Monthly Archives: Ağustos 2011

Beyoğlu’nda Bir Güzel Festival

 

Beyoğlu Sahaf Festivali’nin bu yıl beşincisi düzenleniyor. Matematiğim beni yanıltmıyorsa bu, şu demek oluyor ki bundan önce dört kere daha yapılmış bu etkinlik. Ama gönül istiyor ki, kitap aşığı insanlar olarak istiyoruzdur bunu herhalde, yılda bir kere yapılmasın bu etkinlik. Daha fazla olsun ve daha sık katılalım ancak bu biraz da organizasyon olayıyla ve bunu yapanlarla ilgili sanırım. O yüzden bizim yapmamız gereken, 6-18 Eylül tarihleri arasında orada olup, kitapları koklamak, onlara dokunmak; kitap aramak, ilk baskılara bakmak, eski yazı ile olanları kovalamaktır herhalde. Okura düşen, bunlar olsa gerek…

 

Sahaf Festivali’nin [bence] bir önemi de, bu ülkede kültür sanat hayatının ısrarla durağan olduğunu hatta olmadığını iddia edenlere güzel bir cevap olması. O günlerde orayı dolaşırken ne kadar kalabalık olduğunu görmek, sorduğumuz bazı kitaplar için “Yok…” değil de “Kalmadı ama getirtebiliriz…” cevabını almak aslında bizim insanımızın da kitaba ne kadar değer verdiğinin ve kitabı, edebiyatı, sanatı önemsediğinin bir göstergesidir diye düşünüyorum. Ayrıca “sahaf” denildiği zaman, normal kitabevlerinden de bir farkı var. Bir kere kitapların “eski” oluşu onlara ayrı bir anlam katıyor. Pek çok kitabın değişik yayınevlerinden çıkan baskılarını piyasada bulmak mümkünken, ilk baskılarını ya da [örneğin] 1950’lere, 1960’lara ait baskılarını ancak sahaflarda temin edebiliyoruz. Bu anlamda sahaflıkla uğraşanların da hakkını vermek lazım. Sıradan kitapçılık işi değil sahaflık… Ben sahaflığı bir çeşit zanaat olarak bile görüyorum. Kitap ile olan ilişkiye nedense daha duygusal, daha lirik ve nostaljik bir anlam yüklüyorum. Kadıköy’de sahafları dolaşırken de, Beyoğlu’nda Aslıhan Pasajı’na girdiğimde de aynı duygu kaplıyor zihnimi.

 

İşte sahafın festivali de bu yüzden önemli ve bu yüzden devamlı olmalı hatta başta da söylediğim gibi daha sık olmalı. Belki de normalde Aslıhan Pasajı’nın (en popüler sahaf mekanı olduğu için bunu örnek verdim) nerede olduğunu dahi bilmeyenler, oradan geçerken sahaf festivalini görecek, tanık olacak, ilgilenecek ve “kitaba dair” başka bir dünya açılacak önünde.

 

Sürekli kitaptan bahsediyor olmama da bakmayın siz. Sadece Türkçe ya da Türkçe’ye çevrilmiş kitaplar değil orada olan. Yabancı dilde kitaplar, çeşitli dergilerin eski sayıları, fotoğraflar, plaklar, kasetler ve daha aklıma gelmeyen başka şeyler… Ayrıca diyorlar ki  yalnız da değilmişiz şehir olarak, “bu sene katılımcılar arasında Ankara’dan da kıymetli sahaf dostlarımız var.”  Ee, bu da iyi bir haber… Ben umuyorum ki başka illerden de katılım olsun hatta başka illerde de sahaf festivalleri olsun ve sık sık olsun bu. Belki ileride bu da olur, neden olmasın… Bu yıl katılımcı sahafların sayısı tam altmış dokuz… Az bir sayı değil bu. Ve bu demek oluyor ki daha çok kitap ve daha büyük bir etkinlik… Ben sözü daha fazla uzatmayayım. İlgili tarihler arasında, İstanbul’da yaşayan, dışarıda olup da İstanbul’a gelebilecek olan herkesin, tüm kitap dostlarının bu festivale katılmasını tavsiye ederim. Festivaller güzeldir, Sahaf Festivali ise daha güzeldir…

 

 

Etkinlik Tarihi: 06 Eylül Salı, 11:00 – 18 Eylül, 23:00

Etkinlik Yeri: Beyoğlu, Tepebaşı, Eski Tüyap şimdiki TRT Binası Önü

 

Ayrıntılı Bilgi için lütfen ilgili facebook sayfasını takip ediniz:

http://www.facebook.com/event.php?eid=109034889200038

Reklamlar

KİMLİĞİ BELİRSİZ BİR MEFHUM: MODERNİTE (Mavi Yeşil 65. Sayı)

KİMLİĞİ BELİRSİZ BİR MEFHUM: MODERNİTE *

Bugün bütün dünya, geçmişi çok da eski olmayan bir kavramı tartışıyor ve belki de bahsi geçen kavramın içini anlamlandırmaya çalışıyor. Sözlüklerimize girmesinin tarihi çok eski olmasa da, etkisi önceki dönemlerde tartışılan belli başlı tarihsel süreçlerin etkisinden çok daha fazla hissediliyor şüphesiz bu kavramın. İşte etkisini belki de hayatın her alanında farklı şekillerde de olsa hissettiren bu yeni toplumsal sürece “Modernlik” ya da “Modernite” diyoruz. Takip eden satırlarda, biz de Anthony Giddens’ın “Modernliğin Sonuçları” adlı eserinden hareketle moderniteyi ve modern dünyanın yeni anlamlar yüklediği belli başlı kavramları ele alacak; bu kavramları bahsi geçen metinden ışıkla örneklendirmeye çalışacağız…

Kabaca bir tanımını yaparak meseleye girmemiz gerekirse, modernlik, on yedinci yüzyılda Avrupa’da, büyük ölçüde o coğrafyanın kendi iç dinamikleriyle ortaya çıkan ve sonrasında da bütün bir dünyayı etkisi altına alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimleridir diyebiliriz. Bu çerçevede modernlik, kendisinden önceki döneme adını veren geleneksel dönemle hem bir ilişki hem de bir çatışma içindedir. Tarihi, kopuk kopuk parçalar halinde ele almamız çok da yerinde olmadığından, geleneksel dönemi, modern dönemi hatta daha da öteye gidip geleneksel dönem öncesini ve modern dönem sonrasını (ki modern dönem sonrası bazı sosyologlar tarafından “postmodernizm” olarak tanımlansa da bazı sosyologlar postmodernizm diye bir sürece geçildiğini ve bunun yaşandığını düşünmezler. Yaşanan dönemi, modern dönem sonrasında yine modern dönemin dinamikleriyle açıklanacak yeni ve değişen bir modernlik çağı olarak tanımlarlar) top yekûn ele almalı ve bu şekilde anlamlandırmalıyız. Gelecek satırlar içerisinde de modernliğe değinirken, ister istemez öncesi ve sonrasına da gideceğiz.

 

Modernizm, Küreselleşme ve Diğerleri

Modernlik dediğimiz zaman aklımıza gelen belli başlı kavramlar vardır. Modernlik, bu kavramları biraz da kendisiyle birlikte var etmiştir diyebiliriz.  Bunlardan en önemlisi hiç şüphe yok ki ‘küreselleşme’dir. Küreselleşme, modern dönemin en popüler sonucudur. Küreselleşme ile birlikte artık ekonomiden sosyal hayata, endüstriden siyasal yaşantıya kadar her alanda bir iç içe geçmişlik vardır dünyada. Şüphesiz bunun en büyük etkisi ekonomik alan ve bunun diğer alanlara yansımasıdır. Öyle ki artık Amerika’daki bir şirket, dünyanın bir başka ucunda şube açabilmekte, parasını ya da yatırımını oraya yapabilmektedir. Böylece görünürde bir kalkınma modeli oluşurken, alttan alta da bir sömürü hareketi gelişmektedir. Yani ekonomi, bir ölçüde dünyayı sömürü altında da tutmaktadır ki modern dünyada sözünü ettiğimiz küreselleşmenin çok önemli bir noktasıdır da bu. Bunun bir başka sonucu da askeri alana yansımasıdır. Büyük devletler, farklı ülkeleri ekonomik olarak etkileri altına aldıklarında, bir şekilde askeri dünya sistemi de oluşmaktadır. Askeri düzen ile birlikte, silahlanma aratacaktır ve uluslar arası şirketler (devletler!) uzak ülkeleri dahi etkileri altına alabileceklerdir. Bu noktada ise çağımızın sistemi kapitalizm ve belki de onun bir uzantısı ya da yan başlığı olarak endüstriyalizm kavramları karşımıza çıkıyor. Kapitalizm ile endüstriyalizm’i birlikte de ele alabiliriz ki az önce de söylediğimiz gibi küreselleşme ile birlikte, dünya düzeni içerisinde her alanda bir etkileşim söz konusu olmuştur. Endüstriyalizm’in en önemli boyutu silah sanayisi ve makine teknolojilerinin dünya çapında yayılmasıdır. Silahlanmanın ilerlemesi, savaşların yerel boyutların dışına taşmasına sebep olmuştur. Nükleer güçlerin dünyada egemen bir durumda olmasından silah sanayisinin nasıl bir ilerleme kaydettiğini görebiliriz. Ancak bu noktada asıl ilginç olan durum, büyük güçlerin elinde nükleer silah bulundurma sebebinin diğer devletlerin bunu kullanmasına engel olmasını sağlamaktır. Yani silahlanma hem vardır hem de görünürde değildir aslında. Büyük devletler bir bakıma pastanın paylaştırılmasını kendi aralarında yapmış gibidirler. Hepsi bir şekilde, dünyanın bir başka yerindeki devleti sömürüleri altına alırken, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı bir tavır sergilemişlerdir. Küreselleşme bütün bu şekillerde tezahür ederken, sadece askeri ve ekonomik değil şüphesiz bütün alanları da etkilemiştir başta da söylediğimiz gibi. İşte kapitalizm ve endüstriyalizm de bu kısır döngünün hem sebebi hem de sonucu olmuştur. Küreselleşme dediğimizde belki de onunla birlikte anmamız gereken en önemli kavram olarak yerini almıştır kapitalizm ve bu kavram da kendi içinde barındırdığı alt dalları ile birlikte de dört bir yanı çevreleyen ve her alana yansıyan büyük bir dünya düzeni haline gelmiştir…

Şüphesiz ki modernite dendiğinde akla gelen kavramlar bununla da sınırlı değildir. Modernite kendi içinde bir bütünlük sağlarken belli başka kavramlar da bunun açıklanmasında bir şekilde yardımcı rol üstlenmişlerdir. Küreselleşme, kapitalizm, endüstriyalizmin yanında önemli bir ikili de “zaman – uzam” kavramlarıdır. Modernlik ile birlikte bir zaman ve uzam dönüşümü gerçekleşmiştir. Bu dönüşümü anlamlandırabilmek için şüphesiz modern öncesi ile bir kıyaslama yapmak yerinde olacaktır. Bir örnekle açıklamak gerekirse, modern öncesi kültürler için takvim, ayırt edici bir özellikti. Asya’daki bir takvim hesabı ile bir batı takvimi hesabı farklılık gösterebiliyordu. Basit bir ifadeyle Türkler, tarihin çeşitli dönemlerinde farklı farklı takvimler kullanmışlardır. On iki hayvanlı takvim, Celali takvim, Hicri takvim gibi… Bu takvimler de yaşanılan dönemde, yaşanılan coğrafyadan bağımsız değillerdi. Yani zaman hesabı bir bakıma değişken ve uzama bağlı bir hal alıyordu. “Ne zaman?” sorusu “Nerede” sorusuyla birlikte bir anlam kazanıyordu yani. Ancak modern döneme bakarsak bunun yüz seksen derece değiştiğini görürüz. Modern dönem ile birlikte artık zaman ve uzam birbirinden ayrılmıştır ve farklı anlamlar kazanmışlardır. Zaman, kendi içinde bir bütünsellikle küresel olarak bir anlam ifade etmektedir artık yani “herkes için” ortak bir anlam ifade eder. Bugün Amerika’da gerçekleşen bir ekonomik krizin bütün dünyayı etkilemesi küresellik ve kapitalizm gibi kavramlarla açıklanıyorsa da, olayın bir başka boyutunda da zaman kavramına farklı anlam yüklenmesi vardır. Yani zaman ve uzam değişmiş ve birbirinden ayrışmış ve artık zaman bir yere bağlı olmadan açıklanmaya başlanmıştır. Bir başka örnek olarak milenyum çağını gösterebiliriz. 2000’li yılların milenyum çağı olarak anılması, (takvim bağlamında bakarsak yine) miladi takvimle ilişkili bir durumken, miladi takvime küresel bir anlam yüklenmesi ile bütün dünyayı ilgilendiren bir husus olmuştur ve bu, küresel bir anlam kazanmıştır artık. Örneklerle de açıklandığı üzere modern dünyada her şeye olduğu gibi zaman ve uzam kavramlarına da modern öncesi döneme göre yeni anlamlar yüklenmiştir.

 

 

 

 

Yerinden Oynatılan Dünya

İşte bu yeniden anlamlandırma da modernitenin bir başka boyutunu gözler önüne sürer ve bize başka kavramları gösterir ki bunlar da “yerinden çıkarma ve yeniden yerleştirme” kavramlarıdır.  Önceki satırlarda da değindiğimiz üzere yerinden çıkarma ve yeniden yerleştirme kavramları, bir olguya var olan anlamı dışında ya da var olan anlamının değişmesi neticesinde yeni bir anlam kazandırma olarak açıklanabilir. Şimdi bu noktada önceki satırlarla ve konu bütünlüğü ile de ilişkili olarak “para”yı ele alıp örneklendirerek açıklama yoluna gidelim bu kavramları. Sözlük anlamına göre “para, devletçe bastırılan, üzerinde değeri yazılı olan, kâğıt veya metalden ödeme aracı, nakit” anlamına gelmektedir. Pek tabi ki para kavramını bu dar kalıp içerisinde değerlendirmek mümkün değildir. Zaman içerisinde paraya da (başka kavramlara olduğu gibi) farklı anlamlar yüklenmiştir. Parsons’ın tanımı bu noktada dikkat çekicidir ki Parsons parayı, “modern toplumlardaki iktidar ve dil gibi pek çok tedavül arasından birisi” olarak tanımlar. Öte yandan Marks ise paradan, mal ve hizmetlerin içerin içeriğini, onları kişilik dışı bir biçime sokarak yadsıyan bir mübadele aracı olarak bahseder ve hatta Marks daha da ileriye giderek para için “evrensel fahişe” nitelemesini yapar. Parsons ve Marks gibi daha pek çok iktisatçı ve sosyolog para hakkında farklı tanımlar yapmışlardır. Ancak tabi ki para, tarihsel iktisadi süreçte farklı anlamlar kazanmıştır. Tanımlamaların dışına çıkarsak biraz, evveliyatında para metal ya da kâğıt olarak dolaşan bir ticari mübadele aracı iken şimdilerde dünyanın farklı bölgelerinde bir “tık” ile aktarımı yapılabilen bir kavram haline gelmiştir. Öyle ki modern dünyada parayı kullananlar artık kullandıkları “şey”i dahi görmemektedirler, dokunmamaktadırlar ve para ile nesnesel olarak bir etkileşim içine girmemektedirler. Amerika’daki bir banka, Asya’daki bir başka şubesine küçük bir bilgisayar işlemi ile birlikte para transferi gerçekleştirebilmektedir. İşte size paranın anlamı… Kapitalizm mi demiştiniz? İşte bunun adı kapitalizm… Market alışverişlerinde bundan kısa bir süre önce (yine modern dönemde) insanlar aldıkları ürünler karşılığında nakit para öderlerken artık onu bile yapmamakta ve kredi kartı ile ödeme yöntemine gitmektedirler. Ay sonu geldiğinde ve kredi kartı hesap özetini gördüklerinde, diğer fatura borçlarıyla birlikte onu da bir başka bankada bulunan farklı bir hesaptaki parası ile otomatik ödeme talimatı uygulayarak ödemektedirler. Yani parayı sürekli kullanmakta ancak onu hiçbir zaman görmemektedirler. İşte paranın değişen anlamı… Para da bu noktada görüldüğü gibi öncekinden çok çok farklı bir anlam içermeye başlamıştır. Bunu sağlayan da modern dünya, küreselleşme ve bunların getirileridir. İşte yerinden çıkarma ve yeniden yerleştirme…

 

Risk ve Güven Renk Değiştiriyor

Yerinden çıkarma ve yeniden yerleştirme kavramları ile birlikte ortaya çıkan bir başka kavram ikilisi de “güven ve risk”tir. Güven kavramı günlük hayatta oldukça sık karşımıza çıkar. Temel anlamıyla güven, “bir kişi ya da nesnenin bazı özellik ya da niteliklerine ya da bir ifadenin doğruluğuna itimat etme, bel bağlama” olarak tanımlanır. Yalnız bizim burada bahsedeceğim kadarıyla güven, büyük ölçüde zaman ve uzam içindeki mevcudiyet ile ilişkilidir ve süreç içerisinde yerinden çıkarma ile yeniden anlamlar yüklenmiştir ona ve bu şekilde anılan güven de kendisiyle birlikte anılması gereken bir “risk” kavramını doğurur. Yine modern ve modern öncesinden örneklerle bu kavramları pekiştirmekte yarar vardır. Genel bağlamıyla bakarsak meseleye, modern öncesi dönemde bölgeselleşmiş güvenin egemen rolü hâkimden modern dönemde yerinden çıkarılmış soyut sistemlere yönelik güven ilişkileri şeklinde yeniden anlamlandırılmıştır. Somut örneklerle gitmek gerekirse, modern öncesinde toplumsal bağları istikrarlı kılmak için bir araç olarak akrabalık bağları arasında güven yaygınken; modern dönemde bu istikrar aracı dostluk ya da cinsel yakınlıkla ilgili kişisel ilişkiler olmuştur.  Bunu farklı örneklendirmelerle de sürdürebiliriz şüphesiz. Modern öncesinde kişiler daha somut bir hayat yaşarken, modern dönemde bu sınırlar kalmış ve soyut sistemler devreye girerek farklı bir güven modeli oluşturmuşlardır. Yani süreç içerisinde güven, farklı şekillerde yansımıştır.

Risk kavramı da yine güven ile birlikte aynı süreçte şekil değiştirmiştir. Güven ve risk neden birlikte anılıyor sorusunun cevabı da yine modernitenin kendi içerisinde saklıdır. Modern dönemde güven kavramının karşıtına bakarsak eğer bu cevabı rahatlıkla görebiliriz ki modern öncesinde güvenin karşıtı güvensizlik olarak anılabilecekken, modern dönemde artık güvenin karşıtı korku ya da endişe olmuştur. Yani bunun anlamı şudur ki insanlar artık bazı şeylerden korktukları ya da endişe duydukları için güvenmek durumunda kalmışlardır. İşte bu noktada da bir olguya, nesneye, kavrama güvenmek de kendi içindeki bütünsellikle bir risk almayı gerektirir. Lakin bizler, bugün bunu çoğu zaman farkında olmadan yaparız. Bir kişiye ya da sisteme karşı duyulan güven, bazı zaman uzmanlık ile de ilişkilidir. Örnek vermek gerekirse, modern dönem pek çok teknolojik imkânı da beraberinde sunmuştur bizlere ve bunun küçük bir boyutu olarak mesela uçakları ele alabiliriz. Kilometrelerce öteye birkaç saat içinde ulaşma olanağı sunan uçaklar, seyahat edenler için çok sık tercih edilen bir araçtır. Ancak insanlar, uçaklara binerken o uçağın teknik donanımı hakkında, pilotun kişisel becerisi ve pilotaj tecrübesi hakkında, uçak havada iken çevre koşulları hakkında pek de bilgi sahibi değildirler. Uçağa binerken, o uçağın havada infilak etme, yere çakılma gibi olasılıklarını düşünmezler. Bunu düşünmemelerinin en önemli sebebi de sisteme duydukları güvendir. Uçak ile ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmamalarına rağmen uçağa rahatlıkla binilmesinin temel sebebi de budur. Ya da bir asansörü düşünürsek, bir gökdelenin yirmi beşinci katına çıkacak kişinin asansörü kullanacağını öngörebiliriz. Çünkü merdivenleri kullanmak bu aşamada anlamsız ve yorucu gelecektir. Ancak asansöre binmekle mevcut durum dâhilinde bir de risk ortamına girmiş olur kişi. Asansörün ara katlarda bozulma olasılığı ya da kablolarından birisinin kesilme olasılığı her zaman vardır. Ancak bir noktadan sonra kişiler buna aldırmazlar çünkü bu durumdan kaçamayacaklarını bilirler. İşte bahsetmeye çalıştığımız güven kavramının değişen yönü de budur. Yani az önce de söylendiği üzere insanlar modern dünyada, bir şeylerden endişe duydukları için ya da korktukları için otomatik olarak mevcut duruma ayak uydurabilmek adına o sisteme güven duyarlar. Çünkü modern dünya, bizleri içinden çıkamayacağımız ya da sıyrılamayacağımız şeyler sunar. Bunun neticesinde de insanlar kaçmaktan ziyade güvenmek zorunda kalırlar.

İşte risk kavramı da temel ölçüde güvenle birlikte sürekli olarak var olur. Yalnız modern öncesi ve moderne göre bu da anlam değiştirmiştir dedik. Bir iki örnek de bu hususta verip konuyu şimdilik noktalamak yerinde olacaktır. Modern öncesi dönemde insanların içinde bulundukları risk ortamlarına örnek olarak, bulaşıcı hastalıkların yaygınlığı, iklimin güvenilmezliği, doğal felaketler gibi doğadan kaynaklanan ortamlarken yani daha somut şeylerken; modern dünyada artık bu risk ortamını bireylerin biraz da kendileri yaratır ve risk ortamı modernliğin düşünümselliğinden kaynaklanan tehdit ve tehlikelerden oluşur. Şiddet asırlar boyunca insanların en önemli korkularından olmuştur. Ancak modern öncesinde şiddet dendiğinde, yağmacı ordular, yerel çatışmalar vs. gibi tehditler anlaşılmaktayken; modern dönemde artık savaşın endüstriyelleşmesinden kaynaklanan bir şiddet ortamı doğmuştur. Eskiden Irak’ta ya da Filistin’de yaşanan bir savaşın Türkiye’deki birisini etkilemeyeceği bilinirken (ve hatta Türkiye’dekilerin oradaki savaştan haberi dahi olmazken) artık insanlar kilometrelerce ötedeki bir savaştan kaygılanmakta ve “bize de sıçrar mı” zihniyeti ile endişe duymaktadırlar. İşte modernite ve onun en önemli sonucu olan küreselleşme dünyaya bu şekilde gelişen bir yeni anlam katmıştır.

Sonuca Doğru

Modernlik konusunda, Giddens’ın da ismi geçen eserinde belirttiği kavramlardan bazılarına yüzeysel de olsa bir değerlendirme yapmış olduğumuz kanaatindeyim. Tabi ki “modernlik” olgusunu burada anlatılan birkaç satırla anlamamız ve kavramamız mümkün değildir. Ki modernlik, bugün sadece felsefe ve sosyolojinin değil, farklı pek çok sosyal disiplinin ve hatta bilim dallarının da tartıştığı bir konu olmuştur. Mesele o kadar derindir ki, neresinden tutarsak tutalım, bir ucunun açık kalacağı aşikârdır.

Bütün bu söylenenlerin ışığında toparlamak gerekirse, modernlik bizlere yepyeni anlamlar kazanmış bir dünya sunmuştur ve sunmaktadır. Bu dünya içerisinde anlamı değişen ya da anlamını değiştirdiğimiz onlarca kavramlar ile yaşamak da belli bir korkuyu, kaygıyı, endişeyi beraberinde getirmiştir. Gerek kapitalizm gerek endüstriyalizm, dünyaya kötü enerjisini her geçen gün daha da saçarken, büyük devletler pastayı kendi çıkarlarına göre paylaşmışlardır bile. Teknoloji ağı her yanımızı sararken, bize düşen onun hızına yetişmek için daha hızlı koşmak olmuştur. Ne olduğunu dahi bilmediğimiz olgular karşısında, yine de onlara ister istemez bir güven duymamızı bizler için zorunlu bir hale getirmiştir modern dünya. Bütün bunları yaparken de bir an için durup düşünmemize dahi fırsat vermez. Çünkü modernite, kendi çarkları ile hızlı bir şekilde dönmeye devam etmektedir. Olumlu olumsuz bütün neticeleri ve bizler için yeniden yüklediği anlamlarla birlikte hem de…

 

Mavi Yeşil Dergisi’nin Eylül-Ekim 2010′daki  65. sayısında yayımlanmıştır.


Sadece Martılar ve Balıklar

 

Ve evet, şimdi yine tutuyoruz zamanın ellerinden.

Bilmiyorum, bu dere, Herakleitos’un iki kere yıkanılamayan deresi midir?

Aynı şeyi defalarca yapıp, sıkılmayan insanlarız oysaki.

Bizler… Sevmek… Daha başka şeyler ve de.

Şimdi bir ucundan ben tutuyorum kanatların,

Diğer ucundan İstanbul.

Sokağın başında bir mimar.

Yeni bir yol yapıyor, bahsetmiştim evvelce de.

Zenci çocukların hiçbir zaman koşamayacağı bir yol belki.

Mektubun ucuna konuyor bir söz.

Nece olduğu hatırlanmayan ama ne söylediği iyi bilinen bir söz…

Bir ses…

Bir nefes, içinde zamanın…

Geliyor, uzak bir diyardan, posta kutusuna konuyor.

Balıklar, hiç bu kadar sevimli olmamıştı belki de.

Dere, nereye akıyorsa, biliyorum, balıklar oraya gitmiyor…

Sonra, yeni bir “şey” yazılıyor.

Ve biz, yeniden tutuyoruz zamanın ellerinden öylece.


Futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir!

Kitaplardan, yazılardan, yazarlardan bahseden bir insanın kişisel blog sayfasında futbol üzerine yazılmış bir yazı görseydim, ben de şaşırırdım. O yüzden bu yazıyı daha yeni okumaya başlamış olan arkadaşların şaşkınlıklarını (varsa) anlayabiliyorum. Ama futbol, hiçbir zaman sadece futbol değildir. Futbol aynı zamanda bir kültürdür. Bir siyasettir. Bir ekonomidir. Bir toplumsal meseledir. Bir şiirdir bazen, bazense bir müzik… O yüzden, bu yazarlarla, kitap isimleriyle dolu bu sanal sayfalarda, futboldan bahsetmekte de bir sakınca görmüyorum.

Neden böyle bir şey yazmaya gerek duydum peki? Sait Faik’in dediği gibi: “Yazmasam deli olacaktım…” da ondan. Bu yazının sebebi, çocukluk yıllarımdan beri desteklediğim, maçlarını mümkün mertebe takip etmeye çalıştığım, oyuncularına hayranlık duyduğum (bir zamanlardı galiba) bir futbol takımının, ekol olarak çöktüğünü görmek. Bahsettiğim takım tabi ki Real Madrid. Bardağı taşıran son damla ise dün gece oynanan (18.08.2011)  İspanya Süper Kupası finali ikinci maçında, Real Madrid’in yaptıkları. Real Madridli oyuncuların demiyorum, çünkü bundan bütün takım sorumlu diye düşünüyorum. Maçı izleyenler bilecektir, maçın son anlarında beraberliği yakalayan Madrid, üç dakika sonra bir gol yiyerek maçı 3-2 kaybetmiş ve kupayı da Barcelona’ya kaptırmıştı.

Konu kupayı kimin aldığı, maçı kimin kazandığı değil… Konu daha başka. Konu artık Madrid’in o eski Madrid olmadığı. Ben çok eskisini bilmem ama ne kadar şanslıyım ki Los Galacticos’u gördüm. Oynadığı futbolu seyrettim. Real Madrid’i öyle sevdim. Şimdi Madrid’i yeni yeni tanıyanların Madrid’i sevmemesini görünce, onlara hak veriyorum aslında. O zamanlar da çok paralar harcanarak bir takım kurulmuştu. Ama takım gibi takımdı. Casillas daha deneyimsiz, ama mental olarak daha güçlü idi. Dünkü maçta Fabregas’a kasap gibi giren, karşısındakinin insan olduğunu unutup da öyle giren Marcelo’nun yerinde, o zamanlar Roberto Carlos oynardı. “Oynardı” diyorum çünkü gerçekten futbol oynar, mücadele eder, savaşırdı. Orta sahada Zidane’ı izlemek ayrı bir keyifti. Onun bilek hareketlerini görmek. Kanatlarda Beckham ve Figo vardı. Popüler adamlardı. Ama isimleri kadar büyük değildiler. Takımları için oynarlardı. İleride Raul’u anlatmaya gerek var mı? Ya da Ronaldo’yu..? Şimdi de bir Ronaldo var takımda, belki de Madrid’e gelmiş en iyi oyunculardan birisi, ama zaman zaman futbolu unutan bir Ronaldo.

Eskiden Madrid’in maçları dört gözle beklenirdi. Ne olursa olsun maç bitene kadar takım maçı bırakmazdı. Futbolu ağızda tat bırakırdı. Bir sonraki maç için geri sayım çoktan başlardı daha oynanan maç dahi bitmeden. Çünkü Madrid’in bir kültürü vardı. Kim ne derse desin, Madrid o zamanlar sadece “para” demek değildi. Müzesinde onlarca kupa olan bir takımın anlamı nasıl sadece “para” olabilirdi ki… Şimdi? Şimdi o Madrid gitmiş yerine başka bir Madrid gelmiş gibi. Maçları olaylı geçen, hele de Barça derbilerinde kesinlikle kavgalar çıkan, kırmızı kartların havada uçuştuğu bir Madrid… Futbolun, çirkin yüzünü sık sık görmemize sebep olan bir Madrid. Zidane’ı, Raul’u, Carlos’u unutturan bir Madrid… Rakibine acımadan çok sert müdahaleler yapan Pepe’lerin, Marcelo’ların kadroda olduğu bir Madrid…

Madrid’in eski halini bilenler, Los Galacticos’u bilenler; bu Madrid’i nasıl sevsin… Futbol sadece bir oyun değildir, evet. Madrid belki de artık bunu unuttu. Kültürünü, geçmişini, kim olduğunu, ekolünü unuttu. Bu Madrid, lise yıllarımızda maçlarını kaçırmadığımız, dört gözle beklediğimiz Madrid değil. O Madrid bir daha gelir mi, o da belli değil. Eski Madrid, sadece para demek değildi; bu Madrid ne demek, onu hiçbir Madridli bilmiyor olsa gerek.

Futbol sadece futbol değildir. Her şey değişir. Her şey akar. Madrid de değişti. Şimdi birileri, bunu açık yüreklilikle dile getiriyorsa, belki de kulak vermek gerek. Galiba o Madrid’i çok ama çok özleyeceğiz. Raul’u, Zidane’ı, Figo’yu, Beckham’ı, Carlos’u, Ronaldo’yu ve diğerlerini…

Madrid, eskiden bir şiirdi. Bir roman. Bir şarkı. Bir resim… Sanat’tı… Şimdi ise sadece bir hiç. Eskiden bir rüyaydı Madrid. Şimdi bir kabus bile değil…


Rüya Molası*

Uyku düzenim iyice bozuldu, dedim.

Belki de düzenin uykusu kaçmıştır, dedi sesim.

 

Rüyamda, görmediğim her şeyden sorumlu idim.

Şeyler, sorumsuzdu. Şekillerini bilemedim.

 
 
 
[*Bu bir şiir değildir.]

Adrien Brody’nin Kurtaramadığı Film: Wrecked

Aslında sinema / filmler üzerine bir şeyler yazmayı çok beceremem. Ama bazen, izlediğim bazı filmler, beni illaki yazmaya sevk ediyor. Olumlu ya da olumsuz birtakım fikirleri dışa vurmak ve film üzerinde derinlemesine olmasa da (ki o kadar yeterli bir donanıma sahip değilim sanırım sinema üzerinde) belli başlı sözler söylemek gerekli olduğuna inanıyorum…

İşte yine aynı fikirler etrafında beni yazmaya sürükleyen bir film oldu “Wrecked”. Orijinal ismi bu, Türkçeye -bizim her zamanki çeviri ustası(!) isim çevirmenlerimiz yüzünden- “Tuzak” olarak çevrildi. Filme girmeden önce bu isim üzerinde biraz durmak lazım ki konusunu bilmeyen ve sadece afişe bakarak, filmin adının Tuzak olduğunu düşünen izleyiciler için bambaşka bir şey çıkabiliyor ortaya. Çünkü filmde herhangi bir tuzak yok. Orijinal isminin Türkçesi yaklaşık olarak “harap olmuş, kaza yapmış, bozulmuş” gibi anlamlara geliyor. Zaten Tuzak’tan çok filmin içini bu anlamlar dolduruyor desek yalan olmaz. Filmin baş rolünde ise Piyanist’ten tanıdığımız (sanırım bazılarımız onu hep Piyanist olarak anacak) Adrien Brody var. Brody benim çok beğendiğim ve oyunculuğundan da çok keyif aldığım bir aktör. Bugüne kadar izlediğim hiçbir filmini de kötü bulmadım. Wrecked’i izleyene kadar…

Film Adrien Brody’nin (filmde bir ismi yok o yüzden ona bundan sonra “kahramanımız” diyeceğim) kaza yapmış bir arabada gözlerini açması ile başlıyor. Şoför koltuğunun yanındaki koltuktadır. Şoför koltuğu boştur. Arka koltukta başka birisi daha vardır ve ölmüştür o da. Kahramanımızın emniyet kemerinin takılı olduğu için kazadan sağ çıktığını anlamak zor olmaz. Ancak arabadan çıkamaz çünkü bacağı sıkışmıştır. İzleyici olarak bizler bunu fark ettiğimizde, aklımıza hemen geçen yılın oscar adaylarından “127 Hours” ve onun başrol oyuncusu “James Franco” geliyor. 127 Hours’ta da Franco’nun kolu bir kayanın arasına sıkışmıştı. (127 Hours’un gerçek bir hayat hikayesinden uyarlandığını unutmamak gerek.) Film boyunca ilerleyen pek çok sahnede, 127 Hours aklımıza gelmeye devam edecek diye belirtmeden de edemeyeceğim bu noktada…

Filmimize dönelim. Kahramanımız sıkışan bacağı ile arabanın ön koltuğunda oturmaya devam etmektedir. Bu sırada çeşitli halüsinasyonlar da görür. Bu arada kahramanımızın hafıza kaybı yaşadığını da arka koltuktaki adamın cebinden çıkardığı kimliğe bakarak “Seninle arkadaş mıyız?” diye sormasından anlarız. Bir süre sonra arabanın içinde bir silah bulur ve kirli bir işin içinde olduğuna dair şeyler hatırlamaya başlar. Ancak hatırladığı hiçbir şey net değildir. Bu yüzden izleyici de neyin ne olduğunu tam olarak anlayamaz. Bir şekilde arabadan çıkmayı başaran adamımız, koca bir ormanda sürünerek yolunu bulmaya çalışır. Şans eseri (!) karşısına herhangi bir yırtıcı çıkmaz. Ara sıra ortaya çıkan bir puma (puma idi sanırım) onu rahatsız etse de büyük bir soruna sebep olmaz. Bir süre ilerleyen kahramanımız daha sonra karşısında yine aynı arabayı görür ve başladığı yere vardığını fark eder. Onunla birlikte, bizim de izleyici olarak sinirlerimiz bir hayli bozulur bu duruma… Bu sırada kazadan önce tanıdığı bir kadın da (kim olduğunu ben anlamadım) peşini bırakmaz bir türlü ormanın içinde. Bir yere geldikten sonra onu öldürür. Ya da öldürdüğünü sanır. Gerçek değildir çünkü.

Arabadan kurtulmadan önce de hatırladığı birtakım olaylar ve radyodan dinlediği soygun haberiyle, bu olaya karışmış olduğunu anlar. Daha fazla uzatmayacağım, filmin sonunda bir şekilde yolu bulur ve araba yoluna çıkar kahramanımız. Orada da bir başka ölmüş adam görürüz. Onu da az önce bahsi geçen puma karşısına çıktığında, ona doğru verir bizimki. Çok geçmeden bir araba gelir ve adamımızı kurtarır. Yolun kenarındaki cesedi fark etmeyecek kadar seyrek geçen arabalardan bir tanesi, kahramanımız yola çıkınca ne hikmetse oradan geçecek hale gelir. En sonunda her şeyi anlarız. Tesadüfen bir soygunun ortasına düşmüş olan kahramanımız soyguncular tarafından kaçırılır ve güvence olarak arabaya bindirilir. Ön koltukta bir süre sonra kemerini gizlice takan mağdur, arabayı yoldan savurarak kaza yaptırır ve böylece kazadan da soygunculardan da kurtulur. Sonrası yukarıda anlattıklarım.

Uzun oldu ama birkaç şey daha eklemem gerek. Bunlardan ilki az önce de bahsettiğim 127 Hours çizgisi. Film neredeyse onunla aynı çizgide ilerliyor. Sıkışıp kalma, yemek ve su sıkıntısı, halüsinasyonlar görme vs… gibi durumların tamamı benzer. Farklı bir tat alamıyorsunuz. Öte yandan hafıza kaybı durumu söz konusu olduğu için, zihinsel olarak herhangi bir geri dönüş yaşanmıyor. Bu yüzden de tek mekan – tek adam çizgisinin dışına çıkılamıyor. Meraklı gözlerle bir “ekşın” olacak sahne bekliyoruz ama en hareketli sahne, kahramanımızın dereye düşüp sürüklendiği sahne oluyor. O da hareketli sayılırsa artık… Geçmişi hatırlamayan adam, dolayısıyla herhangi bir sorgulamada da bulunamıyor. “Neden buradayım?, Ne yaptım?, Keşke…” dolu zihinsel metaforlara denk gelmiyoruz. 90 dakikalık filmde, Adrien Brody’den başka neredeyse kimsenin olmaması da diyalog noktasında boşluk yaratmış. O kadar ki Brody de çok fazla konuşmuyor, ara sıra küfür etmek dışında pek bir monoloğu yok. Diyaloğun çok fazla olmaması da Adrien Brody’nin oyunculuk performansını ön plana çıkarıyor ister istemez. O da hakkını veriyor bunun aslında. Ama yetmiyor tabi ki…

Sanki bir dizi filmin devamı gibi başlayan film, anlamsız bir biçimde de bitiyor. Ne olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Adrien Brody’nin tek başına taşıdığı film, lezzet vermeden sonlanıyor. Bizim “Piyanist” neden böyle bir yapımda oynamış anlamak zor. Yönetmeni de çok bilindik bir isim değil. Senaristini ben tanımıyorum. Ama yönetmen ile daha önce yine ortak çalıştıkları bir başka filme daha denk geldim. Adrien Brody, mükemmele yakın bir performans sergilese de bu durum filmi kurtarmaya yetmiyor. O klasik puanlama yöntemine giderek yazıyı sonlandırmak gerekirse Adrien Brody’ye 10 üzerinden 9 verirdim ben, çünkü gerçekten güzel bir oyunculuk sergiliyor. Ama film ancak 4 alırdı benden. 4,5’tan 5… Belki olur. O da Adrien’ın güzel hatırı için…


İğreti Olmayan Bir İğreti Surat

 

Uzun zamandır bu kadar zevk alarak bir kitabı okumamıştım, diyecek bir kitap okudum yakın zamanda. Marcel Ayme’nin “İğreti Surat” adlı eseri. İlk kez Varlık Yayınları’ndan çıkmış 1955’te. Benim okuduğum baskısı ise 2007 yılına ve Can Yayınları’na ait. Kitabın bir başka özelliği -bence çok büyük bir özellik- ise, çevirmeninin Nurullah Ataç olması. Kitap hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile, sırf bu yüzden okuyabilirsiniz.

 

Ne anlatıyor? Roman, bir gün aniden yüzünün değiştiğini fark eden bir adamın, değişen yüzüyle birlikte değişen hayatındaki gariplikleri anlatıyor. Bir işini halletmek için bir daireye giden Raoul Cérusier’nin fotoğraflarına bakan çalışanlar, fotoğraftaki kişiyle karşılarındaki kişinin aynı kişi olmadığını fark ederler. Bunu ilk etapta Cérusier’ye anlatamazlar. Ama kendisi de bir süre sonra bu durumu fark eder. Bir yandan etrafındakilere yüzünün değiştiğini ispat etmeye çaba göstermesinin, diğer yandan da bu yeni yüz ile yeni şeyler yapmasının hikayesini okuruz. Marcel Ayme, bunu anlatırken hem karı-koca (daha genel bakarsak kadın-erkek) ilişkilerine farklı bir perspektiften bakıyor, hem de insanın varoluşundaki özsel duruşa değiniyor.

 

Yüzü değişen Bay Cérusier, kendi evinin hemen yakınında bir ev tutarak kendi karısını baştan çıkarmaya çalışır. Bir yandan da başka kadınlarla iletişim halindedir çünkü yüzü, eski yüzüne oranla çok daha yakışıklı ve dikkat çekicidir. Karısı ile bir hayli yakınlaşan Bay Cérusier, karısına böyle bir oyun oynayarak onun sadakatini ölçer belki de. Diğer yandan karısı da bu yakınlaşmaya kayıtsız kalmaz ve kocasını yine kocası ile aldatır. Bu ilişki karmaşası içinde Bay Cérusier, kendi varoluşunu sorgular ve bu varoluşu üzerinden kendi yaşamına hükmetme arzusunu da içten içe duyar. Çünkü eskiye nazaran daha yakışıklı olan kahramanımızın hayatının ipleri de artık kendisinin elindedir. Buna sebep olan kendi yüzüdür. Kitabın bir yerinde: “Demek bir kişinin yüzü ile ruhu arasında gerçekten birtakım uyuşmalar, uzlaşmalar varmış, birbirine işlermiş, birbirinin aynası olurlarmış.” diyen Raoul, ruhsal ve bedensel varoluş gerçekliğine değinmekten geri durmaz.

 

Kitap hakkında daha fazla şey yazmayacağım. Belki daha geniş bir yazıyı, ilerleyen günlerde yazma imkanı bulurum ve bir yerde yayımlarım. Sonunda ne oluyor, kitap nasıl ilerliyor diye merak edenlere tavsiyem alıp bu kitabı okusunlar. İyi bir yazar, iyi bir kitap ve iyi bir çevirmen… İyi bir konunun da ötesinde, iyi bir felsefesi var kitabın. Marcel Ayme, iğreti olmayan bir adamın İğreti Surat’ını anlatırken, zaman zaman okuru gülümsetmeyi de ihmal etmiyor. Okuyunca belki de biz de bedensel varlığımız ile ruhsal varlığımız arasında nasıl bir köprü kurduğumuzu yeniden yorumlayabiliriz. Kim bilir…