Monthly Archives: Aralık 2011

İnternet “Edebiyatçılığı” ve Facebook’taki Bilinçsiz Paylaşımlar

Edebiyat böyle bir şey değil! Nasıl mı? Böyle işte… İçi boş, anlamsız, tanımsız, şuursuz… Blogunda yazdıklarıyla bir şekilde meşhur olduktan sonra, “piyasacılık” yapan bir X yayınevi tarafından (biliyorsunuz hangisi olduğunu) “Bunu kitap olarak basalım abi, çok satar bu!” zihniyeti ile o yazdıkları kitap olarak basılan, basılmakla kalmayıp çok satanlar listesinin ilk 10’u içerisinde yer alan o satıları yazan kişiyi ya da kişileri bizlere “yazar” diye sunan bir sisteme, edebiyatın bir parçası demek edebiyata hakaret etmenin en kestirme yolu olsa gerek! Edebiyatın metalaştırılması meselesi, belki de en mikro ölçeğiyle burada yatıyor. Tabi ki blog yazan insanlardan yazar çıkabilir, güzel şeyler de yazabilirler. Buna lafım yok. Ama mesele blog yazılması, facebook edebiyatı değil! Mesele tabiri caizse edebiyatın ayağa düşmesi. Ve sanıyorum ki tarihin hiçbir döneminde edebiyatın bu kadar kirlendiği bir zamana denk gelinmemiştir.

Bir de meselenin bir başka ve daha yoğun boyutu var ki o da facebook edebiyatı. Doğru dürüst kitap okumayan, edebiyatı takip etmeyen, dışa kapalı ve yaptıklarını ekran başından ve elinin altındaki klavye ile yapmaya çalışan “choq qüsel” paylaşımlara sahip yeni nesil, genç ve dinamik bireyler, bu ortamın kirlenmesinin en önemli sebeplerinden biri belki de. Siz hiç “Olric”in bu kadar ayağa düştüğü bir başka zaman gördünüz mü? Mekanı cennet olsun, Oğuz Atay görse hayra mı yorardı acaba bu durumu? Tutunamayanlar’ı inşaat tuğlası zanneden ya da öyle olduğunu düşünüp de okumaya erinenler “Olric”i kullanıp facebook’ta edebiyat parçalamayı çokça severler. Facebook’taki o meşhur “Arama” kısmına bir “Olric” yazın bakalım kaç tane sayfa ya da kişi ya da grup çıkacak karşınıza… Olric’i tanıdıkları kadar (tanımıyorlar, orası ayrı mesele tabi) Turgut’u, Selim’i, Hikmet’i ve en önemlisi Oğuz’u tanısalardı, zaten o ismi öylesine kullanmaya çekinir ve belki de saygıdan, böyle bir şey yapma gereksinimi duymazlardı. Ha bu arada, lafım herkese değil tabi. Oğuz Atay’ı tanıyan ve edebiyatı yakından takip eden önemli sayfalar ve kişiler de var tabi. Onlar zaten olması gerekeni yapıyor ve teşekkürü hak ediyorlar bence.

Her neyse… İşte o bahsettiğim  sayfalardan biri de (yazının altında sayfanın linkini paylaşacağım) dün gece oltamıza takıldı. Bir paylaşımda bulunmuş. “Cemal Süreya”nın bir şiiri. Ya da kendisi öyle sanıyor. Bir yerden bulup kopyalayıp yapıştırıp kendin pişir kendin ye zihniyeti ile etrafa sunmuş ve gecenin bir vakti uykusu tutmayan “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa”lar da o paylaşımı beğenmiş. Peki şiir Cemal Süreya’nın mı? Tabi ki hayır! Google amcaya sorsa onu paylaşan kişi, zaten sorunun cevabına ulaşacak ama buna gereksinim duymamış olacak ki olduğu gibi aktarmış. Şiir şöyle:

Kaçan otobüse son anda
Koşarak yetişmek gibi bir şey
Sana aşık olmak.
Nefes nefese
Durduğu için şoföre minnettar
Büyük bir zafer kazanmışçasına mağrur
Yolcularla göz göze gelince mahcup
Ve tam zamanında binmekle
Olamayacak kadar mesut.

Cemal Süreya’nın bu şiirini bir yerden hatırlayabildiniz mi peki? Hatırlayamıyorsanız zorlamayın. Çünkü şiir Cemal Süreya’nın değil. Ebru Cündübeyoğlu’nun… Ne alaka değil mi? Hani şiir Turgut Uyar’ın, Edip Cansever’in falan olsa da onlardan biriyle karıştırsak eyvallah diyeceğiz ama ne yazık ki değil. Ne alaka: kel alaka! Bunu görmüş fark etmiş bir X şahsı da (deşifre etmiyoruz) sayfa yöneticisi olan hanım kızımıza özelden ulaşıp sıkıntıyı iletmiş. Ancak hanım kızımız hem suçlu hem de yeterince güçlü hissediyor olacak ki kendini, zeytinyağı misali üste çıkmış. E o zaman biz de onu üstte bırakalım. Ne de olsa edebiyatla gerçekten ilgilenmeye çalışanlar, üstte durmaz, meselelerin derinine iner.

Bu arada son olarak, ben sayfayı da sayfa sahibini de tanımıyorum. Gözüme onlarca şey çarpıyor, gülüp geçiyorum. Bazılarını yakın arkadaşlarım yapıyor, onları uyarıyorum. İnternetin edebiyatı kirletmesine bu kadar izin vermememiz gerek diye düşünüyorum. Sözün özü, bu arkadaşı da tanımam ama bu sayfa aracılığıyla bir kötü reklamını yapalım bakalım… Ha bir de gözünüzü seveyim, edebiyatı rahat bırakın. Lütfen!

 

İlgili sayfanın linki: http://www.facebook.com/pages/Olric/146919598688738?ref=ts

Reklamlar

Erken Gelen Bir Güzün Ağdalı Hüznü

Tarihi yazılmamış, belki geç kalınmış, belki de alındıktan sonra üzerinden zaman geçince ne zaman alındığı unutulup tarih atılmamış bir kitap. Yükte hafif, pahada ağır. İlk sayfasını çevirmekle başlar bir kitabın yolculuğu ve o kitabı okuyan gözler eşlik eder kitabın yolculuğuna. Okundukça, aynı sıradaki koltukların, biri koridor tarafını diğeri cam kenarını paylaşmış iki yolcu misali devam eder kitap ile okuyucunun yolculuğu. İşte böyle… İşte böyle…

Cafê Esperanza! Bilsem ki neredesin…

Kitap tarihsiz… Tarihini o atmadı. Tarihini atmamıştı. Oysaki hep yapardı bunu. Atardı tarihi. Yazardı ismi. O atmayınca tarihi, ben de atmadım. Belki de tarihsiz kalacak nadir kitaplarımdan birisi olacak. Hem tarih nedir ki? İnsanların, işlerini daha kolay yapabilmek için uydurdukları bir sistemsizlik. Öyle ya, hiçbir takim birbirine uymuyor. Sistem tutsaydı, aynı olmaz mıydı her yerde? Maya takvimi, bu kadar kolay ilan edebilir miydi kıyameti? Şimdi, bütün bunlar, bu “zaman” savsatası, tarihler, saatler bu kadar belirsizken; bir kitaba tarihin atılmamasını sorun edebilir miydim? Buna hakkım var mıydı? Haksız mıydım? Neredeydim sahi? Neydim?

Ben de, yazılmış olan gibi, “erken gelen bir güzün ağdalı hüznü”nü yaşıyorum belki. Öyle demişti ya Ali… Ali… Sahi nerede Ali? Yazdıkları kadar var mıydı? Erken miydi? Biz mi geç kalmıştık? Hüzün, erken mi uğramıştı kapısına?

Okurken kırmızı bir kalem aldım elime. Çizdim altını kitabın orasının burasının. Kalemimin rengi kırmızı… İyi ki kırmızı imiş. O benden önce çizmiş. Fark ettim. Kurşun kalemle çizmiş. Sonra onun beğendiği –yani altını çizdiği yeri- beğendim ben de. Aynı renk kalemle çizsek olmayacakmış. Kırmızı kalemimle, onun çizdiği yeri yeniden çizdim. Yakılmış ve bitmiş bir kibrit çöpünün kısa ve hazin hikayesini birkaç cümleye sığdıran yazara takıldı aklım yine. Sonra da ona… Aynı yeri beğenmişiz. Kibriti… Belki de bitmişliği, bitebilecekliği, yitebilecekliği; zamanın kısalığını, uzunsuzluğunu, uyumsuzluğunu… “Eskiden yanabilecek bir kibrit çöpüydü, oysa şimdi yanmış bir kibrit çöpü artık.” derken, kibritin kısa hayatından ne kadar uzun bir hayatımız olduğunu mu vurguluyordu yazar? Yoksa Darwin’in efsanevi kaplumbağası kadar yaşayamayacağımızı mı? Çizdim altını bütün satırların ve diğer sayfaya geçtiğimde, biraz daha ‘biz’ olmuştuk.

“Bütün kişi ve kiplerde çekilen geçişsiz bir fiil özlem” dediğini duyar gibi oldum yeniden. Benden önce okuduğu bu kitabın altını çizdiği bu satırlarda, sanki sesi kulağımda yankılanıyordu. Eski Yeşilçam filmlerdeki mektup sahneleri gibi… Ediz Hun’un okuduğu o malum mektupların birindeki fondan gelen Filiz Akın sesi gibi idi yaşadığım o an: “Cafê Esperanza sonsuz sayıdaki bu duruş noktalarından biri mi yalnızca? Kuruduk mu? Katıldık mı? Taşıllaştık mı? Öldüğünün farkında olmayan ölüler miyiz?”  Ve başka satırlar… Bizi biz yapan satırlar… Ali’nin satırları…

Kafasına saksı düşen o adamın bok yoluna gitmiş olduğu gerçeğini değiştirmese de, saksının oraya düşmesinin de bir sebebi olduğu gerçeği gibi… Gerçekler çatışması diye bir şey var mıdır dünyada? Hangi dünyada vardır? Bir dünya var mıdır? Daha iyi bir dünya var mıdır? Kuruduk mu? Katıldık mı? Taşıllaştık mı? Filiz… Filiz… Filiz… Şimdi bir mektup okuyacak bana… Bir söz edecek belki başka bir kitaptan. Ben bir başka renkte bir başka kalem alacağım elime. Bu sefer kitabı baştan sona çizeceğim. Bir başka kitabı baştan sona çizeceğim. Çizdikçe ben olacağım. Çizdikçe o olacağım. Çizdikçe olacağız. Öldüğünün farkında olmayan ölüler olsak da, çizdikçe var olacağız. Nerede olacağız bilmem, ama Cafê Esperanza’da olmayacağız. Şimdi olmayacak. Kibritin kısa ömrü gibi, bir daha şimdiki “şimdi” olmayacak… Belki de bir daha erken gelen bir güzün ağdalı hüznü bile olmayacak…


Gölge: sizler!

 

Çok uzun zamandır okuduğum bir kitap üzerinde “bir şeyler yazmalıyım” duygusunu şiddetli bir şekilde hissetmemiştim. Ama yine de Gölgesizler üzerine bir şeyler yazabilecek kadar dilimin döneceğini sanmıyorum. O yüzden sadece küçük bir reklam geçeceğim. Belki okumakta geç kalmış olan benim gibi dikkatsiz ve kendini bilmez okurlar vardır etrafta diye…

Kitabın son satırını okuduktan sonra Ayşegül’e şunları yazdım: “Ürkütücü ve sansasyonel bir kitap! Fena bir kurmaca metin! Muazzam bir anlatım! Bu kitabı bugüne kadar nasıl okumamış, yuh olsun bana!” Evet, kitabı ürkütücü derecede başarılı buldum. Aldığı ödülü (1994 Yunus Nadi Roman Ödülü) sonuna kadar hak etmiş olması bir yana, o ödülün başka yıllarda verildiği pek çok farklı romanı da geride bırakabilecek bir metin Gölgesizler. Varoluşu ve hatta var olmayışı ya da yok oluşu irdeleyen; zamanın ve zamansızlığın, mekanın ve mekansızlığın üzerinde duran ve mükemmel üslubu ile ilk satırı ile son satırı arasındaki “zamanın” nasıl geçtiğini okura hissettirmeyen bir roman. Roman, anlattığı olay kurgusu bir yana, anlatım şekli ile de  günümüz roman anlayışı ya da yakın dönem roman anlayışı içinde farklı bir yere konulması gereken bir yapıt. Hasan Ali Toptaş, belki Murat Gülsoy’un söylediği gibi (aşağıda ilgili vidyoyu paylaşıyorum) bir yazarın zamansız dalgınlığından yola çıkarak, bir resmin bir fotoğrafın bir berberin bir çırağın üzerinden yaşananı bambaşka bir yere götürüyor. Bu yüzden de bütün bunlar gerçek miydi, yoksa sadece bir düş mü, sorusunu kendimize sormaktan geri duramıyoruz.

Okunması kolay ama anlam yüklenmesi nispeten zor bir roman bu. Okuru, okurken değil ama anlarken, anlamaya çalışırken zorlayan bir roman. Neyin ne olduğunu, kimin nerede olduğunu, kim olduğunu; olayların nasıl geliştiğini bir şekilde karmaşık bir yol seçerek anlatmayı tercih eden Hasan Ali Toptaş, belki de bu yönüyle romanı sıradan bir roman olmaktan uzaklaştırmış ve kendine has, özgün konumunu sağlamlaştırmış.

Şahsım adına söylemem gerek ki, başta da belirttiğim gibi, bu roman uzun zamandır okuduğum en iyi romanlardan biri ve belki de en iyisi oldu. Nasıl oldu da bu zamana kadar okumamışım, nasıl oldu da bu zamana kadar bunun farkına varamamışım ve hatta itiraf etmem gerekirse belki de Hasan Ali Toptaş’ı küçümsemiş ya da ona burun kıvırmışım bilemedim. Bu durumdan ötürü önce kendime kızdım, sonra da halime üzüldüm. İyi bir okur olmam için daha çok yol katetmem gerekecek anlaşılan. Bununla birlikte Hasan Ali Toptaş’ı, (artık) kendi muhteşem üçlüme (Oğuz Atay – Yusuf Atılgan – A. H. Tanpınar) yakın bir yerlerde görmeye başlayacağım. Bu arada 2008’de kitabın filmi de yapıldı. Ben henüz izlemedim ama en kısa zamanda onu da izleyeceğim. Gördüğüm eleştirilere göre (yazarın kendisi de filmi beğendiğini söylüyor) film de güzel bir uyarlama olmuş. Uzun lafın kısası, kitabı okumayanlar varsa hemen edinip okusun. Sonra da düşünsün: Ben kimim?

 


Eski Bir Mevsimden Kalanlar

 

Küçüktüm. Ne zamandı bilmiyorum. Belki altı, yedi yaşlarımdaydım. Belki daha fazla. Daha az değil. Dedemin eline tutmuş, yürüyorum yol boyu. Nereye gittiğimizi şimdi hatırlamıyorum. Camiye mi gidiyordu dedem? Günlerden Cuma mıydı? Öğle vakti miydi, akşamüstü mü? Bilmem… Dedemin eline tutmuşum, yürüyoruz. Yürürken pek konuşmazdık galiba. Aramızdaki mesafe uzak olduğundan mıdır nedir, zor gelirdi belki de. Dedemin boyu uzundu. Belki iki metreye yakın. Şayet dik dursaydı, o kadar olurdu. Ama ardında bıraktığı yılların ağırlığı fazla gelmiş olacak ki omuzlarını dik tutamıyordu. Hafif bir kamburu vardı, çok değildi ama yine de belirgindi. Belki de binlerce kez geçtiği yolu, sanki ilk kez geçiyormuşçasına dikkatle incelerdi. Belki de kafasından başka şeyler geçiriyordu ama doğrusu bunu bilemezdim. Kafasının içinde değildim ya… O zamanlar etrafta daha çok ağaç, daha az bina vardı. İnsanlar daha çok konuşurlardı. Her şey için, her şeye rağmen ayırabilecek zaman vardı. Şimdi…

Yol boyu yürüyorduk. Bir aralık karşıdan eli yüzü düzgün, -şimdi anımsadığım kadarıyla- yirmi beş, otuz yaşlarında bir abinin geldiğini gördüm. Üzerinde koyu renk bir ceket vardı. İçinde de bir gömlek. Galiba bahar aylarının ortaları falandı. Şimdi o abinin üzerindekileri düşününce, mevsimi tahmin etmek biraz daha kolay oluyor. (Yoksa güzün son zamanları mıydı?) Bize doğru yaklaştıkça önce ceketini düzeltti ve de gömleğinin yakasını. Karşısındakine saygı duyduğunu belirtir bir ifade vardı suratında. İyice yaklaştığında, bir gözünün kör olduğunu fark ettim. Ya da başka bir rahatsızlığı vardı bilmiyorum ama gözleri farklı gibi idi. Önemsiz bir ayrıntı olarak kazınmış zihnime. Yanımızdan geçerken, “Selamun aleyküm…” dedi dedeme bakarak. Ve geçip gitti. Dedem karşılık vermedi. Yürümeye devam ettik. Dedemin omzuna ağırlık veren yılların etkisiyle buruş buruş olmuş elinden sıyrılmaya çalıştım. Dedem bunu fark etmedi. Yola devam ediyorduk. Arkamı döndüm, abi de yoluna devam ediyordu. Dedemin, neden ona “Aleyküm selam…” demediğini önemsemiş miydi, merak etmiş miydi ya da buna üzülmüş müydü, bunu düşünmüş müydü bilmiyorum. Arkasından bakarken, ona doğru seslenip, “Abi, dedem biraz ağır işitiyor, yaşlılık işte…” demeyi istedim dedemi savunacak gibi. Olmadı… O kendi yoluna gitti, biz de kendi yolumuza gittik.

Biz değildik aslında, yoldu devam eden. Yol hiç bitmiyordu. Hep gidiliyordu ama hiç kısalmıyordu. Zaman da yol gibiydi, hep ilerliyordu ama hiç bitmiyordu. Bittiği zamana kadar, biteceğini anlamıyorduk ya da… Yıllar sonra, bunları yazarken, o abiyi bir daha görmediğimi fark ettim. Ve o zamanın birkaç yıl sonrasında, dedemi de bir daha göremeyeceğimi, o zamanlar hayal edemezdim…

.


Yaprağın Düşü *

 

Solmuş yapraklarla kurumuş yaprakların aynı yapraklar olmadığı, yaprak’a karşı takındığın bakış açına göre değişir. Solmak renk ile, kurumak şekil ile alakalı olsa gerek… Yine de bir yaprağın, uzaktan bakıldığında, kurumuş mu ya da solmuş mu olduğunu anlamak zordur. Yaprak, hem kurumuş hem solmuş da olabilir senin tikel düşünmenin aksine. Ancak kurumuş da olsa, solmuş da olsa; dalından düşen yaprak, “ölü” yapraktır diyemeyiz. Yaprağın ölümü, onun ağaç ile kurduğu ilişkiden çok ötede bir anlam içerir. Yaprak, senden daha uzun da yaşayabilir mevsimsel dönüşüme inat; o mevsimin ortasında, daha zamanı varken, hem de dalındayken de ölebilir senin onu yaşatma ihtimaline uzak… Bu yüzden yaprak, ağaçtan çok insan ile ilişkili olarak değerlendirilmelidir. Zaten yaprağa “solgun” ya da “kuru” sıfatlarını yükleyen de ağaç değil insandır.Yani ağaç, aynı cümlede özne olan “insan”ın yanında ancak bir nesne olarak durabilmektedir ve öyle de duracaktır.

— Kafamı dışarıya uzatıp, yağan yağmura inat, ağaçlara, daha doğrusu yapraklara baktım. İşte bir tanesi daha düşüyor. Ve birkaç tanesi daha düşünüyor. Sonra evvel zamanda [muhtemelen ortaokul yıllarından, hatta belki daha da eski] falanca kitabımın arasına koyduğum ve orada öylece kalmış olan türünü bilmediğim o yaprağa baktım. Susuyor. Ve susuyor bir kez daha.

Ben de düşündüm : hangimiz daha canlıyız, hangimiz daha solgunuz, hangimiz daha kuruyuz, hangimiz daha…..

Ben sordukça, yaprak sustu.
Ben sustukça, yaprak daha da canlandı.

Marifetin yaprağa bir sıfat bindirmesi yapmak olmadığını, yaprağa “yaprak” diye bakılması gerektiğini ve aslında [eğer birisi ölecekse] ölenin yaprak değil, insan olduğunu, yine yaprak anlattı bana…

Ben, yine cahildim.
Bu sefer daha da sustum…

__________________________

* 21 Ocak 2010 / Çok eskimiş yaprak / Neredeyse iki yıl olmuş yazılalı ve solalı ve kuruyalı…


TAHİR SAMİ BEY VE BİZ (Mavi Yeşil 60. Sayı)

TAHİR SAMİ BEY VE BİZ *

Mustafa Kutlu’nun son eseri Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı (Dergâh Yayınları, Ağustos 2009) eylül olmadan raflardaki yerini aldı. Kutlu, her sene bir kitap yazma geleneğini bu sene de sürdürdü ve okurlarını şaşırtmadı. Her zamanki çizgisinde, sade bir üslupla ele alınmış, “sokaktaki hayat”ı anlatıyor yine Kutlu. Tahir Sami Bey de o sokakların herhangi birinin bir köşesinden geçen, bir yerlerinde konaklayan, başka bir yerinde yemek yiyen, kendi halinde bir adam. Okuyan herkesin, kendinden bir parça bulabileceği bir adam. Peki, neler var Tahir Sami Bey’in özel hayatında?

Evvela şunu söyleyelim ki sıra dışı hiçbir şey yok. Hepimizin bir ucundan yaşamış olduğu ya da yaşayabileceği olaylardan bahsediliyor. Az önce de dediğimiz gibi belki de bu yüzden herkes bir parça bulabilir kendinden. Ama Tahir Sami Bey’e gelmeden önce, Mustafa Kutlu’ya değinmek lazım ki bu eserin kahramanlarından birisi de o. Kendi ağzından çıkan cümlelerle başlıyor eser ve öyle de devam ediyor. Kim olduğunu akılda soru işareti uyandırmasın diye daha başlarda Tahir Sami Bey ile girdiği bir diyalog esnasında da söylüyor kendini tanıtırken: “Ben Mustafa.”

Devletin Unuttuğu Devlet Daireleri

Tahir Sami Bey ile nasıl tanıştığına değinmek gerek bu noktada ki Tahir Sami Bey’in özel hayatına giriş yapabilelim. Mustafa isimli bir gazeteci yazar olduğunu anlatıyor evvela okuyucuya. Eski binaları gezip inceleyerek gazeteye yazdığını biliyoruz. İşte Tahir Sami Bey’in çalıştığı daire ile de bu şekilde tanışıyor yazar. İlk olarak dairenin müstahdemi ile karşılaşıyor: Şeref Efendi. Ardından Şeref Efendi’nin ağzından dairenin çalışanlarını tanıyoruz. Beş kişilik bir daire… Yazar bunu şaşkınlıkla karşılayarak okuyucuya da daire hakkında bir şeyler anlatmaya çalışıyor evvela. Şeref Efendi ile yazar arasında geçen şu diyalog olayı bir şekilde açıklar bize belki de:

“— Kaç personel var.

 — Beş.

 — Yok ya! Pek azmış.

 — Kendimi saymadım. Beyefendi bu daireye kimse uğramaz, işte ayda yılda biri gelir, bir kayıt sorar, artık ne kaydı ise. Arşiv memurumuz Tahir Sami Bey vardır, o bilir, işi halleder.

 — Yani burada bütün yıl oturup duruyorsunuz.” (s. 16)

Dairedeki çalışan sayısı kadar dairenin işlevi de şaşırtıcı. Bürokrasinin unuttuğu, kıyıda köşede kalmış bir arşiv dairesi. Kimin ne iş yaptığı bile belli değil. Maaşlarını alan çalışanlar da bu durumdan rahatsız değil. Gelen giden yok. Öyle ki müstahdem Şeref Efendi çeşitli gıda malzemeleri paketleyip satarak ek iş bile çeviriyor devlet dairesinde. Yalnız yazar bunu öyle güzel anlatıyor ki okuyucuyu bu durum rahatsız dahi etmiyor. İlerleyen sayfalarda da devam ediyor bu anlatım. Ortada bir “işyeri” var ama iş yok.  Yazar biraz da günümüz bürokrasisine taş atıyor burada belli ki. Öyle ya devletimizin onlarca farklı dairesinin onlarca farklı yerindeki çalışanları tabiri caizse sabahtan akşama kadar yatarak maaşlarını alıyorlar. Kimse de merak etmiyor bu adamlar ne iş yapar diye… Hem merak edilse ne yazar! O da yine aynı bürokrasinin bir yerlerine takılıp sonuç alınamadan kapanacak. İşte eserde bahsi geçen devlet dairesi de devlet dairesinden ziyade sohbet mekânı halini almış bir yer. Bulmaca çözenden el işi yapana, daireye arada sırada uğrayandan neredeyse hiç uğramayan müdüre kadar bütün çalışanlar anlatılıyor. Ve yazarımız bir süre sonra belki de dairenin tek ilgili çalışanı olan Tahir Sami Bey ile tanışıyor.

Tahir Sami Bey ile birkaç hoş beş ve hemşeri muhabbetinden sonra yazar, ona kendisinin hikâyesini yazmak istediğini söylüyor.  Tahir Sami Bey bunu biraz garip karşılıyor ilk başlarda, nasıl olur benim neyimi yazacaksınız gibilerinden laflar ediyorsa da yazarımızın ısrarcı tavrına karşı koyamıyor ve Tahir Sami Bey’in özel hayatı da böylece başlamış oluyor.

Tahir Sami Bey’in Geçmişi ve Kaybolan Bir Meslek: Ciltçilik

Dip dedesi Süleyman Ağa’dan başlanıyor anlatılmaya ve Tahir Sami Bey ile birlikte dört kuşağı okumuş oluyoruz yazarın ağzından. Süleyman Ağa ile birlikte ailenin Eğinli olduğunu da öğreniyoruz ve Eğin ile ilgili coğrafi, kültürel, ekonomik ve sosyal pek çok bilgiye satırları arasında yer veriyor yazar. Süleyman Ağa’nın kömürcü olduğunu da bu satırlar takibince öğreniyoruz. Tahir ise Süleyman Ağa’nın oğlu. Kendisi gibi kömürcü olamayacağını anladığı oğlunu Süleymaniye’deki ciltçi Nişan Usta’nın yanına götürüyor ve ailenin ciltçilik serüveni de bu şekilde başlamış oluyor. Kısa sürede işi kıvıran Tahir iyi bir ciltçi olup çıkıyor. Bir süre sonra Nişan Usta Tahir’in, civarın terzisi olan Terzi Sami’nin kızı Feride ile evlenmesine vesile oluyor işi de tamamen Tahir’e devredip duygusal bir ayrılıkla o yöreden ayrılıyor. Tahir’in annesi ile babası kısa süre sonra vefat ediyor ardından da oğlu Ziya dünyaya geliyor ve ilerleyen yaşlarında Ziya da babasının izinden giderek ciltçiliğe merak sarıyor. Tahir yaşlanıyor ve artık iş göremez hale geliyor keza Ziya’nın anası Feride de aynı şekilde. Ziya’nın da hayırlı bir kısmet bulup evlenmesi gerektiği kanısına varılıyor. Durumları kötü olmayan ve sadece anası Hasibe kadın ile yaşayan Saliha ile evlendiriliyor Ziya. Uyumlu ve sakin bir mizaca sahip olan bu kızı ilk başlarda hiç tanımasa da seviyor zamanla Ziya. İleriki yıllarda Tahir Bey vefat ediyor ve Ziya ile Saliha çiftinin Nebahat ile Nurhayat adında iki kızları oluyor. Kızların ardından bir de erkek evlat veriyor Allah onlara. Çocuğun adı hakkında bir tatsızlık yaşansa da bir süre sonra Ziya’nın babasının ismi olan Tahir ile Feride’nin babasının ismi olan Sami isimleri birleştirilip nüfusa yazdırılıyor.

Biraz da yazarın ağzından devam edelim bundan sonra: “Geçen zaman içinde harf inkılâbı yapılmış, dünyadaki yeniliklerin, teknolojik buluşların bir kısmı az da olsa Türkiye’ye ulaşmış, elektrikle çalışan cihazlar artmış, bu arada matbaacılık gelişmiş, buna bağlı olarak ciltçilik de yepyeni bir yola girmişti. Basılan kitapların neredeyse tamamı artık karton kapakla piyasaya veriliyordu. Eski usul ciltçilik bir “el sanatı” seviyesine düşmüştü. Ya bu modern makinelerden alıp yeni bir cilthane kuracaktınız, ya da köşenize çekilip kitap meraklılarının getireceği birkaç klasik cilt siparişiyle geçinecektiniz.” (s. 58)

Gelişen ve değişen dünyanın getirdikleri ve eskiden beri bu toprakların önemli bir iş alanı olan ciltçiliğin nasıl ortadan kalkmaya yüz tuttuğu bu şekilde anlatılıyor. Yazar burada ciltçiliği örnek göstererek belki de geçmişe biraz da özlemle bakmamıza sebep oluyor. Öyle ya ciltçilik gibi pek çok meslek kaybolup gitmiş zaman içerisinde. Osmanlı’dan bu yana onlarca insan ekmek vermiş olan iş kolları teknoloji ile birlikte yok olmuşlar. Aynı şeyi günümüz için de düşünebiliriz aslında. Çok değil bundan belki de yirmi yıl önce insanlar f klavyeli Türk işi daktilolarda yazarken zamanla bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle daktilolar da ortadan kalkmaya yüz tuttu. Ve “kalem” denilen aracı zaten çoktan unutmuş olan bizler, daktiloyu bile özlemle anmaya başladık işte. Parmaklarımız tuşlarla öyle uyum sağladı ki kalem tutmayı unuttuk, iki satır yazamaz olduk ve güzel yazı defterlerimiz ilkokulların tozlu sıralarında kaldı artık, hepsini unuttuk.

 

Tahir Sami’nin Küçük Dünyası

Tahir Sami içine kapanık, arkadaşları ile çok fazla münasebete girmeyen, oyun dahi oynamayan, kendi halinde bir çocukluk geçiriyor. Evinden de çok fazla dışarıya salınmıyor zaten. Bu sebeple de tam anlamıyla bir sosyal çevre oluşturamıyor kendine. Arkadaşlarının, çocukların arasında değil de yaşlıların arasında büyüyen bir çocuk olup çıkıyor Sami zamanla. Biraz büyüyünce babası Ziya Usta ona ciltçilik hakkında bilgiler veriyor ve çekirdekten yetiştirmeye çalışıyor. Sami de babasının anlattıklarını dinliyor ve kavrıyordu. Ufak tefek yapılacakları biliyordu artık ve eli yettiğince babasına yardım da ediyordu ancak gene de Sami’yi bir türlü sarmamıştı bu cilt işi. Sami babasının dükkânında vaktini genelde okuyarak geçiriyordu. Genel kültürü epeyce gelişiyor ancak okuldaki durumu o kadar iyi seviyeye gelemiyordu. Bilhassa fen derslerinde çok zorlanıyor ve kötüye gidiyordu ki bunun sonucunda da orta ikiyi ancak iki senede bitirebilmişti.

Sonraki sayfalarda ise Sami’nin orta son sınıfta iken sınıfındaki güzel kızlardan birisi olan Meral ile olan münasebetini anlatıyor yazar bize. Sami’nin ona yazdığı mektuptan bahsediyor. Ancak burada yazar parantez içi bir ifadeyle “(Burada Tahir Sami Bey’den bir not aldım. Söz verdiğim için notu -tekzip de diyebiliriz- aynen naklediyorum)” diyerek Tahir Sami Bey’in “Aziz okuyucular,” diye başlayan kısa bir metnine yer veriyor. (s. 70)

Mustafa Kutlu’nun eserlerindeki bu “okur ile konuşma” burada da kendini gösteriyor. Hem de birebir kendi kimliği ile dile getiriyor bu sefer. Aslında Mustafa Kutlu okurları için şaşılacak yabancı bir durum değil bu. “Sayın okuyucu, sevgili okur” diye başlayarak hikâyenin arasına girip de okurla sohbet ettiğini biliyoruz onun. İşte bu eserde de Tahir Sami Bey’i anlatırken, yine ondan aldığı notlarla hikâyeye giriyor ve Tahir Sami Bey’in kendi hikâyesindeki eksikleri, fazlalıkları, yanlışları düzelttiği notları sunuyor okura. Ancak ilerleyen sayfalarda Tahir Sami Bey’in bir başka notunu aktardıktan sonra, artık Tahir Sami Bey’in hikâyeye müdahale etmesinin doğru olmadığını düşünüp onun notlarına yer vermeyeceğini de söylüyor yine. Hikâye içinde hikâye… Ve kısacası tam bir Mustafa Kutlu klasiği okuyoruz satır aralarında…

Sami zamanla sahaflar çarşısında oyalanmaya başlar. Kitapları çok sever ve bu kitap okuma sevdası her şeyin önüne geçer onda. Zamanla kitaplarını biriktirmeye ve arşiv yapmaya da başlar. Sahaflar çarşısının en eskilerinden olan İskender Bey’in de yönlendirmesiyle köy kitapları toplamaya ve köye dair koleksiyon yapmaya koyulur. İskender Bey’in sözleri kulağında her zaman hatırlaması gereken izler bırakır: “Çok kitap sahibi olmak marifet değil, kıymetli bir kütüphane kurmak önemlidir. Hadi göreyim seni.” (s. 75)

Bir vakit sonra Sami askerdeyken babası vefat eder. Ardından da asker dönüşünde dükkânın başına geçer. Sabah dükkân aç akşam kapat derken günler geçer ama Sami durumundan memnun değildir. Çünkü ciltçi dükkânına kimse uğramaz olmuştur. Gelenler de Ziya Usta’nın olmadığını görünce iş bırakmıyordu artık. Zaten ciltçiliğe eskiden beri ısınamayan Sami de iyiden iyiye soğumuştu bu işten. Hayattan zevk aldığı zamanlar da sadece sahaflarda geçirdiği zamanlar olmuştu artık. Ciltçilikle uğraşamayacağını anlayanların vesilesi ile dükkândan uzaklaşır ve devlet dairesi ile tanışarak arşiv memurluğuna başlar. Çalışanlar ile tanışır, müdürün gözüne girer. Ancak dairedeki çalışanların işiyle ilgisizliği de dikkatini çekmez değil. Yine de işini yapmaya çalışır. Annesinin ölümü de yeni işine başlamasından kısa bir süre sonraya tekabül eder. Artık iki ablası ile birlikte yalnız başına kalmıştır. Kitaplarının sayısı arttıkça evde kitap koyacak yer kalmamaya başlar ve Nebahat ile de bu konu ile ilgili sık sık tartışma yaşar.

Köy, Köylü ve Zor Bir Zanaat: Dergicilik

Zamanla dairedeki eski gazeteleri incelemeye başlar. Köy ile ilgili çalışmalarına devam ederken bir yandan da kitaplarının sayısı artmaya devam eder. Gazetelerden de köy ve köylü ile ilgili bilgiler toplar ve ilgili kısımları keserek arşivler. Bütün bunlar zamanla Sami’yi bir dergi oluşumunun içine iter. Köy ve köylü ile ilgili bir dergi çalışması yapmaya başlar birkaç arkadaşı ile birlikte. Zamanla kâğıtçı ve matbaacılarla tanışır. Deyim yerindeyse her şey tamamdır artık. Dergiye kendince uygun bir isim bile bulmuştur: “Köyüm”… Ancak bütün bunlar okunduğu kadar kolay gelişmez tabi ki. Mustafa Kutlu burada dergiciliği anlatırken belki de kendisinin de zaman zaman karşılaştığı zorluklara da dolaylı yoldan değinmeye çalışmıştır. “Dergâh” dergisinin hali hazırdaki sorumlusu olarak kuşku yok ki o da bu yolda ve Türkiye’deki güncel dergicilik anlayışında bazı yanlışlar, eksikler, zorluklar görmektedir. Dergi hazırlamak, basmak her şeyden önemlisi satmak artık ciddi bir külfet haline geldi ne yazık ki Türkiye’de. Pek çok dergi kepenklerini indirdi istemeyerek de olsa. Piyasada tutunabilen dergilerse zaten adı olan büyük dergiler. İşte Kutlu da Tahir Sami Bey’in dergi çalışmalarını anlatırken ucundan kıyısından “dergicilik” denilen sanatın zorluklarına değinmiştir.

Tahir Sami Bey de benzer zorlukları göğüsleyerek derginin ilk sayısını çıkarır. Etrafından takdir toplar. Dairede ufak bir kutlama bile yapılır. Arkasından “Besbelli bir devlet işi bu helal olsun Tahir Sami’ye” diyenler çıkar başta müdürü olmak üzere. Bu bakış açısı bile köy ve köylü hakkındaki durumu gözler önüne serer biraz da olsa. Devlet kademesinden çalışanlar bile bu durumun devletin işi olduğunu düşünür. Köy meselesinin toplum tarafından nasıl geri planda tutulduğunu yazar gözler önüne serer burada. Yine de Tahir Sami bu konuda ilerler ve amacına biraz da olsa ulaşır.

Ancak ilerleyen zamanlarda dairenin lağvedilebileceği durumu ortaya çıkar. Tahir Sami Bey dışındaki kimse buna üzülmez. Emekliliği gelmiştir zaten çalışanların ve emekliye ayrılarak daireden kurtulmanın peşindedirler. Tahir Sami Bey ise bu duruma çok üzülür. Evi gibi olmuştur artık daire ve ondan nasıl ayrılacağını bilemez bir türlü. Birkaç gün sonra herkes eşyalarını toplar ve müdür anahtarı Şeref Efendi’ye bırakıp çıkar.  Eş zamanlı olarak Tahir Sami ablalarıyla kaldığı evden bir tartışma sonucu ayrılır. Kitaplarının fazlalığı sorun olmuştur. Kitaplarını da toplayıp daireye yerleşir. Şeref Efendi’nin daireyi kapatacaklarına dair uyarılarına aldırmayarak bürokrasiye bir taş daha atarak dairenin kapatılmasının sanıldığı kadar kısa sürmeyeceğini, zaten unutulmuş, bir köşede kalmış bu dairenin devletin aklında çok fazla yeri olmadığını söyler. Dairede yaşamaya başlar. Ancak kitapları hayli fazlalaştığı için hayalindeki kütüphaneye kavuşması için devletin çeşitli kademelerine mektuplar yazar. Kitaplarının tamamını bağışlayacağını sadece kütüphanenin adının kendi ismi olmasını istediğini dile getirir.  Koleksiyonun ismi “Türk Köyü Kütüphanesi” Kurucusunun ismi de “Tahir Sami Tokaç” olacaktır. Ancak büyük bir hayal kırıklığı yaşar çünkü hiçbir yerden karşılık alamaz.  Yazar bunu acı bir şekilde dile getirir: “Bu memlekette niçin emeğinin değeri, sabrın meyvesi, hasbi çalışmanın semeresi alınmıyor.” (s. 62)

Tahir Sami Bey mektuplarına karşılık geleceği umuduyla, cevap alacağı umuduyla uyuyor bir gün. Bir daha da uyanmıyor. Dairenin soğuk bir köşesinde yaşadığı şekilde, yalnız başına ölüyor. Kitaplarına ne olduğu ise bilinmiyor.

Son Söz

Mustafa Kutlu, Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı ile yine bambaşka bir dünyaya, herkesin kendinden bir parça bulabileceği şekilde sürüklüyor bizleri. Bürokrasinin açmazlarını, geçmişten günümüze köy ve köylünün durumunu, dergiciliğin zorluklarını, Türkiye’deki “öteki” kesimin duyarsızlığını, kaybolan değerlerimizi ve kültürlerimizi, teknolojinin getirdiklerini ve götürdüklerini, aşkı, sevgiyi, yalnızlığı, mutsuzluğu Türkiye’deki orta sınıf bir ailenin nesilden nesle aktarılan hayatı ile birlikte ve o ailenin son bireylerinden biri merkezinde ele alırken aktarıyor bize. İncecik bir kitapta koskoca bir dünyayı anlatıyor ve kitabın ilk sayfasını okumanızdan son sayfasını okuyup da kapağını kapatmanıza kadar geçen sürenin farkına bile varamıyorsunuz. Tahir Sami Bey ve onun gibileri herhangi bir sahaflar çarşısında, herhangi bir köşe başında, bir devlet dairesinde, bir sokağın ucunda ya da eski ve ahşap bir evde görmemizin nasıl da mümkün olduğunu anlıyoruz bir daha. Sokakların Tahir Sami Beyler ile dolu olduğunun farkına varıyoruz ve içimizdeki Tahir Sami Bey’e kulak verip onu anlamaya çalışıyoruz. Kitap bittiğinde fark ediyoruz ki biraz daha büyümüşüz, tıpkı Kutlu’nun diğer kitaplarını okurken hep biraz daha büyüdüğümüz gibi…

Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2009’daki 60. sayısında yayımlanmıştır.


Oğuz Atay’a Mektup

 

 

Sevgili Oğuz,

Öncelikle sana isminle hitap ediyor olmama kızmamanı rica ediyorum. Aramızda onlarca yıllık bir zaman farkı olabilir, aynı tarihlerde, şu ikimizin de sığabileceği ama ikimize dar gelen dünyanın oksijenini içimize çekmemiş olabiliriz, ben doğduğumda senden haberdar olmamış olabilirim ve sen giderken benim sana bunları yazacağımı bilmemiş olabilirsin ama bunca şeye rağmen, oynadığımız bütün tehlikeli oyunlara tutunamamış olmamız; yani senin de benim de tutunamamış olmamız, aslında aynı zamanın insanı olduğumuzu göstermiyor mu? Ve sence bütün bunlar, sana isminle hitap etmem için yeterli sebepler değil mi?

Biliyor musun, sen de öldükten sonra değeri anlaşılanlardan oldun… İnsanoğlu böyle işte, bir şeyi kaybedince o şeye methiyeler dizmeye başlıyor. Elindeyken farkına varamıyor. Belki de varmak istemiyor, kim bilir… Seni bir kenara bırakırsak, ben de yakınlarımı kaybettim. Dedem, on üç yaşımdakinden daha kutsal geliyor bana şimdilerde. Her geçen gün daha da büyüyor gözümde. Sence bu bir tesadüf mü yoksa ben de yaşlanıyor muyum? Evet Oğuz, biliyorum. Sen hep bir şeyler söylemeye çalıştın. Bizim damarlarımıza işleyecek büyük sözler söyledin sen. Küçük insanları yarattın. Ben Selim’im dedin. Turgut oldun sonra. Hikmet’im dedin. Coşkun olduğunu da söyledin bize, Server olduğunu da. Hepsini sen söyledin. Hepsinde güzeldin. Hepsinin elbisesi cuk oturdu üstüne. Kahramanlar yaratmadın bizi kurtaracak. Kurtarılacak bir halimiz olmadığını biliyordun. Kurtarılacak neyimiz kaldı ki Oğuz? Şu dünyada “yangında ilk kurtarılacak” dolabına nelerimizi sakladık ki? Ve sen, doğruyu söyledin. Sen haklıydın. Kurtarılamadık. Yine de yel değirmenlerine savaş açmak parlak bir fikirdi be Oğuz. Onu da yaptın. Sen nasıl yaptıysan, biz de öyle yapıyoruz şimdi. Yel değirmenleriyle savaşıyoruz. Sahi Oğuz, doğru söyle, Don Kişot sen miydin?

Evet sevgili Oğuz… Sen yazdın. Sen yazdıktan yıllar sonra biz okuduk. Bu dünyanın bütün bilinmezliğine, bütün anlamsızlığına rağmen; bütün tutunamayan ruhlarımıza rağmen inadına tutunmaya çalıştık. İnadına da şeytana pabucunu ters giydirmeye çalıştık. İnadına tehlikeli oyunlar oynadık. Oyunlarla yaşadık inadına, farkında olamasak da bazen. Öyleydik. Biz de yazdık. Senin kitabını basmayan yayın evlerinin tavrına inat, sağa sola öne arkaya duvarlara cama denize güneşe yazdık. Paramız yoktu belki, ama umudumuz vardı Oğuz. Umutsuzluğun umudu idi bizdeki. Kurtarılacak bir şeyimiz kalmadığını bile bile umut ettik. Savaştık. Şimdi biraz yorgunuz, evet. Yel değirmenleri bizi biraz yormuş olsa da mücadele etmekten sıkılmayacağız, buna da inan. Biraz kendimiz için, biraz senin için, biraz da diğerleri için umut etmeye devam edeceğiz. Geç kaldığımızı bile bile…

Yarın ne olacak bilmiyorum Oğuz. Sen de bilmiyorsun değil mi? Sen de bilmiyordun. Gecenin bir vakti, ay kaplamış yüreğimi. Yıldızlar buradan çok yakın görünüyor oysaki. “Başka bir dünya mümkün” diyorlar belki de, ama o kadar sağırım ki. Yorgunuz Oğuz. Savaşmaktan, çırpınmaktan ve belki de inanmaktan yorulduk. Yalnızız… Senin kadar. Senin gibi… Yıldızlar gibi kalabalık görünsek de ay gibi yalnızız. Ve yarın ne olacak bilmiyoruz. Bundan yaklaşık otuz dört yıl önce, buradan çok uzakta, küçük bir odadan dışarıdaki aya ve yıldızlara bakarken sen de bir hafta sonra neler olacağını biliyor muydun? Bilebilir miydin sevgili Oğuz?

Evet, henüz otuz dört olmadı. Birkaç gün sonra bir kez daha ölmüş olacaksın. Öyle diyorlar. Adına anma törenleri düzenliyor, ödüllü yarışmalar yapıyorlar. Biliyor musun bir sürü kitap yazıldı senden sonra sana dair. Yazmaya da devam ediyorlar. Yapmaya devam ediyorlar. Sen 1977’nin birkaç dün sonrasında ölmüş olacaksın. Son kez bakacaksın belki o gün güneşe, gökyüzüne, aya, yıldızlara, denize, ağaçlara… Son kez nefes alacaksın. Sonra kapatacaksın gözlerini. Doğru olanı yapacaksın belki de. Belki de başka bir şey kalmayacaktı yapacak. Olsundu be Oğuz. Oldu. Şimdi ben bu satırları yazarken ne kadar da tutunamamış, ne kadar da yalnız, ne kadar da karanlıkta olduğumuzu görüyorum bir kez daha işte.

Sevgili Oğuz, sana yazacak çok şey var aslında. Biliyorum, senin de çok şeyin vardı söyleyecek. Bitmemiş projelerin adamı Oğuz! Özledim seni. Laf aramızda kalsın ama tek özleyen de ben değilim. Şimdi müsaadenle bu mektubuma son vereceğim. Saymam gereken yıldızlar var. Sen de yaz olur mu? Bol bol yaz… Yazacak şeylerimizi bitiremeyecek olsak da, yazmaktan başka çaremiz yok çünkü.

Sevgili Oğuz…

Sevgiler Oğuz…

Keşke 13 Aralık 1977’de ölmeseydin.

Şimdilik bu kadar,

Selam ile…

8 Aralık 2011, İlker