Ne dikildin orda ulan, yol üstünde maşatlık taşı gibi. Bas git hadi!” (s.83) diyerek onu yanından kovar. Zebercet de kestanecinin yanından uzaklaşır. Bu aşamada bir kez daha Zebercet’in pasif karakterini fark etmiş oluruz. Kestaneciye tepki göstermez. Ona “dayılanmak” gibi bir çabası olmaz. Sadece olay yerinden uzaklaşır. Kendini gerçekleştirememiş bir bireydir Zebercet. Gerçi o anda aklından kestaneciye saldırmak, onunla dövüşmek olasılığı geçer ancak bunu gerçekleştirmeye ne fiziksel gücünün yeteceğini düşünür ne de ruhsal yapısının. Bir başka vakit yine aynı kestanecinin yanına uğradığında ondan kestane almak ister. “İki liralık çek; irilerinden olmasın.” (s.89) der. Kestaneci işini yapar. Zebercet ona, “Beni tanıdın mı?” diye sorar. Kestaneci de, “Eskiden görmüş gibiyim ya tanıyamadım.” (s.90) şeklinde cevap verir. Yani Zebercet’in içine oturan, karakterine bir darbe daha vuran önceki olayı kestaneci çoktan unutmuş belki de hiç umursamamıştır bile.

Bir başka örnek de parkta konuştuğu ihtiyar adamdan sonra başka bir bankta oturan kadınla girdiği diyalogdan sonra gelişen olaydır. Kadına önce kendisini tanıyıp tanımadığını sorar, ardından kadın tanımadığını söyleyince otelin kâtibi olduğunu belirtir. Kadın bunun ardından Zebercet’i tanır ve Zebercet de onu otele davet eder. Bu çerçevede bir diyalog gelişir aralarında. Ancak bir süre sonra oradaki bir başka adam kadınla Zebercet’in yanına gelir ve “Niye rahatsız ediyorsun bayanı ulan?” diye ‘posta koyar’ ona. “Bedeni gerildi; yüreği çarparak döndü: karşı sıradaki bıyıklı adam gelmiş yanında duruyor, dik dik bakıyordu.” Zebercet burada da “bıyıklı adam”a karşı herhangi bir girişimde bulunmaz. Sadece suskun kalır. Diyecek bir şeyi yoktur. Zebercet’in yapamadığını yanındaki kadın yapar, “Sana ne be, işine gitsene sen,” (s.81) der karşısında duran “bıyıklı adam”a… Bunun üzerine adam yanlarından uzaklaşır. Zebercet’in bu pasif tavrı, iletişimsizliği ve acizliğe varan tutumu okurun da ona acımasına sebep olur. Belki de yanındaki kadın da ona acır. Ama bununla ilgili bir şey söylenmez. Kadın, Zebercet’in davetine olumlu yanıt verir ve otele geleceğini söyler ancak o da gelmez. Zebercet için bir yıkım da budur.

Romanda Zebercet üzerinden anlatılan en önemli konulardan birisi de cinselliktir. Cinsellik, normal bir cinsellik algısından uzak, sapkınlık boyutuna varacak şekildedir bence. Zebercet’in düzenli bir cinsel hayatı da yoktur, o cinsel hayatı kurabileceği bir kadın da. Cinsel ilişkiye girdiği tek kadın oteldeki ortalıkçı kadındır. Ancak ortalıkçı kadınla girdiği cinsel münasebet de tek boyutludur. Ortalıkçı kadın uyurken Zebercet onun yatağına gider ve cinsel ilişkiye girer çoğu zaman. Burada ortalıkçı kadının uyuyor olması da Zebercet’e ilgi göstermiyor olması da bu cinselliğin boyutunu görmemiz açısından önemlidir. Tek boyutlu bir ilişki içerisinde olmasının dışında herhangi bir iletişim halinde olmaması da cinselliğin eksik bir yönü olarak göze çarpar.   Bu da Zebercet’in “iletişim” sıkıntısının farklı bir yönü olarak gözümüze çarpar. Aslında Zebercet’in istediği bu değildir. Cinsel konudaki eksikliği o kadar üst seviyededir ki otele gelen çiftlerin odalarını dinlemeye kadar varır iş: “Cumartesi gecesi de dinlemişti; dün gece ses yoktu. ‘Oh… bırakma… ohh’ dedi kadın. Erkeğin sesi boğuktu, anlayamadı. Yüzü gergin, ağzı yarı açık, gözleri kısıktı.” (s.27) Kendindeki eksiklik, belki de başkalarını görünce daha da artmaktadır Zebercet’in. Bu aslında onun kendisine de yabancılaştığının bir başka göstergesidir.

Bu tek boyutlu cinselliğin ortadan kalkacağı tek durum da yine gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının otele geri dönmesinde yatar. Zebercet, kendi zihninde idealize ettiği kadınla birlikte yeni bir dünyaya açılacak, hayatında olan iletişimsizliği onunla kapatacaktır. Zebercet’in ihtiyacı olan cinsel ilişkiye girmek değildir aslında. Bunu zaten ortalıkçı kadın ile yapar. Onun istediği iletişim kurabileceği bir kadındır. Ancak Zebercet’in bu beklentisi karşılanmaz. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının odasında çay bardaklarına, havluya, yastığa bakar. Eşyalarla birlikte kadını hatırlar ara sıra. Kadının artık gelmeyeceğine kanaat getirdiği dakikadan sonra da odaya yerleşir zaten. Ortalıkçı kadını boğarak öldürmesinin sebebi de budur aslında. İletişimsizlik… Gerçi okuyucu her ne kadar bunun sebebini tam olarak anlamasa da kadını boğmasını ve öldürmesini buna bağlarız. Çünkü Zebercet için kadının bir anlamı yoktur. Onu oteldeki eşyaların herhangi birinden farklı görmez. Başta da dediğimiz gibi onunla konuşmaz bile çoğu zaman.

Kadını öldürme şeklinin neden boğma olduğu net bir şekilde açıklanmasa da bunu bir şekilde “güç” gösterisi olarak da yorumlamamız mümkündür. Ki “boğma” izleği romanın tamamında ön plandadır. Zebercet’in ortalıkçı kadını boğması tek vukuat değildir. Emekli subay olduğunu söyleyen adam da kızını boğarak öldürmüş olan bir katildir aslında. Bunu da otele soruşturma için gelen polislerden öğreniriz. Öte yandan parkta konuştuğu ihtiyar adamın “Demek siz… Faruk… Faruk Bey, af buyurun, kendini asmış dedilerdi de şaşmıştım.” (s.77) şeklinde dile getirdiği Faruk Bey ile ilgili düşünceleri de bir “boğma” olarak yorumlanabilir. İzleyici olarak katıldığı mahkemede yargılanan katil de gerdek gecesi karısını boğarak öldürmüş olan bir adamdır. Zaten romanın en sonunda, bu gidişatı zedelemeyerek, Zebercet’in kendisi de aynı motifi takip eder ve kendini asarak yani boğarak öldürür.

Ancak ondan önce ortalıkçı kadını boğmasının bir “güç” simgesi olarak yorumlanabileceğini söylemiştik. Bununla birlikte oteldeki kediyi de benzer şekilde “canice” öldürmesi, aslında Zebercet’in içindeki nefretin ve şiddetin dışa vurumudur diyebiliriz. Aslında istediği anda “güçlü” olabilecek bir adamdır Zebercet ancak roman boyunca sadece öldürme sahnelerinde görürüz. Onun içindeki güç ve iktidar arzusunu simgeleyen diğer olgular da “bıyık” ve “horoz” figürleridir kanaatimce. Horoz dövüşlerine giden Zebercet, belki de hiçbir zaman olamayacağı bir karakter olarak görür horozları. Horoz güçlüdür, mücadele eder, savaşır ve kazanır ya da kaybeder. Ama Zebercet öyle değildir. Öte yandan “bıyık” romanın pek çok yerinde geçer. Bıyık tam bir “erkeklik” sembolüdür. Parktaki kadınla konuşması esnasında yanlarına gelen adamın bıyıklı olması bir tesadüf değildir şüphesiz ki. Öte yandan berbere gittikten sonra “Bıyığımı da kesiverin.” (s.21)  demesi ve berberin de ona “Çok şakacısınız,” (s.22) diye karşılık vermesi Zebercet’in çift karakterli ruh dünyasının bir yansımasıdır aslında. Bıyığının olmadığı zamanlarda bile Zebercet bıyığın olduğunu farz eder ya da öyle olduğunu sanır. Otele döndükten sonra onun değiştiğini fark eden bazı otel sakinlerine “bıyığını kestiğini” söylese de aslında bıyığının zaten var olup olmadığının kendisi de farkında değildir. Zebercet’in bıyığa yüklediği anlam onun ruh dünyasındaki karanlık odaları görmemiz açısından da önemlidir bu yüzden. Kendi eksik ve aciz durumunu “bıyık” ile örtebildiğini düşünür. Hatta belki de bıyık ile birlikte kendine güveni gelir, güçlü olduğunu hisseder. Ancak aslında bir bıyığı yoktur belki de…

Zebercet’in yabancılaşması çok yönlü bir yabancılaşmadır. Çocukluk yıllarından itibaren öncelikle ailesiyle arasında sağlıklı bir iletişim olmadığından sorunlu bir çocukluk geçirir. Okul yıllarında dalga geçilir onunla, alay edilir. Askerde sürekli ayak işlerine bakan bir adamdır. Kimse farkında değildir onun. Dolayısıyla ilerleyen yaşlarında da belli bir kişilik bozukluğu oluşmuş, artık toplumdan tamamen kopmuş asosyal bir birey olarak hayatını geçirmeye başlar. Otelden doğru dürüst çıkmaması,  çıktığında bile rutin işlerini halledip geri dönmesi, oteldekilerle dahi çok fazla konuşmaması onun bu iletişim bozukluğuna örnek olarak gösterilebilir. Bütün bunlar birleşince Zebercet de -bilinçli olmasa bile- yaşamın anlamsız, uyumsuz ve saçma olduğunun farkına varır. Aslında hiçbir şey yaşamaya değer değildir. Bu da, romanın özellikle sonlarında karşımıza çıkan Zebercet’in bu tavrı ile birlikte, bizi “Saçma Felsefesi”ne götürür…

 

 

Hayatın Anlamsızlığı, Saçma Felsefesi ve İntihar

Roman boyunca Zebercet’in yaşadıklarını ve yaşamak istediklerini karşılaştırdığımızda, onun hayatının ne kadar anlamsız bir boşlukta asılı kaldığını görürüz. Zebercet’in hayatı anlamsızdır çünkü onun hayatını anlamlı kılacak bir şeye sahip değildir. Sığındığı tek liman olan oteldeki rutin işleri ve ayda yılda bir çıktığı dışarıda gördükleri, onun için hayatını adayacağı bir olay ya da tutunacağı bir dal olmaktan uzaktır. Bir zaman sonra gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını hayatının tek gayesi haline getirse de onun gelmeyeceğini anladığında ya da –belki de gelecektir, bunu bilemeyiz- buna inanmaya başladığında (tam anlamıyla sarılmamış olsa da) tutunduğu tek dalı da kaybeder. Sallandığı karanlık boşluk onu iyice içine çekmeye başlar.

Zebercet hayatının anlamını da sorgular bir süre sonra. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının bir daha gelmeyeceğine karar vermesi, oteli kapatması, ortalıkçı kadını öldürmesi ve özellikle, izleyici olarak katıldığı mahkemede hâkimin sanığa çeşit sorular sorması ve Zebercet’in bu soruları içselleştirip kendi kendine cevaplaması ile hayatı hakkında bilinçsiz de olsa birtakım şeyler düşündüğünü, kendisini ve çevresini sorguladığını görürüz.

İşlediği cinayet üzerine daldığı düşünceleri bir pişmanlık belirtisi değildir aslında. ‘Keşke’ demez Zebercet. Belki de ortalıkçı kadının hayatının da anlamsız olduğunun ve ölü ya da diri olmasının bir anlamı olmadığının farkına varmıştır. “Yeryüzünde canlı kalmanın bir bakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz sanan insanlardan çekiniyor, utanıyordu.” (s.96) Bu yüzden işlediği cinayeti umursamıyor, aslında bu tip olayların her zaman yaşandığı bir dünyada var olduğunu biliyordu. O, pişmanlık duymak yerine, diğer insanlara bakıp nasıl da kendilerini “suçsuz” zannedip yaşadıklarını anlayamıyordu.

İşte bütün bu -bilinçsizce de olsa- sorgulamalar, Zebercet’in gerçek dünya ile uyumsuzluğundan doğan kurmaca bir dünya yaratması bizi felsefi bir problem olan saçma felsefesine yönlendirir. Saçma felsefesi: “(Os. Abesçilik, Fr. Absurdisme) Fransız varoluşçusu Camus’nün insan ve dünya çelişkisi varsayımı… […] Fransız düşünürü Albert Camus (1913–1960)’ye göre insan için evren usa aykırıdır, uyumsuzdur, ‘saçma’dır.” (Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi Kavramlar ve Akımlar Cilt 6, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2005: 8)  Camus’nün de söylediği bu “uyumsuzluk” Anayurt Oteli’nin neredeyse tamamında hissettirir kendisini. Zebercet’in bu anlamsız dünyaya bir anlam verme çabası da daha ilk başta otel içerisinde kurduğu düzen ile gözler önüne serilir ancak bunlar yeterli değildir. Toplum ve çevre ile uyumsuzdur Zebercet ve bu yüzden kendine uyumlu olan bir dünya yaratır. Ancak bu dar ve küçük dünyasını da bir süre sonra kaybeder.

“Yapabileceğimiz tek şey var diyor Camus: Yaşamak…” (Hançerlioğlu: 9)  Ancak Zebercet, saçma felsefesinin, yaşanmakta olanla ancak yine onu terk etmeyerek, yaşayarak mücadele edilmesi gerektiğini bilmez. Bunun farkında değildir belki de. Çünkü hep söylediğimiz gibi, Zebercet’in kendisi ve hayat üzerinde düşündükleri bile sistematik değil bilinçsizcedir. O yüzden de Zebercet’in davranışları her ne kadar felsefi bir fikrin ürünü gibi görünse de, onun bunları yaparken herhangi bir felsefi düşünce ile hareket etmediğini söylemek yanlış olmayacaktır. “Ben kaçamam bağlıyım burada ölülere konağa” (s.93) diyen Zebercet kurtuluşunun ne olduğunu bilmeden hareket eder ve o şekilde intihara karar verir belki de. Dışarıda yemek yediği bir esnada yakın bir yerden gelen bir türküye dikkat kesilmesinin sebebi de türkünün sözleridir belli ki: “… Ne ölüyüm ne sağım.” (s.95)

Bütün bu duygular nihayetinde Zebercet için bir patlama noktası oluşturur. Yabancılaşmanın, iletişimsizliğin, sıkışıklığın tek çaresi olarak intihar etmeye karar verir. Bu kararı izleyici olarak katıldığı mahkemedeki neticeden da yola çıkarak verir: 28 Kasım (daha önceki satırlarda da sıkça vurgulanan ‘28’ sayısı burada da çıkar karşımıza) intihar edeceği gündür aslında. Ama otelde olduğu bir gün, o tarihi beklemenin de anlamsız olduğu kanısına varır. On sekiz gün önce ya da sonra, ne fark ederdi ki? Nihayetinde bir şeye karar vermişti. Tarihler 10 Kasımı gösterdiğinde bu anlamsız, boş, tutarsız ve uyumsuz hayatından vazgeçecek, kurtulacaktır artık. İntihar ederken “dışarıdan birkaç arabanın korna seslerini duydu; başka araçlar da katıldılar buna; kornalar, tren düdükleri, fabrika düdükleri arasız, kesintisiz ötmeye başladı.” (s.108) Tarihin 10 Kasım olması, bu hengâmeyi anlamamıza yetiyor. Ancak bir yandan da dışarıdaki hayatın devam ettiğini, durmayacağını, Zebercet’le de Zebercet olmadan da insanların yaşamları sürdüreceğini gösteriyor burada bize Atılgan. Yani bütün bir yaşamı gibi, ölümü de dramatik olur Zebercet’in. Yaşarken sahip olmadığı bireysel anlamını, ölürken de bulamaz ve kalesi olan otel odasında uyumsuz dünyasına son verir. Boyundaki ip ile tavanda sallanırken hayat bütün hızıyla akmaya devam etmektedir…

KAYNAKLAR:

1-      Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli, YKY, İstanbul, 2008

2-      Ali İhsan Kolcu, Yusuf Atılgan’ın Roman Dünyası, Toroslu Kitaplığı, İstanbul, 2003

3-      Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008

4-      Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi Kavramlar ve Akımlar Cilt 6, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2005

 

 

Mavi Yeşil Dergisi’nin Ocak-Şubat 2012′deki  73. sayısında yayımlanmıştır.

 

About these ads

2 responses to “GERÇEKLE KURMACA ARASINDA: ANAYURT OTELİ (Mavi Yeşil 73. Sayı)

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: