Monthly Archives: Kasım 2011

Tuz Buz

Toz olur. Tuz buz olur. Unufak olur.

Ama tuz ile buz aynı şeyler değillerdir. Aynı ikileme malzeme olmuş farklı birer “ses”tirler sadece. Ben de bir sestim. Sonra durdum kendimi dinledim. Sonra durdum, kendi üstümü karaladım kimse göremesin diye. Sonra daha kalın yazdım kendimi. Sonra düşüyorum sandım biraz yamulunca üstüm başım. Oysaki sadece üşüyordum. Ve mevsimlerden kasımdı.. Ben bir noktayı her zaman eksik koyuyordum. Ve mevsimlerden soğuktu. Ben biraz üşüyordum. Ve iklimler duruyordu aslında yanı başımda. Giden ben değildim, sadece “zaman” benden daha hızlıydı o kadar.

Ama biliyordum ya tuz ile buz aynı şey değildi. Unufak ol-a-mazdı ikisi de örneğin. Tuz ile buzu aynı bardağa koydum ve ne olacak diye bekledim ben de. Kokladım. Deniz gibi kokmuyordu ama tadı deniz gibiydi. Derelerde yüzen balıkları düşündüm. Derelerde kasımda yüzen ve üşüyen balıkları. Oysaki sadece üşümüyorlardı, aynı zamanda koşuyorlardı ileriye doğru. Bir nehirde iki kere yıkanılmayacağını bilmiyorlardı ve işte bu yüzden tanrı onlara “balık hafızası”nı vermişti. Sonra tuz ile buzun aynı şeyler olmadığını anladım:

Buz eriyordu, su oluyordu. Tuz, hiçbir zaman su olamayacaktı. Cismin farklı halleri olmaya gebe idiler. Bir tencereyi tuz doldurup ocağın üstüne attım ve ısıtmaya başladım. Deneyin yavaş ilerlediğini [belki de ilerlemediğini, kimyacı değildim ki] gördüğümde vazgeçtim saate bakmaktan. Tuzu kokladım. Tuz gibi kokuyordu. Su, kokmuyordu. Su kokmazdı. Su görünmezdi. Su görünürdü. Hayır, su görünürdü. Su saydamdı. Su bardaktı. Su sürahiydi. Su kavanozdu. Su tencereydi. Su yağmurdu. Oysaki sadece üşüyordum. Düşüyor gibiydim.

Mevsimlerden kasımdı. Aylardan sonbahar. Son yazdıklarımın da üstünü çizmek istedim çünkü hiçbir şey anlamıyordum. Vazgeçtim. Mürekkebim bitiyordu. Bir arfini eksik yazmışım kelimenin. Önemsemedim. Silgi kullanmıyordum. Eksik bir şeyi silerek düzeltemezdim ya. Eksik bir şey zaten olmayan bir şeydi. Eksik bir şeyi silemezdim. Kendimi silemezdim. Silgi kullanmıyordum, evet. Tıpkı tanrı gibi. O da silgi kullanmayı sevmiyordu. Bu yüzden belki de ilgisizdim. Çünkü s koymayı unutuyordum bazen.

“________________” Beğendiğim yerlerin, işte böyle, altını çizmeye başladım. Sonra baktım geriye. Bomboş bir sayfa kalmış ellerimde. Tuz buz olmuş. Tuz: buz olmuş. Tanrım, tuz, nasıl buz olur? Yoksa aralarına virgül koymayı unutmuş insanların büyük bir hatası mı bu? Oysaki sadece küçük bir deneydi hayat. Oysaki sadece küçük bir kumardı, oynamamız gereken ama dahil olmayı bizim istemediğimiz… Oysaki balıklar doğru yöne doğru koşuyorlardı. Tek yanlış, dünyanın ters tarafa dönmesiydi. Tek doğru, _____________________!  


Tanrım, eğrisini bulmakta zorlanmadım ben, peki doğrusu neydi dünyanın?

Reklamlar

Roka Meselesi

 

Roka 1,5’tan 1’e düşmüş!

Ama çocukluğumdan beri üzerimde etkisi olan bütün sebze ve meyveler, aşağı yukarı bahçede olanlardı. Bahçede olmayanları yabancı bulduğumdan mıdır nedir ya yemedim ya da tadını dahi bilmedim. Belki de alındıklarında, yıkanıp da tezgahta bekletildiklerinde korktum onlardan bir yabancıymışlarcasına. [Pırasa hariç değil!] Ne zaman ki bahçede bir şey yetişti, gittim kopardım ve çoğu zaman da doğal hallerini sevdim. Kara lahananın pişmemişini seviyor olmamın sebebi de bahçenin, onu o şekilde bize vermesi olsa gerek.  Maydanoz, hep kuytu bir köşede yetişti örneğin; ya bir duvar dibinde ya da bir ağaç altında. Domatesler, pazardan alınanlar kadar kırmızı değildi belki ama daha lezzetli idiler. Belki de ben lezzetli olduklarını düşünüyordum, çünkü bahçe ürünü idiler. Onu bize veren toprak, yabancısı olmadığım bir topraktı.  Salatalıklar -ki ben ‘hıyar’ derim çoğu zaman- daha sulu idi ve kokuları da farklı idi. Ya da burnum farklı idi. Her şey daha “daha” idi… Hepsini sevdim galiba. [Kara lahana dahil değil!] Ve galiba bozulmanın ilk aşamalarından biri de roka ile oldu. Ya da dere otu ile… Büyüdüğümden midir nedir bilmem, o kadarını hatırlamıyor zihnim artık. Yine de rokanın 1,5’tan 1’e düşmüş olmasını bilmek güzel… Güzel sebzeler kadar güzel…


İnsan Düşünemeyen Bir Hayvandır!

Neredeyiz? Biz neredeyiz? Kimiz? Nerede olduğumuzdan çok “ne” olduğumuz önemli belki de. Kişiliğimizin “neliği”… İnsan -hala insansa- kendini nerede konumlandırıyor? Oysa tek yaptığımız, nerede olduğumuz ve ne olduğumuz sorularından ve sorunlarından önce gelen yaptığımız eylemlerse eğer -ki öyledir-, tüketmek. Tüketmek! Tü-ket-mek! Becerebildiğimiz en iyi “şey!” belki de bu..! Okurken zorlandın mı? Öyleyse…

Onlarca milyon liram var ve harcamam gerek! Harcamamız gerek, değil mi?

Güzel elbiseler alıyoruz. Daha fazla alıyoruz. Tişörtler sadece 9.90! Sadece 9.90’lık tişörtler cezbediyor bizi. Kırmızı kartonlar üzerine yazılı %50, %60, %70 sayıları bizim için çok şey ifade ediyor. Oysaki aldığımız hiçbir indirimli ürüne ihtiyacımız yok! Yok! Yok!sa var mı..? Aynı ayakkabıdan hepimizde yedişer çift var. Yedişer çift! Yedi: rakamla 7! Evet biliyorum sende daha fazla var. Hatta ayakkabılarına ayrılmış koca bir dolabın var değil mi? Kime diyorum! Heyy!!! Cep telefonlarımız da var. Bizim cep telefonlarımız… Hepimizin! Bluetoothlar açık mı? Açılırken hata mı veriyor? Kaç megapiksel kameraya sahip? O kadarcık mı? Telefonunuzun hafızası sizin hafızanızı içine alacak kadar büyük değil mi? Öyleyse değiştirin! Cep telefonlarımızı konuşmak dışında ne için kullanıyoruz? Cep telefonlarımızı konuşmak dışında her şey için kullanıyoruz. Bilgisayarlarınız da var değil mi? BilgisayarlarıMız! İşlemciniz işlemiyor mu? Yeni çıkan oyunları kaldırmıyor mu? İndirmiyor mu? İndirim mi var..? Masaüstü mü? Masanın altına sığmıyor mu? Dizinizin üstünde bilgisayarın ne işi var? Aptallar! Kanser olacaksınız!  Ama yine de bilgisayarlarımızı daha hızlı bir bilgisayar ile değiştirmeye her an hazırız. Taksitle otomobil mi alınır? Taksitle otomobil aldınız mı? Kredi çekin! Taşıt kredisi çekin. Bankaya borçlanın. Borç yiğidin nesidir? Borç mu? Boş! Boş yiğidin kanını emer! Bosh mu? Evet, “İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim” güzel bir kapitalist söylem. Gaza basın yine de. Çevreyi kirletin. Kirletin! Otomobillerimiz pahalı değil mi? Evlerimizden daha pahalı ve kaza anında pahalı olmaları bizi kurtarmaya yetmiyor. Ucuz bir evimiz olsun, arabamız gibi. Başımızı sokacak bir ev bulduğumuzda, önce evin küçüklüğünden dem vuruyoruz ve onu değiştiriyoruz, sonra güneş almadığı için diğer evi de değiştiriyoruz, sonra diğerini de ve diğerini de…

Evet! Çok yaklaşıyoruz her defasında, ama hiçbir zaman bitmeyecek. Hiçbir zaman tamamlayamayacağız… İnsan nedir? İnsan nedir? Nedir? Peki ya hayvan?