Oğuz Atay’a Mektup

 

 

Sevgili Oğuz,

Öncelikle sana isminle hitap ediyor olmama kızmamanı rica ediyorum. Aramızda onlarca yıllık bir zaman farkı olabilir, aynı tarihlerde, şu ikimizin de sığabileceği ama ikimize dar gelen dünyanın oksijenini içimize çekmemiş olabiliriz, ben doğduğumda senden haberdar olmamış olabilirim ve sen giderken benim sana bunları yazacağımı bilmemiş olabilirsin ama bunca şeye rağmen, oynadığımız bütün tehlikeli oyunlara tutunamamış olmamız; yani senin de benim de tutunamamış olmamız, aslında aynı zamanın insanı olduğumuzu göstermiyor mu? Ve sence bütün bunlar, sana isminle hitap etmem için yeterli sebepler değil mi?

Biliyor musun, sen de öldükten sonra değeri anlaşılanlardan oldun… İnsanoğlu böyle işte, bir şeyi kaybedince o şeye methiyeler dizmeye başlıyor. Elindeyken farkına varamıyor. Belki de varmak istemiyor, kim bilir… Seni bir kenara bırakırsak, ben de yakınlarımı kaybettim. Dedem, on üç yaşımdakinden daha kutsal geliyor bana şimdilerde. Her geçen gün daha da büyüyor gözümde. Sence bu bir tesadüf mü yoksa ben de yaşlanıyor muyum? Evet Oğuz, biliyorum. Sen hep bir şeyler söylemeye çalıştın. Bizim damarlarımıza işleyecek büyük sözler söyledin sen. Küçük insanları yarattın. Ben Selim’im dedin. Turgut oldun sonra. Hikmet’im dedin. Coşkun olduğunu da söyledin bize, Server olduğunu da. Hepsini sen söyledin. Hepsinde güzeldin. Hepsinin elbisesi cuk oturdu üstüne. Kahramanlar yaratmadın bizi kurtaracak. Kurtarılacak bir halimiz olmadığını biliyordun. Kurtarılacak neyimiz kaldı ki Oğuz? Şu dünyada “yangında ilk kurtarılacak” dolabına nelerimizi sakladık ki? Ve sen, doğruyu söyledin. Sen haklıydın. Kurtarılamadık. Yine de yel değirmenlerine savaş açmak parlak bir fikirdi be Oğuz. Onu da yaptın. Sen nasıl yaptıysan, biz de öyle yapıyoruz şimdi. Yel değirmenleriyle savaşıyoruz. Sahi Oğuz, doğru söyle, Don Kişot sen miydin?

Evet sevgili Oğuz… Sen yazdın. Sen yazdıktan yıllar sonra biz okuduk. Bu dünyanın bütün bilinmezliğine, bütün anlamsızlığına rağmen; bütün tutunamayan ruhlarımıza rağmen inadına tutunmaya çalıştık. İnadına da şeytana pabucunu ters giydirmeye çalıştık. İnadına tehlikeli oyunlar oynadık. Oyunlarla yaşadık inadına, farkında olamasak da bazen. Öyleydik. Biz de yazdık. Senin kitabını basmayan yayın evlerinin tavrına inat, sağa sola öne arkaya duvarlara cama denize güneşe yazdık. Paramız yoktu belki, ama umudumuz vardı Oğuz. Umutsuzluğun umudu idi bizdeki. Kurtarılacak bir şeyimiz kalmadığını bile bile umut ettik. Savaştık. Şimdi biraz yorgunuz, evet. Yel değirmenleri bizi biraz yormuş olsa da mücadele etmekten sıkılmayacağız, buna da inan. Biraz kendimiz için, biraz senin için, biraz da diğerleri için umut etmeye devam edeceğiz. Geç kaldığımızı bile bile…

Yarın ne olacak bilmiyorum Oğuz. Sen de bilmiyorsun değil mi? Sen de bilmiyordun. Gecenin bir vakti, ay kaplamış yüreğimi. Yıldızlar buradan çok yakın görünüyor oysaki. “Başka bir dünya mümkün” diyorlar belki de, ama o kadar sağırım ki. Yorgunuz Oğuz. Savaşmaktan, çırpınmaktan ve belki de inanmaktan yorulduk. Yalnızız… Senin kadar. Senin gibi… Yıldızlar gibi kalabalık görünsek de ay gibi yalnızız. Ve yarın ne olacak bilmiyoruz. Bundan yaklaşık otuz dört yıl önce, buradan çok uzakta, küçük bir odadan dışarıdaki aya ve yıldızlara bakarken sen de bir hafta sonra neler olacağını biliyor muydun? Bilebilir miydin sevgili Oğuz?

Evet, henüz otuz dört olmadı. Birkaç gün sonra bir kez daha ölmüş olacaksın. Öyle diyorlar. Adına anma törenleri düzenliyor, ödüllü yarışmalar yapıyorlar. Biliyor musun bir sürü kitap yazıldı senden sonra sana dair. Yazmaya da devam ediyorlar. Yapmaya devam ediyorlar. Sen 1977’nin birkaç dün sonrasında ölmüş olacaksın. Son kez bakacaksın belki o gün güneşe, gökyüzüne, aya, yıldızlara, denize, ağaçlara… Son kez nefes alacaksın. Sonra kapatacaksın gözlerini. Doğru olanı yapacaksın belki de. Belki de başka bir şey kalmayacaktı yapacak. Olsundu be Oğuz. Oldu. Şimdi ben bu satırları yazarken ne kadar da tutunamamış, ne kadar da yalnız, ne kadar da karanlıkta olduğumuzu görüyorum bir kez daha işte.

Sevgili Oğuz, sana yazacak çok şey var aslında. Biliyorum, senin de çok şeyin vardı söyleyecek. Bitmemiş projelerin adamı Oğuz! Özledim seni. Laf aramızda kalsın ama tek özleyen de ben değilim. Şimdi müsaadenle bu mektubuma son vereceğim. Saymam gereken yıldızlar var. Sen de yaz olur mu? Bol bol yaz… Yazacak şeylerimizi bitiremeyecek olsak da, yazmaktan başka çaremiz yok çünkü.

Sevgili Oğuz…

Sevgiler Oğuz…

Keşke 13 Aralık 1977’de ölmeseydin.

Şimdilik bu kadar,

Selam ile…

8 Aralık 2011, İlker

Reklamlar

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: