Monthly Archives: Ağustos 2011

Beyoğlu’nda Bir Güzel Festival

 

Beyoğlu Sahaf Festivali’nin bu yıl beşincisi düzenleniyor. Matematiğim beni yanıltmıyorsa bu, şu demek oluyor ki bundan önce dört kere daha yapılmış bu etkinlik. Ama gönül istiyor ki, kitap aşığı insanlar olarak istiyoruzdur bunu herhalde, yılda bir kere yapılmasın bu etkinlik. Daha fazla olsun ve daha sık katılalım ancak bu biraz da organizasyon olayıyla ve bunu yapanlarla ilgili sanırım. O yüzden bizim yapmamız gereken, 6-18 Eylül tarihleri arasında orada olup, kitapları koklamak, onlara dokunmak; kitap aramak, ilk baskılara bakmak, eski yazı ile olanları kovalamaktır herhalde. Okura düşen, bunlar olsa gerek…

 

Sahaf Festivali’nin [bence] bir önemi de, bu ülkede kültür sanat hayatının ısrarla durağan olduğunu hatta olmadığını iddia edenlere güzel bir cevap olması. O günlerde orayı dolaşırken ne kadar kalabalık olduğunu görmek, sorduğumuz bazı kitaplar için “Yok…” değil de “Kalmadı ama getirtebiliriz…” cevabını almak aslında bizim insanımızın da kitaba ne kadar değer verdiğinin ve kitabı, edebiyatı, sanatı önemsediğinin bir göstergesidir diye düşünüyorum. Ayrıca “sahaf” denildiği zaman, normal kitabevlerinden de bir farkı var. Bir kere kitapların “eski” oluşu onlara ayrı bir anlam katıyor. Pek çok kitabın değişik yayınevlerinden çıkan baskılarını piyasada bulmak mümkünken, ilk baskılarını ya da [örneğin] 1950’lere, 1960’lara ait baskılarını ancak sahaflarda temin edebiliyoruz. Bu anlamda sahaflıkla uğraşanların da hakkını vermek lazım. Sıradan kitapçılık işi değil sahaflık… Ben sahaflığı bir çeşit zanaat olarak bile görüyorum. Kitap ile olan ilişkiye nedense daha duygusal, daha lirik ve nostaljik bir anlam yüklüyorum. Kadıköy’de sahafları dolaşırken de, Beyoğlu’nda Aslıhan Pasajı’na girdiğimde de aynı duygu kaplıyor zihnimi.

 

İşte sahafın festivali de bu yüzden önemli ve bu yüzden devamlı olmalı hatta başta da söylediğim gibi daha sık olmalı. Belki de normalde Aslıhan Pasajı’nın (en popüler sahaf mekanı olduğu için bunu örnek verdim) nerede olduğunu dahi bilmeyenler, oradan geçerken sahaf festivalini görecek, tanık olacak, ilgilenecek ve “kitaba dair” başka bir dünya açılacak önünde.

 

Sürekli kitaptan bahsediyor olmama da bakmayın siz. Sadece Türkçe ya da Türkçe’ye çevrilmiş kitaplar değil orada olan. Yabancı dilde kitaplar, çeşitli dergilerin eski sayıları, fotoğraflar, plaklar, kasetler ve daha aklıma gelmeyen başka şeyler… Ayrıca diyorlar ki  yalnız da değilmişiz şehir olarak, “bu sene katılımcılar arasında Ankara’dan da kıymetli sahaf dostlarımız var.”  Ee, bu da iyi bir haber… Ben umuyorum ki başka illerden de katılım olsun hatta başka illerde de sahaf festivalleri olsun ve sık sık olsun bu. Belki ileride bu da olur, neden olmasın… Bu yıl katılımcı sahafların sayısı tam altmış dokuz… Az bir sayı değil bu. Ve bu demek oluyor ki daha çok kitap ve daha büyük bir etkinlik… Ben sözü daha fazla uzatmayayım. İlgili tarihler arasında, İstanbul’da yaşayan, dışarıda olup da İstanbul’a gelebilecek olan herkesin, tüm kitap dostlarının bu festivale katılmasını tavsiye ederim. Festivaller güzeldir, Sahaf Festivali ise daha güzeldir…

 

 

Etkinlik Tarihi: 06 Eylül Salı, 11:00 – 18 Eylül, 23:00

Etkinlik Yeri: Beyoğlu, Tepebaşı, Eski Tüyap şimdiki TRT Binası Önü

 

Ayrıntılı Bilgi için lütfen ilgili facebook sayfasını takip ediniz:

http://www.facebook.com/event.php?eid=109034889200038

Reklamlar

Sadece Martılar ve Balıklar

 

Ve evet, şimdi yine tutuyoruz zamanın ellerinden.

Bilmiyorum, bu dere, Herakleitos’un iki kere yıkanılamayan deresi midir?

Aynı şeyi defalarca yapıp, sıkılmayan insanlarız oysaki.

Bizler… Sevmek… Daha başka şeyler ve de.

Şimdi bir ucundan ben tutuyorum kanatların,

Diğer ucundan İstanbul.

Sokağın başında bir mimar.

Yeni bir yol yapıyor, bahsetmiştim evvelce de.

Zenci çocukların hiçbir zaman koşamayacağı bir yol belki.

Mektubun ucuna konuyor bir söz.

Nece olduğu hatırlanmayan ama ne söylediği iyi bilinen bir söz…

Bir ses…

Bir nefes, içinde zamanın…

Geliyor, uzak bir diyardan, posta kutusuna konuyor.

Balıklar, hiç bu kadar sevimli olmamıştı belki de.

Dere, nereye akıyorsa, biliyorum, balıklar oraya gitmiyor…

Sonra, yeni bir “şey” yazılıyor.

Ve biz, yeniden tutuyoruz zamanın ellerinden öylece.


Futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir!

Kitaplardan, yazılardan, yazarlardan bahseden bir insanın kişisel blog sayfasında futbol üzerine yazılmış bir yazı görseydim, ben de şaşırırdım. O yüzden bu yazıyı daha yeni okumaya başlamış olan arkadaşların şaşkınlıklarını (varsa) anlayabiliyorum. Ama futbol, hiçbir zaman sadece futbol değildir. Futbol aynı zamanda bir kültürdür. Bir siyasettir. Bir ekonomidir. Bir toplumsal meseledir. Bir şiirdir bazen, bazense bir müzik… O yüzden, bu yazarlarla, kitap isimleriyle dolu bu sanal sayfalarda, futboldan bahsetmekte de bir sakınca görmüyorum.

Neden böyle bir şey yazmaya gerek duydum peki? Sait Faik’in dediği gibi: “Yazmasam deli olacaktım…” da ondan. Bu yazının sebebi, çocukluk yıllarımdan beri desteklediğim, maçlarını mümkün mertebe takip etmeye çalıştığım, oyuncularına hayranlık duyduğum (bir zamanlardı galiba) bir futbol takımının, ekol olarak çöktüğünü görmek. Bahsettiğim takım tabi ki Real Madrid. Bardağı taşıran son damla ise dün gece oynanan (18.08.2011)  İspanya Süper Kupası finali ikinci maçında, Real Madrid’in yaptıkları. Real Madridli oyuncuların demiyorum, çünkü bundan bütün takım sorumlu diye düşünüyorum. Maçı izleyenler bilecektir, maçın son anlarında beraberliği yakalayan Madrid, üç dakika sonra bir gol yiyerek maçı 3-2 kaybetmiş ve kupayı da Barcelona’ya kaptırmıştı.

Konu kupayı kimin aldığı, maçı kimin kazandığı değil… Konu daha başka. Konu artık Madrid’in o eski Madrid olmadığı. Ben çok eskisini bilmem ama ne kadar şanslıyım ki Los Galacticos’u gördüm. Oynadığı futbolu seyrettim. Real Madrid’i öyle sevdim. Şimdi Madrid’i yeni yeni tanıyanların Madrid’i sevmemesini görünce, onlara hak veriyorum aslında. O zamanlar da çok paralar harcanarak bir takım kurulmuştu. Ama takım gibi takımdı. Casillas daha deneyimsiz, ama mental olarak daha güçlü idi. Dünkü maçta Fabregas’a kasap gibi giren, karşısındakinin insan olduğunu unutup da öyle giren Marcelo’nun yerinde, o zamanlar Roberto Carlos oynardı. “Oynardı” diyorum çünkü gerçekten futbol oynar, mücadele eder, savaşırdı. Orta sahada Zidane’ı izlemek ayrı bir keyifti. Onun bilek hareketlerini görmek. Kanatlarda Beckham ve Figo vardı. Popüler adamlardı. Ama isimleri kadar büyük değildiler. Takımları için oynarlardı. İleride Raul’u anlatmaya gerek var mı? Ya da Ronaldo’yu..? Şimdi de bir Ronaldo var takımda, belki de Madrid’e gelmiş en iyi oyunculardan birisi, ama zaman zaman futbolu unutan bir Ronaldo.

Eskiden Madrid’in maçları dört gözle beklenirdi. Ne olursa olsun maç bitene kadar takım maçı bırakmazdı. Futbolu ağızda tat bırakırdı. Bir sonraki maç için geri sayım çoktan başlardı daha oynanan maç dahi bitmeden. Çünkü Madrid’in bir kültürü vardı. Kim ne derse desin, Madrid o zamanlar sadece “para” demek değildi. Müzesinde onlarca kupa olan bir takımın anlamı nasıl sadece “para” olabilirdi ki… Şimdi? Şimdi o Madrid gitmiş yerine başka bir Madrid gelmiş gibi. Maçları olaylı geçen, hele de Barça derbilerinde kesinlikle kavgalar çıkan, kırmızı kartların havada uçuştuğu bir Madrid… Futbolun, çirkin yüzünü sık sık görmemize sebep olan bir Madrid. Zidane’ı, Raul’u, Carlos’u unutturan bir Madrid… Rakibine acımadan çok sert müdahaleler yapan Pepe’lerin, Marcelo’ların kadroda olduğu bir Madrid…

Madrid’in eski halini bilenler, Los Galacticos’u bilenler; bu Madrid’i nasıl sevsin… Futbol sadece bir oyun değildir, evet. Madrid belki de artık bunu unuttu. Kültürünü, geçmişini, kim olduğunu, ekolünü unuttu. Bu Madrid, lise yıllarımızda maçlarını kaçırmadığımız, dört gözle beklediğimiz Madrid değil. O Madrid bir daha gelir mi, o da belli değil. Eski Madrid, sadece para demek değildi; bu Madrid ne demek, onu hiçbir Madridli bilmiyor olsa gerek.

Futbol sadece futbol değildir. Her şey değişir. Her şey akar. Madrid de değişti. Şimdi birileri, bunu açık yüreklilikle dile getiriyorsa, belki de kulak vermek gerek. Galiba o Madrid’i çok ama çok özleyeceğiz. Raul’u, Zidane’ı, Figo’yu, Beckham’ı, Carlos’u, Ronaldo’yu ve diğerlerini…

Madrid, eskiden bir şiirdi. Bir roman. Bir şarkı. Bir resim… Sanat’tı… Şimdi ise sadece bir hiç. Eskiden bir rüyaydı Madrid. Şimdi bir kabus bile değil…


Rüya Molası*

Uyku düzenim iyice bozuldu, dedim.

Belki de düzenin uykusu kaçmıştır, dedi sesim.

 

Rüyamda, görmediğim her şeyden sorumlu idim.

Şeyler, sorumsuzdu. Şekillerini bilemedim.

 
 
 
[*Bu bir şiir değildir.]

Adrien Brody’nin Kurtaramadığı Film: Wrecked

Aslında sinema / filmler üzerine bir şeyler yazmayı çok beceremem. Ama bazen, izlediğim bazı filmler, beni illaki yazmaya sevk ediyor. Olumlu ya da olumsuz birtakım fikirleri dışa vurmak ve film üzerinde derinlemesine olmasa da (ki o kadar yeterli bir donanıma sahip değilim sanırım sinema üzerinde) belli başlı sözler söylemek gerekli olduğuna inanıyorum…

İşte yine aynı fikirler etrafında beni yazmaya sürükleyen bir film oldu “Wrecked”. Orijinal ismi bu, Türkçeye -bizim her zamanki çeviri ustası(!) isim çevirmenlerimiz yüzünden- “Tuzak” olarak çevrildi. Filme girmeden önce bu isim üzerinde biraz durmak lazım ki konusunu bilmeyen ve sadece afişe bakarak, filmin adının Tuzak olduğunu düşünen izleyiciler için bambaşka bir şey çıkabiliyor ortaya. Çünkü filmde herhangi bir tuzak yok. Orijinal isminin Türkçesi yaklaşık olarak “harap olmuş, kaza yapmış, bozulmuş” gibi anlamlara geliyor. Zaten Tuzak’tan çok filmin içini bu anlamlar dolduruyor desek yalan olmaz. Filmin baş rolünde ise Piyanist’ten tanıdığımız (sanırım bazılarımız onu hep Piyanist olarak anacak) Adrien Brody var. Brody benim çok beğendiğim ve oyunculuğundan da çok keyif aldığım bir aktör. Bugüne kadar izlediğim hiçbir filmini de kötü bulmadım. Wrecked’i izleyene kadar…

Film Adrien Brody’nin (filmde bir ismi yok o yüzden ona bundan sonra “kahramanımız” diyeceğim) kaza yapmış bir arabada gözlerini açması ile başlıyor. Şoför koltuğunun yanındaki koltuktadır. Şoför koltuğu boştur. Arka koltukta başka birisi daha vardır ve ölmüştür o da. Kahramanımızın emniyet kemerinin takılı olduğu için kazadan sağ çıktığını anlamak zor olmaz. Ancak arabadan çıkamaz çünkü bacağı sıkışmıştır. İzleyici olarak bizler bunu fark ettiğimizde, aklımıza hemen geçen yılın oscar adaylarından “127 Hours” ve onun başrol oyuncusu “James Franco” geliyor. 127 Hours’ta da Franco’nun kolu bir kayanın arasına sıkışmıştı. (127 Hours’un gerçek bir hayat hikayesinden uyarlandığını unutmamak gerek.) Film boyunca ilerleyen pek çok sahnede, 127 Hours aklımıza gelmeye devam edecek diye belirtmeden de edemeyeceğim bu noktada…

Filmimize dönelim. Kahramanımız sıkışan bacağı ile arabanın ön koltuğunda oturmaya devam etmektedir. Bu sırada çeşitli halüsinasyonlar da görür. Bu arada kahramanımızın hafıza kaybı yaşadığını da arka koltuktaki adamın cebinden çıkardığı kimliğe bakarak “Seninle arkadaş mıyız?” diye sormasından anlarız. Bir süre sonra arabanın içinde bir silah bulur ve kirli bir işin içinde olduğuna dair şeyler hatırlamaya başlar. Ancak hatırladığı hiçbir şey net değildir. Bu yüzden izleyici de neyin ne olduğunu tam olarak anlayamaz. Bir şekilde arabadan çıkmayı başaran adamımız, koca bir ormanda sürünerek yolunu bulmaya çalışır. Şans eseri (!) karşısına herhangi bir yırtıcı çıkmaz. Ara sıra ortaya çıkan bir puma (puma idi sanırım) onu rahatsız etse de büyük bir soruna sebep olmaz. Bir süre ilerleyen kahramanımız daha sonra karşısında yine aynı arabayı görür ve başladığı yere vardığını fark eder. Onunla birlikte, bizim de izleyici olarak sinirlerimiz bir hayli bozulur bu duruma… Bu sırada kazadan önce tanıdığı bir kadın da (kim olduğunu ben anlamadım) peşini bırakmaz bir türlü ormanın içinde. Bir yere geldikten sonra onu öldürür. Ya da öldürdüğünü sanır. Gerçek değildir çünkü.

Arabadan kurtulmadan önce de hatırladığı birtakım olaylar ve radyodan dinlediği soygun haberiyle, bu olaya karışmış olduğunu anlar. Daha fazla uzatmayacağım, filmin sonunda bir şekilde yolu bulur ve araba yoluna çıkar kahramanımız. Orada da bir başka ölmüş adam görürüz. Onu da az önce bahsi geçen puma karşısına çıktığında, ona doğru verir bizimki. Çok geçmeden bir araba gelir ve adamımızı kurtarır. Yolun kenarındaki cesedi fark etmeyecek kadar seyrek geçen arabalardan bir tanesi, kahramanımız yola çıkınca ne hikmetse oradan geçecek hale gelir. En sonunda her şeyi anlarız. Tesadüfen bir soygunun ortasına düşmüş olan kahramanımız soyguncular tarafından kaçırılır ve güvence olarak arabaya bindirilir. Ön koltukta bir süre sonra kemerini gizlice takan mağdur, arabayı yoldan savurarak kaza yaptırır ve böylece kazadan da soygunculardan da kurtulur. Sonrası yukarıda anlattıklarım.

Uzun oldu ama birkaç şey daha eklemem gerek. Bunlardan ilki az önce de bahsettiğim 127 Hours çizgisi. Film neredeyse onunla aynı çizgide ilerliyor. Sıkışıp kalma, yemek ve su sıkıntısı, halüsinasyonlar görme vs… gibi durumların tamamı benzer. Farklı bir tat alamıyorsunuz. Öte yandan hafıza kaybı durumu söz konusu olduğu için, zihinsel olarak herhangi bir geri dönüş yaşanmıyor. Bu yüzden de tek mekan – tek adam çizgisinin dışına çıkılamıyor. Meraklı gözlerle bir “ekşın” olacak sahne bekliyoruz ama en hareketli sahne, kahramanımızın dereye düşüp sürüklendiği sahne oluyor. O da hareketli sayılırsa artık… Geçmişi hatırlamayan adam, dolayısıyla herhangi bir sorgulamada da bulunamıyor. “Neden buradayım?, Ne yaptım?, Keşke…” dolu zihinsel metaforlara denk gelmiyoruz. 90 dakikalık filmde, Adrien Brody’den başka neredeyse kimsenin olmaması da diyalog noktasında boşluk yaratmış. O kadar ki Brody de çok fazla konuşmuyor, ara sıra küfür etmek dışında pek bir monoloğu yok. Diyaloğun çok fazla olmaması da Adrien Brody’nin oyunculuk performansını ön plana çıkarıyor ister istemez. O da hakkını veriyor bunun aslında. Ama yetmiyor tabi ki…

Sanki bir dizi filmin devamı gibi başlayan film, anlamsız bir biçimde de bitiyor. Ne olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Adrien Brody’nin tek başına taşıdığı film, lezzet vermeden sonlanıyor. Bizim “Piyanist” neden böyle bir yapımda oynamış anlamak zor. Yönetmeni de çok bilindik bir isim değil. Senaristini ben tanımıyorum. Ama yönetmen ile daha önce yine ortak çalıştıkları bir başka filme daha denk geldim. Adrien Brody, mükemmele yakın bir performans sergilese de bu durum filmi kurtarmaya yetmiyor. O klasik puanlama yöntemine giderek yazıyı sonlandırmak gerekirse Adrien Brody’ye 10 üzerinden 9 verirdim ben, çünkü gerçekten güzel bir oyunculuk sergiliyor. Ama film ancak 4 alırdı benden. 4,5’tan 5… Belki olur. O da Adrien’ın güzel hatırı için…


İğreti Olmayan Bir İğreti Surat

 

Uzun zamandır bu kadar zevk alarak bir kitabı okumamıştım, diyecek bir kitap okudum yakın zamanda. Marcel Ayme’nin “İğreti Surat” adlı eseri. İlk kez Varlık Yayınları’ndan çıkmış 1955’te. Benim okuduğum baskısı ise 2007 yılına ve Can Yayınları’na ait. Kitabın bir başka özelliği -bence çok büyük bir özellik- ise, çevirmeninin Nurullah Ataç olması. Kitap hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile, sırf bu yüzden okuyabilirsiniz.

 

Ne anlatıyor? Roman, bir gün aniden yüzünün değiştiğini fark eden bir adamın, değişen yüzüyle birlikte değişen hayatındaki gariplikleri anlatıyor. Bir işini halletmek için bir daireye giden Raoul Cérusier’nin fotoğraflarına bakan çalışanlar, fotoğraftaki kişiyle karşılarındaki kişinin aynı kişi olmadığını fark ederler. Bunu ilk etapta Cérusier’ye anlatamazlar. Ama kendisi de bir süre sonra bu durumu fark eder. Bir yandan etrafındakilere yüzünün değiştiğini ispat etmeye çaba göstermesinin, diğer yandan da bu yeni yüz ile yeni şeyler yapmasının hikayesini okuruz. Marcel Ayme, bunu anlatırken hem karı-koca (daha genel bakarsak kadın-erkek) ilişkilerine farklı bir perspektiften bakıyor, hem de insanın varoluşundaki özsel duruşa değiniyor.

 

Yüzü değişen Bay Cérusier, kendi evinin hemen yakınında bir ev tutarak kendi karısını baştan çıkarmaya çalışır. Bir yandan da başka kadınlarla iletişim halindedir çünkü yüzü, eski yüzüne oranla çok daha yakışıklı ve dikkat çekicidir. Karısı ile bir hayli yakınlaşan Bay Cérusier, karısına böyle bir oyun oynayarak onun sadakatini ölçer belki de. Diğer yandan karısı da bu yakınlaşmaya kayıtsız kalmaz ve kocasını yine kocası ile aldatır. Bu ilişki karmaşası içinde Bay Cérusier, kendi varoluşunu sorgular ve bu varoluşu üzerinden kendi yaşamına hükmetme arzusunu da içten içe duyar. Çünkü eskiye nazaran daha yakışıklı olan kahramanımızın hayatının ipleri de artık kendisinin elindedir. Buna sebep olan kendi yüzüdür. Kitabın bir yerinde: “Demek bir kişinin yüzü ile ruhu arasında gerçekten birtakım uyuşmalar, uzlaşmalar varmış, birbirine işlermiş, birbirinin aynası olurlarmış.” diyen Raoul, ruhsal ve bedensel varoluş gerçekliğine değinmekten geri durmaz.

 

Kitap hakkında daha fazla şey yazmayacağım. Belki daha geniş bir yazıyı, ilerleyen günlerde yazma imkanı bulurum ve bir yerde yayımlarım. Sonunda ne oluyor, kitap nasıl ilerliyor diye merak edenlere tavsiyem alıp bu kitabı okusunlar. İyi bir yazar, iyi bir kitap ve iyi bir çevirmen… İyi bir konunun da ötesinde, iyi bir felsefesi var kitabın. Marcel Ayme, iğreti olmayan bir adamın İğreti Surat’ını anlatırken, zaman zaman okuru gülümsetmeyi de ihmal etmiyor. Okuyunca belki de biz de bedensel varlığımız ile ruhsal varlığımız arasında nasıl bir köprü kurduğumuzu yeniden yorumlayabiliriz. Kim bilir…