BU BİR PİPO DEĞİLDİR (Mavi Yeşil 66. Sayı)

BU BİR PİPO DEĞİLDİR *

Başlarken

Belçikalı ünlü ressam René Magritte, nesnelerin, göründüklerinin altında çok daha farklı anlamlara sahip olduklarını düşünürdü. Sanat anlayışını da bu zemine oturtmuştur büyük ölçüde. “İmgelerin İhaneti” adlı tablosunda, tuvale bir pipo çizmiş ve altına da Fransızca, “Ceci n’est pas une pipe” yani “Bu bir pipo değildir” yazmıştır. Magritte’in anlatmaya çalıştığı şey, gördüğümüzün bir pipo değil, sadece, bir pipo resmi olduğuydu. Görülen, yazılan, çizilen, söylenen ile yaşanan yani “gerçek” farklı şekillerde var olabilir. Çok basit bir kavram ya da olgu bile, aslında altında bambaşka ve farklı anlamlar barındırabilir. Gerçek, çoğu zaman, gördüğümüzden farklıdır.

Bu yazının esas konusu ise ne resim, ne de pipo. Bu yazının konusu; barış. Yazıya böyle bir paragrafla başlamamızın sebebi ise “barış” kavramının aslında ne olduğu ve bizim, bugün, modern dünyada barışı, gerçek anlamıyla ne kadar yaşayabildiğimiz problemine imgesel bir gönderme yapmaktır. Keza barışın sözde ve satır aralarında çokça dolaştığı, ancak bir türlü pratiğe yansımadığı da aşikârdır. Diğer bir deyişle, ortada bir pipo yoktur, sadece bir pipo resmi vardır.

Peki, barış nedir? “Barış” kelimesinden/kavramından ne anlamalıyız? Bir barış kültürü nasıl oluşturulur? Evrensel normlara göre bir barış şekli mümkün müdür? Barışın içinde hangi alt kavramlar vardır? Barış için neye ihtiyacımız var?  Bütün bu soru(n)lar insanlık tarihi boyunca sorulmuş ve cevabı aranmış, barışa dair çeşitli bakış açılarının merkezinde bulunan birkaç soru işaretidir. Satırlar ilerledikçe, biz de bu sorulara yine satır aralarında cevaplar aramaya çalışacağız.

Barış, Adalet ve Diğerleri

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, insan tarihsel süreç içerisinde ve var olduğundan beri, her ne kadar onlarca savaşın içinde bulunmuş olsa da, her zaman için barışa inanmış ve barış içinde yaşamayı arzu ederek, barışa özlemini bir şekilde dile getirmiştir. Savaşın; açlık, sefalet ve felaketten başka bir netice getirmediğinin farkında olan insanoğlu, savaş içerisinde geçen bütün zamanlarına belki de sonunda barışa uzanacakları umuduyla katlanmıştır. Şimdi az önce sorduğumuz soruya dönecek olursak, barış nedir?

Sözlük anlamı olarak barış (TDK’nin tanımlarına göre) şu şekillerde açıklanıyor:

1. Barışma işi.

2. Savaşın bittiğinin bir antlaşmayla belirtilmesinden sonraki durum, sulh, hazar.

3. Böyle bir antlaşmadan sonra insanlık tarihindeki süreç. 

4. Uyum, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan ortam

Sözlük tanımlarına baktığımızda, “barış”ın anlamlarının hep “olumlu” olduğunu görüyoruz. Ancak bugün, küresel anlamda da yerel anlamda da bakacak olursak, böyle bir ortamın olmadığı açıktır. Barış, bu kadar olumlu anlamlar içerirken ve az önce de söylediğimiz gibi insanoğlunun doğasında barış varken, neden bir barış ortamı içerisinde değiliz? Çünkü dünya, barışın belki de temel unsuru olan “adalet”ten yoksun. Hoşgörü ve sevgi ortamına ise uzak… Barışın temek taşı olan adalet, pratikte ne yazık ki uygulanmayan (iyimser bir yaklaşımla uygulanamayan da diyebiliriz) bir olgu. Dünya üzerinde ise adaleti sağlamakla yükümlü olan en önemli kurum, devlettir. Devlet, öncelikle kendi tebaasındaki topluma yol gösterici olmalı, toplumun bütün kesimlerine karşı şefkatle yaklaşmalı, insanları her türlü şiddet ortamından uzak tutmalı ve adil bir dünya görüşü ile halka faydalı işlerde bulunmalıdır. Ardından uluslararası ilişkilerinde de bu bakış açısıyla hareket etmeli, barış ve adalet için çaba göstermelidir. Adaletin olmadığı yerde barışı aramak, çölde vaha aramak gibi bir şeydir. İşte bu minvalde meseleye bakarsak, barışın neden olmadığına dair olan sorunun cevabının da dünyadaki sosyal adaletin eksikliğinde görürüz. Ne yazık ki günümüzde, adil toplumlar yerine, çıkarcılığın ön planda olduğu ve birtakım sosyal ayrımcılıklara göz yumulduğu beşeri ilişkiler yumağı bir düzen görülmektedir. Modern dünyada, özellikle küresel sermayeyi ellerinde bulunduran güçler, Avrupa’da, Amerika’da veya başka yerlerde refah(!) içinde yaşarken; Ortadoğu’da, Asya’da, Afrika’da insanlar açlıktan kırılmakta, sefaletle boğuşmaktadırlar. Toplumsal bir adalet ve küresel barış bir yana dursun, güçlü olanlar, “Nasıl olur da ekmeğimin üstüne biraz daha yağ sürerim?” diye düşünmekte ve daha yukarıya çıkmak için her gün yeni bir güçsüzü daha ayaklarının altına almaktadırlar. Bu sorunu uluslararası düzeyde ele aldığımız gibi, ulusların kendi içinde yaşadıklarıyla da yorumlamamız mümkündür. Çok uzağa değil, kendi ülkemize bakalım. Metropol kentlerde, fildişi kulelerinde oturan ve lüks içinde yüzen bireyler, doğunun bir kentinde veya bir köyünde tek göz odasında yaşam savaşı veren insanları düşünselerdi, bugün yaşadığımız Türkiye, daha farklı bir Türkiye olmaz mıydı?

Bütün dinlerin özünde, daha güzel bir dünya arayışı yatar. Barış ve huzur ortamında, refah içinde yaşamak için gönderilmiştir dinler. Ancak bugün dünya düzenine baktığımızda, son semavi din olan İslamiyet’te de olmak üzere, pratikte çelişkili uygulamalara rastlanmaktadır. Hz. Peygamber’in “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” hadisini uygulamak bir yana, nasıl yaparım da malımı saklarım düşüncesi gitgide daha da hâkim olmaktadır pratik hayata. Tabi ki bunu bir genellemeye tabi tutarak, “herkes ya da her inanan böyledir” demek çok yanlış olacaktır ancak şair Cihad Özsöz’ün de “Kaybolan VI” adlı şiirinin ilk dizelerinde;

“bütün müslümanlar

‘jeep’lerine binip gittiler

çok da ciddiydiler

arkalarında 70lik bir hüzün

yarısı boş, yarısı boş”

…şeklinde belirttiği gibi, birileri jeeplerine binip giderken, arkalarında/toplumda iyiden iyiye bir uçurum açılmaya başlamıştır bile. Bahsi geçen dizeler, bu minvalde dikkate değerdir. Müslümanlar bile (belli bir kısmı özellikle) “kendine” çalışmaya başlamış, başkasını düşünmez olmuşlardır. Komşular aç iken tok yatmak bir yana, aç olan komşudan haberdar olamayacak kadar körleşmişlerdir. Oysaki Allah Kuran’da; “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. (Nahl/90)”  derken, sosyal adalete, eşitliğe ve dolayısıyla barışa da işaret etmiyor muydu? Ne yazık ki bugün dünyada hâkim olan düşünce, bu düşüncedir. Küresel bir barışın anlamı toplumsal adalet ile temellendirilebilecekken, adını dahi bilmediğimiz coğrafyada insanlar yaşam ile mücadele etmektedirler hala. Bütün bunları görürken(?), hayata dair bakış açımızı sorgulamak ve adalet için, hoşgörü için, refah için ve barış için ne yapılabilir diye düşünmek adına hala geç kalmış sayılmayız kuşkusuz ki. Yeter ki barışı ve adaleti, sözlüğün dışına çıkarıp, pratik dünyamızda uygulamak adına gerçek bir girişimde bulunalım.

Son Sözler

Barış adına söylenebilecek onlarca söz, yazılabilecek onlarca yazı vardır kuşkusuz. Yukarıdaki satırlarda da bahsettiğimiz üzere, biz bu yazıda barış kavramını özellikle adalet kavramına yaslayarak açıklamaya çalıştık. Adalet ile birlikte, karşılıklı empati kurmak ve bizim gibi olmayan kitleleri anlamak; ilerleyen süreçte de evrensel anlamda bir diyalog yoluna giderek, hepimizin hayalini kurduğu, üstüne ütopyalar yazılan “barış”ın gerçek anlamda oluşmasını sağlamak gereklidir. Kapitalist sistemin dişlerini her geçen gün daha da keskinleştirdiği bir dünyada, bahsi geçen anlamda bir barış, adalet, hoşgörü, empati ve diyalog zor gibi görünse de imkansız değildir. Soyut anlamda da somut anlamda da olsa; savaş, çatışma, şiddet herkesin korkulan rüyasıdır. Hiç kimse ve hiçbir toplum savaşı, şiddeti, çatışmayı arzu etmez. Bu düşünce faşist bir düşünceden öteye gitmeyen ve hiçbir inançla örtüşmeyecek olan bir düşüncedir. Başta da belirttiğimiz üzere, insanın doğasında olan, barıştır. Doğuda da batıda da; Asya’da da Avrupa’da da; Uzak Doğu’da da, Amerika’da da, etnik kimlikler, siyasi görüşler, dini inançlar bir yana bırakılırsa, bütün insanlar eşittir ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde de dendiği gibi, “Bütün insanlar onurları ve hakları bakımından eşit ve özgür doğarlar. Bütün insanlar akıl ve vicdan sahibi olup birbirlerine karşı kardeşlik duygularıyla davranmalıdırlar.”

 

İşte bu şekilde, kutsal kitaplarda, evrensel normlarda, anayasalarda da belirtildiğine göre bütün insanlar eşittir ve yaşama hakkına sahiptir. Bunun için de bir barış ortamı gereklidir. Barış içinse ilk başta adalet… Optimist bir bakış açısıyla bakarsak ki gerekli olan budur, hiçbir şey için geç değildir. Bizim gördüğümüz, şimdilik bir pipodan ziyade bir pipo resmi olsa da, bütün insanlığın aynı anda ve aynı bakışla pipoyu göreceği zaman da gelecektir. Yeter ki sosyal adaletin oluşturabileceğine ve küresel bir barışın mümkünlüğüne dair olan inancımızı kaybetmeyelim…

 

*Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2010’daki  66. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: