Monthly Archives: Eylül 2011

21!


 

63: 21’in 3 katıdır.

21: 7’nin 3 katıdır.

Ve asal sayılar, güzeldir…

Asal sayılar iyi ki vardır…

.

Reklamlar

Benlik Miti

Kayıp eşyalar bürosunun, onu bulabileceğim son yer bile olamayacağını düşünüyordum. Kayıp eşyalar bürosu çalışanı, tozlu rafların arasından indirdi onu. Getirdi. önüme koydu. İşte dedi, benliğiniz bu kutuda. Kutuya baktım. Bir hayli eski ve tozlu bir kutu idi. Üzerinde büyük bir kilit vardı. Kayıp eşyalar bürosu çalışanına onu nasıl açabileceğimi sordum. Bununla herhangi bir ilgisi olmadığını söyledi. Bu kutudaki benliğin bana ait olup olmadığını ispatlamamı istedi. Ancak bu şekilde kutuyu bana verebilirmiş. Bunun için ne yapabileceğimi bilmediğim için aceleci bir tavırla kayıp eşyalar bürosu çalışanının önündeki tezgaha çantamdan çıkardığım kişiliğimi ve kimliğimi koydum. Kimliğe baktı, inceledi. Kişiliğimin problemli bir zeminde olduğunu söyledi. Benlik ile kişiliğin bütünleşmesi gerektiğini anlattı bana. O anda sanki bir psikolog ya da ona benzer bir doktor ile konuşuyor gibi hissettim kendimi. Dediklerinden bir şey anlamamıştım. Teşekkür edip yanından ayrıldım. Bir köşeye geçip boş bir koltuğa oturdum. Kutu elimde kalmıştı. Açamıyordum. Bu haliyle bir işime yarar mıydı onu da bilmiyordum ama yine de benliğimin elimde olması kendimi güvende ve rahat hissetmeme sebep oluyordu.

Kaldır ayaklarını kaldır, bok götürüyor etrafı, diye söylene söylene işini yapan bir temizlikçi kadın geldi yanıma. Ayaklarımı kaldırdım. Elime süpürgeyi verdi ve şurayı temizle bakalım, dedi. Söylene söylene işini yapan temizlikçi kadın aslında işini yapmıyordu ya da asıl işi buydu. Ne olduğunu anlamamıştım. Sebebini dahi sorgulayacak kadar zihinsel bir süreç geçiremeden, elimdeki süpürge ile yerleri temizliyorken bulmuştum kendimi. Bak bak, dedi, en çok da burayı kirletmişsin, iyice temizle haydi. Onun kölesiymişim gibi dediklerini yapıyordum. Neden olduğunu bilmiyordum hala. Ama o sert tavrına karşı koyamıyordum da. Söylediği yeri temizledim. Süpürgeyi temizlikçi kadına uzatmak için arkamı döndüğümde yanımda olmadığını gördüm. Elimdeki süpürgeyi bir kenara koydum ve yerime geçip oturdum. Etrafta kimse kalmamıştı. Kendimi bir an yalnız hissetmedim.

Benliğimin içinde olduğu kutuyu bir kez daha elime aldım. Onu nasıl açabileceğimi düşünüyordum kara kara. Birden içimde onu açabileceğime dair bir his uyandı. Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Ama yapabilirdim. Kutuyu, koyduğum yerden tekrar elime aldım. Açılmıştı. Bir şey yapmama gerek kalmadan açılmıştı işte. Nasıl açabileceğimi düşünürken birden onun açılmış olduğunu görmem de mi zihnimin bir oyunuydu yoksa? Bilmiyordum… Benliğim o kutunun içinden yüzü gözü toz toprak içinde bana bakıyordu. Eskimiştim. Ya da gençleşmiştim. Saçlarım uzundu. Eski halime benziyordu benliğim karşımdaki görünüşüyle. Yüzümü pek seçemiyordum ama çok da farklı değildim sanırım. Gözlüklerim yoktu. Cenin gibi kıvrılmış bana bakıyordu benliğim. Ses etmedi. Sessiz sedasız bekliyordu. Onu aldım. İki elimle havaya kaldırdım. İşte, dedim, işte buldum seni… Gülümsüyor olmalıydı. Ben de gülümsüyordum. Kaybettiğim benliğimi kayıp eşyalar bürosunda bulacağımı düşünmezdim doğrusu. Ama bulmuştum. Özümü bulmuştum. Aslımı bulmuştum. Kendimi yeniden inşa etmiştim. Beynimin köhne bir köşesinde yaptığım gezi artık sonlanıyordu. Orada, tam karşımdaydı ve benliğim bana bakıyordu. Ne kadar uzaksak o kadar yakındık aslında onunla. Zihnimde yaptığım gezi artık sona ermişti. Şimdi ne yapacağımı bilmiyordum. Yazmaya karar verdim. Sevgili benliğim, dedim ve ona bir mektup yazmaya başladım. Bu hikayeyi önce benliğime anlatacaktım. Elime kağıdı kalemi aldım ve yazıya döktüm her şeyi:  “Kayıp eşyalar bürosunun, onu bulabileceğim son yer bile olamayacağını düşünüyordum…”


Ey İnsan!

İşte, öylece karşımda duruyordu. Nerede olduğu, aslının kime ait olduğu önemli değildi. Ona baktım. Bana bakmıyordu. Bir mezarın içinde, belki de yüzyıllardır yatıyor olmaktan yorulmuş, sıkılmıştı. Kuru da değil, artık kupkuru bir kafa vardı karşımda… “İşte, bunun için,” dedim. “Bunun için bütün çaba…” İnsanın bütün çabası bunun için. Ucunda bu var. Kazanmak, çalışmak, öldürmek, savaşmak, hırs, öfke, nefret… Hepsi, en sonunda “bu” olabilmek için. İnsan, bunu bile başaramıyor işte. Yapamadığı onlarca şey gibi, sonunun bu olduğunu bile bile; karşısındaki manzarayı göre göre, yine de uğraşıyor. Ne için?

Özü çelik’ten olsaydı bile, demirden olsaydı ya da, altından veya gümüşten, yine de kaybolup gider miydi? Yok olur muydu? İnsanın en nihayetinde, yaptığı ve yapabileceği tek özgün eylem bu mu? Kendi yok oluşuna tanıklık edemediği için belki de anlayamıyor bunu. Zaman geçiyor. Geçip gidiyor. Bazen bir ses duymak istiyor bir yerlerden, bir nefes… Ama artık kıvrıldığı o sıcak köşeye bile soğukluğu çoktan bulaşmış. Harcadığı paralar, aldığı yeni kıyafetler, güzel spor ayakkabılar, o son model otomobili, yedinci kattaki deniz manzaralı daire, patronlarının çok çalıştığı için ona layık gördüğü terfi, maaşındaki zam, okuldaki aldığı notlar, dereceler… Hepsi birer kadavra bile değil. O kadar bile kıymetli değil artık. İnsanın özündeki “şey” kıymetsizlik. Ve “şey” her zaman ayrı yazılır. İnsan her zaman “şey”dir. Şimdi, kafatasında dolaşan böcekler bile umursamıyor kim olduğunu. Sahi ya, dedim birden, ey insan, kimsin sen? Aslın ne? Nereye gidiyor bu yol? Bu yol… Yok… Hiç olmadı. “Şey” kadar bile değilsin. Sadece bir şeysin, o kadar.