Monthly Archives: Nisan 2011

BU BİR PİPO DEĞİLDİR (Mavi Yeşil 66. Sayı)

BU BİR PİPO DEĞİLDİR *

Başlarken

Belçikalı ünlü ressam René Magritte, nesnelerin, göründüklerinin altında çok daha farklı anlamlara sahip olduklarını düşünürdü. Sanat anlayışını da bu zemine oturtmuştur büyük ölçüde. “İmgelerin İhaneti” adlı tablosunda, tuvale bir pipo çizmiş ve altına da Fransızca, “Ceci n’est pas une pipe” yani “Bu bir pipo değildir” yazmıştır. Magritte’in anlatmaya çalıştığı şey, gördüğümüzün bir pipo değil, sadece, bir pipo resmi olduğuydu. Görülen, yazılan, çizilen, söylenen ile yaşanan yani “gerçek” farklı şekillerde var olabilir. Çok basit bir kavram ya da olgu bile, aslında altında bambaşka ve farklı anlamlar barındırabilir. Gerçek, çoğu zaman, gördüğümüzden farklıdır.

Bu yazının esas konusu ise ne resim, ne de pipo. Bu yazının konusu; barış. Yazıya böyle bir paragrafla başlamamızın sebebi ise “barış” kavramının aslında ne olduğu ve bizim, bugün, modern dünyada barışı, gerçek anlamıyla ne kadar yaşayabildiğimiz problemine imgesel bir gönderme yapmaktır. Keza barışın sözde ve satır aralarında çokça dolaştığı, ancak bir türlü pratiğe yansımadığı da aşikârdır. Diğer bir deyişle, ortada bir pipo yoktur, sadece bir pipo resmi vardır.

Peki, barış nedir? “Barış” kelimesinden/kavramından ne anlamalıyız? Bir barış kültürü nasıl oluşturulur? Evrensel normlara göre bir barış şekli mümkün müdür? Barışın içinde hangi alt kavramlar vardır? Barış için neye ihtiyacımız var?  Bütün bu soru(n)lar insanlık tarihi boyunca sorulmuş ve cevabı aranmış, barışa dair çeşitli bakış açılarının merkezinde bulunan birkaç soru işaretidir. Satırlar ilerledikçe, biz de bu sorulara yine satır aralarında cevaplar aramaya çalışacağız.

Barış, Adalet ve Diğerleri

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, insan tarihsel süreç içerisinde ve var olduğundan beri, her ne kadar onlarca savaşın içinde bulunmuş olsa da, her zaman için barışa inanmış ve barış içinde yaşamayı arzu ederek, barışa özlemini bir şekilde dile getirmiştir. Savaşın; açlık, sefalet ve felaketten başka bir netice getirmediğinin farkında olan insanoğlu, savaş içerisinde geçen bütün zamanlarına belki de sonunda barışa uzanacakları umuduyla katlanmıştır. Şimdi az önce sorduğumuz soruya dönecek olursak, barış nedir?

Sözlük anlamı olarak barış (TDK’nin tanımlarına göre) şu şekillerde açıklanıyor:

1. Barışma işi.

2. Savaşın bittiğinin bir antlaşmayla belirtilmesinden sonraki durum, sulh, hazar.

3. Böyle bir antlaşmadan sonra insanlık tarihindeki süreç. 

4. Uyum, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan ortam

Sözlük tanımlarına baktığımızda, “barış”ın anlamlarının hep “olumlu” olduğunu görüyoruz. Ancak bugün, küresel anlamda da yerel anlamda da bakacak olursak, böyle bir ortamın olmadığı açıktır. Barış, bu kadar olumlu anlamlar içerirken ve az önce de söylediğimiz gibi insanoğlunun doğasında barış varken, neden bir barış ortamı içerisinde değiliz? Çünkü dünya, barışın belki de temel unsuru olan “adalet”ten yoksun. Hoşgörü ve sevgi ortamına ise uzak… Barışın temek taşı olan adalet, pratikte ne yazık ki uygulanmayan (iyimser bir yaklaşımla uygulanamayan da diyebiliriz) bir olgu. Dünya üzerinde ise adaleti sağlamakla yükümlü olan en önemli kurum, devlettir. Devlet, öncelikle kendi tebaasındaki topluma yol gösterici olmalı, toplumun bütün kesimlerine karşı şefkatle yaklaşmalı, insanları her türlü şiddet ortamından uzak tutmalı ve adil bir dünya görüşü ile halka faydalı işlerde bulunmalıdır. Ardından uluslararası ilişkilerinde de bu bakış açısıyla hareket etmeli, barış ve adalet için çaba göstermelidir. Adaletin olmadığı yerde barışı aramak, çölde vaha aramak gibi bir şeydir. İşte bu minvalde meseleye bakarsak, barışın neden olmadığına dair olan sorunun cevabının da dünyadaki sosyal adaletin eksikliğinde görürüz. Ne yazık ki günümüzde, adil toplumlar yerine, çıkarcılığın ön planda olduğu ve birtakım sosyal ayrımcılıklara göz yumulduğu beşeri ilişkiler yumağı bir düzen görülmektedir. Modern dünyada, özellikle küresel sermayeyi ellerinde bulunduran güçler, Avrupa’da, Amerika’da veya başka yerlerde refah(!) içinde yaşarken; Ortadoğu’da, Asya’da, Afrika’da insanlar açlıktan kırılmakta, sefaletle boğuşmaktadırlar. Toplumsal bir adalet ve küresel barış bir yana dursun, güçlü olanlar, “Nasıl olur da ekmeğimin üstüne biraz daha yağ sürerim?” diye düşünmekte ve daha yukarıya çıkmak için her gün yeni bir güçsüzü daha ayaklarının altına almaktadırlar. Bu sorunu uluslararası düzeyde ele aldığımız gibi, ulusların kendi içinde yaşadıklarıyla da yorumlamamız mümkündür. Çok uzağa değil, kendi ülkemize bakalım. Metropol kentlerde, fildişi kulelerinde oturan ve lüks içinde yüzen bireyler, doğunun bir kentinde veya bir köyünde tek göz odasında yaşam savaşı veren insanları düşünselerdi, bugün yaşadığımız Türkiye, daha farklı bir Türkiye olmaz mıydı?

Bütün dinlerin özünde, daha güzel bir dünya arayışı yatar. Barış ve huzur ortamında, refah içinde yaşamak için gönderilmiştir dinler. Ancak bugün dünya düzenine baktığımızda, son semavi din olan İslamiyet’te de olmak üzere, pratikte çelişkili uygulamalara rastlanmaktadır. Hz. Peygamber’in “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” hadisini uygulamak bir yana, nasıl yaparım da malımı saklarım düşüncesi gitgide daha da hâkim olmaktadır pratik hayata. Tabi ki bunu bir genellemeye tabi tutarak, “herkes ya da her inanan böyledir” demek çok yanlış olacaktır ancak şair Cihad Özsöz’ün de “Kaybolan VI” adlı şiirinin ilk dizelerinde;

“bütün müslümanlar

‘jeep’lerine binip gittiler

çok da ciddiydiler

arkalarında 70lik bir hüzün

yarısı boş, yarısı boş”

…şeklinde belirttiği gibi, birileri jeeplerine binip giderken, arkalarında/toplumda iyiden iyiye bir uçurum açılmaya başlamıştır bile. Bahsi geçen dizeler, bu minvalde dikkate değerdir. Müslümanlar bile (belli bir kısmı özellikle) “kendine” çalışmaya başlamış, başkasını düşünmez olmuşlardır. Komşular aç iken tok yatmak bir yana, aç olan komşudan haberdar olamayacak kadar körleşmişlerdir. Oysaki Allah Kuran’da; “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. (Nahl/90)”  derken, sosyal adalete, eşitliğe ve dolayısıyla barışa da işaret etmiyor muydu? Ne yazık ki bugün dünyada hâkim olan düşünce, bu düşüncedir. Küresel bir barışın anlamı toplumsal adalet ile temellendirilebilecekken, adını dahi bilmediğimiz coğrafyada insanlar yaşam ile mücadele etmektedirler hala. Bütün bunları görürken(?), hayata dair bakış açımızı sorgulamak ve adalet için, hoşgörü için, refah için ve barış için ne yapılabilir diye düşünmek adına hala geç kalmış sayılmayız kuşkusuz ki. Yeter ki barışı ve adaleti, sözlüğün dışına çıkarıp, pratik dünyamızda uygulamak adına gerçek bir girişimde bulunalım.

Son Sözler

Barış adına söylenebilecek onlarca söz, yazılabilecek onlarca yazı vardır kuşkusuz. Yukarıdaki satırlarda da bahsettiğimiz üzere, biz bu yazıda barış kavramını özellikle adalet kavramına yaslayarak açıklamaya çalıştık. Adalet ile birlikte, karşılıklı empati kurmak ve bizim gibi olmayan kitleleri anlamak; ilerleyen süreçte de evrensel anlamda bir diyalog yoluna giderek, hepimizin hayalini kurduğu, üstüne ütopyalar yazılan “barış”ın gerçek anlamda oluşmasını sağlamak gereklidir. Kapitalist sistemin dişlerini her geçen gün daha da keskinleştirdiği bir dünyada, bahsi geçen anlamda bir barış, adalet, hoşgörü, empati ve diyalog zor gibi görünse de imkansız değildir. Soyut anlamda da somut anlamda da olsa; savaş, çatışma, şiddet herkesin korkulan rüyasıdır. Hiç kimse ve hiçbir toplum savaşı, şiddeti, çatışmayı arzu etmez. Bu düşünce faşist bir düşünceden öteye gitmeyen ve hiçbir inançla örtüşmeyecek olan bir düşüncedir. Başta da belirttiğimiz üzere, insanın doğasında olan, barıştır. Doğuda da batıda da; Asya’da da Avrupa’da da; Uzak Doğu’da da, Amerika’da da, etnik kimlikler, siyasi görüşler, dini inançlar bir yana bırakılırsa, bütün insanlar eşittir ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde de dendiği gibi, “Bütün insanlar onurları ve hakları bakımından eşit ve özgür doğarlar. Bütün insanlar akıl ve vicdan sahibi olup birbirlerine karşı kardeşlik duygularıyla davranmalıdırlar.”

 

İşte bu şekilde, kutsal kitaplarda, evrensel normlarda, anayasalarda da belirtildiğine göre bütün insanlar eşittir ve yaşama hakkına sahiptir. Bunun için de bir barış ortamı gereklidir. Barış içinse ilk başta adalet… Optimist bir bakış açısıyla bakarsak ki gerekli olan budur, hiçbir şey için geç değildir. Bizim gördüğümüz, şimdilik bir pipodan ziyade bir pipo resmi olsa da, bütün insanlığın aynı anda ve aynı bakışla pipoyu göreceği zaman da gelecektir. Yeter ki sosyal adaletin oluşturabileceğine ve küresel bir barışın mümkünlüğüne dair olan inancımızı kaybetmeyelim…

 

*Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2010’daki  66. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

BÜYÜKLERE MASAL (Melantis 21. Sayı)

BÜYÜKLERE MASA/L *

1

Bir varmış, hep var olacak sanmışsınız. 

2

“Bende bir kupa kızı ve maça ası var.” -dedi Susamuru ve diğerlerine baktı. Sırasıyla Kertenkele’de sinek kızı ve kupa ası, Kutup Ayısı’nda karo kızı ve sinek ası, Zebra’da ise maça kızı ve karo ası vardı. Herkesin gözü ortada birikmiş olan büyük ödüldeydi. Yere açılan beş kâğıttan dördü sırasıyla kutup papazı, ekvator papazı, meridyen papazı, paralel papazı ve güneş 2’lisi idi. Ellerinde kalan “şimdilik” son suyu kimin içeceği bir türlü belirlenemiyordu. Kağıtlar ısrarla eşit olarak dağılıyordu. “Bu işte bir bit yeniği var ama…” –diye söylendi Zebra cümlenin gerisini getiremeden. Herkes elindeki kağıdı desteye geri gönderdi. Kağıtlar tekrar dağıldı. Bir aralık Kutup Ayısı sessizce mırıldandı, “Her şey bir yana ama benim Afrika’da ne işim var?” -diye. Kertenkele bir yandan gelecek olan kağıtlara bakıyordu, kafasını kaldırmadan cevapladı, “Artık Afrika yok ve ben gerçekten çok susadım…”

3

“İkinci kata kadar yükseldi su…” –diyerek telaşlı telaşlı girdi odaya Jose Gonzalez, uzunluğu dizlerini geçmiş çizmeleriyle. Yağmurluğunu bir kenarda bıraktı. Günlerdir yağmur yağmıyordu oysaki. İkinci kattaki, önemli gördükleri üç beş parça eşyayı kapıp da üçüncü kata yerleşmelerinin üstünden neredeyse on sekiz gün geçmişti. Sular her geçen gün biraz daha yükseliyordu ve her dakika daha da artıyordu suyun yükselme hızı. Jose Gonzalez artık telaşlı değildi. Sadece biraz daha umutsuzdu. Kısa süre sonra, sular burayı da doldurmaya başlayınca çıkabilecekleri bir dördüncü kat yoktu çünkü. Gecenin karanlığına dalıp gitti gözleri Jose Gonzalez’in. Karısı Jose’yi yemeğe çağırırken, bir kez daha baktı gökyüzüne. Yıldızlar, daha da yakın geldi ona. “Haydi Jose…” –diye seslendi karısı bir kez daha, “Haydi bir şeyler yiyelim. Artık İspanya yok…”

4

Kuraklı Köyü Muhtarı Halil İbrahim Yağmuroğlu sağ elini havaya doğru kaldırıp işaret parmağı ile yaklaşık 300–400 metre uzaklarındaki geniş düzlüğü göstererek, “Eskiden orada gözünün alabildiğine ardıç ağaçları vardı evlat.” –dedi. “Sade ardıç mı, neler neler…”

5

Kanadalı ünlü fabrikatör ve işadamı Stanley Harper, yeni fabrikasının açılış konuşmasında yüzlerce kişiye seslendi: “Bu fabrika ile çevre köylerdeki üç bin işsize iş vermeyi planlıyoruz. Hem bölge ekonomisi canlanacak hem de aç insanların yüzü gülecek.” –diye. Yüzlerce kişinin alkışları eşliğinde açıldı fabrikanın kapıları. Tanıtım gezisi yapıldı, makinelerin işlevi anlatıldı. Eş zamanlı olarak, fabrikanın yakınlarındaki bir caminin minaresinin çalındığı haberi yayıldı etrafa. Minarenin kılıfını, fabrikanın alt katındaki depolarından birinde buldular. Stanley Harper, Kanada’da cami olmadığı gerekçesiyle bu duruma itiraz etti. Fabrikanın çarkları ise aynı gün dönmeye başladı.

6

Birleşik Devletler Başkanı George Williams Bus, yaptığı açıklamada; “Her şey kontrol altında, devletimiz gereken önlemleri aylar öncesinden almıştı, bütün barajlarımız dolu.” –dedi. O sırada ülkenin bütün televizyonlarından, alt yazı olarak,  Özgür Willy’nin öldüğü haberi geçti.

7

“Fantastik filmlerden hoşlanıyorsanız size şu filmi tavsiye edebilirim.” –dedi satış sorumlusu genç. Rafları aradı taradı ve en sonunda filmi buldu: “İşte bu film. Kevin Costner oynuyor. Waterworld… Kutuplardaki buzların erimesinden sonra bütün dünyanın sular altında kaldığını falan anlatıyor.” Elindeki DVD’yi evirip çevirip en sonunda rafa geri koydu Nicolas Bruni ve bir yandan da dalga geçer bir ifade ile gülümseyerek söylendi; “Kutuplardaki buzlar eriyip bütün dünya sular altında kalıyormuş he… Ne saçma… Bir Fransız filmi yok mu elinizde?”

8

20 Temmuz 1969’da bütün dünyanın tüylerini diken diken eden şu ses yankılandı etrafta: “That’s one small step for a man, one giant leap for mankind.” Sonra, geri geldiler… Susamuru, Zebra, Kutup Ayısı, Kertenkele, Jose Gonzalez, Muhtar Halil İbrahim Yağmuroğlu, Stanley Harper, George Williams Bus, Nicolas Bruni ve Kevin Costner da dâhil olmak üzere, hiç kimse böyle bir şeye ihtimal vermiyordu.  Ama teknolojinin, tekniğin farklı anlamları da vardı. Öyle ya –

9

Hollandalı makine mühendisi Jan van Meder, o sabah farklı bir fikirle uyandı. “Evet,” –dedi, “Evet, bu enerji santralleri yerine rüzgâr ve güneş gücü ile çalışan yeni enerji kaynakları üretebiliriz. Yüzde yüz doğal yollardan… Güç… Enerji…” Suratındaki aptal gülümseme ile çabucak hazırlandı. İş yerine gitti. Düşüncesini çalıştığı yerdeki üstlerine sundu. Dinleyenler olağan gözlerle birbirlerine baktılar. İçlerinden birisi söz alarak bunun daha önce düşünülmedik bir şey olmadığını söyledi. Jan van Meder biraz da şaşkın, “Ama bunu yaparsak…” –diye açıklamada bulunacakken, sözünü kesti bir başkası, sert ve umutsuz bir şekilde noktayı koydu: “Bu hiçbir zaman olmayacak…”

10

Gana’daki çocukların buz pateni öğrenebilmesi için, Gana hükümeti bir buz pateni kursu açtı.  Kurs hocası olarak ülkenin en iyi kayakçısı olan Jon Mill getirildi iş başına. Ancak kursa katılan Ganalı çocuklardan hiçbiri buz patenini öğrenemedi. Jose Gonzalez’e göre bu bir tesadüf değil. Kuraklı Köyü Muhtarı Halil İbrahim Yağmuroğlu ise bu olayı hiçbir zaman öğrenemedi…

11

Norveçli balıkçılar, uzun süren yolculuklarından sonra evlerine kasalar dolusu ölü somon balıkları ile döndüler. Bu durumdan kısa zamanda bütün ülkenin haberi oldu. Hemen ardından dünyada da geniş yankı uyandırdı. Haberi televizyonda izleyen Jan van Meder, ilk önce olaya anlam veremedi. Kasalar dolusu somon balığı Norveçli balıkçılar için neden bu kadar enteresan olsun ki diye düşündü. Haberi dikkatlice izlediğinde, yakalanan balıkların tamamının, yakalanmadan önce de ölü olduklarını anladı. Aynı günün akşamında, bütün denizanalarının sigara kullandıkları gözlemlendi.

12

Fen ve Teknoloji Öğretmeni olan Faik Gürsoy, öğrencilerine nükleer santraller ile ilgili olarak bir araştırma ödevi verdi. 310 numaralı Soner, ödevi ile ilgili kafasına takılanları ilk olarak babasına sordu. Babası evin penceresinden dışarıya baktı, sağ elini havaya doğru kaldırıp işaret parmağı ile yaklaşık 300–400 metre uzaklarındaki geniş düzlüğü göstererek, “Eskiden orada gözünün alabildiğine çam ağaçları vardı evlat.” –dedi. Soner, babasının bu cümlesini defterine yazarak araştırma ödevi olarak öğretmenine sundu. Faik Öğretmen, en yüksek notu Soner’e verdi. Bu durumdan kimse bir şey anlamadı.

13

Jose Gonzalez, yıllar önce, karısına, Afrika’daki Kutup Ayılarını ziyaret etmek için Güney Afrika’ya gideceğini söylediğinde (ki o zamanlar giriş katında oturuyorlardı) karısı bu duruma bir hayli şaşırmamıştı…

14

Vladimir Sukin,  yeni kurulacak nükleer santral için devlet başkanına bir önerge sundu. Devlet başkanı, ülkedeki en önemli mühendislerle temasa geçerek, kurulacak yeni santral üzerinde çalışmalarda bulundu. Nükleer santralin yapımı yoğun bir çalışma ile nispeten kısa denebilecek bir sürede tamamlandı. Nükleer santralde çalışan işçilerden Nikolay Nikolayeviç’e, işe başlamasının altıncı ayında tıbben tanımlanamayan bir hastalık teşhisi kondu. Nikolay Nikolayeviç sekizinci ayda öldü. Vladimir Sukin, devletin, Nikolayeviç’in ailesine maddi yardım yapacağı garantisini verdi. Nükleer santral, hala çalışmaya devam ediyor. Fen ve Teknoloji Öğretmeni Faik Gürsoy, öğrencilerine, nükleer santraller ile ilgili bilgi verirken, Nikolay Nikolayeviç’ten bahsetmedi…

15

Türkçe Öğretmeni Kübra Kumru, o günkü dersinde atasözleri ve deyimleri işledi. Öğrencilerine ilk öğrettiği atasözü, “Damlaya damlaya çöl olur.” oldu. Öğrencileri, atasözleri ile ilgili çeşitli örnekler vererek, konuyu pekiştirdiler.

16

6 Ağustos 1945’te Japonya’nın Hiroşima kentinde, bir çocuk, oyuncaklarıyla oynarken, sebebi belirsiz bir şekilde, birkaç saniye içinde öldü. Nicolas Bruni, aldığı Fransız filmlerinin yanında, bu konuyu anlatan bir belgeseli de koydu alışveriş çantasına. Kasaya ilerledi, aldıklarının ücretini ödeyip dışarıya çıktı. O gün, Nicolas Bruni için, oldukça sıradan bir gündü.

17

“Bu kiraz ağaçları da kurudu.” –diye söylendi Kim Ki Ben. Elinde kalan birkaç kiraz ağacından bazılarını daha kaybetmişti. Kore, o hafta, önceki günlere oranla daha da sıcaktı. Kim Ki Ben, sıcağın da etkisiyle çok susamıştı. Kafasını çevirip kızına seslendi kendisine su getirmesi için. Kızı, yarım bardak su getirdi babasına. Kim Ki Ben, yarım bardak suyu yirmi bir dakikada içti.

18

İtalya’da, devletin belirlediği bir grup denizci, Adriyatik Denizi’ni temizlemek üzere denize açıldılar. Kıyı bölgelerindeki pislik gün geçtikçe daha da artıyordu. Çoğu fabrika atığı olan maddeler, balıkların ölümüne sebep olmuştu ve bu durum denize kıyısı olan ülkelerdeki balıkçılığı etkilemiş ve durma noktasına getirmişti. Grubun şefi Silvio Bersonni de eski bir balıkçı idi ve denizin üstündeki ölü balıkları gördükçe kızgınlıktan küfürler savuruyordu etrafa. Eş zamanlı olarak, yüksek makine mühendisleri toplantısı için İtalya’da bulunan Jan van Meder, bu duruma hiç şaşırmamıştı.

19

Jose Gonzalez ve ailesi, yüz kırk iki günlük direnişten sonra, üçüncü kattaki üç beş parça kıymetli eşyasını da alarak çatı katına taşındılar.

20

Bir yanda: bir susamuru, bir kertenkele, bir kutup ayısı, bir zebra, bir Jose Gonzalez, bir Halil İbrahim Yağmuroğlu, bir Stanley Harper, bir George Williams Bus, bir Özgür Willy, bir Kevin Costner, bir Nicolas Bruni, birkaç astronot, bir Jan van Meder, bir Jon Mill, birkaç balıkçı, birkaç ölü somon balığı, bir Faik Gürsoy, bir Vladimir Sukin, bir Nikolay Nikolayeviç, bir Kübra Kumru, bir çocuk, bir Kim Ki Ben, bir Silvio Bersonni ve birkaç milyar insan, birkaç milyar hayvan, birkaç milyar bitki…  Diğer yanda: hiç…

21

Bir varmış, hep var olacak sanmışsınız. Bu masalın sonunda gökten üç elma düşmüyor. Masallarımız da küresel ısınıyor çünkü. Çünkü masallara ayrılmış elmalar da yitmiş, bitmiş, gitmiş… Mikail’i tatile çıkarmış 21. yüzyıl.

* Melantis Fikir Sanat’ın 21. sayısında yayımlanmıştır. 1. ve 21. Paragraflar Yalçın Ece’ye aittir.


BİR İDEOLOG OLARAK NURETTİN TOPÇU (Mavi Yeşil 62. Sayı)

BİR İDEOLOG OLARAK NURETTİN TOPÇU *

Hayatı:

Nurettin Topçu 1909 yılında İstanbul’da doğar. Köken olarak Erzurumludur. Küçük yaşlardan itibaren parlak bir eğitim alır. Lise hayatından sonra Avrupa’da okumak için çabalar ve 1928’de sınavlarda başarılı olarak Fransa’ya gider. Fransa’da alacağı eğitim, öğrendikleri ve harcadığı zaman; belki de sonraki yıllarda oluşturacağı felsefesi ve ideolojisinde en önemli payı olan zamanlar olacaktır. Bordaux Lisesi’nde bulunduğu dönemde, ünlü Fransız filozofu Blondel ile kişisel düzeyde dostluk kurar. Daha sonraki dönemlerde de çıkaracağı derginin adını Blondel’in de etkisiyle “Hareket” koyar Topçu. Bordaux’dan sonra Strasbourg Üniversitesi’ne geçer. Özellikle felsefe ve ahlak üzerine çalışır. Ardından Sorboune’da felsefe doktorasını verir ve yurda döner dönmez Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmeni olarak çalışmaya başlar. Buradaki görevinden kendi isteği doğrultusunda gelişmeyen sebeplerden ötürü İzmir’e ‘sürülür’. İzmir’deki günleri yazı hayatının da büyük ölçüde başladığı yıllar sayılabilir. Hareket Dergisi, burada yayımlanmaya başlar. Yazdığı çeşitli yazı / hikâyelerle Kemalist çevreden tepki alır.  Resmi çevrelerce sorgulanır ve hakkında tahkikatlar açılır. Topçu, yurda döndükten sonra Avrupa’da karşılaştığı mistisizmi kendi kültüründe de arar. Ancak toplumsal hayatta yaşanan “din”, Topçu’nun arayışındaki din ile aynı değildir ve bu ondan büyük bir hayal kırıklığına yol açar. Topçu’daki “pir” arayışını bu noktada görmemiz mümkündür belki de. Topçu bir şekilde münasebet kurduğu hatırı sayılır bir hoca ile derdine bir şekilde çare bulur. Ege’deki sürgün günlerinden sonra İstanbul’a dönen Topçu, çeşitli liselerde hocalık yapar. Aynı zamanda da Bergson üzerine yaptığı doçentlik tezi ile üniversiteye yönelir ve H. Ziya Ülken’in eylemsiz doçentliğini yapar.

1950’li yıllara gelindiğinde milliyetçi hareketlerin içinde daha aktif olarak görmemiz mümkündür Topçu’yu. Demokrat Parti döneminde, o dönemin önemli hareketlerinden birisi olan “Türk Milliyetçiler Derneği”nde bulunmuş ve aktif rol oynayan isimlerden olmuştur Topçu. Derneğin faaliyetleri yoğun bir şekilde soğuk savaşın ve radikal anti-komünizmin izlerini taşımaktadır. [1] Ancak bu iki siyasi oluşumun birlikte hareketi, çok uzun süreli olmamıştır. 1952 yılında, çeşitli gerginlikler sonucu kapatılan dernek 1954’te yeniden açılır. Topçu da derneğin manevi lideri konumundadır. Topçu bu süreçte [özellikle 27 Mayıs sürecinden sonra] siyasi konularda aktif olarak fikir beyan etmekten çekinmez. Siyasal hayat üzerindeki yasakların kalkmasından sonra, ilerleyen dönemde Topçu, Adalet Partisi’nin kuruluş çalışmalarında yer alır.  1961 yılında Konya’dan aday olur ancak seçilemez. Bu tecrübeden sonra ise Topçu siyasi hayattan giderek uzaklaşır. Akabinde dernekten de ayrılacak ve kendi fikir hayatını Hareket Dergisi’nde sürdürecektir. Bu aşama Topçu’nun artık tamamen fikir hayatını kaleme aldığı dönemin başlangıcı olmuştur da diyebiliriz. 1966’dan itibaren de Hareket, düzenli olarak çıkmaya başlar.

Nurettin Topçu’nun son yılları, dar bir kültürel çevrede, yalnızlık içinde geçmiştir.  [2]  Ölümüne kadar çalışmaya devam etmiştir ve Hareket Dergisi’nin okurları tarafından büyük saygı görmüştür. Çevresindekiler ona bir hoca gözüyle bakmışlardır sürekli olarak. Topçu, 1975 yılının 10 Temmuzunda, mücadele ettiği kanser hastalığına daha fazla dayanamamış ve vefat etmiştir. Ölümünden sonra bir süre daha yayına devam eden Hareket Dergisi, daha sonra dağılmıştır…

 

Anadolu Sosyalizmi ve Topçu:

Anadolu Sosyalizmi, Topçu’nun ileri sürdüğü ve müfredata kazandırdığı, sonrasında da onun takipçilerinin desteklediği bir fikir olarak,  “sosyalizm” kavramına getirdiği farklı bakış açısı ve mevcut değerlendirmelerin dışında kalan yeni tanımlamasıyla,  Türk düşünce tarihinde önemli yer tutan bir akımdır. Tarihsel süreçte bakarsak, Cumhuriyet’ten sonraki ilişkiler önceki döneme göre çok farklı gelişir. Turancılık, ümmetçilik gibi anlayışlar da eleştiri merkezi olur. Çünkü İslami eğilim ya da Türkçü eğilim, bir yerden sonra batıyı daha çok rahatsız edecektir. Nurettin Topçu da bu bağlamda meseleye yaklaşmış ve eleştirisinin odak noktasını Turancılığa yaslayarak, bu anlayışların karşısına Anadolu Milliyetçiliği / Türkçülüğünü yerleştirir. Bu çerçevede “1071” merkez alınmıştır ki bunda 1071’den itibaren Anadolu’nun dönüşü olmaz bir şekilde gaza ve cihat ruhuyla “hareket” edilerek İslamlaşması ve Türkleşmesi çıkış noktası olarak görülmüştür. Daha sonraki aşamalarda da bu fikir, yerleşmiştir zaten.  “Türkiye’de doğan Türk’tür” diye düşünülmez burada, Türklük tanımı için farklı şeyler gerekir. Anadolucu zihniyet de bu bakış açısıyla Türklük kavramına yeni bir yorumlama getirir. Örneğin İsmet Özel’de de “dini eğilim” ön plana çıkar. Küffara karşı savaşan, Türk’tür, düşüncesi hâkimdir.

Başta da söylediğimiz Turancılığa karşı yapılan eleştiri biraz da Turancıların Türklüğe yükledikleri anlamla alakalıdır. Bu eleştiride Turancıların Türkleri ya da zaten var olan milleti yok saydıklarını, yaşayan bir millet şuurunu görmediklerini, bunun yerine aralarındaki tarihsel bağların hemen hemen hiç olmadığı topluluklara milli şuur götürme tecrübesine yöneldiklerini ileri sürmektedir. [3] Yani vatan ekseninde (ki Anadolucu zihniyetin temelinde vatan: Anadolu vardır) tarihsel ve kuşaksal bir sürekliliği yok sayar Turancılar. Topçu da bu çerçevede eleştirir biraz da onları. Zaten ilerleyen zamanlarda Topçu’nun önderliğini yaptığı özellikle Türkçü hareketin sosyolojik yaklaşımı temsil eden A. Comte, E. Durkheim gibi pozitivist kaynaklara dayalı olarak Türk milliyetçiliğini temellendirmek isteyen Z. Gökalp’e bir tepki olarak [4] doğan “Dergâh Hareketi” de bu eleştiri merkezinde kurulur. Yani Topçu, Anadolucu zihniyette yeni bir “Türk” modeli ortaya koyar. O Türk, İslam ile birlikte anılmalıdır der ve batıcı zihniyeti de eleştirir bu anlayışla. Türk toplumuna biçimini veren İslami ruhtur. Anadoluculara göre, İslami tarihin dışında bir milli tarih yoktur. Milli değerler İslam öncesine uzanmakta ve bazen İslam ile çelişiklik göstermekte ise de bu milli tarih anlayışının İslam ile ele alınması, onu kavramayı kolaylaştırır. Çünkü İslam milliyetçiliği, İslami dünya görüşü ile çelişik gibi görünen önceki dönem milli anlayışını, ideolojik düzeyde ılımlılaşmaya adamıştır.

İslam temelinde, yani din ve milliyetçilik sentezi ile kurulmaya çalışılan toplum siyasi bir toplumdan öte ruhsal bir toplumdur. Temel vurgulanan bu toplumda yurttaşın yerini kolektif tuh birliğinin almasıdır yani yurttaş, bir kavram olarak “mümin” ile doldurulur. İşte Anadolucu zihniyeti ya da İslam sosyalizmini de bu anlamda temellendirerek, Marksist sosyalizmden ayırır. Kurgulanan yeni toplumsal düzende “çoğunluğu çiftçi olan Anadolu’nun kendi içinden gelen evrimini takip eden toprağa bağlı insanını, toprağın sahibi, hakimi yapacak ve alın terinin meyvesi olan mülke hürmet ederek sade üretimi sosyalleştirici bir çalışma nizamı(dır). Bu anadolunun sosyalizmidir.” [5] Topçu, bu yaklaşımla toprak için alın teri dökenin toprağın mutlak sahibi olması gerektiğini savunur. Aynı zihniyetle yaklaştığı fabrika-işçi örneğinde de, işçilerin, fabrikadan pay almadığı sürece, eşit ve adil bir ortam olmayacağını söyler. Denilebilir ki; bu sosyalizm düşüncesi, İslamiyet’in özünde zaten var olan bir anlayıştır. Ancak “sosyalizm” de, o dönem için, millet / milliyet / Anadolu kavramları gibi sahibi olan bir kavramdır. Topçu, sosyalizmi kullanırken, bu ayrımı önemser ve mevcut sosyalizm tanımlamasının çok uzağında bir tanımlama yapar. Sosyalistler gibi kullanmaz sosyalizmi, farklı yaklaşır ve bu yaklaşımıyla birlikte komünizm-sosyalizm ayrımı yapar. Ancak bu ayrım keskin bir şekilde yapılamaz. Bugün yapılamadığı gibi dün de böyle bir ayrıma gitmek zor olmuştur. Zaten olmayan bir ayrımı bulma arayışıdır belki de bu. Sosyalizm, aslında 1940-50-60’larda moda bir tabirdir. Topçu’nun bu kavramları, o dönemki gençlere ulaşmak adına seçtiği de düşünülebilir.  Dönemin gençlerine ulaşmayı, sosyalizmin içini değiştirerek kullanmayı tercih eder.  Bu bağlamda, Topçu’nun, “sosyalizm” anlayışını, tamamen farklı ancak İslamiyet’e uzak olmayan bir yapıda temellendirdiğini görürüz. O, her şeyden önce, merkeze “insan”ı koyar ve sosyalizm anlayışını da “eşitlik, adalet” gibi kavramlarla şekillendirir. Ona göre; bizim sosyalizmimiz, Anadolu sosyalizmi böyledir…

Hareket Felsefesi ve İsyan Ahlakı:

Topçu, esas olarak bir ahlak kuramcısıdır. Paris Üniversitesi’ndeki öğretimini bir ahlak felsefesi teziyle tamamlamıştır.  Kuramı, tezinin danışmanı olan Maurice Blondel’in “hareket felsefesi” kuramına dayanır. [6] Topçu’nun felsefesinin temelinde bir “isyan” vardır ancak bu isyan, anarşist bir söylem olarak algılanmamalıdır. Onun isyanı, “körlüğe karşı” olan bir isyandır. İsyancı, “neden” sorusunu sorar ve sürekli bir hareket, bir arayış içindedir. Bu hareket de insanın içindeki öze yönelik bir arayış, ilahi bir yöneliş ve sonsuzluğa ulaşma çabasından doğar. Topçu’nun isyanı, Allah’ın bizdeki hareketinin bir yansıması olabilir ancak.

Hareket, bir başka anlamıyla da özgürleşmedir ona göre. Sosyal yaşantımızda karşımıza çıkan kurallar, örfler, adetler, gelenekler de insanın karşısında olan, özgürlüğü kısıtlayıcı engellerdir. İşte insan, hayatı boyunca bu engellere karşı mücadele verir ve bu mücadele de ahlaki bir mücadeledir Topçu’ya göre.  İsyan ahlakı da bu sosyal uysallığa karşı gelişmiştir. “Gelenekçi” olarak tanımlanan kişi, güvenliğini özgürlüğüne tercih etmiş olandır ve o da cemiyet adamıdır. Gökalp’teki “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” zihniyeti, Topçu’daki isyan ahlakının tamamen karşısında olan bir zihniyettir. Cemiyet adamının ona verilen görevi sorgusuz sualsiz yerine getirmesi gerektiğini savunan Gökalp, Topçu tarafından sert bir şekilde eleştirilir bu bağlamda. Örfler, gelenekler, kurallar, cemiyet adamının bir uzvu gibidir. Onları engel olarak algılamaz ve değerlerini tartışmaz. Onlarla yaşayan cemiyet (adamı), uysallığa hayrandır. İşte bu noktadaki “hareket” ve “isyan” anlayışı özgürlüğün ve ahlakın temelidir. Bu da, Topçu’nun, cemiyetçi zihniyetin karşısına şahsiyetçi zihniyeti koyması anlamına gelir.

İsyan ahlakı, eylem felsefeleri açısından düşünüldüğünde, zamana uyumculuğun, konformizmin ve toplumsal itaatkârlığın; siyaset felsefesi açısından düşünüldüğünde ise tutuculuğun ahlaki eleştirisidir. [7] İsyan ahlakında, ahlak anlayışı teorik değil pratiktir. Uygulamaya geçildiği ölçüde isyan geçerlilik kazanır. Topçu, bir fikre sahip olmakla değil, o fikri eyleme geçirmekle harekete geçileceğini savunur. Bu da bir bilinçlilik durumunu, bir şuuru gerektirir. “Neyi, nasıl ve neden yapıyorum?” sorularını sormasına sebep olur isyancının. Sonuçta ulaşılacak özgürlük de bu “hareket” ile ortaya çıkar. Bergson’da hareket, yaratıcılık ve aşka dayanır. Blondel ise Tanrıyı merkeze alan bir ahlak önermiştir. Topçu da bu isimlerden esinle, metafizik öğretisini bu temele yaslar. İslam’ın felsefe ile birlikte anlaşılabileceğine yönelik ısrarcı tavrı da hareket ahlakının temel ilkelerindendir. Tasavvufa da bu çerçevede ilgi duymuştur Topçu. İslam üzerindeki dinamik din-statik din ayrımına varır ve ahlaksal niteliklerini yitirmiş statik dinin karşısına, bir kâinat ve ahlak felsefesi olarak yaşayan dinamik dini koyar. Tasavvuf da dinamik din anlayışının bir yansımasıdır bu anlamda. İslam’ın anlaşılması ve yorumlanması adına, tasavvuf aktif bir rol üstlenir Topçu’nun dünyasında.

Son Söz:

Yukarıda değindiğimiz Nurettin Topçu ve ideolojisi / felsefesi, şüphesiz bu anlatılanlarla sınırlı kal(a)mayacak kadar geniş ve derindir.  Topçu, düşünce sistemiyle ve sistem üzerine verdiği eserleriyle, Türk düşünce tarihinde kendine özel bir yer edinmiştir. Gerek Anadolu Sosyalizmi üzerindeki siyasi söylemleri, gerekse Hareket Felsefesi ve İsyan Ahlakı üzerindeki felsefi görüşleri ile yaşadığı dönemde etkili olmakla beraber, bugün de aynı etkinliğini sürdürmektedir. Onun eserlerini incelerken, Topçu’yu farklı pencerelerden görmeli; bir siyasetçi olarak Nurettin Topçu’yu ayrı değerlendirmeli, bir sosyolog ya da felsefeci olarak ayrı değerlendirmeliyiz. Eserlerindeki yoğunluğu ancak bu bakış açısıyla anlamlandırabiliriz. Bir felsefeci de olsa, bir siyasetçi ya da bir sosyolog da olsa, Topçu, hepsinin ötesinde büyük bir ideolog olarak düşünce tarihimizdeki farklı yerini yıllar sonra da korumaya devam edecektir.


[1] Süleyman Seyfi Öğün, Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, Dergâh Yay. , s.51

[2] A.g.e. , s.52

[3] A.g.e. , s.24

[4] A.g.e. , s.26

[5] Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, Dergah Yay., s.63

[6] Fırat Mollaer, Anadolu Sosyalizmine Bir Katkı, Dergah Yay. , s.21

[7] A.g.e. , s.47

*Mavi Yeşil Dergisi’nin Mart-Nisan 2010’daki 62. sayısında yayımlanmıştır.


YÜZ YILLIK DRAMIMIZ VE CEMİL MERİÇ (Mavi Yeşil 58. Sayı)

YÜZ YILLIK DRAMIMIZ VE CEMİL MERİÇ *

“Kısaca onlar için tek gerçek var: Gölgeler.”

 

Gölgeler…

Evet, Eflatun’u işte böyle aktarıyordu ve Mağaradakiler’e böyle başlıyordu Meriç. Milletine yabancı bir aydın, aydınını tanımayan bir millet ve o hengâmede sıkışıp kalmış bir toplum… Batılı olayım derken beceremeyen, doğu ile bağını koparamayan bir millet. Ve avuçta kalan tek şey belki de; gölgeler!

… / …

Meriç, harp göçmeni bir ailenin çocuğu olarak 1916 yılının Aralık ayında Hatay’da dünyaya gelir. Doğumu tam bir sıkışık döneme tekabül eder. Birinci dünya savaşı, ardından gelen karmaşa ortamı ve doğduğu yerin ülke topraklarına dâhil olmaması yani Milli sınırların dışında tutulması, şüphesiz sonraki yıllarda Meriç’in düşünce hayatını etkileyecek unsurlar olacaktır. Çocukluğu orada geçer. Sonraki dönemlerde Meriç, derslerinde başarılı bir öğrenci olarak eğitim hayatına devam eder, yalnız artık baş etmesi gereken yeni bir derdi vardır ki genç yaşında gözlerinin yüksek derecede miyop olduğu anlaşılır. Yaşıtları top oynarken, o sürekli olarak bir şeyler okur. Eline ne geçerse… Daha çocuk yaştan itibaren ileride büyük yerlere geleceğini belli etmiştir belki de.

1933 yılında ilk yazısı Yenigün gazetesinde yayımlanır. Yazının adı da “Geç Kalmış Bir Muhasebe”dir.  Otuzların ortalarında eğitim hayatında karmaşık şekillenmeler oluşur. Son sınıfta iken milliyetçi tavırları ve hocalarını yeterince milliyetçi bulmaması sebebi ve gelişen olaylar neticesinde mezuniyetini alamadan okulunu terk etmek zorunda kalır. Eğitiminde büyük ölçüde Fransızca’nın izleri görülür. Keza Meriç Fransızca’yı anadili gibi bilmektedir. Ve sonraki yıllarda da zaten Fransızca’dan yaptığı tercümeleri Türk edebi ve düşünce tarihine kazandırır. 1936-37’lerde İstanbul macerası başlar. Ancak bu macera çok uzun sürmez ve kısa süre içinde memleketine geri döner. İzleyen yıllarda Hatay anavatana bağlanır. Bu, Cumhuriyet tarihi için oldukça önemli bir mevzu olarak tarihteki yerini alır. Meriç’in İstanbul macerası her ne kadar kısa sürse de o, İstanbul aşkından vazgeçmez ve 1940’ta yeniden İstanbul’a gelir. İstanbul’daki ilk yazısı “Honore de Balzac” adıyla “İnsan” dergisinde yayımlanır. Sonrasında Elazığ’a gider ve Elazığ Lisesi’nde Fransızca dersleri verir. 1943’te ilk tercüme kitabı yayımlanır. Balzac’tan “Altın Gözlü Kız”dır eserin adı. Bu noktada Balzac’tan söz edecek olursak; onun, Meriç’in fikir hayatında apayrı bir yeri vardır. Düşüncelerinde, Balzac’ın etkilerini zaman zaman çok açık bir şekilde görmek mümkündür. 1945’te Balzac’tan iki çevirisi daha yayımlanır: “Otuzundaki Kadın”  ve “Onüçlerin Romanı.” Fransızca ile olan ilgisi ömrü boyunca devam eder. Milli Eğitim tarafından Hugo’nun Hernani adlı eseri çevrilmesi için Meriç’e verilir. 1950’lerin başında İstanbul Üniversitesi’ne doktora öğrencisi olarak başvurur. Takip eden yıllarda zaten yorgun olan gözlerini iyice kaybeder. Ama Meriç hayata tutunmaya devam eder. Çevirilerinin yanında kendi fikir eserlerini de yazmaya başlamıştır artık Meriç. 1964’te Hint Edebiyatı yayımlanır. “Saint-Simon: İlk Sosyolog, İlk Sosyalist” adlı eseri 67’de yayımlanır. Balzac ve diğer Fransızca çevirilerine de bir yandan devam eder. Türk fikir hayatının yapı taşlarından olan eserlerini de yazmaya devam eder: Bu Ülke ve Umrândan Uygarlığa 1974’te, Bir Dünyanın Eşiğinde 1976’da, Mağaradakiler 1978’de, Kırk Ambar 1980’de, Işık Doğudan Gelir 1984’de, Kültürden İrfana 1985’de yayımlanır. Meriç 1987 yılının haziranında, ardında onlarca eser, makale, çeviri bırakarak fikirleriyle ölümsüzleşmiş ruhunun, vücuda dönüşmüş halini kaybeder ve Hakk’ın rahmetine kavuşur.

… / …

1963’te şöyle demişti Cemil Meriç: “Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırmıştım. Ümitsizlikten doğan bir isyandı bu, bir nevi meydan okuyuş, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı.”

Her ne kadar Marksist olduğunu haykırmışsa da Meriç, fikir bunalımı yaşadığı anlardan birinde, marksizme de sosyalizme de aynı şekilde gönül vermiştir belki. Ama onun eserlerinde ne marksizmin ne de sosyalizmin savunuculuğunu görebiliriz. Aslında eserlerinin çoğunda baskın olan fikir belki Türkçülük ya da muhafazakârlıktır. Lakin bunlara da körü körüne bağlı değildir Meriç. Yeri geldiğinde bu fikirleri de sorgular. Ama genel çerçevede bakarsak o fikir dönüşümünde, Türkçü / muhafazakâr anlayış son durağı olmuştur diyebiliriz.

Neredeyse her konuda bir şeyler söyler bize Meriç eserlerinde. Edebiyattan tutun da sanatın çeşitli dallarına, siyasetten tutun da toplumsal yaşamın belli noktalarına dair pek çok şeyi bulmak mümkündür Meriç’te. Onun en önemli meselelerinden biri de, belki de doğu-batı sorunsalı ve bu çerçevede dolaşan sistemdir.

“İnsanlık büyük bir aile, biz de bu ailede kendimize düşen şerefli yeri almak zorundayız. Yalnız bu ailede de Kabiller ve Habiller var. Asırlardan beri iki medeniyeti temsil etmişiz. Avrupa’nın bizi anlaması, Avrupa’nın bizim gerçek değerlerimizi takdir etmesi düşünülebilir mi?”  der Meriç. Bu cümlelerde de görüldüğü üzere Meriç’in fikirlerinde tam bir kültür anlaşmazlığı göze çarpmaktadır. Bundan kasıt Türk kültürünün ya da Avrupa kültürünün başka başka şeyler olduğu ve küresel bir kültürün asla oluşturulamayacağıdır takdirimce. Asırlardır bu topraklarda, Anadolu’da, temeli Türk kültürüne dayanan ve büyük ölçüde İslami gelenek ile yoğrulan bir medeniyetin, tabiri caizse batılılaşmaya çalışması oldukça anlamsız bir çaba gibidir. Tabi ki modernite ve gelişen Avrupai hareket yadsınamaz. Avrupai’den ziyade batılılaşma hareketi de denilebilir buna belki de daha geniş bir ifadeyle. Ancak bunu başarmaya çalışırken, ne batılı olabilmişiz ne de köklerimizi tam olarak anlayabilmişiz. Halk tabakası zaten ne olduğundan çok da haberdar değilken, meseleye aydın tabaka üzerinden bakmakta yarar vardır ki Meriç de eserlerinde bunu dile getirmiştir. Mağaradakiler’de “entelektüel” kavramını derinlemesine incelerken bir elinde batıyı tutan diğer elinde doğuyu tutan bir aydının ikisinin arasındaki çaresizliğine de sık sık değinir. Ve yukarıda da belirtildiği üzere, batı’nın bizi anlamasını asla mümkün görmemiştir Meriç. Bunun yanında kesinlikle Avrupa’yı ya da batıyı tanımanın ve anlamanın karşısında olmamıştır Meriç. Aksine batıyı tanımanın ve anlamanın yanında olmuştur her zaman için. Ancak Avrupa’yı tanırken kendi kökünden, ülkesinden, kültüründen kopan bir millet olmanın karşısında. Kendisi bir yandan Rousseau’yu, Nietzsche’yi okurken; diğer yandan da İslam dünyasında İbn Haldun’u kılavuz edinmiştir. Ama gençliğindeki fikir anaforunu saymazsak, hiçbir zaman arada kalmamış ve medeniyetinden, kültüründen kopmamıştır.

Bakın ne diyor Jurnal’de “Türk İslam medeniyeti ahlaka, feragate dayanan bir medeniyet. Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden de, ilimden de muazzez. Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum. Korumak istediğim şaheser: insanın kendisi. Tarihine vecitle eğildiğim bu büyük, bu gerçek, bu mert insanı Osmanlı yaratmış ve yaşatmış.”

Bu satırlar, kendi fikirlerinin kendi ağzından dökülmesi Meriç’in. Anlamamız gerekeni apaçık ortaya seriyor. O geleneksel yapı içinde düşüncelerini yoğurmuş büyük usta, Osmanlı kültürünü ve ondan kopmamamız gerekliliğini ne de güzel anlatmış. Demek ki batılılaşma telaşı ile yüzümüzü batıya ve onun kaynaklarına çevirirken, buna körü körüne bağlanmamalı ve sırtımızı kendi kültürümüze, kendi medeniyetimize, geleneğimize dönmemeliyiz.

Mağaradakiler’e başlarken gölgelerden bahseder demiştik Meriç için. Eflatun’un, mağaranın içinden sadece gölgeleri görebilen yüzlerini anlatır. Peki, kimdir bu mağaradakiler? “İçinde bizler varız. Beşir Fuat’lar, Ali Suavi’ler, Hilmi Ziya’lar… Türk aydınının yüz yıllık dramı…”  Mağarada olanlar, milletine belki yabancı, belki anlayamayan aydınlardır. Bu batıda da böyledir. Bir takım entelektüel çabalar içine girmiş olan aydınlar, kendi kültürüne yabancılaşır da farkına var(a)mazlar belki de. Bu bir entelektüelin dramıdır işte. Sadece entelektüelin de değil hatta. Bir milletin dramı. Kendi penceremizden bakarsak, yıllarca, Osmanlı’nın mirasını omuzlarımızda taşıdık. Öncesinde Asya’dan gelen ve Anadolu’ya taşınan mirası… Sonra yüz yıl zaman olmuş, belki daha fazla belki daha az, ama batının gelişen teknolojisine ve ilmine yetişememişiz, sonra da batılılaşma zihniyetine girmişiz ama o kadar at gözlüğüyle bakılmış ki, batıya ayak uydurayım derken kendi kökümüzden kopar olmuşuz. İşte Meriç bu bağlamda Türk aydınını -kendini de belki- mağaradakilere benzetir. Ve evet belki de haklıdır; onlar için tek gerçek var: Gölgeler…

Bütün bunların ışığında şunu söylemekte yarar var ki Meriç’in düşündüklerini üç beş satırda toparlamamız mümkün değildir şüphesiz. Eserlerindeki her başlığın ayrı ayrı incelenmesi ve üzerinde durup düşünülmesi gereklidir. Ki onun tek sorunu Türk aydını ya da batılılaşma hareketi değildir. Temel çerçevede biz meseleyi biraz aydın sorunsalı biraz da batılılaş(ama)ma  meselesi olarak ele aldık. Meriç’i anlamak ancak eserlerinin incelenmesi ve hayatının irdelenmesi ile mümkün olur. O bile bunca eserine rağmen kendine, belki de hayatının özeti sayılabilecek şu soruyu sormaktan geri durmamışken biz nasıl olur da onu tam anlamıyla anladığımızı söyleyebiliriz: “Hayallerimin kaçta kaçını gerçekleştirebildim,  bilemem ki.”

 *Mavi Yeşil Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2009’daki 58. sayısında yayımlanmıştır.

 



“YABAN” BİR ROMANDA AYDIN VE KÖYLÜ UÇURUMU (Mavi Yeşil 56. Sayı)

“YABAN” BİR ROMANDA AYDIN VE KÖYLÜ UÇURUMU*

 Yaban, bugüne değin pek çok tartışma içerisinde kendini var etmiştir. Birtakım edebiyat eleştirmenlerince belli sebeplerden ötürü yetersiz bulunmuş, teknik olarak bir roman için yetkin ölçütlere sahip olmadığı vurgulanmıştır. Teknik yanının yanı sıra, aydın ile köylü arasındaki mesafeyi de tek yanlı ele aldığı söylenegelmiştir. Köylünün özelliklerinden sadece olumsuz olanları göz önüne serdiği ya da sermeye çalıştığı için sürekli olarak bir eleştiriye maruz kalmıştır Yakup Kadri. Bu eleştiri yumağına rağmen, Yaban’ın Türk yazın dünyası için önemli bir eser olduğu gerçeğini de unutmamak gereklidir şüphesiz. Bu önemi de büyük ölçüde muhtevasına borçludur.

Peki, nedir Yaban’ın işlediği konu? Bilmeyenler için bir kere daha vurgulamakta yarar var ki genel ve özel olarak iki konu üzerinde ilerler Yaban. Genel çerçevede Kurtuluş Savaşı ve onun Anadolu’daki yansımaları görünürken, özel çerçevede de romanın ana karakteri olan Ahmet Celal’i görürüz. Ahmet Celal Birinci Dünya Savaşı’na katılmış ve savaşta kolunu kaybetmiş bir gazidir. Bu sebepten ötürü Kurtuluş Savaşı’na katılamadığı gibi İstanbul’da da kalamamış ve o atmosferden uzaklaşmak için Anadolu’da bir köye yerleşmiştir. İşte romandaki savaş ve köy/köylü kavramları da Ahmet Celal ile birleşmiştir bu şekilde. Ancak Ahmet Celal ile köylü arasında baştan beri bir soğukluk, bir anlaşmazlık vardır. Köylü için Ahmet Celal bir yabandır. Ahmet Celal de onlara cahil ve ilkel şartlarda yetişmiş insanlar olarak bakar ve araları roman boyunca düzelmez Ahmet Celal ve köylünün. Ahmet Celal de aslında romanın başından beri, köylüsüne yabancı bir entelektüel tavrı sergiler. Bunun için de köylünün bu “yaban” benzetmesi, biraz da yerinde bir benzetmedir. Öyle ki aynı topraklara, aynı ataya sahip bir millet arasında “biz-onlar” paradoksu doğmuştur. Oysa bu millet değil midir yüzyıllar boyunca aynı topraklar üzerinde yaşayıp, aynı ekmeği paylaşan? Orta Asya’dan bu yana Anadolu’ya gelen ve Anadolu’yu yurt edinen Türkler arasında bu ikilik, biraz da batıyı tanımakla ve artık “batıyı tanıyan, bilen aydın tipi”nin yetişmesi ile ortaya çıkmıştır. O aydın tipi yetiştikçe de köylü ile aydın arasında bir uçurum(?) oluşmaya başlamıştır. En basit çerçevede ele alırsak, günlük hayattaki eylemler bile yabancıdır birbirine. Ahmet Celal’in tıraş olması, dişlerini fırçalaması, saçını taraması garip gelmektedir köylüye. Hatta emir eri Mehmet Ali;

“Beyim, geceleri sabahlara dek mırıl mırıl ne okuyup duruyorsun? Seni büyü yapar sanırlar.”[1] diyerek kitap okumasını bile garipser Ahmet Celal’in. Diğer yandan Ahmet Celal de yabancıdır köylüye. “Kuşlar nasıl sevişir? Kediler nasıl sevişir? Biliyorum. Lakin bu köy halkının nasıl seviştiklerini tahmin edemiyorum. Bizim gibi, göz göze bakışırlar mı? El ele tutuşurlar mı? Dudak dudağa gelirler mi? …”[2] diyerek bu yabancılığını gözler önüne sererken, “biz-onlar” ikiliğini de bir kez daha hissettirir okura.

Tabi bu meselenin küçük bir yönüdür. Yakup Kadri’nin asıl meselesi bu aydın-köylü uçurumunu, gündelik olmaktan başka, savaşa karşı gösterilen tutumlar olarak ele almaktır. Aydın ile köylü arasındaki uzaklığın romanın tezi olduğunu ileri süren eleştirmenler; bu kopukluğu, Osmanlı döneminde olduğu gibi, yalnızca kültür ikileşmesinden doğan bir kopukluk gibi görüyorlar. Karaosmanoğlu bunu da dile getiriyor kuşkusuz, ama Yaban’da vurgulanan karşıtlık, vatanı kurtarmak için savaşan ilerici aydınlarla Kurtuluş Savaşı’na inanmayan gerici köylüler arasında. Ahmet Celal ile köylüleri ayrı dünyaların insanı yapan, okumuş kentli ile cahil köylü arasındaki farktan çok, bu ikisinin Kurtuluş Savaşı karşısındaki farklı tutumlarıdır.[3]

Romanda, köylüyü sıklıkla cahil gösteren Yakup Kadri’ye göre, işin okumuş olmakla ya da olmamakla bir ilgisi yoktur. Ortada bir savaş vardır ve bütün halk top yekûn o savaş için tek yürek olmak durumundadır. İşte bu durum karşısında ortaya çıkan zıtlık neticesinde, Ahmet Celal de köylü ile sert bir çatışma içerisinde var olur ve kendi ideolojisi doğrultusunda, onlarla mücadele eder. Aslında bu mücadele, tamamen psikolojik bir mücadeledir. Ahmet Celal ne yaparsa yapsın, halkın gözünce bir yaban(cı) duruma düşmekten kurtulamazken, köylü de Ahmet Celal’i hiçbir zaman kendilerinden biri olarak görmez.

Aslında burada Ahmet Celal’in dile getirdiği düşünceler, Yakup Kadri’nin köylü hakkındaki düşünceleridir diye de düşünebiliriz. Çünkü Yakup Kadri de çağının entelektüel yazarlarından birisi olarak, köylü için belki de aynı şeyleri düşünmekteydi. Yakup Kadri’nin anlattığı bu durum kuşkusuz ki bir “köylü cehaleti”nin varlığını göstermektedir. Yalnız köylünün cehaleti, biraz da –bir uzak taşra olarak- Anadolu’nun bilinmezliğinden kaynaklanmaktadır. Nasıl ki köylü halk, merkezden bihaber ise merkezde yaşayanlar da Anadolu’dan bihaberdi. Zaten eserin başlarında da anlatıldığı üzere, Ahmet Celal’in, köylü halkı tanımaması durumu da bunu gözler önüne serer. Savaş karşısındaki tutum da bundan kaynaklanmaktadır. Köylü –belki de- o kadar cahildir ki, savaşın kötü atmosferi hakkında, vatan savunması hakkında dahi çok bir şey bilmemektedir. Bu çerçevede kitabın ilerleyen sayfalarında geçen, Ahmet Celal ile yine o köyde yaşayan Bekir Çavuş arasındaki şu diyalog da dikkate değerdir:

–         Biliyorum beyim sen de onlardansın emme.

–         Onlar kim?

–         Aha, Kemal Paşa’dan yana olanlar…

–         İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz?

–         Biz Türk değiliz ki, beyim.

–         Ya nesiniz?

–         Biz İslamız, Elhamdülillah… O senin dediklerin haymana’da yaşarlar.[4]

Burada da anlaşılacağı gibi köylü halk, Türklük kavramını yeterince bilmemektedir Yakup Kadri’ye göre. Ya da bildikleri şey, yüzyıllardır onlara öğretilen “Türk-İslam” birlikteliğidir. Öyle ki Türk deyince akla İslam gelmektedir. Halk da biraz da bu yüzden “Biz İslamız” fikriyle hareket etmektedir. Bir başka yerde ise şöyle denir, “Bu gelenler öyle düşman ordusu filan değilmiş. Avrupa adlı bir Kraliçe’nin bizi çetelerin elinden kurtarmak için gönderdiği yeşil sarıklı evliyalarmış. Bu Kraliçe, bizi kurtardıktan sonra İslam olacakmış…”[5] İşte bu seçtiğim iki örnek, Yakup Kadri’nin haline tercüman olmuş satırlardır. Bu noktada Yakup Kadri’nin kafasına şu soru takılmıştır belki de; “Gerçek bir Türk milleti var mı?” Berna Moran’ın ise şöyle bir tespiti var, “Gerçi savaşta dövüşenler, ölenler yine bu köylülerdendir, ama onlar aydın subayların yönettiği bilinçsiz bir sürüdür Ahmet Celal’e göre. Yedi devlete savaş açmış milliyetçi aydınlar var, ama gerçek millet yok.”[6]

Gerçek milletin varlığına dair şüphe yoktur aslında ki ortada bir Anadolu köylüsünün olduğu aşikârdır. Ancak bu köylü düşman karşısında cehalet içerisinde tavırlar takınan, düşmanı tanımak bir yana dursun, kendi kimliği hakkında dahi tam olarak bir fikre sahip olmayan kimselerdir Yakup Kadri’ye göre.

Aslında Yaban, üzerinde çok daha derin tartışmalar yapılabilecek bir romandır kuşkusuz. Üç beş satırla anlatmaya çalıştığım, eserin kuruluşunda gözlemlenen iki temel fikrin nasıl birleştiği ve ne şekilde geliştiğidir: Ahmet Celal’in bir aydın olarak köylü hakkındaki yorumları, köylünün Ahmet Celal’e çok uzak bir yabancı gibi bakışı ve bunların arka planında gelişen ciddi bir savaş… Eseri baştan sona inceleyince görüyoruz ki Yakup Kadri’nin anlattığı köylü, gerçekten de cahil bir köylü. Savaşı bilmiyor, düşmanını tanımıyor, kendi kimliği hakkında bir fikre sahip değil, kendi insanını dahi tanımıyor. Hepsi doğru… Yani eserin işlediğine göre bütün bunlar Yakup Kadri’ye göre yerinde tespitler. Ama dikkat-i nazarımca bir noktaya daha bakmak gerek ki bu köylünün bu denli cahil kalma sebebi nedir? Bunun sebebi biraz da, o köylüyü “cehalet” ile suçlayan Türk aydını değil midir? Anadolu’nun hiçbir köyünü görmemiş, köylüsünü tanımamış bir aydın; köylü ile karşılaşınca köylünü cehaletinden yakınıyorsa, bence suçu biraz da kendisinde aramalıdır. Ancak bu şekilde köylü ile aydın birbirine “yaban” kalmaz…


[1] Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İletişim Yay., 2008, s.21

[2] A.g.e. , s.35

[3] Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, Berna Moran, İletişim Yay., 2007, s.205

[4] Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İletişim Yay., 2008, s.152-153

[5] A.g.e. , s.121

[6] Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, Berna Moran, İletişim Yay., 2007, s.206

*Mavi Yeşil Dergisi’nin Mart-Nisan 2009’daki 56. sayısında yayımlanmıştır.


FELATUN MU BİHRUZ MU? – NEDEN BATILILAŞALIM Kİ… (Mavi Yeşil 52.Sayı)

FELATUN MU BİHRUZ MU? – NEDEN BATILILAŞALIM Kİ…*

 Yeni Bir Tür Olarak “Roman”

İlk Türk romanları üzerindeki batılılaşma ya da batılaşma meselesi şüphesiz daha önce de gerek yazarlar gerek toplum bilimcileri gerekse edebiyat tarihçileri tarafından ele alınmıştır. Meseleye tam olarak girmeden önce, “roman”ın bir kavram olarak ve bir tür olarak Türk Edebiyatı’na nasıl girdiğine çok kısa bir şekilde değinmekte yarar var.

Biliyoruz ki bizde roman, Batı’da olduğu gibi feodaliteden kapitalizme geçiş döneminde burjuva sınıfının doğuşu ve bireyciliğin gelişimi sırasında tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşulların etkisi altında yavaş yavaş gelişen bir anlatı türü olarak ortaya çıkmadı.[1] Bizde romanın ilk ışıkları taklitlerle ve çevirilerle kendini gösterdi diyebiliriz. Her ne kadar bizde yeni yeni kendini göstermeye başlasa da roman, aslında dünya edebiyatı için çok da yeni bir tür değildi. Osmanlı’nın, romandan ve hatta daha da genişletirsek düz yazıdan önceki döneminde, edebiyat denince akla gelen divan edebiyatı oluyordu. Yani şiir. Tanzimat Dönemi’nde batılılaşma kavramının her yönde kendini göstermesiyle beraber edebiyatımızda da bir takım değişiklikler olmuştur. İşte bu değişiklerden en önemlisidir düz yazının bizde kullanılması. Özellikle roman türünü ilk olarak deneyen yazarlarımız başta olmak üzere, o dönemde “roman” belli bir ilerlemenin ve uygarlığın ışığı olarak görülmüş ve büyük ölçüde eski edebiyatımız karamsar bir çerçevede eleştirilmiş ve yerilmiştir. Şüphesiz bu yergi ve eleştiri sadece edebiyat alanına yönelik değildi. Pek çok alandaki yenilikler ve yeniden yapılanmalar, o alanlardaki eleştirilerin yoğunluğu ve yetersizliğini gösteriyordu. Ancak edebiyat için belli bir yetkinlik ya da zayıflık söz konusu mudur, bu da farklı bir tartışma konusu olarak incelenmelidir şüphesiz.

Şimdi tekrar romanın giriş ve gelişim aşamasına dönecek olursak birkaç şeye daha değinmekte fayda var. Başta da söylendiği üzere bizde roman belli toplumsal koşullardan etkilenerek doğmadı ancak ilk romancılarımız da toplumsal meselelerden tamamen bağımsız  insanlar değillerdi. Örneğin roman türünün ilk örneklerini sunan Ahmet Mithat toplum meseleleriyle ilgili olan ve eserlerinde de toplumsal yaşamın belli alanlarını eleştiren bir yazar olarak eserlerini kaleme almıştır. Bunun yanında Ahmet Mithat ile birlikte pek çok yazarımızda ve bu yazarlarımızın eserlerinde de bu toplumsal eğilimli yönleri görmemiz mümkündür. Şüphesiz bu yazarlar arasında gerek teknik açıdan gerekse içerik açısından belli farklar olmuştur. Ancak genel olarak pek çok Tanzimat yazarı uygarlığı ve ilerlemeyi, batılılaşma kavramını ele alarak incelemiş ve batılılaşmanın gerekliliğine inanmışlardır. Bu noktada eski–yeni çatışması büyük ölçüde kendini göstermiştir. Ancak ilerleyen dönemlerde, hemen hemen her alanda bir sıkışmış toplum/insan modeli ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Köklerinden kopmak istemeyen, İslam ve Osmanlı kültürü ile donanmış bir medeniyetle; artık belli bir yenileşmeye gerek duyan ve bunun da batılılaşma ile gerçekleşeceğine inanan, bu inancı da kendi çerçevesinde uygulamaya çalışan başka bir toplum modeli aynı topraklar üzerinde kendini göstermeye başlamıştı. Tabi buradaki toplum modelinden kasıt dönemin aydın tabakasıdır. Çünkü zaten batılılaşma sorunsalını ele alan büyük ölçüde aydınlardı. Buradan da anladığımız üzere artık Osmanlı toprakları üzerinde ne tam Osmanlılı ne de tam Batılı olan bir tabaka oluşmuştur. İşte bu sıkışmışlık modeli Türk Edebiyatı’nda da kendini göstermiş ve dönemin romancıları tarafından bu konu işlenmiştir. Bu bağlamda meseleye bakacak olursak, dönemi iyi anlatan iki eser üzerinde durmakta yarar var biraz da: Ahmet Mithat’ın Felatun Bey ile Rakım Efendi’si ile Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası… Şimdi bu iki eserin iki önemli karakteri olan ve sıkışmış ya da arada kalmış insan modeline örnek teşkil eden Bihruz ve Felatun’un kimler olduğuna bakalım…

Alafranga Züppe Modeli: Felatun ve Bihruz

Batılılaşma ya da batılılaşmaya çalışma meselesi ilk romanlarımızda büyük ölçüde işlenmiştir. Çünkü yeni bir tür olan roman ister istemez kendisine yeni bir alan ve yeni bir konu da yaratmak zorundaydı. Zaten batıdan aldığımız roman türü, malzemesini de birlikte getirmiştir. İlerleyen ve uygarlığın beşiği sayılan(!) batı, görece bir ifadeyle daha geride olan ve ilerlemeye muhtaç Osmanlı karşısında bir takım yenilikleri bünyesinde barındırıyordu. Bu aşamada da edebiyatımıza giren roman türü ile belli bir takım problemler dile getirilmeye çalışılmıştır. İşte bu problemler dahilinde meseleye ‘alafranga züppe’ tiplemesini ele alarak bakmakta yarar var.

Bu tiplemenin ilk olarak görüldüğü roman Ahmet Mithat’ın Felatun Bey ile Rakım Efendi’sidir. Bu eserinde Ahmet Mithat iki zıt karakteri aynı anlatı içinde bir araya getirerek, bir kıyaslama ya da bir karşıtlık gösterme yoluna gitmiştir. Bu bağlamda meseleye bakacak olursak Ahmet Mithat bu eserinde romanda “batılılaşma” sorunsalına güzel ve etkili bir giriş yapmıştır. Zaten eserin kurgusunu da bu iki karakteri karşılaştırmak amacı belirler. Felatun ile Rakım karakterlerini benzer olaylar ve durumlar içine sokan yazar, aralarındaki farkı bu şekilde görmemizi bekler. Felatun baba parası yiyen, eksik bir eğitimle sağda solda gezen ve eğlence peşinde koşan bir tiptir. Bunun yanında Rakım ise belli alanlarda bilgi sahibi, birkaç dil bilen, ciddi ve akıllı bir karakter olarak karşımıza çıkar. Daha romanın başlarında bu iki karakterin zıtlığı göze çarpmaktadır zaten. Bunun yanında Ahmet Mithat alafrangalıkla para sorunu arasında da ciddi bir bağ kurmuştur. Öyle ki yazarın amacı biraz da, batılı olmaya çalışan Felatun’un komik durumunu göz önüne sermenin yanında iki karakterin parasal konularda nasıl tutum sergilediklerini göstermektir. Ahmet Mithat’ın ortaya koyduğu temel karşıtlık Felatun Bey ile Rakım Efendi’nin tembellik ve israf ile çalışkanlık ve tutumluluk arasındadır. Yazarın gözünde batılılaşmanın beraberinde getirdiği tüketim ekonomisine kendini kaptıranlara en iyi örnek, batılı olmayı çok şık giyinmek, Beyoğlu’nda eğlenmek ve gösteriş yapmak olarak anlayan züppe tipi olduğu için, romanda müsrif adam, aynı zamanda alafranga züppeyi temsil eden Felatun olur. Ahmet Mithat batılılaşmayı yanlış anlayan Felatun Bey’in karşısında doğru anlayan Rakım Efendi’yi koyarak, kendisi için az da olsa ideal sayabileceğimiz bir Osmanlı Efendisi çizer. Romanda Felatun’dan çok üstünde durulan Rakım Efendi, para işlerinde dikkatli, çalışarak başarı kazanan, fakirden durumunu düzeltebilen adamdır.  Rakım’ın biraz da Ahmet Mithat’ın kendisi olduğunu unutmamak gerekir.[2] Yani genel olarak romana bakarsak bir mirasyedi karakteri ön plana çıkarılmış, hesapsızca harcamanın neden olacağı kötü durumlarla; tutumlu olmak ve çalışarak para kazanmanın getireceği huzur ve refah durumuna işaret edilmiştir. Bu anlamda Felatun ile Rakım karakterleri, romanın kurgusunu belirlemek ve mesajını vermek adına seçilmiş tiplerdir. İşte romanda da karakterlerin kendi işlevlerini yerine getirdiklerini söylemek yerinde olacaktır. Olaylar ve kişiler belli bir düşünceyi savunmak ve açıklamak adına sistematik bir şekilde ilerlemiş ve sonunda da vermek istenen mesaj verilmiştir.

Ahmet Mithat’tan sonra alafranga züppe tiplemesini ele alan ve bu tiplemeyle dalga geçen bir başka roman da Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası’dır. Bu eserde de yazar, batılılaşmayı yanlış anlamış bir karakteri göz önüne serer: Bihruz Bey. Ancak Ahmet Mithat gibi, bu yanlış anlaşılmanın ya da anlamanın karşısına bir Rakım Efendi modeli koymaz. Bu bağlamda özellikle romanın başında Felatun Bey’e çok benzeyen Bihruz Bey; ilerleyen sayfalarda Felatun’dan farklı bir karakter olduğunu hal ve hareketleriyle ve olaylar karşısındaki tutumuyla gözler önüne serer. Özellikle romanın sonlarında ortaya çıkan romantik aşık Bihruz karakteri ile Fransızca romanların etkisi gündeme getirilmiştir.

Bihruz, bir paşanın oğludur. Doğru dürüst eğitimi yoktur. Arapça, Fransızca ve Farsça öğrenmesi için özel hocalar tutulmuştur. Ancak Bihruz’un aklı sürekli başka yerlerdedir ve tam anlamıyla cahil yetişmiştir. Üç merakı vardır bu gencin: “Birincisi araba kullanmak, ikincisi alafranga beylerin hepsinden daha süslü gezmek, üçüncüsü de berberler, kunduracılar, terziler ve gazinolardaki garsonlarla Fransızca konuşmak.” [3] Burada Bihruz adına söyleyebileceğimiz önemli hususlar vardır. Bihruz’un alafranga tavırları, çevresinde Fransızca konuşma arzusunun yanında; onun bu tavırlarını “batılılaşmayı yanlış anlaması” açısından ele alacak olursak akılsız, cahilce, müsrif ve hatta komik olarak nitelendirmemiz mümkündür. Bu yönüyle Ahmet Mithat’ın Felatun’una benzetebiliriz Bihruz’u. Ancak romanın gidişatı, iki karakter arasındaki farkları serer ortaya. Özellikle Çamlıca’daki  parkta yaşadığı Periveş adındaki kadını görme ve ona tutulma olayından sonra, başta da söylediğimiz üzere Bihruz adeta bir “aşık adam” karakterine döner. Bu olaydan sonra Bihruz’un tek amacı, yazdığı mektubu Periveş’e verebilmek olmuştur. Bir süre sonra mektubu Periveş’e ulaştıramadan, arkadaşlarından biri olan yalancı Keşfi’nin ona Periveş’in öldüğünü söylemesiyle bütün dünya başına yıkılır. Artık tek amacı Periveş’in mezarını bulmak, mezarın başında ağlayarak kendini teselli etmektir. Bihruz’u böyle bir duruma sokan yazar, yalnız Bihruz’un züppeliği ile alay etmiyor, onun özendiği bir aşk çeşidi ile de alay ediyor daha çok .[4]

Recaizade Ekrem, bu romanında Ahmet Mithat’taki gibi iki karakter karşı karşıya koyarak onların durumları üzerinde analize başvurmaz. Recaizade Ekrem, Bihruz’u bir hayal dünyasının içine sokar. Bu romanda hayal ile gerçeğin karşıtlığı vardır. Don Kişot nasıl kendi kurduğu hayat dünyasında yaşıyorsa, Bihruz da aynen o şekilde, kurduğu hayal dünyasında yaşamaktadır. Bu şekilde aslında pişkin, sokak kadını olan Periveş’in saf bir melek olduğuna inandırır kendisini. Aslında Periveş Bihruz’un varlığını unutmuştur bile ancak Bihruz öyle bir ruh halindedir ki hayatını Periveş’e ve bir süre sonra da onun mezarını bulmaya adar.

Temel anlamda romana bir kez daha bakacak olursak Bihruz karakterinin aşk peşinde koşan bir tip olduğunu görüp, onun dünyasının sağda solda Fransızca konuşmaya çalışmak, güzel giyinmek ve benzeri rahat tavırlarla dolu olduğunu görürüz. Buradaki rahatlık ekonomik açıdandır. Dikkat edersek Bihruz’un geçim derdi yoktur ve romanda da nasıl para kazandığına, gelirinin nereden elde ettiğine değinilmez. Başta da söylediğimiz paşanın oğlu olması durumu, ona muhtemelen ekonomik açıdan bir sıkıntı yaşatmamaktadır. Zaten yazarın vermek istediği mesaj da biraz buradadır. Hazır yiyen bir mirasyedi tipi çizmekle birlikte, müsrifçe harcamayı ön plana çıkartma… Bunların yanında arkadaşlarından yalancı Keşfi başta olmak üzere neredeyse herkes onu kandırır ve ondan para sızdırmaya bakar. Bihruz da bütün iyi niyetiyle onlara inanmakta ve para vermekten kaçınmamaktadır. Herkes aldatır Bihruz’u. Arkadaşı Keşfi Bey hiç gereği yokken Bihruz’a yalan söyleyerek onu perişan eder. Saydığı ve sevdiği Fransızca öğretmeni çıkarına düşkün Mösyö Piyer, Bihruz’un cömertliğinden yararlanır ve ufak ufak para sızdırır ondan. Araba fabrikasının sahibi Mösyö Kondoraki, Bihruz’a sattığı arabanın bedelini aldığı halde onu borçlu çıkarır, arabasına ve atlarına el koyar. Kitapçı Vik, Lamartine’in bütün eserlerini (7 cilt) ona sokuşturuverir. Kayıkçı, Üsküdar’dan kalkan vapurdan önce köprüye yetiştireceğini söyleyerek aldatır onu. Başka bir gün İzmir’e kalkan vapurda Keşfi Bey’i bulmak isteyen Bihruz’u Trabzon’a giden vapura götürür ve gündeliği doğrultur. [5]

 

Bütün bunlar Bihruz’un özenti bir tip olmasının yanında saflığını da bize göstermektedir. Bihruz herkesi kendisi gibi iyi yürekli zanneder ya da yazar bize böyle göstermeye çalışır ancak Bihruz en yakınlarından dahi kazık yer sürekli. Ama bunun farkına da varamaz ve Bihruz hiçbir zaman akıllanmaz. Arkadaşı yalan söyler, hocası para sızdırır ama Bihruz hiçbirinin farkına varmaz. Kendi hayal dünyasında yaşayan Bihruz’un bu hayatı, bir çıkar dünyasıdır aslında ve bu dünya Bihruz’un kurduğu hayal dünyasından çok farklıdır. Bihruz her ne kadar özenti, cahil, bilgi noksanı ve saf bir tip olsa da bütün zararı kendinedir aslında. Çevresindeki tipler ise çıkarcı ve kurnazdır. Alafrangalık onlarda para yapma olanaklarını sağlayan bir zihniyete dönüşecektir. [6]

Kısaca değindiğimiz bu iki eserin ana teması üzerine bugüne kadar kuşkusuz ki onlarca kitap yazılmış, onlarca tartışma yapılmıştır. Felatun ile Bihruz da bu konu üzerinde yazılmış iki romanın, iki karakteridir sadece.  Ancak Tanzimat döneminde, daha yeni yeni batılılaşmaya çalışan bir Osmanlı toplum modelini görmek adına iki eser de dikkate değerdir. Asırlardır batıya ilerlemeye çalışan Osmanlı, nice yerler almış ve nice kültürlerle haşır neşir olmuştur. Bu durum her alanda olduğu gibi edebiyatta da kendisini az önceki satırlarda da örnekleri aktarıldığı üzere göstermiştir. Ancak dönüp geriye bakıldığında Osmanlı’nın ya da Tanzimat’tan sonraki Osmanlı düşüncesinin hiçbir zaman tam anlamıyla batılı olamadığını görürüz. Keza ne Bihruz tam anlamıyla batılıdır ne de Felatun. İkisi de arada kalmış modellerdir ancak ikisinin de özü doğu kültürü ve geleneksel Türk düşüncesi modelinde saklıdır. Bu bağlamda meseleye son noktayı koyarken bir şeyi daha söylemekte yarar var ki batılılaşma bir sorun değildir. Ve zannediyorum ki yüzyıllardır bu topraklar üzerinde geleneksel düşünce ile yetişmiş, Türk kültürel mirası ile donatılmış bir milletin de “öteki gibi olmaya” ihtiyacı yoktur.


[1] Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 , Berna Moran, İletişim Yay. , s.9

[2] a.g.e. , s.48-49

[3] Araba Sevdası, Kanaat Kitabevi, 1940, s.11-12. (Berna Moran’ın Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 kitabından olduğu gibi alınmıştır.)

[4] Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 , Berna Moran, İletişim Yay. , s.75

[5] a.g.e. , s.86

[6]  a.g.e. , s.86

*Mavi Yeşil Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2008’deki 52. sayısında yayımlanmıştır.