Monthly Archives: Ekim 2011

“İSKENDER” BİR MİLYON SATAR MI? (Ayraç 24. Sayı)


 

 

“İSKENDER” BİR MİLYON SATAR MI? *

Elif Şafak’ın yeni romanı “İskender” Doğan Kitap tarafından Ağustos 2011’de piyasaya sürüldü. Önceki kitaplarında olduğu gibi, bu kitabında da çok konuşuldu / konuşuluyor yazar. Bu yazıyı yazdığım tarihte (Eylül, 2011) kitabın kaçıncı baskısının kaç adet yapıldığından haberim olmasa da İskender’in (ya da Elif Şafak’ın) “çok satanlar” listesinin başında uzun süre daha kalacağını tahmin ediyor olmam, büyük bir kehanet örneği olmayacaktır diye düşünüyorum.  Özellikle yayınevini ve köşe yazıları yazdığı gazeteyi değiştirdikten sonra, kendisini de büyük bir değişim ve dönüşüm içinde bulan Elif Şafak, ilk kitaplarından bu yana onu takip eden “eski” okurlarını da bir bakıma şaşırtmaya devam ediyor diyebiliriz. Bunun kim ya da ne ile ilgili olduğunu tam olarak kestiremesek de, iç içe geçmiş olan sebeplerden ötürü Elif Şafak’ın ve yazdıklarının, önceki yıllara nazaran farklı bir zemine oturduğunu görmek de yine o “eski” okurlar için çok meşakkatli olmayacaktır. Bu yazıda da İskender romanından çok “yazar-kitap-pazar” üçgeninden bahsedecek olmamın sebebi de bu “değişim ve dönüşüm”dür sanırım.

“İskender”in derdi ne?

İskender’de Elif Şafak yine çok katmanlı konularda, farklı zamanlarda, farklı mekânlarda ve farklı karakter merkezlerinde ilerlemeyi tercih etmiş. Aslında bu, diğer kitaplarını okuyanlar da fark edecektir, klasik Elif Şafak tarzından uzak değil. İç içe geçmiş hayatları anlatırken, okuyucu da kendisini bir orada bir burada buluyor. Teknik olarak Elif Şafak, bu tarzında nispeten başarılı olmuş diyebilirim yine. Kişisel bir yorum olarak belirtmem gerekirse, kitabın sıkıcı olduğunu söylersem yazara haksızlık etmiş olurum ancak yine de (sanki bir milattan önce, milattan sonra çizgisi varmış gibi) Şafak’ın romanlarından eski lezzeti alamadığımı da belirtmem gerekiyor burada.

Kitapta, Kürt kökenli bir ailenin İngiltere’ye göçünden sonra yaşadıkları, yurtdışında göçmenlere yapılan ırkçı muameleler, ailenin geride bıraktıkları ve yeni düzene ayak uydurmaya çalışan halleri verilmeye çalışılmış. Yalnızlık, yabancılaşma, kadın-erkek ilişkileri, anne-oğul ya da baba-oğul ilişkileri, aile içi şiddet ve aile içi sevgi gibi farklı konulara da temas etmiş yazar. Ancak bana kalırsa, bu konulardan hiçbiri tam anlamıyla tatmin edici bir boyutta değil ve bazı noktalar havada kalmış. Kurgusal bütünlükte de yine yukarıda söylediğim konularda olduğu gibi çeşitli zafiyetler sezdim. Örneğin Âdem’in Cemile’den hoşlanmasına rağmen, onun sözlü olduğunu öğrenmesiyle birlikte ona çok benzeyen ikizi Pembe ile evlenmesini, bir okur olarak ben hiçbir şekilde mantıklı bir zemine oturtamadım. Yazar bu olayın açıklamasını, konunun geçtiği satırlarda içten içe bizlere verse de böyle bir durumun yaşanması bana çok da gerçekçi gelmedi. Bir başka örnek olarak daha çocuk denebilecek yaşta Kate’in İskender’den hamile kalmasıyla birlikte gelişen süreci de verebiliriz. Kate’e çocuk konusunda destek olan bir annenin varlığından haberdar olsak da, onlar hakkındaki akıbetin ne olduğuna dair geniş bir bilgiye denk gelemiyoruz. Ancak kitabın sonlarında öğrenebiliyoruz Kate’in başkasıyla evlenmesi gibi birtakım şeyleri. Öte yandan romana ismini veren karakter olan İskender’e bakınca da söylenenin aksine romanın baskın karakterinin o olmadığı kanaatine varıyoruz. En azından ben öyle düşündüm. Tuttuğu günlük dışında, onu diğerlerinden ayıran bir özellik yok. O yüzden Şafak’ın romana neden İskender ismini verdiğini de anlamakta zorlandığımı belirtmem gerek. Kitabın ismi İskender değil de “Pembe” olsaydı ya da yazar (Turgenyev’e nazire yaparak) “Analar ve Oğullar” gibi bir isim tercih etseydi sanıyorum kimse buna şaşırmaz hatta böylece İskender’e daha en başta yüklenen “filmin başrol oyuncusu” etiketi de ortadan kalkmış olurdu. Tabi burada yazarın tercihine yine de saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum ancak dediğim gibi daha en başta kitabın kapağında “İskender” ismini görmemiz, İskender üzerine yoğunlaşmamıza da sebep olmuyor değil.

Bir başka nokta da kitaptaki “mekân” tercihleri… Konuya derinlemesine girmeyeceğim ama takıldığım bir iki noktayı belirtmemde de fayda var diye düşünüyorum. Anlatılanların bir kısmının Londra’da geçmesinin, Londra’nın Elif Şafak için yabancısı olmadığı bir coğrafya olmasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Çeşitli köşe yazılarında ve röportajlarında İngiltere’den ve Londra’dan bahseden Şafak, bu yüzden kitabın bir ucunu da Londra’ya değdirerek, neler olup bittiğini bildiği bir coğrafyadan çıkarımlar yapmayı uygun görmüş belli ki. Ancak romanın diğer ucunun değdiği, neresi olduğunu tam olarak bilmediğimiz ve Şafak’ın “Fırat nehri yakınlarında bir köy” olarak belirttiği mekân hakkında ne kadar bilgisi olduğunu da bilemiyoruz. Kürt-Türk meselesinin bu kadar gündemde olduğu bir zamanda, yazarın bu göçmenleri, Orta Anadolu’dan ya da Karadeniz’den değil de Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgeden seçmesi de tesadüf değildir tabi ki. Ancak “ne şiş yansın ne kebap” mantığını sezdiğim bu tercihte, mekânın neresi olduğunu tam olarak vermemesi de kitabın içerisine belli ölçüde bir muğlâklık katmış bence. Belki de yazar, güneydoğudaki coğrafyadan çok sık bahsetmeyerek de o alandaki bilgisizliğini örtmüş olabilir. Bu da “yazarca” bir tavırdır diye düşünebiliriz öyleyse.

Romanın en önemli odak noktalarından birisi, diğer konuları da kapsamına alacak şekilde geniş bir başlık oluşturan “ötekileştirme” meselesi belki de. Bunu en küçük topluluktan en büyük topluluğa kadar her alanda görebiliriz. Irkçılık, sevgisizlik, saygısızlık, hor görme… Hepsi bu başlık altında ele alınabilir. Irkçılık özelinde ötekileştirmeden bahsedilirken; siyahların beyazları, beyazların da siyahları sevmediğine vurgu yapılıyor. Öte yandan siyahlar da beyazlar da kendi içlerinde, kendilerinden olanları sevmeyebiliyor. Asyalılar siyahları sevmeyebiliyor. Siyahlar da Asyalıları. Londralılar göçmenleri sevmiyor ve istemiyor. Göçmenler de ikinci sınıf insan muamelesi görüyor. Bunun gibi daha pek çok örnek var romanda. Bu noktayı nispeten iyi verdiğini söylemem gerek yazarın. Çok derinlemesine olmasa bile böyle bir konuyu işlemesi ve Toprak ailesi özelinde bunu okura vermesi önemli bir çaba. Pembe’nin bir dükkândaki tezgâhtar tarafından sırf göçmen olduğunun anlaşılması üzerine, sırada o olmasına rağmen bekletilmesi ne kadar büyük bir “şiddet” ise, Tarık’tan (eylemi yapanın kendisi olduğunu söylemeden) doktor için para isteyen İskender’in, Tarık’a söz konusu kişinin “İngiliz” olduğunu söylemesi ile Tarık’ın içinin rahatlaması da aynı şiddetin bir parçasıdır diye düşünüyorum. Aslında burada her ne kadar, (en bariz görünen olduğu için bunu örnek vereceğim) azınlık durumundaki göçmenlerin ötekileştirildiğini görüyor olsak da, onların da Londra halkına karşı takındıkları tavrın aynı olduğunu fark ediyoruz ve aslında bu “öteki olma / öte tarafa itme” sorununun tek taraflı olmadığını anlıyoruz. Bu noktaya da dikkat çekilmesi, ötekileştirmenin çok taraflı bir olgu olduğunu fark etmemiz açısından önemli. Ancak bu noktada bir şeye daha dikkat çekmek gerek ki o da olayların geçtiği tarih. 7o’lerin sonunda yaşanan bu olayların bugün ne kadar var olduğunu anlamak için Londra’da yaşamamıza gerek yok diye düşünüyorum ancak Şafak’ın da bir röportajında ırkçılık ve ötekileştirme için söylediklerine bakılırsa İngiltere bu konuda biraz daha ileri bir seviyede. “Bence İngiltere, bu konuda muazzam yol kat etmiş bir ülke. Bu demek değil ki ırkçılık kalmadı. Ama özellikle Londra çok kültürlülüğü, kozmopolit enerjiyi özümseyebilmiş bir yer.” (Radikal Kitap, Sayı: 541) diyen Elif Şafak, “Biz, ırkçılığın neresindeyiz?” özeleştirisini kendi kendimize yapmamıza da yol veriyor gibi.

Tekrar karakterlere, daha ziyade İskender’e döneceğim. İskender, romanın başat karakteri, evet, bunu kabul edelim. Ancak önceki satırlarda da söylediğim gibi buna biraz da romanın ismini “İskender” koyan yazar sebep oluyor vurgusunu da tekrar edelim. İskender her şeyden önce filmin kötü adamı değil. Bunu anlamamız gerek. İçinde bulunduğu sistemin bir şekilde kurbanı olduğunu ilerleyen satırlarda anlıyoruz ancak İskender için filmin iyi adamı da dememiz güç. Tam anlamıyla sevabıyla günahıyla orta yolun yolcusu bir karakter izlenimi uyandırdı bende. Çevresine karşı çeşitli kaygıları olan, belki hayalleri ve hedefleri olan, o şekilde yaşamaya çalışan bir karakter. Annesi ile arasındaki duygusal bağ da çok önemli tabi bu karakterinin oluşmasında. Ancak ben İskender’i yine de Şafak’ın iddia ettiğinin aksine bir “anti-kahraman” olarak görmedim. Çünkü o vasıfları taşıyan bir eleman değil. Muhalif değil (her anti-kahraman muhalif midir bu da ayrı bir tartışma konusu olabilir tabi) bir kere, kendine has çok baskın bir fikriyatı da yok. Toplum içinde “bu adam özel bir adam” dememize sebep olacak bir eylemi de yok neredeyse. Türkiye ve dünya edebiyatının önemli anti-kahramanlarına bakınca, İskender’i neden oraya koymadığımı da anlamamız zorlaşmıyor. Otomatik Portakal’ın Alex’i gibi sapkın eylemleri yok ya da Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u gibi sürekli kendini sorgulayıcı ve okuru da konu üzerinde düşündüren bir tavra da sahip değil. Bizdeki Aylak Adam C.’ye de Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet Benol’una da benzemiyor. Bu bakış açısıyla bakarsak olaya, bence hapisteki bir dönemine ortaklık eden yol gösterici, akıl hocası diyebileceğimiz arkadaşı Zişan da, dışarıdaki hayatında çok sık karşılaşıp sohbet ettiği ve “geç kapitalizmin evrelerinden bahseden” Hatip de İskender’den “daha” anti-kahraman. Bu yüzden Şafak’ın, karakterinin anti-kahraman olduğunu iddia etmesine bir okur olarak karşı çıkmakta bir sakınca görmüyor ve İskender’in bu tip bir karakter olmadığı söylüyorum. Bu da meselenin bir başka boyutu…

Hikâyemizin sonunda –çok da şaşırmadığımız- bir yanlış anlaşılmanın panoramasını fark ediyoruz. İskender’in annesi yerine ona çok benzeyen teyzesini bıçaklaması ve bunu sadece diğer kardeşleri Esma ile Yunus’un biliyor olması, kitabın bitişini “mutlu son”a mı taşıyor bilmiyorum. Öyle de düşünmüyorum aslında… Şafak’ın Toprak ailesi çerçevesinde anlattığı çeşitli toplumsal ve bireysel konularda, yer yer başarılı, zaman zaman eksik olduğunu söylersem yanlış bir çıkarımda bulunmam diye zannediyorum. Bu yüzden romana tam anlamıyla başarılı ya da başarısız sıfatlarını yüklemeyi doğru bulmuyorum şahsım adına. Her şeye rağmen İskender’in vasatın üzerinde bir roman olduğunu söylemek gerek. Söylenecek başka şeyler de var muhakkak ki. Ancak ben burada bitirmek istiyorum. İlerleyen satırlarda, romanın biraz da diğer boyutunun, “meta” oluşunun üzerinde duracağım.

Edebiyat mı çok satmak mı?

Daha yazının en başında bu kitabın da çok konuşulduğunu ve konuşulacağını yazdım. Aslında Elif Şafak, daha ziyade Baba ve Piç’ten bu yana fazlaca gündeme gelmeye, edebiyat çevrelerince tartışma malzemesi olmaya başlamıştı. 301’den yargılanması farklı bir konu… Oraya hiç girmeyeceğim. Benim eleştireceklerim Elif Şafak’ın roman dünyasındaki yeni yeri ile ilgili olacak. Keza görülüyor ki Elif Şafak –üst satırlarda da söylediğim üzere- yazın hayatında bir çizgi varmışçasına yeni bir elbise giydi ve artık onunla dolaşıyor. Edebiyat dünyasındaki pek çok “azılı” Elif Şafak muhalifinden birisi değilim. Hatta ben Elif şafak’ı, bir romancı olarak beğenen ve destekleyen okurlardandım da. Ancak ne olduysa –gözlemlediğim kadarıyla- Elif Şafak’ın Metis Yayınlarından ayrılıp Doğan Kitap’a (bundan sonra DK şeklinde yazacağım) geçmesiyle başladı. Ardı arkası kesilmez reklâm politikaları, daha çok satmak için üretilmiş çeşitli eylemler ve okurun elektriğinin kendisi için çok önemli olduğunu söyleyen ancak okuru önemsemez bir tavır sergileyerek “has” okuyucusunu kaybeden bir Elif Şafak. Bu ilginç süreç aslında sadece yayınevi değişimiyle değil köşe yazıları yazdığı gazetesini değiştirmesiyle de ilgili diye düşünüyorum. Keza Zaman gazetesinde yazan Elif Şafak ile Habertürk gazetesinde yazan Elif Şafak arasındaki “yedi fark”ı bulmakta da zorlanmayacaktır dikkatli okur. Ben ilerleyen satırlarda genel olarak DK’ye geçmesiyle ilgili olarak konuşacağım.

Sokaktan geçen yüz dikkatli okuru çevirseler ve “ticaret” yapan bir yayınevi ismi sorsalar, herhalde bunların büyük çoğunluğu DK ismini vermekten çekinmeyecektir. Mankenlerin yazdığı kitapları basan bir yayınevinin de farklı bir mantıkta olması beklenemez haliyle. Benim –bir okur olarak- gördüğüm kadarıyla da DK, kitaba bir sanat-edebiyat eseri olarak değer vermekten çok onu bir meta olarak gören ve bastığı kitapları çok satanlar listesine çıkarmak için çabalayan bir kurum. Onların yaptığını kesinlikle bir kültür-sanat-edebiyat hareketi olarak görmüyorum. Tabi ki kitapları DK tarafından basılan pek çok önemli yazar var ancak bunlardan hiçbiri yayınevinin ticari politikasını örtbas etmeye yetmiyor. Konuyu çok budaklandırmadan merkeze taşımak gerekirse Elif Şafak’a ve kitaplarına da aynı şekilde baktıklarını söylemekten geri duramayacağım. Yazara daha fazla telif ücreti vermişlerdir belki, orasına lafım yok, yazar ile yayınevinin gizlilik politikasına bağlı bir harekettir bu ancak okuru da ilgilendiren kısma gelince ve okur da bu “ticari” döngüyü fark edince durum biraz tatsızlaşıyor.

İlk olarak Siyah Süt adlı otobiyografik eseri basıldı Şafak’ın. Kitabı okudum. Beğenmedim. Beğenmediğimi de bir karşılaşmada Elif Şafak’a ilettim. Kendince haklı sebeplerini sundu tabi bir okuru olarak gördüğü bana. Ancak kitabın içerisinde çeşitli renklendirmeleri, çizimleri gören okur, balığın baştan koktuğunu anlayamadı ne yazık ki. Ardından Aşk geldi. Çok konuşuldu, tartışıldı, üzerine yazılar yazıldı ve hala da yazılıyor.  Yine klasik Şafak çizgisindeydi ancak Mevlana’yı ve Şems’i anlatması açısından, “Onları anlatmak Şafak’a mı kalmış!” tarzı söylemlerle ağır atışmaların da ortasında kaldı. Ama popüler olan, her zaman için kazanç kapısıdır. Mevlana ile Şems meselesi de böyle oldu. Aşk piyasada olduğu süre zarfında konu ilgili pek çok farklı kitap da rafları süslemekteydi. (Bunlardan akla ilk gelen Ahmet Ümit’in Bab-ı Esrar adlı romanı şüphesiz ki.) Bu kitabı için de çeşitli reklâm kampanyaları düzenleyen yayınevi, yazarın da popülaritesinden yararlanarak “çok satmayı” başardı. Ardından Kâğıt Helva ismi ile çıkan ve bence gereksiz ve tamamen ticari bir girişim olarak gördüğüm “alıntılar” kitabı sürüldü piyasaya Elif Şafak’ın. Kitap iki türlü basıldı, birisi sert kapak diğeri ise klasik karton kapak. İkisi arasında da belli bir fiyat farkı oldu takdir edersiniz ki. Neden böyle bir şey yapıldı diye düşünmeye gerek var mı? Kısa süre sonra Metis’te iken de yapılan ve köşe yazılarının toplandığı bir derleme kitap daha çıktı: Firarperest. Normalde böyle bir şeyi iyi niyetli bir girişim olarak görebilirdim ancak öncesinde öyle şeyler yapıldı ki ister istemez zaten kafamızda hazır bulunan tilkiler dolaşmaya başladı ve DK, Elif Şafak üzerinden kazanmaya devam ediyor gibi bir fikre kapılmamız geç olmadı.

Son olarak da bu yazının odak noktasını oluşturan İskender adlı romanı sürüldü piyasaya. Roman daha çıkmadan binlerce sipariş aldı. Çok satılacağı zaten kesin olan romanın çok basılmasına da şaşırmamak gerek tabi ki. Ancak daha raflarda kendisini görmeden kapağını gördüğümüz kitap bir hayli şaşırttı bizi ve şahsım adına ben “bu kadar da olmaz” diye geçirdim içimden. DK, muhteşem bir reklâm politikası daha izleyerek romanın kapağına Elif Şafak’ın fotoğrafını koymuş (kitabı aldığımda arka kapağın iç kısmında da bir başka Elif Şafak fotoğrafı gördüm, orası ayrı) hem de erkek kılığında…  Bunun bir yayınevi ve pazar politikası olduğunu fark edememek mümkün değil. Metis’te iken böyle bir “vukuat”ına şahit olmadığımız Şafak nasıl oluyor da (zaten kariyerinin zirvesindeyken) böyle bir şeye ihtiyaç duyuyor, bunu da anlamak mümkün değil. Zaten çok fazla satan bir yazar olarak Elif Şafak, üç sayfalık roman yazsa satılacak. Yayınevi de bunun farkında, ancak yazarının nimetlerinden daha fazla faydalanmak için midir nedir, sürekli farklı girişimlerde bulunuyor. Bu da “okur”u rahatsız edebiliyor zaman zaman.

Elif Şafak’ın –yukarıda da bir başka alıntısını yaptığım- röportajından bir kısmı alarak meseleye kendisi nasıl bakıyor aktarmak istiyorum: “Bizde maalesef okumadan eleştirmek mevcut bir refleks. Bu, yazarı ve kültürel ortamı yıpratıcı bir şey. Ama şunu eklemeden geçemeyeceğim. Okurlardan aldığım görüşler, tepkiler, enerji benim için o kadar kıymetli ki… Biz sadece basının içinde kimin ne yazdığına bakıyoruz. Benim için en önemlisi okurdan gelen yorum. Çünkü o yorum yazı odaklı, yazar odaklı değil. […]Kitap dünyasında tanıtım olayının dozu kaçtığı tartışmaları var şu sıralar. Bunu savunanlar da var eleştirenler de… Ben bazı şeyleri hakikaten anlamıyorum. Kitabın okunmadığından şikâyet ediyoruz. Eğer tanıtımının yapılması daha fazla kişiye ulaşması anlamına geliyorsa bunun ne zararı var. Kaldı ki okur olan insan tek kitap okumaz ki. Bugün bu kitabı okur, yarın bir başkasını. Okur kazandırmak bence kıymetli bir şeydir. Kitapların tanıtımı bence yapılır. Niye yapılmasın? Kitabın da sonuçta anlatılması gerekiyor. Benim için bir kitabın kapağıyla içi bir bütündür. Onun sunumu ve estetiği içeriği kadar önemli.” (Radikal Kitap, Sayı:541)

Burada dikkatimi iki nokta çekiyor. Bunlardan birincisi Şafak’ın kendi okurları üzerine düşündükleri… Bu düşündükleri bizleri de düşündürüyor çünkü okurunu bu kadar dikkate aldığını iddia eden –ki öyle olduğuna hala inanmak istiyorum ben bir Elif Şafak okuru olarak- bir yazarın, okurunun tepkilerinden rahatsız olmamasına nasıl bir anlam verilebilir, bilmiyorum. Kendisine, bir okuru olarak DK’ye geçmesinden rahatsızlık duyduğumu, DK’yi bir ticarethane olarak gördüğümü ve Metis gibi bir yayınevinden ayrılıp DK gibi bir yayınevine geçmesine anlam veremediğimi belirtmiştim evvelden. Benim gibi düşünen onlarca okurunun olduğunu, ben, bu edebiyatın içinde bir zerre iken fark etmeme rağmen kendisi nasıl fark etmiyor diye şaşırıyorum. Yukarıda “yazar odaklı” değil de “yazı odaklı” eleştirilerimi okuma imkânına erişecek mi bilmiyorum ancak kendi okurunun da yazarı ile o yazarının yazdıklarını eş zamanlı olarak eleştirmeye hakkının olduğunu düşünüyorum.

Dikkatimi çeken bir diğer husus da yine kapak meselesi… “Benim için bir kitabın kapağıyla içi bir bütündür. Onun sunumu ve estetiği içeriği kadar önemli.” diyen Şafak’a, siz bu kapak tasarımını estetik buldunuz mu gerçekten, diye sormak isterdim doğrusu. Kaş yapayım derken gözü kör etmek herhalde bu olsa gerek. Reklâm tabi ki önemlidir. Bir kitabın tanıtımı, satılması ve daha fazla okura ulaşması önemliden ziyade gerekli de bir eylemdir ancak benim gördüğüm kadarıyla Şafak ve onun yayınevi DK bu olayı biraz abartmış durumda. Bu abartı silsilesi içinde yeni okurlar kazanayım derken eski okurlarını kaybettiğini de umarım fark ediyordur Şafak…

“Edebiyat kitabından söz ettiğimizde, onu iki düzeyde alabileceğimizi biliyoruz: İlki, yazarın yaratım sürecinden çıkan, yaratıcı emek ürünü, yazınsal bir metin olarak kitap. İkincisi de, yayıncının onu kullanma biçimine uygun, kullanım değerinden daha çok yararlanmayı, demek daha çok satmayı amaçladığı bir mal olarak kitap. Bu ikisinin iç içe geçtiği yerde popüler edebiyatın zemini sürülmeye, artık ondan kopulmasını olanaksızlaştıracak bir popüler kültür alanı ve piyasa yaratılmaya başlanır.” (Radikal Kitap, Sayı: 542) diyen Semih Gümüş aslında çok önemli bir noktaya da işaret ediyor. İşte benim baştan beri anlatmaya çalıştığım da bu. Kitabı bir sanat ürünü olarak değil de bir “meta”, para kazanmanın bir aracı olarak gördüğümüzde, ona yüklenen anlam da değişiyor haliyle. Popüler edebiyat da burada doğuyor Gümüş’ün de bahsettiği üzere. Vampir-insan hikâyelerini anlatan kitaplar, basit kişisel gelişim kitapları, gündemdeki tarihi karakterlerden (son zamanlarda Kanuni Sultan Süleyman modası var) bahsederek onları anlatan(!) kitaplar ile birlikte zaten “çok satan” raflarının rengi de belli oluyor. Elif Şafak çok satmasın demiyorum kesinlikle. Keşke bütün romancılar onun kadar satsa, okunsa… Ancak erkeklerin pembe renkli kitap taşırken çekindiği gerekçesiyle Aşk’ı farklı renkte bir kapakla yeniden piyasaya süren DK’nin okura sunduğu bu dolaylı hizmet(?) felsefesi de insana samimi gelmiyor.

Altı da üstü de edebiyat olsun

Son olarak bir de intihal tartışmalarına değinmem gerek. Şafak’ın intihal yaptığı söylenen İngiliz yazar Zadie Smith’in “İnci Gibi Dişler” adlı romanını ben okumadım. Ama bir Şafak okuru olarak, yazarın böyle bir şey yapacağına ihtimal vermediğimi de biraz duygusal bir tavırla belirtmem gerektiğini söylemem gerek. Bir ressam başka bir ressamın resminden esinlenebilir. Bir besteci de farklı bir besteciden… Haliyle bir yazar da bir başka yazarın herhangi bir cümlesinden, noktasından, virgülünden etkilenebilir, esinlenebilir. Şafak da böyle bir durum ile iç içe kalmış mıdır bilmiyorum ancak kalmışsa bile bunu anlayışla karşılayabiliriz. Pek çok roman yazmış, (benim gözümde her şeye rağmen) iyi bir kurgu yeteneğine, karakter tahlillerine sahip Şafak’ın böyle bir şey yapması bir yana böyle bir şeye ihtiyaç duyacağını bile zannetmiyorum. Sırf muhtevadaki birkaç benzerlikten ötürü de “çok satan” bir yazara karşı bu şekilde bir “karalama kampanyası” düzenlenmesini anlamsız buluyorum açıkçası.

Bitirirken, yukarıda söylediklerime ek olarak İskender’i okurken eski Elif Şafak tadını alamadığımı tekrar vurgulamak istiyorum. Bu tadı kaçıran Elif Şafak mıdır yoksa eleştirmeye çalıştığım diğer durumlar mıdır onu da bilemiyorum ama sonuç olarak bazı okurların tatmin olmadığı kesin. DK de yine bahsettiğim üzere, yoğun bir şekilde sürdürdüğü bu tanıtım curcunasına bir son vermeli artık. Umuyorum ki, bu şekilde yaparak kendi yazarından çaldığını da er geç anlayacaktır. Kitap kapağında Elif Şafak’ın kendi fotoğrafı olmasaydı da İskender zaten bu kadar satardı herhalde. Kapağında yazarının fotoğrafının olmasının kitabı basitleştirdiğini düşünerek çok mu ileriye gidiyorum bilmiyorum ancak Elif Şafak bu eyleme ortak olarak kendi yüzünü de eskitiyor diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Yine de yazardan çok yazı konuşulmalı elbette. Ancak yazar ve yayınevi de “yazının dışında” kalan şeylerin konuşulmasına yol vermemeli. Ne olursa olsun, işin altı da üstü de edebiyat olsun. Böylesi okur için de yazar için de en güzeli olacaktır…

 

 

*  Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Ekim 2011′deki 24. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Sesimi Duyan Var mı?

 

Keşke bu konuyla ilgili bir şeyler yazabilseydim. Ama yazmak da yetmiyor bazen. Dünyanın bir coğrafyasında meydana gelen depreme sevinebiliyor muyuz? İnsanların can çekişerek ölmesine ne zaman güler hale geldik? Orada bir kardeşimiz öldü bizim. Bir annemiz ağladı. Kürtçe ağladı. Sonra bir başkası Türkçe ağladı. İkisinin de gözyaşı aynı idi. İkisi de aynı ağlıyordu. Farklı değillerdi. Farkımız yok çünkü. Veda hutbesinde Hz. Peygamber’in; “Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.”  sözleriyle anlatmaya çalıştığını kaçımız anlamışız acaba? Orada can çekişen o coğrafyanın insanları değil, bütünüyle insanlık belki de. Tıpkı bazılarımızı çoktan terk etmiş olan insanlık gibi, aynı insanlık orada yatan da:

 

 

Belki de insanlığı, onun ölümünü yazmaya çalışmaktansa, bunu çok iyi yazmış olan bir başkasının kalemini okumamız gereklidir. Oğuz Atay‘ı ve onun Tehlikeli Oyunlar‘da yazdıklarını:

“Nihayet insanlık öldü. Haber aldığımıza göre,uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık,dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre,’yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde,’insanlık öldü mü?’ ya da ‘insanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakta yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar,telgraflar yağmıştır;herkes,insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir.

Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsada,yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru lduğunu göstermiştir. Evet,insanlık artık aramızda yok. İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler,ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat,insanlık aleminin bu büyük kaybı,birçok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir;o kadar ki,bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeğe başlamışlardır.

Bize göre,böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile,hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden,bir zamanlar insanlığın olduğunu,bizim gibi nefes alıp ıztırap öektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de,onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir.

İnsanlıktan paylarını alamayanlar için zaten bir ölüydü;onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık,dünya savaşlarından birinde,çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra,hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık,önce ki gece sabah karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar,insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır.

Doğru dürüst bir tahsil göremeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa,doğru dürüst bir mirasta kalmamıştı;bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık,başkalarının yardımıyla geçinmeğe çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz,boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz,insanlığın yakınlarına baş sağlığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: merhumun cenazesi,önce,uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartımanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade törenden sonra toprağa verilecektir.”


Vapur Taşıyan Mektup *

 

Şimdi ben seni aldım bir elimle.
Öteki elimle bir zarf açtım:
Gel-git yapıyordu denizler
Bir uçağın pervanesi kuzeye bakarken.
Bütün denizleri öteki elimdeki zarfa sığdırdım.
Seni bir başka yana sığdırama… …

Ses bitti, giderken gece.
Bir sonbahar ayı gibi belli belirsiz bir soğuk tepede
Şimdi ben senin bir elinden tuttum.
Diğer elinden, zamanın,
Ansızın geçmesin diye kıyıya paralel kederli bir vapur daha.
Sen yakaladın bir vapuru bedeninden,
Vapur kıyıya paralel bir başka hüzün oldu.
Bütün zarflar, ilkbahar…

 

* Önemli/keskin/sert/şiddet dolu uyarı: Bu bir şiir değildir.


Ayraç’ın 24. Sayısında İskender’i Yazdım

Ayraç Dergisi’nin 24. sayısında Elif Şafak’ın son romanı olan “İskender” üzerine bir şeyler karaladım. Bu kitap üzerine çok eleştiri yapıldı, Elif Şafak’ın her kitabı gibi bu da çok konuşuldu. Sanırım buna kimse şaşırmamıştır… Benim gibi Elif Şafak’ı beğenen ve takip eden bir okur bile çileden çıktıysa (ki çileden çıkan, benden daha azılı Elif Şafak hayranları tanıyorum) gerçekten bir şeyler yolunda gitmiyor demektir… Merak eden derginin ilgili sayısını edinip yazıya bakabilir. Ben de ilerleyen günlerde burada paylaşacağım yine yazıyı…

Not: Ayraç’ı merak edenler facebook üzerinden sürekli güncelledikleri sayfalarını takip edebilirler:

http://www.facebook.com/ayracdergi

 

 

 

 

 


Sen Muhalif Değilsin, Sadece Benden Daha Faşistsin!

 

iDead manşetini Steve Jobs için atan Radikal, (yanılmıyorsam) arka sayfalardan birinde de  Jobs’un o meşhur sözünü tekrarlamıştı: “Hayattaki en büyük icat, ölümdür!” Gerçekten de Jobs’un da malum konuşmasında bahsettiği üzere ölüm, bizim için yani insanlar için tek ve en büyük ortak nokta belki de. Jobs, yaptıklarıyla, teknoloji dünyasında çok büyük bir isim bırakarak ayrıldı aramızdan. Şüphesiz yıllar sonra onun yaptıklarını geride bırakacak onlarca yeni buluş, teknoloji tasarımı ve benzeri olaylar gerçekleşecektir ancak Jobs’un ismi kolay kolay silinip gitmeyecektir bu dünyadan. Ölüm, aslında sadece kişilerin bedenlerinin taşınması anlamına geliyor bu manada. Tek ortak noktamız olan ölüm, farklı kıtalarda, farklı ülkelerde, farklı kentlerde olsak da bizim en geniş paydamız. Bunu ne kadar anladığımız ise belirsiz…

Jobs’un ölümü değildi sadece bu haftayı meşgul eden. Bir ölüm daha vardı. Başbakanın annesinin ölümü… Çoğumuz Allah rahmet etsin deyip geçmişizdir. Tanımadığımız onlarca başka kişi için söylediğimiz gibi. Ama bir başka güruh daha vardı ki her yerde olduğu gibi yine fırladılar bir yerlerden ve saçma sapan sözleriyle etrafta fırtınalar(?!?) estirdiler. Kimler? İnternet üzerinden, özellikle twitter ve facebook üzerinden, mikro siyasetin sınırlarını zorlayan, bir halt yapamadıkları için dillerine vurmuş olan mübarekler tabi ki…

Aslında ben bu bloga kesinlikle siyasi içerikli bir şey yazmayacağıma dair söz vermiştim kendime. O yüzden bu yazılanları da siyasi bir mesaj olarak okumazsanız sevineceğim. Siyasetin “s”si bile söz konusu değil zaten burada. Söz konusu olan şey, başta da söylediğim gibi, bizim tek ortak paydamız olan ölüm.   Televizyonlar, Başbakanın annesinin cenazesini canlı yayında verirken özellikle bir noktaya “zoom” yaptı kameralar: Başbakanın gözyaşlarına. Orada gördüğüm, naçizane olarak benim gördüğüm, Başbakanın gözyaşları değildi. Oğul Recep’in gözyaşlarıydı. Hani çok yakınınızdaki birisi sizden ayrılıp da gider ya, bir daha göremeyeceğinizi bilirsiniz ya onu; nasıl burulur içiniz, ağlarsınız, yutkunursunuz, kusarsınız, söversiniz… İşte onun gözyaşları idi. Ben orada Başbakanı görmedim. Bir evlat gördüm. Etrafındaki kameraları görmeyen, Başbakanlığını bir kenara bırakmış ve belki de çoktan unutmuş bir adam olan evlat Recep’i gördüm. “Van Minüt RTE”den eser yoktu orada. Meydanlarda, seçim propagandası yaparken atıp kesen adamdan eser yoktu. Oğluna gemi mi almış, devleti mi yemiş, villa mı yaptırmış kendisine… Belli ki her şeyi unutmuş o evlat Recep Tayyip. Anası ölmüş. Anasını alacak, götürecek, gömecek, üzerine eline verdikleri bir kürekle toprak atacak ve sonra evine dönecek hava karardığında. Önceki gece hastanede olan anasının artık bir ağaç dibinde, toprak altında olduğunu hatırlayıp ağlayacak bir daha. Başbakanlığı çok uzak kalacak. AKP çok uzak kalacak ona. Suriye’ye saydığı laflar, İsrail meselesi, Avrupa Birliği… Unutturacak kendisini evlat Recep Tayyip’in zihninde. Dahası var mı?

Ama bizim mikro siyaseti seven canım halkımız boş durmadı tabi. Dediğim gibi facebook üzerinden, twitter üzerinden bu cenazeyi kutlamaya başlamışlardı bile çoktan. “Tayyip’in anasına söylemek isterdim, oğlunu da al git!” şeklinde bir cümleyi (nerede okuduğumu hatırlamıyorum) gördüğümde tüylerim diken diken oldu. Bu kadar mı kötü bir durumdayız? Bu kadar mı faşizan duygularla bezendi zihinler? Bir “anne”nin ölümünü havaifişeklerle kutlayacak dereceye ne ara geldik?

Ben AKP’ye bugüne kadar hiçbir genel seçimde oy vermiş birisi değilim. Başbakanın beğendiğim noktaları da var, çok zayıf bulduğum ve desteklemediğim noktaları da… Ama mesele bu değil ki… Bir X kişisi, bu cenazenin bir gövde gösterisine dönüştürüldüğünü “twit”lemişti. O anda, o adam onu görüyor mudur acaba? Sevmeyebilirsiniz, desteklemeyebilirsiniz, nefret dahi edebilirsiniz… Önemli olan bu kısım değil, önemli olan, sanki anneleri yokmuş gibi davranan işe yaramaz bir güruhun, falanca kişinin annesinin ölümünden faşizanca zevk duyması. Ah benim canım halkım, umarım Aziz Nesin bu “salaklık” mevzusunda haklı değildir. Yoksa binlerce salakla aynı kara parçasında yaşadığım için kendimi şanssız hissetmeye bir adım daha yaklaşmış olacağım.

Ha bu arada, sizin hiç anneniz öldü mü?

 


“TAŞ UYKUSU”NDAN UYANMAK (Mavi Yeşil 71. Sayı)


“TAŞ UYKUSU”NDAN UYANMAK *

Aslı Tohumcu’nun son kitabı Taş Uykusu, Ocak 2011’de Kırmızı Kedi Yayınlarından çıktı. Aslı Tohumcu, Taş Uykusu’nda, insanın var oluşundan itibaren devam eden ve bitmek tükenmek bilmeyen bir konuyu ele alıyor: şiddet! Bugün, bizdeki en basit hali olan aile içi şiddetten tutun da tüm dünyada doğrudan ya da dolaylı olarak kendini hissettiren silahlı çatışmalara yani savaşlara kadar, pek çok şiddet biçimi var. Yazar, romanda, bu şiddet hallerini farklı karakterlerdeki farklı toplumsal duruşlara sahip insanların ağzından aktarıyor okura. Bu insanları bir araya getiren ise bir belediye otobüsü. Roman boyunca, her durakta otobüse binen ve otobüsten inen yolcular ile ilerliyor sayfalar. Hepsi hayatın bir ucunda, farklı duyguları, farklı hassasiyetleri, farklı bakış açıları olan insanlar. Hatta diyebiliriz ki, belediye otobüsünü kullanmasalar belki de o insanlar hayatlarının hiçbir aşamasında bir araya gel(e)meyecekler. Yani bu birliktelik, bir bakıma zorunlu bir birliktelik… Arka kapakta da dendiği gibi, Aslı Tohumcu, bir belediye otobüsünde birlikte yolculuk etmek zorunda olan insanların zihninden geçenleri okuyarak, günümüz Türkiye’sinin şiddet yüklü yüzünü hüzünlü bir fotoğraf karesine çeviriyor, diyebiliriz.

Şiddetin “Öteki” Yüzü

Roman, az önce de bahsettiğimiz üzere şehir içi bir yolcu otobüsünde geçiyor. Otobüs şoförünün, otobüsün kontak anahtarını çevirmesiyle hikâyemiz de başlamış oluyor. Bu başlangıç ile birlikte, romanda tanıştığımız ilk karakter de şoför oluyor ve yazar, okura, belki de roman hakkındaki ilk izlenimin oluşacağı şu cümleler ile, şoförün düşüncelerinden bir kesit sunuyor: “En çok, insanların sabah sabah kavga edecek onca şey bulmalarına şaşıyor.” (s.7) Henüz romanın ilk sayfasında geçen bu cümle ve “kavga” kelimesi, ilerleyen sayfalarda otobüste neler olabileceğine dair de bir ipucu sunuyor bize. Otobüs ilerledikçe her durakta binen ve inen yolcular oluyor. Öğrencilerden gözleri görmeyen bir adama, âşık (olduğunu sanan) bir kızdan yolculuğu tespih çekerek geçiren Müslüman(!) bir kadına kadar çok farklı duruşları olan, hayata farklı yerlerden bakan pek çok yolcu var otobüste. Bu yolcuların hemen hepsinin farklı bir hikâyesi olsa da okumaya devam ettikçe anlıyoruz ki neredeyse hiçbirinin hikâyesi olağanüstü değil. Hiçbirinde olağandışı bir öğe yok. Yolcuların neredeyse tamamı klasik orta sınıfa mensup insanlar ve hatta orta sınıfın bile altında. Bu açıdan bakarsak da kahramanların neden bir başka yerde değil de otobüste bir araya getirildiğini anlamamız daha kolay oluyor.

Romandaki karakterleri tek tek yazmayacağım. Ancak yeri geldiğinde bazı karakterler üzerinden bazı noktalara değineceğim. Karakterler bağlamında romana bakarsak ilk dikkatimizi çeken, (metnin tamamında) neredeyse bütün yolcuların hayatlarından memnun olmaması. Zaten kasvetli olan otobüs ortamında, bir karakter de çıkıp da belirgin ve net bir şekilde, her şey ne güzel ya da hayatımdan ne kadar da memnunum demiyor. Zaten öyle bir durum olsa, belki de sırıtacak ve romanın genelindeki atmosfere gölge düşürecek.  Hiçbir şey yoksa havadan huzursuz ve mutsuz olan tipler var. Bir yolcu, bir başkasına bakarak imrenip iç geçirebiliyor. Kendi durumundan yola çıkarak, ben de şunun gibi olsam keşke şeklinde düşünceler oluşabiliyor herhangi birinin kafasında. Ama kimse, bir başkasının hayatı ve yaşadıkları hakkında herhangi bir fikre sahip değil. Birbirlerinin yerinde olmak istemeleri değil sadece kafalarından geçen. Bir yolcu, örneğin karşısındaki, çaprazındaki ya da otobüse yeni binmekte olan bir başka yolcu hakkında olumsuz ve önyargılarla dolu fikirleri de geçirebiliyor kafasından. Örneğin Metin, yakınındaki bir başka yolcu için “Mesela şunun gibi bir tipsizi… […] Belli, ipsiz sapsızın teki…” (s.15) şeklinde bir düşünceye kapılabiliyor. Ama aslında Metin’in o an için, karşısındaki hakkında tek bildiği, adamın dış görünüşü.  Bir başka yolcu, Ayfer, gözleri görmeyen yolcu için, “…öbürüne de Allah vurmuş tokadını.” (s.25) diye fazlasıyla acımasız bir yorum yapabiliyor. Bu anlamda belki de en çarpıcı örneklerden birisi Refika. Tespih çekiyor haldeyken birden bire yanındaki hamile kadına dikkat eden Refika’nın gözleri kadının kulaklıklarına kayıyor;  “Şu gebe kadın ne dinler acaba? Süheyla’nın kızı demişti geçen, Kuran-ı Kerim kasetleri varmış, böyle kulağına takıp dinleniyormuş. En doğru hatim olur! Kadın hafızlarımızdan kaset bulunur mu ki? (işte bu kısım fazlasıyla çarpıcı) Allahım, eğer ki bu gebe senin kelamını dinliyorsa yavrusuna sıhhatle kavuşmayı nasip et ona ya rabbi. Ama eğer ki günahkâr şarkılar dinliyorsa yavrusunu kucağına almak nasip olmasın, sen bari o yavruyu günahkâr olmaktan koru ya rabbi.” (s.28) Belki de bir müslümanın düşünmemesi gereken ne varsa o anda geçiyor Refika’nın zihninden. Çektiği tespih ile bağdaşmayan bu davranışı, ön yargılarımızın ne kadar da yoğun olabileceğinin bir göstergesi. “Kendisi gibi olmayanı dışlama” zihniyeti, bir bakıma “ötekileştirme” Refika’nın ağzından, en basit ve en yalın haliyle çıkıyor karşımıza. Yazarın böyle bir fikri, tespih çeken bir kadın tarafından bizlere aktarması ise kesinlikle bilinçli ve yerinde bir tercih olarak görünüyor gözüme. Refika art niyetli mi değil mi, tartışmaya açık. Ama Refika’yı tanımlayabilecek en doğru kelime: “gerçek!” Refika tam anlamıyla gerçek bir karakter. Ramazan’da oruçlu iken fırında pide kuyruğuna giren birisinin, kendisinden sonra gelen bir başkasının kendisinden önce pide alması üzerine fırıncıya küfür etmesi kadar gerçek ve tutarsız. Aslında bu karakteri gerçek yapan, biraz da eylem ile söylemdeki tutarsızlığı. Bu anlamda Refika, benim önemsediğim bir karakter oldu.

Buna bağlı olarak sonraki sayfalarda, yine aynı merkez çerçevesinde yorumlayabileceğimiz bir başka karakter de Gülşen. Gülşen aile baskısı ile birtakım dini hassasiyetlerin empoze edilmeye çalışıldığı bir genç kız. “Hoca Efendimiz boğazınızdan geçen her lokma için bilmem ne yapın demiş. (…) Bin kere dedim ya, bin kere dedim istemiyorum! Ağladım, yalvardım, hap içtim. Bu kadar mı kıymetli  Allahınız, kendi kızınızdan daha mı kıymetli ya? Kitabımı da yırttı attı hayvan! En güzel yerindeydim. Kuran okumak varken bu pisliklerle zehirlenmeyecekmişim.” (s.62) diyen Gülşen tam bir ebeveyn mağduru görüntüsünde. Okuduğumuzdan çıkardığımıza göre ailesi aşırı dindar bir kesime mensup olan Gülşen’in onlarla aynı fikirleri paylaşmıyor olması, iki tür hayat yaşamasına sebep olmuş. Evde ayrı, dışarıda ayrı. Bunun en büyük kanıtı da otobüse biner binmez başörtüsünü açması. “…başındaki örtüyü açarak ilerliyor genç kız.” diye betimliyor yazar Gülşen’i. Burada “türban” yerine “başörtüsü” kavramını kullanması da ayrıca değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Türkiye’nin gündemini uzun süredir meşgul eden “türban siyaseti”ne burada biraz daha ılımlı yaklaşmış Aslı Tohumcu ve bence, bilinçli bir tercih olarak türban yerine başörtüsünü kullanmış. Gülşen’in cümlelerinde geçen “hoca efendi” ifadesi ile özellikle bir isim vurgulanmış mı bilmiyorum ancak ben okurken, bu ifadeyi gördüğümde aklıma ilk olarak Fethullah Gülen ismi geldi. Tabi burası da benim kişisel yorumum… Yazar, bu noktada da, bu kavramı ucu açık bırakmış sanki biraz. Son olarak yine Refika dikkatimizi çekiyor ve önceki satırlardaki tutumunu devam ettiriyor. Gülşen’i fark eden Refika, “Yarabbiiii, nereye düştüm ben! Estağfirullah. Estağfirullah. Anam anam anam, bizim kız da yapmıyordur değil mi böyle? Kapıdan örtük çıkıp sonra sokaklarda çiçek gibi. Allah yazdıysa bozsun, yapıyorsa boynu altında kalsın inşallah.” (s.62) şeklinde serzenişte bulunuyor. Yine bütün gerçekliğiyle gözler önünde.

Tabi ki önyargılarımız burada bitmiyor. Farklı karakterler de var. Benim dikkatimi özellikle çeken bir başka karakter de Nevin. Altıncı durakta otobüse binen bir çingene hakkında Nevin’in düşündükleri, aslında zaman zaman hepimizin düşündükleri olabiliyor. “Her tür fenalık bunlarda, ama ne yazar! Sıçar gibi yavrular bunlar. Onlar çoğalır, biz eksiliriz. Kürtler de böyle, çingeneler gibi, pırt pırt doğuruyorlar. Yarısı hırsız yarısı terörist oluyor. Boğazlarından adam gibi ekmek geçmez ama iş doğurmaya gelince…” (s.36) Nevin’e bunları söyleten ya da düşündüren ne, diye sorunca kendimize, hiçbir cevap bulamıyoruz. Nevin’in bunları düşünmesine sebep olan, otobüse binenin bir çingene olması… Nevin, çingeneyi görünce içinde bir nevi faşist bir canavar beliriyor. Herhalde o anda Nevin’in eline bir silah verilse, çingeneyi gözünü kırpmadan vurabilir. Okur olarak biz, öyle bir hisse kapılıyoruz. Yetmiyor, Kürtlere geçiyor Nevin. Kürtler hakkında düşündükleri daha da dramatik. “…yarısı hırsız yarısı terörist oluyor.” söylemiyle Nevin, belki de tek başına, Türk toplumundaki koca bir kitlenin sözcülüğünü de yapıyor. Refika örneğinde “biz – onlar” ayrımı dini boyutta iken, Nevin örneğinde bu ayrım etnik köken, kimlik, aidiyet boyutuna taşınıyor. Aslında Refika ile Nevin bu anlamda birbirine benzeyen karakterler. Çünkü ikisi de kendisi gibi olmayanı, köprünün öte yakasına itmeye hevesli tipler.

Kürt meselesi anlamında daha net bir örnek olarak da Abidin’i görebiliriz. Onun, bu çerçevede konumuza dâhil olmasının en önemli sebebi Kürt olması. Cep telefonuyla konuşan Abidin, konuşmasına bazen Türkçe bazen Kürtçe devam ediyor. “ – Ya bi sus konuşma da dinle. Beni kessen senin dediğin paraya olmaz o iş. Ji xwe ew mal ên Arif begê ne. Pereyên xwe nîşan bide, tu çîqasî bixwazî ez ê bidim te.” (s.89) Şeklinde devam ediyor konuşması. Yazarın, Abidin’e iki dili aynı anda konuşturmasının amacı, Türkçe gibi Kürtçe’nin de aslında yaşayan, var olan ve bir kesim halk tarafından kullanılan bir dil olduğunu göstermek. Kürt açılımı ya da demokratik açılım diye isimlendirilerek yapılan girişimlerle de Kürt dilinin gündemin sıcak maddelerinden birisi olması münasebetiyle, yazarın bunu bir karaktere yükleyerek dile getirmesi, hassas bir davranış olmuş. Ancak bunun getireceği endişeleri de dillendirmiş Aslı Tohumcu. Kitabın en sonlarında, Fahri’nin yer yer Kürtçe konuşan Abidin için “…PKK o, dediklerine inanmayın…” (s.98) demesi yine önyargılarımızın ve ötekileştirme çabamızın bir ürünü olarak göze çarpıyor. Yazar, hem Kürtçe konuşturduğu karakteri üzerinden Kürtçe hakkında ciddi bir mesaj verip, Kürt halkının hassas olduğu “dil” problemine değinirken; diğer yandan da Türk olarak tanımladığı bir başka karakter üzerinden, Kürtçe’nin günlük hayatta kullanılması üzerinden doğan yanlış anlaşılma/anlaşılamama durumundan da bahsediyor. Hiç şüphe yok ki bu bir bilinç meselesi. Malum gazetenin reklâmında kullandığı o replik de burada geliyor işte aklımıza: “Yaftalamadan önce düşünün!” Aslı Tohumcu bunu başarıyor. Kitabın akışı içerisinde her karakter, farklı bir konuda düşündürüyor bizi. Ve düşündüklerimizin hepsi, Türkiye’nin sıcak maddeleri aslında…

Yine ötekileştirme çerçevesinde bakılabilecek olan bir başka karakter de Serda. Serda Hıristiyan bir vatandaş ve o da bir şekilde toplumda kendini azınlık olarak hisseden, daha doğrusu kendisine azınlık bir gruptan olduğu hissettirilen birisi. Serda, bu durumu her ne kadar kanıksamış olsa da, yine de iç dünyasında yaşadığı bu “farklı” olma hali, yakasını bırakmıyor. Bir grup liseli gencin şu diyalogu dikkate değer:

—       “Olum şuna bak, şemsiye satıyo ya. Fıkra gibi.

—       Sen onu bırak da şu kıza bak.

—       Aa, gavur o.

—       Gavur değil salak, Hıristiyandır.

—       Ne biliyim haçı görünce.

—       Ee? Salaksın olum ya, valla.

—       Hişt, baksana, bunlarda bekâret derdi falan yoktur di mi? Birlikte falan yaşıyolar ya.” (s.88)

Serda’dan öncelikle “gâvur” diye bahsediyor gençler. Bunu tespit ettikleri nokta ise Serda’nın boynundaki haç. Yaşlarını metinde göremesek de lise öğrencisi olmaları münasebetiyle 15–16 yaşlarında olduğunu varsayabiliriz bu diyalogu kuran gençlerin. Çocuk yaştaki bu gençlerin karşılarındaki “Müslüman olmayan” bir vatandaş hakkında böylesi cümleler kurmasının en önemli ve temel sebebi ise önce aile daha sonra da çevredir diye düşünüyorum. Çocuk yaştan itibaren, onlara, nasıl düşünürse düşünsün, neye inanırsa inansın, yaşama şekli ne olursa olsun, karşıdakinin öncelikle bir “insan” olduğu gerçeğini özümsetmeyen aile ve yakın çevre ile birlikte, yeni nesiller de gelenekten gelen bir anlayışla “biz – onlar” fikrini taşıyacaktır, taşıyorlardır.  Bu noktada, az önceki sözleri duyan Serda’nın da bu durum üzerindeki; “… Bunlar! … beni diyor. Benim gibileri. Hep ötekiyiz, değişik olan. Bir düşün, sen de bana değişiksin. Hıristiyansak orospu muyuz, yok mu bizim ahlakımız, değerimiz! Yok mu hiçbir hakkımız! Fazla bir şey değil ki istediği…” (s.89) şeklindeki serzenişi, karşı tarafta da bir “biz – onlar” ikiliği olduğunu görmemiz açısından önemli. Oysaki binlerce yıldır, sadece Türklerin değil, herkesin yuvası olmuştur bu topraklar. Kendini nasıl tanımlarsa tanımlasın, buranın ekmeğini yemiş, suyunu içmiştir insanlar. Müslüman, gayrimüslim, Ermeni, Kürt, Çerkez, Laz, sağcı, solcu, milliyetçi, muhafazakâr… Aklımıza hangi sıfat gelirse… Her şeyden önce, ortak etnik köken ya da ortak ideoloji değil de ortak çıkarlar doğrultusunda düşünülse ve böyle bakılsa sosyal hayata, belki de bugün yaşadığımız hiçbir etnik ayrımcılık ya da ideolojik şiddet, var olmayacaktı… İşte Serda’dan, onun fikirlerinden duyduklarımız da, sadece Serda’nın değil, onun gibi kendisini ayrı, öteki, farklı hisseden herkesin sesi oluyor burada. Tabi bu ses de, diğer sesler gibi, sadece duyabilenin kulağına ulaşıyor…

Gerçeğin Ta Kendisi

Taş Uykusu’nda dikkatimizi çeken bir başka nokta da “gerçek.” Yazar, metni kurarken, karakterlerini kurmaca bir zemine oturtmuş olsa da, gerçek olaylardan faydalanmayı, gerçekleri aktarmayı da eksik etmemiş. İlk göze çarpan net örnek, Hrant Dink olayı. Gazete okuyan Hakan’ın gözlerinden bakıyoruz dünyaya ve haberi SEVGİLİYE MEKTUP şeklinde görüyoruz. Hrant Dink’in eşi Rakel Dink, cenazede eşi için konuşmuştu. Aslı Tohumcu da bu kısmı olduğu gibi aktarıyor bizlere. Rakel Dink’in ağzından çıkanlar, sadece eşi için değil bütün bir toplum için önem taşıyor. Özellikle, “… Yaşı kaç olursa olsun 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim.” (s.59) sözleri, şiddetin nerede başladığını sorgulamamız açısından çok önemli diye düşünüyorum.

Bir başka gerçek olay ise Mayıs 2009’da Mardin’in Bilge Köyü’nde yaşanan ve onlarca insanın öldüğü katliam… Yazar, bu haberi de romanına ekleyerek, sosyal bir gerçeklikle kurgusal bir dünya arasında köprü kuruyor. Haber öyle bir haber ki, gerçekte bu konu hakkında bir bilgisi olmayanlar, “o kadar da değil artık, böyle de örnek olur mu…” gibi fikirlere bile kapılabilir. Şiddetin, en şiddetli halini ve belki de bütün bir romandaki en büyük dramı bu haber oluşturuyor. Ne yazık ki gerçek bir haber… Radyo dinleyen Kâinat sayesinde alıyoruz bu haberleri biz de. Radyodan aktarılıyor: “… Çok ağır bir haberle, Mardin’de büyük bir katliam haberiyle açtık. İlk duyduğumuz sesler ona aitti. İnsanların Mardin’de şokta olduğu… Kırk beş ölü… Mardin’in Bilge köyünde akşam saatlerinde, bir düğüne maskeli kişilerin düzenlediği bir silahlı saldırıda, kırk beş kişi yarala… yaşamını yitirdi. Ölenlerin çoğunun da çocuk ve kadın olduğu bir kurşuna dizme. Gerçek anlamıyla bir vahşet, dehşet ve terör olayı olduğunu söyleyebiliriz bunun.” (s.23)

Bu haberle birlikte “terör”ün ne olduğu hakkında da düşünmeye başlıyoruz okur olarak. Özellikle, “… İçişleri Bakanlığı’nın bunun terörle alakalı bir saldırı olmadığını açıklaması.” (s.23) ifadesi, “Terör nedir?” sorusunu sorduruyor bize. Devletin yaptığı açıklamaya göre bu katliam, terör olarak görülmüyor. Yani devlet, bunun bir PKK saldırısı olmadığını söylüyor. Ancak apaçık bir katliam olan bu olay, terör değilse nedir, diye de düşünmeden edemiyoruz. Burada devletin, terör ile PKK’ya aynı potada bakması sebebiyle böyle bir durum oluşuyor. Kan davası da olsa, aşiretler arası bir kavga da olsa, sonuçta ortada bir katliam var ve failleri kim olursa olsun, bu olay, onu “terör” kapsamına koymak için yeterli gibi görünüyor. Belki de bu yüzden, devlet, “Terör değil…” dediğinde bile, kimsenin içi rahatlamıyor…  Bu haber ile ilgili ilerleyen sayfalarda da pek çok kez farklı gelişmeler aktarılıyor. Haberi bütün olarak ve ayrıntılı biçimde öğreniyoruz bizler de okur olarak. İşte gerçeğin ta kendisi, diyoruz belki de içimizden…

Başka gerçek olaylar da aktarıyor bize yazar. Magazin haberleri, trajikomik üçüncü sayfa haberleri, tecavüz haberleri vs… 1987 yılına ait bir gazeteden cinayet ve intihar haberler okutuyor örneğin yazar. Karısını öldürenler, cinnet geçirip intihar edenler, faili meçhul ölümler gibi haberlerle 1987’yi aktaran Aslı Tohumcu, aslında bir bakıma dün ile bugün arasında da bir bağlantı kurarak, günümüz Türkiye’sinde de hala benzer haberlerin olduğunu ve hiçbir şeyin değişmediğini aktarmaya çalışıyor bizlere. Hayatın gerçek bir kesitini alıp, roman kurgusu içerisinde eritiyor, ancak hiçbir haber karşısında tüylerimiz diken diken olmuyor bir bakıma. Şiddeti öylesine kanıksamışız ki, belki de artık duymaya alıştığımız sıradan haberler gibi geliyor bize bunlar ve önemsemeden, üzerinde durmadan geçip gidiyoruz. Falanca bir ünlünün kilo probleminin ardından bir sonraki haberde Hrant Dink cinayetini okuyan gazete okuru, belki de en başta gazetede o haberi yapanlar toplumsal şiddete karşı hassas olmadıkları için, gördüğü cinayet, ölüm, kaza gibi haberlere şaşırmıyor, üzülmüyor. İşte kitapta beğendiğim noktalardan biri de bu idi: gerçek ile kurgu arasındaki köprünün iyi verilmesi…

Devlet – Vatandaş İlişkisi

Romanda özellikle dikkatimi çeken bir diğer husus da bazı karakterlerin devlet hakkındaki görüşleri… Birkaç yolcunun çeşitli sebeplerden ötürü şikâyetlerinden, vatandaşın devlet hakkındaki görüşlerinin pek de olumlu olmadığı sonucuna varmak güç olmuyor. Örneklerden birisi Fahri“Hırsızların en arsızı devlet, … hep söylerim, susturmaya çalışırlar. Verdiğimiz vergiden, ödediğimiz faturadan belli. Ben keriz miyim ödemeyenlerinkini de ödeyeyim.” (s.40) diyen Fahri, devleti “arsız hırsız” olmakla suçlarken, bir yandan da vergi kaçıranlara dikkat çekiyor. Büyük patronlar, para babaları kazandıklarının vergisini vermekten bir şekilde kurtulurken, her şey için vergi alan devlete para ödemek yine orta sınıf halkın omuzlarına biniyor. Tabi genelleme yapmak doğru olmaz bu durumda. Pek çok büyük iş adamı, mal mülk sahibi, düzenli olarak vergisini veriyordur ancak “Devlette çalışarak adam olunmaz.” (s.70) diyen Fahri’nin dikkat çektiği konu yine de bu anlamda önemli. Yazarın, devlet hırsızdır, şeklindeki cesur çıkışını biraz abartılı bulsam da, burada da yazarın kişisel bakış açısının hâkim olduğunu düşünerek bu ifadenin üzerinde çok fazla durma gereği görmüyorum.

Çeşitli sebeplerden ötürü köprüden atlayıp intihar etmeyi düşünen Ahmet de uzun bir iç geçirmeden sonra, “Devlet dirimize sahip çıkmadı, bari ölümüzü denizden çıkarsınlar çok mu?” (s.61) diyerek devlet – vatandaş ilişkisinin bir başka boyutunu, devletin kendi vatandaşını yeterince önemsemediğini vurgulamaya çalışıyor.

Bu anlamda da örnekleri çoğaltmamız mümkün. Romanın başka noktalarında da devlet-vatandaş ilişkisine dair farklı yaklaşımlar görülüyor. Bu çerçevede anlamamız gereken, şiddetin bir başka boyutudur belki de. Devletin, vatandaşları üzerindeki (görece) olumsuz yaklaşımı, bir bakıma göz önünde olmayan, soyut bir şiddet şekli sunuyor bize. Günümüzde çok sık rastlanan iş bulma sıkıntısından yola çıkarak bir örnek vermek gerekirse, vatandaşın birinin sürekli iş arayıp bulamadığını, (kendine göre) devletin ona yardım elini uzatmadığını ve iş ver(e)mediğini, en sonunda da vatandaşın dayanamayarak intihar ettiğini düşünelim. Buradakinin bir intihar değil de bir cinayet olduğunu düşünürsek, çok mu ileriye gitmiş oluruz peki? Failinin olmadığı bir cinayet… İşte bu hassasiyet içerisinde, zaman zaman aşırı bulsam da, yazarın devlet – vatandaş ilişkisini irdelemesini de anlamlı bulduğumu belirtmem gerek.

Taş Uykusu’ndaki Teknik ve Üslup Üzerine

Taş Uykusu’nun tekniği ve yazarın üslubu üzerine birkaç şey söylemeden önce bir noktayı belirtmemde yarar var. Aslı Tohumcu, romandaki muhtevayı o kadar zengin ve “şiddet” çerçevesinde de olsa, o kadar yoğun tutmuş ki, muhteva pek çok yerde üslubun ve tekniğin önüne geçiyor, hatta okuyucu olarak bizler, yazarın üslubuna ve tekniğine dikkat edemeyebiliyoruz bile. Bu durum romanın zafiyeti midir yoksa muhtevadaki gücü müdür, tartışılabilir. Açıkçası ben, bu durumu muhtevanın güçlü ve zengin olmasına bağladım ki yukarıda belli başlıklar altında topladığım şiddet, ötekileştirme, önyargılarımız gibi konuların örnekleri dışında, daha değinmediğim ve sıra gelmeyen başka örneklerin de olduğunu söylemem gerek romanda.

Romandaki dil çok yalın ve basit. Toplumsal mesajlar verme amacı güden yazar, bunu aktarmak için çetrefilli yollar seçmemiş ve zaten ellinin üzerinde insanın ağzından dinlediğimiz farklı durumları anlamamız ve takip etmemiz de bu açıdan daha zor bir hale gelmemiş. Daha zor diyorum, çünkü karakterler o kadar fazla ki bazen gerçekten de okur, hangisi hangi karakterdi diye takip etmekte zorlanabiliyor. Ama yine belirttiğim gibi gidişat ve muhtevanın güçlü olması da bu konudaki zorluğu azaltıyor. Yani burada söylemek istediğim, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ındaki konu – karakter – olay üçlüsündeki gibi bir takip zorluğu değil. Daha yalın, daha düz ve daha belirgin bir çerçeve içinde. Zaten romanın çıkış iddiası da temel anlamda tek bir pencerede gibi görünüyor: şiddet!

Her bir karakterin farklı bir konuşma şekli var. Kimisi çok kibar konuşuyor, kimisi ise bolca argo kullanıyor. Kimi yerlerde bu argoyu, hatta küfrü, aşırı bulduğumu belirtmem gerek. Aşırıdan ziyade “olmasa da bir eksiklik olmazmış” gibi bir fikre kapıldım. Ne derece haklıyım bilmiyorum ama sıradan bir okur olarak benim değerlendirmem bu yönde oldu. Diğer yandan Türkçe ve iletişim konusunda da bir hassasiyet göstermiş Tohumcu ve bunu da elindeki cep telefonuyla sürekli mesaj yazan Esra üzerinden vermiş. Esra’nın yazdığı mesajlarda dili doğru kullanmadığını görüyoruz; “yaa, neden durtmeden solemiosun ozlediini : (” (s.30), “… evet, ya inanamiorum, kiz az once dibimdeydi!!!! ben de olabilirdim yaniii : (” (s.46), “kadinin teki olu cocukla binmis ya, ne yapcami sasirdim yani : (” (s.98) gibi mesajlarla sevgilisi olduğunu düşündüğümüz birisi ile mesajlaşan genç kız, bir bakıma iletişimin de ne anlama gel(me)diğini gösteriyor bize. Bir başka iletişim problemini de Eren, “… Silicem ben bunları feysbuktan. Ama silersem ne yaptıklarını göremem.” (s.32) diyerek bir sosyal(?) paylaşım sitesi olan facebook üzerinden veriyor bize. Yazar bu noktada facebook’u “feysbuk” şeklinde yazarak bile, belli bir tepkinin öncülüğünü yapıyor diyebiliriz. İşte bu anlamda, Esra’nın bu şekilde konuşmasından tutalım da, Abidin’in zaman zaman Kürtçe konuşmasına kadar, farklı şekillerdeki konuşmaları ve iletişim dillerini olduğu gibi bizlere aktarmaya çalışan yazarın bu çabasını da takdire şayan görüyorum.

Romandaki bir başta teknik de tek bir anlatıcı ile sunulmaması. İlk başta bizler, romanı şoförün yönlendireceğini ve onun anlatacağını düşünsek de ilerleyen sayfalarda, her binen yolcunun kendisini, çevresini, düşüncelerini anlattığını görüp, birden çok anlatıcı ile romanın ilerleyeceği konusuna artık ikna oluyoruz. Az önce söylediğim gibi bu durum romanda ufak çapta bir takip zorluğu yaşatsa da akıcılığı bozmuyor ve sekteye uğratmıyor. Ancak hemen her yolcuda kullanılan bu monolog tekniği, romanda belli bir diyalog eksikliği de yaratmış. O kadar ki uzun sayfalar boyunca doğru düzgün diyalog görmüyoruz. İlk ciddi diyalog diyebileceğimiz konuşma da neredeyse romanın ortalarında (s.41’de) Fahri ile Alper arasında geçiyor. Bunu romandaki bir eksiklik olarak görmediğimi de söylemem gerek, ancak genel çerçevede bu kadar önyargı dolu bir ortamda, insanların böylesi diyalogdan uzak durması da, olayın tek boyutluluğunu gösteriyor bize zannımca.

Son olarak yazarı nereye koyduğuma da değinmemiz gerek. Aslı Tohumcu bununla ilgili, “Kitapta Aslı diye, âşık bir karakter var ama ben Kâinat olmayı arzu ederdim. Ömer Madra’nın Açık Radyo’daki programına her sabah “Merhaba kainat!” diye başlamasının başka bir anlamı var elbette ama yine de bu ismi seviyorum. Karaktere Kâinat adını vermemin sebeplerinden biri, doğurmak üzere oluşuydu. Canı sıkılan ve radyo dinleyen bir karakter… Aslı olmayı ise hiç istemezdim; onunki gibi bir aşka kapılıp en sonunda kendini bir arabanın altına atacak kadar birine âşık olmayı istemezdim doğrusu.” (Radikal Kitap / 21.01.2011) deyip kendini Kâinat’ın yerine koysa da, ben Aslı Tohumcu’ya Umay karakterini daha yakın gördüğümü söylemeliyim. Bunun için belirgin bir sebebim olmasa da, Umay’ın, “Kim bilir ne hayatlar gizli bu suratlarda. İnsan nasıl istiyorbazen zihin okumayı, ne haberler çıkardı. Okuldayken çok oynardık, iletişim hocamız öğretmişti. Önce üstüne başına, haline tavrına bakıp bir hikâye yazıyor, sonra doğruluğunu teyit etmeye çalışıyoruz. Görünenin arkasında saklı olanı görebilelim diye. Kolay mı? Olsa keşke. Kolay olsa buradaki bir dolu insandan oturup tuğla gibi roman çıkarırdım.” (s.53) sözlerinden ötürü, içindeki kurmaca isteğini, tam bir yazar duruşu olarak yorumladım ve Aslı Tohumcu’yu Umay’a yerleştirdim. Tabi ki bu da, tıpkı bütün bir yazıda olduğu gibi benim kişisel yorumum.

Son Sözler

Roman ile ilgili benim söyleyebileceklerim ve dikkatimi çekenler aşağı yukarı bu kadar. Roman, her okuyanın bir ucundan yakalayabileceği, her okuyanda farklı bir hassasiyet, farklı bir bakış açısı uyandırabilmesi açısından, üzerine başka şeyler konuşulması ve söylenmesi de mümkün olan bir eser. Bu anlamda benim yazdıklarımın da “kişisel” yorumlar olduğunun unutulmaması gerek. Roman, toplumsal bir meseleyi, soyut ve somut hali ile şiddeti ele alması açısından özel bir yer teşkil ediyor. Türünün öncüsü olabilecek ya da alanının en güçlü sesini oluşturabilecek bir kitap mı bilmiyorum, açıkçası sanmıyorum da. Sonunda anlamadığımız bir şekilde şoför kendini köprüden atsa da, son sayfalarda yaratılan keşmekeş, romanın belli bir zamana hitap etmemesi, kurgusal ile gerçeği birleştirip güzel bir yeni kurmaca dünya yaratması açısından da önemli bir kitap Taş Uykusu. Kitabın son sayfasını okuyup da kitabı bitirdiğimizde, okurkenki geçen zamanımıza acımayarak romanı “iyi” bir konuma yerleştiriyoruz ve son olarak soruyoruz kendimize: “Ben şiddetin neresindeyim?”

Mavi Yeşil Dergisi’nin Eylül-Ekim 2011′deki  71. sayısında yayımlanmıştır.