YÜZ YILLIK DRAMIMIZ VE CEMİL MERİÇ (Mavi Yeşil 58. Sayı)

YÜZ YILLIK DRAMIMIZ VE CEMİL MERİÇ *

“Kısaca onlar için tek gerçek var: Gölgeler.”

 

Gölgeler…

Evet, Eflatun’u işte böyle aktarıyordu ve Mağaradakiler’e böyle başlıyordu Meriç. Milletine yabancı bir aydın, aydınını tanımayan bir millet ve o hengâmede sıkışıp kalmış bir toplum… Batılı olayım derken beceremeyen, doğu ile bağını koparamayan bir millet. Ve avuçta kalan tek şey belki de; gölgeler!

… / …

Meriç, harp göçmeni bir ailenin çocuğu olarak 1916 yılının Aralık ayında Hatay’da dünyaya gelir. Doğumu tam bir sıkışık döneme tekabül eder. Birinci dünya savaşı, ardından gelen karmaşa ortamı ve doğduğu yerin ülke topraklarına dâhil olmaması yani Milli sınırların dışında tutulması, şüphesiz sonraki yıllarda Meriç’in düşünce hayatını etkileyecek unsurlar olacaktır. Çocukluğu orada geçer. Sonraki dönemlerde Meriç, derslerinde başarılı bir öğrenci olarak eğitim hayatına devam eder, yalnız artık baş etmesi gereken yeni bir derdi vardır ki genç yaşında gözlerinin yüksek derecede miyop olduğu anlaşılır. Yaşıtları top oynarken, o sürekli olarak bir şeyler okur. Eline ne geçerse… Daha çocuk yaştan itibaren ileride büyük yerlere geleceğini belli etmiştir belki de.

1933 yılında ilk yazısı Yenigün gazetesinde yayımlanır. Yazının adı da “Geç Kalmış Bir Muhasebe”dir.  Otuzların ortalarında eğitim hayatında karmaşık şekillenmeler oluşur. Son sınıfta iken milliyetçi tavırları ve hocalarını yeterince milliyetçi bulmaması sebebi ve gelişen olaylar neticesinde mezuniyetini alamadan okulunu terk etmek zorunda kalır. Eğitiminde büyük ölçüde Fransızca’nın izleri görülür. Keza Meriç Fransızca’yı anadili gibi bilmektedir. Ve sonraki yıllarda da zaten Fransızca’dan yaptığı tercümeleri Türk edebi ve düşünce tarihine kazandırır. 1936-37’lerde İstanbul macerası başlar. Ancak bu macera çok uzun sürmez ve kısa süre içinde memleketine geri döner. İzleyen yıllarda Hatay anavatana bağlanır. Bu, Cumhuriyet tarihi için oldukça önemli bir mevzu olarak tarihteki yerini alır. Meriç’in İstanbul macerası her ne kadar kısa sürse de o, İstanbul aşkından vazgeçmez ve 1940’ta yeniden İstanbul’a gelir. İstanbul’daki ilk yazısı “Honore de Balzac” adıyla “İnsan” dergisinde yayımlanır. Sonrasında Elazığ’a gider ve Elazığ Lisesi’nde Fransızca dersleri verir. 1943’te ilk tercüme kitabı yayımlanır. Balzac’tan “Altın Gözlü Kız”dır eserin adı. Bu noktada Balzac’tan söz edecek olursak; onun, Meriç’in fikir hayatında apayrı bir yeri vardır. Düşüncelerinde, Balzac’ın etkilerini zaman zaman çok açık bir şekilde görmek mümkündür. 1945’te Balzac’tan iki çevirisi daha yayımlanır: “Otuzundaki Kadın”  ve “Onüçlerin Romanı.” Fransızca ile olan ilgisi ömrü boyunca devam eder. Milli Eğitim tarafından Hugo’nun Hernani adlı eseri çevrilmesi için Meriç’e verilir. 1950’lerin başında İstanbul Üniversitesi’ne doktora öğrencisi olarak başvurur. Takip eden yıllarda zaten yorgun olan gözlerini iyice kaybeder. Ama Meriç hayata tutunmaya devam eder. Çevirilerinin yanında kendi fikir eserlerini de yazmaya başlamıştır artık Meriç. 1964’te Hint Edebiyatı yayımlanır. “Saint-Simon: İlk Sosyolog, İlk Sosyalist” adlı eseri 67’de yayımlanır. Balzac ve diğer Fransızca çevirilerine de bir yandan devam eder. Türk fikir hayatının yapı taşlarından olan eserlerini de yazmaya devam eder: Bu Ülke ve Umrândan Uygarlığa 1974’te, Bir Dünyanın Eşiğinde 1976’da, Mağaradakiler 1978’de, Kırk Ambar 1980’de, Işık Doğudan Gelir 1984’de, Kültürden İrfana 1985’de yayımlanır. Meriç 1987 yılının haziranında, ardında onlarca eser, makale, çeviri bırakarak fikirleriyle ölümsüzleşmiş ruhunun, vücuda dönüşmüş halini kaybeder ve Hakk’ın rahmetine kavuşur.

… / …

1963’te şöyle demişti Cemil Meriç: “Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırmıştım. Ümitsizlikten doğan bir isyandı bu, bir nevi meydan okuyuş, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı.”

Her ne kadar Marksist olduğunu haykırmışsa da Meriç, fikir bunalımı yaşadığı anlardan birinde, marksizme de sosyalizme de aynı şekilde gönül vermiştir belki. Ama onun eserlerinde ne marksizmin ne de sosyalizmin savunuculuğunu görebiliriz. Aslında eserlerinin çoğunda baskın olan fikir belki Türkçülük ya da muhafazakârlıktır. Lakin bunlara da körü körüne bağlı değildir Meriç. Yeri geldiğinde bu fikirleri de sorgular. Ama genel çerçevede bakarsak o fikir dönüşümünde, Türkçü / muhafazakâr anlayış son durağı olmuştur diyebiliriz.

Neredeyse her konuda bir şeyler söyler bize Meriç eserlerinde. Edebiyattan tutun da sanatın çeşitli dallarına, siyasetten tutun da toplumsal yaşamın belli noktalarına dair pek çok şeyi bulmak mümkündür Meriç’te. Onun en önemli meselelerinden biri de, belki de doğu-batı sorunsalı ve bu çerçevede dolaşan sistemdir.

“İnsanlık büyük bir aile, biz de bu ailede kendimize düşen şerefli yeri almak zorundayız. Yalnız bu ailede de Kabiller ve Habiller var. Asırlardan beri iki medeniyeti temsil etmişiz. Avrupa’nın bizi anlaması, Avrupa’nın bizim gerçek değerlerimizi takdir etmesi düşünülebilir mi?”  der Meriç. Bu cümlelerde de görüldüğü üzere Meriç’in fikirlerinde tam bir kültür anlaşmazlığı göze çarpmaktadır. Bundan kasıt Türk kültürünün ya da Avrupa kültürünün başka başka şeyler olduğu ve küresel bir kültürün asla oluşturulamayacağıdır takdirimce. Asırlardır bu topraklarda, Anadolu’da, temeli Türk kültürüne dayanan ve büyük ölçüde İslami gelenek ile yoğrulan bir medeniyetin, tabiri caizse batılılaşmaya çalışması oldukça anlamsız bir çaba gibidir. Tabi ki modernite ve gelişen Avrupai hareket yadsınamaz. Avrupai’den ziyade batılılaşma hareketi de denilebilir buna belki de daha geniş bir ifadeyle. Ancak bunu başarmaya çalışırken, ne batılı olabilmişiz ne de köklerimizi tam olarak anlayabilmişiz. Halk tabakası zaten ne olduğundan çok da haberdar değilken, meseleye aydın tabaka üzerinden bakmakta yarar vardır ki Meriç de eserlerinde bunu dile getirmiştir. Mağaradakiler’de “entelektüel” kavramını derinlemesine incelerken bir elinde batıyı tutan diğer elinde doğuyu tutan bir aydının ikisinin arasındaki çaresizliğine de sık sık değinir. Ve yukarıda da belirtildiği üzere, batı’nın bizi anlamasını asla mümkün görmemiştir Meriç. Bunun yanında kesinlikle Avrupa’yı ya da batıyı tanımanın ve anlamanın karşısında olmamıştır Meriç. Aksine batıyı tanımanın ve anlamanın yanında olmuştur her zaman için. Ancak Avrupa’yı tanırken kendi kökünden, ülkesinden, kültüründen kopan bir millet olmanın karşısında. Kendisi bir yandan Rousseau’yu, Nietzsche’yi okurken; diğer yandan da İslam dünyasında İbn Haldun’u kılavuz edinmiştir. Ama gençliğindeki fikir anaforunu saymazsak, hiçbir zaman arada kalmamış ve medeniyetinden, kültüründen kopmamıştır.

Bakın ne diyor Jurnal’de “Türk İslam medeniyeti ahlaka, feragate dayanan bir medeniyet. Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden de, ilimden de muazzez. Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum. Korumak istediğim şaheser: insanın kendisi. Tarihine vecitle eğildiğim bu büyük, bu gerçek, bu mert insanı Osmanlı yaratmış ve yaşatmış.”

Bu satırlar, kendi fikirlerinin kendi ağzından dökülmesi Meriç’in. Anlamamız gerekeni apaçık ortaya seriyor. O geleneksel yapı içinde düşüncelerini yoğurmuş büyük usta, Osmanlı kültürünü ve ondan kopmamamız gerekliliğini ne de güzel anlatmış. Demek ki batılılaşma telaşı ile yüzümüzü batıya ve onun kaynaklarına çevirirken, buna körü körüne bağlanmamalı ve sırtımızı kendi kültürümüze, kendi medeniyetimize, geleneğimize dönmemeliyiz.

Mağaradakiler’e başlarken gölgelerden bahseder demiştik Meriç için. Eflatun’un, mağaranın içinden sadece gölgeleri görebilen yüzlerini anlatır. Peki, kimdir bu mağaradakiler? “İçinde bizler varız. Beşir Fuat’lar, Ali Suavi’ler, Hilmi Ziya’lar… Türk aydınının yüz yıllık dramı…”  Mağarada olanlar, milletine belki yabancı, belki anlayamayan aydınlardır. Bu batıda da böyledir. Bir takım entelektüel çabalar içine girmiş olan aydınlar, kendi kültürüne yabancılaşır da farkına var(a)mazlar belki de. Bu bir entelektüelin dramıdır işte. Sadece entelektüelin de değil hatta. Bir milletin dramı. Kendi penceremizden bakarsak, yıllarca, Osmanlı’nın mirasını omuzlarımızda taşıdık. Öncesinde Asya’dan gelen ve Anadolu’ya taşınan mirası… Sonra yüz yıl zaman olmuş, belki daha fazla belki daha az, ama batının gelişen teknolojisine ve ilmine yetişememişiz, sonra da batılılaşma zihniyetine girmişiz ama o kadar at gözlüğüyle bakılmış ki, batıya ayak uydurayım derken kendi kökümüzden kopar olmuşuz. İşte Meriç bu bağlamda Türk aydınını -kendini de belki- mağaradakilere benzetir. Ve evet belki de haklıdır; onlar için tek gerçek var: Gölgeler…

Bütün bunların ışığında şunu söylemekte yarar var ki Meriç’in düşündüklerini üç beş satırda toparlamamız mümkün değildir şüphesiz. Eserlerindeki her başlığın ayrı ayrı incelenmesi ve üzerinde durup düşünülmesi gereklidir. Ki onun tek sorunu Türk aydını ya da batılılaşma hareketi değildir. Temel çerçevede biz meseleyi biraz aydın sorunsalı biraz da batılılaş(ama)ma  meselesi olarak ele aldık. Meriç’i anlamak ancak eserlerinin incelenmesi ve hayatının irdelenmesi ile mümkün olur. O bile bunca eserine rağmen kendine, belki de hayatının özeti sayılabilecek şu soruyu sormaktan geri durmamışken biz nasıl olur da onu tam anlamıyla anladığımızı söyleyebiliriz: “Hayallerimin kaçta kaçını gerçekleştirebildim,  bilemem ki.”

 *Mavi Yeşil Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2009’daki 58. sayısında yayımlanmıştır.

 


Reklamlar

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: