ESARET’İN PANORAMASI (Mavi Yeşil 67. Sayı)

ESARET’İN PANORAMASI *

“Ateşten ve yiyecekten yoksun bir insan için özgürlük, hiç de acelesi olmayan bir lükstür.”  diye bahseder Albert Camus özgürlük için. Tabi ki özgürlük üzerine söylenmiş tek söz Camus’nun bu cümlesi değildir ki bu, ne ilk olmuştur ne de son olacaktır. Özgürlük kavramı, ilk çağlardan bu yana pek çok düşünür ve felsefecinin kafasını kurcalamış ve konu üzerinde çok fazla şey konuşulmuştur. Her şeyin zıddı ile var olduğu bir dünyada özgürlük üzerine düşünürken, aklımıza onun zıddı olan “esaret” de gelir ister istemez ve bu iki kavramın birbirine ne kadar da yaslı olduğunu fark ederiz düşündükçe. 21. yüzyılın modern toplumundan tarihsel olarak geriye doğru gidersek, bu iki kavramın her dönem için bireysel veya toplumsal olarak önemli ve dikkat çekici pek çok konunun merkezinde olduğunu görürüz. Bu bakışla, esaretin, diğer bir adıyla köleliğin tarihinin ne kadar eski olduğu aşikârdır. Geçmişinin eski Mısır’a, Yunan’a, Roma’ya, Mezopotamya’ya kadar uzandığını ve hatta eski dönemlerde köleciliğin gayet sosyal bir olgu olarak görüldüğünü söylememiz mümkündür. Osmanlı toplumunda da kölecilik olgusunun var olduğu bir gerçektir. Köleciliğin nereden geldiğini, hangi alanlarda kullanıldığını, köle ticareti ve benzeri konuları açmaya çalışırsak, meseleyi geniş bir çerçeveden görmemiz gerekir ve burada, üç beş satır yetersiz kalır bu konuda. Bizim konumuz ise, edebiyatımızda “kölelik” temasını işleyen ilk metin, yani Ahmet Mithat Efendi’nin “Esaret” adlı hikâyesidir.

Kölelik Karşıtı İlk Hikâye ve Ahmet Mithat’ın Temel Çizgileri

Esaret, Ahmet Mithat tarafından, Letaif-i Rivâyât’ın ikinci hikâyesi olarak 1870 yılında (Ahmet Mithat henüz 26 yaşında iken) yayımlanan bir hikâyedir. Edebiyatımızdaki “ilk”lerden olması bağlamında dikkate değerdir. Ahmet Mithat, hem romancı hem hikâyeci kişiliği ile kendi döneminde, edebi anlamda önemli girişimlerde bulunmuştur. Eserlerine baktığımızda, onun hikâyeciliğinin, romancılığından önce geldiğini görürüz. Bu açıdan bakarsak, hikâyeleri, romana gitme yolunda önemli bir basamak olmuştur onun için. Esaret’in Ahmet Mithat’ın ilk hikâyelerinden birisi ve kölelik temasını işleyen ilk hikâye olmasının yanında sonradan yazılacak olan başka hikâyelere de (akla ilk gelebilecek olan Samipaşazade Sezai’nin aynı temayı işleyen eseri olan Sergüzeşt’tir) öncülük ettiğini görürüz.  Dediğimiz gibi öncü bir isim olması açısından, Ahmet Mithat’ın sadece bu eseri değil, diğer eserleri de dikkatle okunmalıdır ancak aynı perspektifle meseleye yaklaştığımızda, bu “ilk”lere imza atmasının, eserlerinde birtakım eksiklikler ve zafiyetlere yol açtığını da görürüz. Tanzimat öncesinde eski ve köklü bir hikâye ve roman geleneğimizin olmaması bu durumun en önemli sebebidir. Zaten Tanzimat nesirlerine bakarsak, ilk örneklerin hemen hepsinin batı kaynaklı eserleri taklit etme yoluyla ortaya konduğunu görürüz. Eserlerindeki çeşitli zafiyete rağmen Ahmet Mithat, halk için yazan bir yazardır. Sanatı ikinci plana iten Ahmet Mithat, yazarlığını halkın eğitimi adına kullanmaya çaba göstermiştir. Eserlerinin temelini de “kıssadan hisse” felsefesi üzerine kurmuştur. Eserlerinde, pek çok kez konu dışına çıkarak farklı alanlarda da bilgi vermekten geri durmaz. Tanpınar’a kulak vererek paragrafımızı nihayete erdirelim. Ahmet Mithat’tan şöyle bahseder Tanpınar: “… Ahmet Mithat Efendi, hikâye ve romanda icat yahut adaptasyon yolu ile birkaç esaslı kapı açmaya muvaffak olmuştur. Getirdiği şeylerin çoğunu başkalarının derinleştirmesi ve tam şekilde hayatımıza maletmesi bizi bu gayrete hak ettiği yeri vermekten menetmemelidir.” [1]

Esaret’in Esaret’i

Önceki satırlarda da belirttiğimiz üzere,  edebiyatımızdaki esaret temasının çekirdeğini bu hikâye oluşturur. Ahmet Mithat’ın kölelik konusuna böylesi eğilmesinin en önemli sebeplerinden birisi de, kendisinin de Çerkez bir annenin oğlu olmasıdır. Zaten yazdıklarının hemen hepsinde, yaşadığı yahut yakından tanık olduğu konuları işler yazar. “Esaret, Kafkasya’dan küçük yaşta kaçırılan sonra da İstanbul’da esir pazarlarına satılan kız ve erkek çocuklarının öyküsüdür. Ahmet Mithat Efendi, bu konuya eleştirel bir bakış açısı getirmektedir.” [2]

Hikâyenin başkahramanı Zeynel Bey, kendisine ait konakta annesi, dul olan ablası ve dadısı ile yaşar. Evliliği, özellikle getireceği sorumluluklardan ötürü, ilerleyen yaşlarına kadar düşünmez. Bir süre sonra annesi ve ablası ölür. Zeynel Bey de zaman ilerledikçe, hayatına bir çekidüzen vermesi gerektiğini düşünür. Esasen esaret fikrine muhalif olmasına rağmen bir ahbabı aracılığıyla eve bir odalık alır. Aslında okuyucu olarak bizler, hikâyedeki ilk çelişik durumu burada görürüz; esarete karşı olan birisinin odalık alması durumudur bu. Ancak ilerleyen satırlarda odalık ile ilgili çok fazla ayrıntılı bilgi verilmez. Hatta okuyucu olarak bizler, odalığın adını, nereden ve nasıl geldiği gibi konuları öğrenemeyiz. Yalnızca dikkat çeken bir nokta vardır ki Zeynel Bey, odalığına köle gibi davranmaz.  Öyle ki boş vakitlerde ona okuma ve yazma öğrettiğini görürüz. Bununla birlikte satır aralarında odalığını bir esir olarak görmediğini ancak bunu odalığının bir türlü anlayamayacağını söyler bize. Bu tavır, biraz da yazarın kendi tavrının dışavurumudur. Öyle ki Ahmet Mithat, köleliğin karşısında olan bir vatandaştır her şeyden önce. O kadar ki kadınlar ile erkekler arasında eşitliği de (özellikle Felsefe-i Zenan’da) savunmuştur. Bütün bunları eserlerinde net bir şekilde aktarmaktan geri durmamıştır.

Hikâyemize dönecek olursak, devamında, Zeynel Bey’in memuriyetten istifa ettiğini ve evinde sakin bir hayat sürdüğünü okuruz. Bir zaman sonra ahbaplarından birisi, kendisine sekiz dokuz yaşlarında esir bir kız çocuğu getirir. Bu kız çocuğu eve gelen ikinci esirdir. Aradan çok geçmeden aynı ahbabı bir de on bir on iki yaşlarında bir erkek çocuğundan bahseder ve onun da eve yeni gelen kız çocuğu kadar akıllı, zeki ve terbiyeli olduğunu dile getirerek, Zeynel Bey’in onu da almasını ve birlikte yetiştirmesini ister. Zeynel Bey başta istemese de teklifi kabul eder. Zeynel Bey’in evinde, odalık ile birlikte toplamda üç esir olmuştur artık. Ancak tıpkı odalıkta olduğu gibi sanki evdekiler esir değil de Zeynel Bey’in öz çocuklarıdır. Çocuklar gerçekten de çok zeki ve terbiyelidir. Kendilerine öğretileni hemen kapmaktadırlar. Zaten çocukların isimlerine de dikkat edecek olursak, kızın isminin Fitnat, erkeğin isminin Fatin olduğunu görürüz ki Arapça kökenli bu isimlerden Fitnat, “Zihin açıklığı, kolay kavrama ve anlama yeteneği, zekâ”; Fatin ise “Zeki, akıllı, anlayışlı, kavrayışlı kimse.” anlamlarına gelmektedir. Yani yazar, isim seçiminde de bilinçli tercihler yapmıştır.[3] İşte bu sebeple Zeynel Bey kendisini çocuklara adar ve onlara çeşitli ilimlerden musikiye kadar dersler verir. Ahmet Mithat’ın “öğretici insan” modeli burada da devrededir. Hikâyenin başından itibaren köleleri bırakın ağır işlerde çalıştırmayı, onları en ufak şekilde incitecek bir davranışta bile bulunmaz Zeynel Bey. Hatta bahsettiğimiz üzere, onlara dersler vererek kendilerini geliştirmelerini sağlar. Yazar bu yaklaşımıyla, sosyolojik açıdan da köleliğin nasıl olması hatta olmaması gerektiğini göstermek istemiştir belki de. Kendi ideolojisini, yarattığı karakterler üzerinden gözler önüne sermiştir.

Hikâyenin sonraki satırlarında kişilerin psikolojik durumlarını daha derinden anlarız. Fitnat ile Fatin büyüdükçe aralarında duygusal bir bağ da gelişir. Diğer yandan Zeynel Bey de Fitnat’tan hoşlanmakta ve efendilik nüfuzunu onun üstünde kullanmak istemektedir. Yalnız yine kötü bir niyet söz konusu değildir ki okur olarak bizler, hikâyeyi okudukça Zeynel bey’in gerçekten de Fitnat’a âşık olduğunu düşünürüz. Ancak ilk başta Fitnat ile Fatin arasındaki durumu fark etmeyen Zeynel Bey, ilerleyen zamanlarda iki gencin birbirlerine duyduğu ilgiyi tesadüfen fark eder. Bunun üzerine büyük bir vicdan muhasebesi başlar. Bu vicdan muhasebesi ile birlikte hikâyedeki esas verilmek istenen mesaj da aktarılmaya başlanmıştır belki de. Zeynel Bey yasal olarak Fitnat’a sahip olsa da vicdanı, onun üzerinde baskı ile egemenlik kurmasına engel olur. Nihayetinde, Zeynel Bey dayanamayarak Fitnat’a açılır ancak karşılık göremeyince Fitnat’ı denediğini ve ne tepki vereceğini ölçmek için böyle bir oyuna başvurduğunu söyler. İşte, bu noktada gözümüze çarpar Zeynel Bey’i Fitnat’tan uzaklaştıran güç, yani vicdan… Tanpınar şöyle açıklıyor bu hususu: “Hikâyenin en mühim tarafı şüphesiz kahramanın genç cariyeye duyduğu aşkı yenmesidir. Onun odasında geçirdiği tereddüt anı, çok acemi bir dille verilen karşısındakinin hislerine hürmet endişesi, edebiyatımızda –yani adeta resmi şekilde- yeni bir insanın başlangıcıdır.” [4]

 

Öykü ilerledikçe, Tanpınar’ın da bahsettiği gibi Zeynel Bey’in gerçekten de Fitnat’tan kendisini soyutlamaya çalıştığını görürüz. Nefsi ile vicdanı arasındaki çatışma hikayenin sonuna kadar nihayete ermese de, bu yolda gösterdiği çaba, Ahmet Mithat tarafından da takdire değer bir eylem olarak aktarılır bizlere. Akabinde zaten iki gencin arasındaki ilişkiyi de öğrenen Zeynel Bey, gençleri evlendirmeye karar verir ve çok geçmeden bu evlilik de gerçekleşir. Ancak henüz evliliğin ilk gecesinde Fitnat ile Fatin, kölelik üzerine konuşurlarken tamamen tesadüf eseri kardeş olduklarını öğrenirler.  En sonunda da bu duruma katlanamayacaklarını anlatan bir mektup yazarak intihar ederler. Burada yine teknik olarak bir basitlik göze çarpmaktadır. Bu hususu, daha önce hiç konuşmamış olmaları, evlilik gecesinde böyle bir şeyi fark etmeleri ve yazarın birbirlerinin kardeşi olduklarını onlara bir başka yolla değil de birbirlerinden öğrenmeleri yolu ile aktarması hikâyenin eğreti duran bir başka noktasıdır. Zaten hikâyeyi baştan sona Zeynel Bey’in ağzından dinleyen bizler, Fitnat ile Fatin’in kardeş olduklarını da Zeynel Bey’e bıraktıkları mektubu, yine Zeynel Bey’in bizlere aktarmasından öğreniriz. Fitnat ile Fatin evlenir ve aynı gece kardeş olduklarını öğrenirler; hemen ardından da intihar ederler. Ahmet Mithat, gençlerin yazdıkları mektubu bize aktaran Zeynel Bey’in ağzından çıkan şu sözlerle hikâyeyi nihayete erdirirken, Zeynel Bey’in halet-i ruhiyesini de bir kez daha gözler önüne serer : “Keyfiyetin hikâyesi burada tamam oluyor. Ama benim teessüf ve teessürüm hikâye ile beraber tamam olmuyor. Bu teessür şimdiye kadar devam eylediği gibi, ölünceye kadar dahi devam edeceği derkârdır.” [5]

Son Sözler

Esaret, büyük ölçüde romantik bir son ile bitmektedir. Kahramanlarını son perdede öldüren Ahmet Mithat, belki de bilinçli bir tercih yaparak böyle bir son oluşturmuştur. Aslında bu, o dönem için kabullenilebilir bir sondur da diyebiliriz. Kahramanların son anda kardeş olduklarını öğrenmeleri yahut başka bir sebeple birbirlerini seven iki insanın evlenememesi ya da birbirlerini sevmekten vazgeçmesi, o dönemle birlikte, pek çok başka eserde de işlenmiştir. Hatta bu tip sonları Yeşilçam sinemamızın farklı filmlerinde görmemiz de mümkün olmuştur daha sonraki dönemde. Bunu bir kenara bırakırsak kahramanların intiharı seçmesi ise, içinde bulundukları durumdan kurtulamayacaklarını ve başka çıkar yol bulamadıklarını anlatır bize. Yine benzer temalı bir başka örnek olan Sergüzeşt’in sonunda da, romanın baş karakteri Dilber, kendisini nehre atarak intihar etme yolunu seçmiştir. “Gerçek hürriyetin bu dünyada olmadığı düşüncesi her iki metinde de vurgulanır. Fitnat ile Fatin intihar etmeden önce bıraktıkları mektupta, değil insan ve hayvan olmak taş olsalar bile gerçek anlamda özgür olamayacaklarını ifade ederler. Bu karamsar bir dünya görüşünün göstergesidir.” [6]

Hikayenin sonu her ne kadar romantik olsa da, temelinde realist öğeler içerir. Kölecilik, köle ticareti, vicdan muhasebesi, insan ilişkileri, eğitim, çocuk ve çocuk terbiyesi gibi konular hikayenin özünü oluşturan gerçekçi öğelerdendir. Ahmet Mithat’ın bu noktadaki duruşu da, Zeynel Bey üzerinden yorumlarsak tam bir aydın duruşudur. Ya da Ahmet Mithat, yazdıklarıyla, durumun öyle olması gerektiğini aktarır okuyucuya. Kölesi olmasına rağmen çocuklara verdiği eğitimden tutun da nefsi ile vicdanı arasında kalan Zeynel Bey’in vicdan muhasebesi sonucunda Fitnat’tan uzaklaşmasına kadar olan bütün olaylar, Zeynel Bey’i okuyucunun gözünde yüceltir ve üst bir mevkiye taşır. Hikayenin teknik olarak zafiyetlerini bir kenara bırakırsak, metin, dikkatle okunması  ve Tanpınar’dan da naklettiğimiz üzere, ‘yeni insan’ modelinin ortaya çıkışı bağlamında önemle incelenmesi gereken bir eserdir. Anlatılan özgürlük/esaret konusu ise bireysel çerçevede bakılınca psikolojik olarak, kitlesel çerçevede bakılınca sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir husustur. Ahmet Mithat’ın sanat anlayışının toplumcu temellerini dikkate alırsak, sanatsal yönden zayıf olan bu eseri anlamamız daha da kolaylaşır ki Ahmet Mithat pek çok eserinde olduğu gibi Esaret’te de sanatı ikinci plana itmiş ve ders vermek, bir görüşü anlatmak amacıyla almıştır kalemini eline. Bu vesile ile yine Tanpınar’ın da söylediği gibi, teknik ve üslupta birtakım zayıflıkları olsa da gösterdiği gayretten ötürü Ahmet Mithat’a hak ettiği değeri vermeliyiz.

Dipnotlar:

[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, YKY, İstanbul 2006, s.416

[2] Ali İhsan Kolcu, Tanzimat Edebiyatı II – Hikaye ve Roman, Salkımsöğüt Yay., Ankara 2005, s.34

[3] Yazarın bu tavrının belirgin bir örneğini de Felâtun Bey İle Râkım Efendi adlı eserinde görürüz. Felatun karakteri, batılılaşmayı yanlış anlamış bir karakterdir ve Ahmet Mithat da bu karaktere ‘Felatun’ ismini vererek bu yanlışlık üzerindenEflatun (Platon) ismiyle oynayarak gönderme yapar. Diğer yandan ‘Rakım’ ise hesap kitap işlerinden anlayan anlamına gelmektedir ki bu karaktere Rakım ismini vererek de Felatun’un karşısına zıt bir figür koymuştur yazar.

[4] Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, YKY, İstanbul 2006, s.417

[5] Ali İhsan Kolcu, Tanzimat Edebiyatı II – Hikaye ve Roman, Salkımsöğüt Yay., Ankara 2005, s.354 (Letaif-i Rivayat, Haz. F. Gökçek – S. Çağın)

[6] Ali İhsan Kolcu, Tanzimat Edebiyatı II – Hikaye ve Roman, Salkımsöğüt Yay., Ankara 2005, s.36

Mavi Yeşil Dergisi’nin Ocak-Şubat 2011’deki  67. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

2 responses to “ESARET’İN PANORAMASI (Mavi Yeşil 67. Sayı)

  • Özgür

    Ziyadesi ile yararlı ve isabetli tespitlerin olduğu bir yazı olmuş. Esaret üzerine çalışma fişleri çıkarırken gözümden kaçan bir iki tespit için özellikle teşekkür ederim.

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: