TAHİR SAMİ BEY VE BİZ (Mavi Yeşil 60. Sayı)

TAHİR SAMİ BEY VE BİZ *

Mustafa Kutlu’nun son eseri Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı (Dergâh Yayınları, Ağustos 2009) eylül olmadan raflardaki yerini aldı. Kutlu, her sene bir kitap yazma geleneğini bu sene de sürdürdü ve okurlarını şaşırtmadı. Her zamanki çizgisinde, sade bir üslupla ele alınmış, “sokaktaki hayat”ı anlatıyor yine Kutlu. Tahir Sami Bey de o sokakların herhangi birinin bir köşesinden geçen, bir yerlerinde konaklayan, başka bir yerinde yemek yiyen, kendi halinde bir adam. Okuyan herkesin, kendinden bir parça bulabileceği bir adam. Peki, neler var Tahir Sami Bey’in özel hayatında?

Evvela şunu söyleyelim ki sıra dışı hiçbir şey yok. Hepimizin bir ucundan yaşamış olduğu ya da yaşayabileceği olaylardan bahsediliyor. Az önce de dediğimiz gibi belki de bu yüzden herkes bir parça bulabilir kendinden. Ama Tahir Sami Bey’e gelmeden önce, Mustafa Kutlu’ya değinmek lazım ki bu eserin kahramanlarından birisi de o. Kendi ağzından çıkan cümlelerle başlıyor eser ve öyle de devam ediyor. Kim olduğunu akılda soru işareti uyandırmasın diye daha başlarda Tahir Sami Bey ile girdiği bir diyalog esnasında da söylüyor kendini tanıtırken: “Ben Mustafa.”

Devletin Unuttuğu Devlet Daireleri

Tahir Sami Bey ile nasıl tanıştığına değinmek gerek bu noktada ki Tahir Sami Bey’in özel hayatına giriş yapabilelim. Mustafa isimli bir gazeteci yazar olduğunu anlatıyor evvela okuyucuya. Eski binaları gezip inceleyerek gazeteye yazdığını biliyoruz. İşte Tahir Sami Bey’in çalıştığı daire ile de bu şekilde tanışıyor yazar. İlk olarak dairenin müstahdemi ile karşılaşıyor: Şeref Efendi. Ardından Şeref Efendi’nin ağzından dairenin çalışanlarını tanıyoruz. Beş kişilik bir daire… Yazar bunu şaşkınlıkla karşılayarak okuyucuya da daire hakkında bir şeyler anlatmaya çalışıyor evvela. Şeref Efendi ile yazar arasında geçen şu diyalog olayı bir şekilde açıklar bize belki de:

“— Kaç personel var.

 — Beş.

 — Yok ya! Pek azmış.

 — Kendimi saymadım. Beyefendi bu daireye kimse uğramaz, işte ayda yılda biri gelir, bir kayıt sorar, artık ne kaydı ise. Arşiv memurumuz Tahir Sami Bey vardır, o bilir, işi halleder.

 — Yani burada bütün yıl oturup duruyorsunuz.” (s. 16)

Dairedeki çalışan sayısı kadar dairenin işlevi de şaşırtıcı. Bürokrasinin unuttuğu, kıyıda köşede kalmış bir arşiv dairesi. Kimin ne iş yaptığı bile belli değil. Maaşlarını alan çalışanlar da bu durumdan rahatsız değil. Gelen giden yok. Öyle ki müstahdem Şeref Efendi çeşitli gıda malzemeleri paketleyip satarak ek iş bile çeviriyor devlet dairesinde. Yalnız yazar bunu öyle güzel anlatıyor ki okuyucuyu bu durum rahatsız dahi etmiyor. İlerleyen sayfalarda da devam ediyor bu anlatım. Ortada bir “işyeri” var ama iş yok.  Yazar biraz da günümüz bürokrasisine taş atıyor burada belli ki. Öyle ya devletimizin onlarca farklı dairesinin onlarca farklı yerindeki çalışanları tabiri caizse sabahtan akşama kadar yatarak maaşlarını alıyorlar. Kimse de merak etmiyor bu adamlar ne iş yapar diye… Hem merak edilse ne yazar! O da yine aynı bürokrasinin bir yerlerine takılıp sonuç alınamadan kapanacak. İşte eserde bahsi geçen devlet dairesi de devlet dairesinden ziyade sohbet mekânı halini almış bir yer. Bulmaca çözenden el işi yapana, daireye arada sırada uğrayandan neredeyse hiç uğramayan müdüre kadar bütün çalışanlar anlatılıyor. Ve yazarımız bir süre sonra belki de dairenin tek ilgili çalışanı olan Tahir Sami Bey ile tanışıyor.

Tahir Sami Bey ile birkaç hoş beş ve hemşeri muhabbetinden sonra yazar, ona kendisinin hikâyesini yazmak istediğini söylüyor.  Tahir Sami Bey bunu biraz garip karşılıyor ilk başlarda, nasıl olur benim neyimi yazacaksınız gibilerinden laflar ediyorsa da yazarımızın ısrarcı tavrına karşı koyamıyor ve Tahir Sami Bey’in özel hayatı da böylece başlamış oluyor.

Tahir Sami Bey’in Geçmişi ve Kaybolan Bir Meslek: Ciltçilik

Dip dedesi Süleyman Ağa’dan başlanıyor anlatılmaya ve Tahir Sami Bey ile birlikte dört kuşağı okumuş oluyoruz yazarın ağzından. Süleyman Ağa ile birlikte ailenin Eğinli olduğunu da öğreniyoruz ve Eğin ile ilgili coğrafi, kültürel, ekonomik ve sosyal pek çok bilgiye satırları arasında yer veriyor yazar. Süleyman Ağa’nın kömürcü olduğunu da bu satırlar takibince öğreniyoruz. Tahir ise Süleyman Ağa’nın oğlu. Kendisi gibi kömürcü olamayacağını anladığı oğlunu Süleymaniye’deki ciltçi Nişan Usta’nın yanına götürüyor ve ailenin ciltçilik serüveni de bu şekilde başlamış oluyor. Kısa sürede işi kıvıran Tahir iyi bir ciltçi olup çıkıyor. Bir süre sonra Nişan Usta Tahir’in, civarın terzisi olan Terzi Sami’nin kızı Feride ile evlenmesine vesile oluyor işi de tamamen Tahir’e devredip duygusal bir ayrılıkla o yöreden ayrılıyor. Tahir’in annesi ile babası kısa süre sonra vefat ediyor ardından da oğlu Ziya dünyaya geliyor ve ilerleyen yaşlarında Ziya da babasının izinden giderek ciltçiliğe merak sarıyor. Tahir yaşlanıyor ve artık iş göremez hale geliyor keza Ziya’nın anası Feride de aynı şekilde. Ziya’nın da hayırlı bir kısmet bulup evlenmesi gerektiği kanısına varılıyor. Durumları kötü olmayan ve sadece anası Hasibe kadın ile yaşayan Saliha ile evlendiriliyor Ziya. Uyumlu ve sakin bir mizaca sahip olan bu kızı ilk başlarda hiç tanımasa da seviyor zamanla Ziya. İleriki yıllarda Tahir Bey vefat ediyor ve Ziya ile Saliha çiftinin Nebahat ile Nurhayat adında iki kızları oluyor. Kızların ardından bir de erkek evlat veriyor Allah onlara. Çocuğun adı hakkında bir tatsızlık yaşansa da bir süre sonra Ziya’nın babasının ismi olan Tahir ile Feride’nin babasının ismi olan Sami isimleri birleştirilip nüfusa yazdırılıyor.

Biraz da yazarın ağzından devam edelim bundan sonra: “Geçen zaman içinde harf inkılâbı yapılmış, dünyadaki yeniliklerin, teknolojik buluşların bir kısmı az da olsa Türkiye’ye ulaşmış, elektrikle çalışan cihazlar artmış, bu arada matbaacılık gelişmiş, buna bağlı olarak ciltçilik de yepyeni bir yola girmişti. Basılan kitapların neredeyse tamamı artık karton kapakla piyasaya veriliyordu. Eski usul ciltçilik bir “el sanatı” seviyesine düşmüştü. Ya bu modern makinelerden alıp yeni bir cilthane kuracaktınız, ya da köşenize çekilip kitap meraklılarının getireceği birkaç klasik cilt siparişiyle geçinecektiniz.” (s. 58)

Gelişen ve değişen dünyanın getirdikleri ve eskiden beri bu toprakların önemli bir iş alanı olan ciltçiliğin nasıl ortadan kalkmaya yüz tuttuğu bu şekilde anlatılıyor. Yazar burada ciltçiliği örnek göstererek belki de geçmişe biraz da özlemle bakmamıza sebep oluyor. Öyle ya ciltçilik gibi pek çok meslek kaybolup gitmiş zaman içerisinde. Osmanlı’dan bu yana onlarca insan ekmek vermiş olan iş kolları teknoloji ile birlikte yok olmuşlar. Aynı şeyi günümüz için de düşünebiliriz aslında. Çok değil bundan belki de yirmi yıl önce insanlar f klavyeli Türk işi daktilolarda yazarken zamanla bilgisayar teknolojisinin gelişmesiyle daktilolar da ortadan kalkmaya yüz tuttu. Ve “kalem” denilen aracı zaten çoktan unutmuş olan bizler, daktiloyu bile özlemle anmaya başladık işte. Parmaklarımız tuşlarla öyle uyum sağladı ki kalem tutmayı unuttuk, iki satır yazamaz olduk ve güzel yazı defterlerimiz ilkokulların tozlu sıralarında kaldı artık, hepsini unuttuk.

 

Tahir Sami’nin Küçük Dünyası

Tahir Sami içine kapanık, arkadaşları ile çok fazla münasebete girmeyen, oyun dahi oynamayan, kendi halinde bir çocukluk geçiriyor. Evinden de çok fazla dışarıya salınmıyor zaten. Bu sebeple de tam anlamıyla bir sosyal çevre oluşturamıyor kendine. Arkadaşlarının, çocukların arasında değil de yaşlıların arasında büyüyen bir çocuk olup çıkıyor Sami zamanla. Biraz büyüyünce babası Ziya Usta ona ciltçilik hakkında bilgiler veriyor ve çekirdekten yetiştirmeye çalışıyor. Sami de babasının anlattıklarını dinliyor ve kavrıyordu. Ufak tefek yapılacakları biliyordu artık ve eli yettiğince babasına yardım da ediyordu ancak gene de Sami’yi bir türlü sarmamıştı bu cilt işi. Sami babasının dükkânında vaktini genelde okuyarak geçiriyordu. Genel kültürü epeyce gelişiyor ancak okuldaki durumu o kadar iyi seviyeye gelemiyordu. Bilhassa fen derslerinde çok zorlanıyor ve kötüye gidiyordu ki bunun sonucunda da orta ikiyi ancak iki senede bitirebilmişti.

Sonraki sayfalarda ise Sami’nin orta son sınıfta iken sınıfındaki güzel kızlardan birisi olan Meral ile olan münasebetini anlatıyor yazar bize. Sami’nin ona yazdığı mektuptan bahsediyor. Ancak burada yazar parantez içi bir ifadeyle “(Burada Tahir Sami Bey’den bir not aldım. Söz verdiğim için notu -tekzip de diyebiliriz- aynen naklediyorum)” diyerek Tahir Sami Bey’in “Aziz okuyucular,” diye başlayan kısa bir metnine yer veriyor. (s. 70)

Mustafa Kutlu’nun eserlerindeki bu “okur ile konuşma” burada da kendini gösteriyor. Hem de birebir kendi kimliği ile dile getiriyor bu sefer. Aslında Mustafa Kutlu okurları için şaşılacak yabancı bir durum değil bu. “Sayın okuyucu, sevgili okur” diye başlayarak hikâyenin arasına girip de okurla sohbet ettiğini biliyoruz onun. İşte bu eserde de Tahir Sami Bey’i anlatırken, yine ondan aldığı notlarla hikâyeye giriyor ve Tahir Sami Bey’in kendi hikâyesindeki eksikleri, fazlalıkları, yanlışları düzelttiği notları sunuyor okura. Ancak ilerleyen sayfalarda Tahir Sami Bey’in bir başka notunu aktardıktan sonra, artık Tahir Sami Bey’in hikâyeye müdahale etmesinin doğru olmadığını düşünüp onun notlarına yer vermeyeceğini de söylüyor yine. Hikâye içinde hikâye… Ve kısacası tam bir Mustafa Kutlu klasiği okuyoruz satır aralarında…

Sami zamanla sahaflar çarşısında oyalanmaya başlar. Kitapları çok sever ve bu kitap okuma sevdası her şeyin önüne geçer onda. Zamanla kitaplarını biriktirmeye ve arşiv yapmaya da başlar. Sahaflar çarşısının en eskilerinden olan İskender Bey’in de yönlendirmesiyle köy kitapları toplamaya ve köye dair koleksiyon yapmaya koyulur. İskender Bey’in sözleri kulağında her zaman hatırlaması gereken izler bırakır: “Çok kitap sahibi olmak marifet değil, kıymetli bir kütüphane kurmak önemlidir. Hadi göreyim seni.” (s. 75)

Bir vakit sonra Sami askerdeyken babası vefat eder. Ardından da asker dönüşünde dükkânın başına geçer. Sabah dükkân aç akşam kapat derken günler geçer ama Sami durumundan memnun değildir. Çünkü ciltçi dükkânına kimse uğramaz olmuştur. Gelenler de Ziya Usta’nın olmadığını görünce iş bırakmıyordu artık. Zaten ciltçiliğe eskiden beri ısınamayan Sami de iyiden iyiye soğumuştu bu işten. Hayattan zevk aldığı zamanlar da sadece sahaflarda geçirdiği zamanlar olmuştu artık. Ciltçilikle uğraşamayacağını anlayanların vesilesi ile dükkândan uzaklaşır ve devlet dairesi ile tanışarak arşiv memurluğuna başlar. Çalışanlar ile tanışır, müdürün gözüne girer. Ancak dairedeki çalışanların işiyle ilgisizliği de dikkatini çekmez değil. Yine de işini yapmaya çalışır. Annesinin ölümü de yeni işine başlamasından kısa bir süre sonraya tekabül eder. Artık iki ablası ile birlikte yalnız başına kalmıştır. Kitaplarının sayısı arttıkça evde kitap koyacak yer kalmamaya başlar ve Nebahat ile de bu konu ile ilgili sık sık tartışma yaşar.

Köy, Köylü ve Zor Bir Zanaat: Dergicilik

Zamanla dairedeki eski gazeteleri incelemeye başlar. Köy ile ilgili çalışmalarına devam ederken bir yandan da kitaplarının sayısı artmaya devam eder. Gazetelerden de köy ve köylü ile ilgili bilgiler toplar ve ilgili kısımları keserek arşivler. Bütün bunlar zamanla Sami’yi bir dergi oluşumunun içine iter. Köy ve köylü ile ilgili bir dergi çalışması yapmaya başlar birkaç arkadaşı ile birlikte. Zamanla kâğıtçı ve matbaacılarla tanışır. Deyim yerindeyse her şey tamamdır artık. Dergiye kendince uygun bir isim bile bulmuştur: “Köyüm”… Ancak bütün bunlar okunduğu kadar kolay gelişmez tabi ki. Mustafa Kutlu burada dergiciliği anlatırken belki de kendisinin de zaman zaman karşılaştığı zorluklara da dolaylı yoldan değinmeye çalışmıştır. “Dergâh” dergisinin hali hazırdaki sorumlusu olarak kuşku yok ki o da bu yolda ve Türkiye’deki güncel dergicilik anlayışında bazı yanlışlar, eksikler, zorluklar görmektedir. Dergi hazırlamak, basmak her şeyden önemlisi satmak artık ciddi bir külfet haline geldi ne yazık ki Türkiye’de. Pek çok dergi kepenklerini indirdi istemeyerek de olsa. Piyasada tutunabilen dergilerse zaten adı olan büyük dergiler. İşte Kutlu da Tahir Sami Bey’in dergi çalışmalarını anlatırken ucundan kıyısından “dergicilik” denilen sanatın zorluklarına değinmiştir.

Tahir Sami Bey de benzer zorlukları göğüsleyerek derginin ilk sayısını çıkarır. Etrafından takdir toplar. Dairede ufak bir kutlama bile yapılır. Arkasından “Besbelli bir devlet işi bu helal olsun Tahir Sami’ye” diyenler çıkar başta müdürü olmak üzere. Bu bakış açısı bile köy ve köylü hakkındaki durumu gözler önüne serer biraz da olsa. Devlet kademesinden çalışanlar bile bu durumun devletin işi olduğunu düşünür. Köy meselesinin toplum tarafından nasıl geri planda tutulduğunu yazar gözler önüne serer burada. Yine de Tahir Sami bu konuda ilerler ve amacına biraz da olsa ulaşır.

Ancak ilerleyen zamanlarda dairenin lağvedilebileceği durumu ortaya çıkar. Tahir Sami Bey dışındaki kimse buna üzülmez. Emekliliği gelmiştir zaten çalışanların ve emekliye ayrılarak daireden kurtulmanın peşindedirler. Tahir Sami Bey ise bu duruma çok üzülür. Evi gibi olmuştur artık daire ve ondan nasıl ayrılacağını bilemez bir türlü. Birkaç gün sonra herkes eşyalarını toplar ve müdür anahtarı Şeref Efendi’ye bırakıp çıkar.  Eş zamanlı olarak Tahir Sami ablalarıyla kaldığı evden bir tartışma sonucu ayrılır. Kitaplarının fazlalığı sorun olmuştur. Kitaplarını da toplayıp daireye yerleşir. Şeref Efendi’nin daireyi kapatacaklarına dair uyarılarına aldırmayarak bürokrasiye bir taş daha atarak dairenin kapatılmasının sanıldığı kadar kısa sürmeyeceğini, zaten unutulmuş, bir köşede kalmış bu dairenin devletin aklında çok fazla yeri olmadığını söyler. Dairede yaşamaya başlar. Ancak kitapları hayli fazlalaştığı için hayalindeki kütüphaneye kavuşması için devletin çeşitli kademelerine mektuplar yazar. Kitaplarının tamamını bağışlayacağını sadece kütüphanenin adının kendi ismi olmasını istediğini dile getirir.  Koleksiyonun ismi “Türk Köyü Kütüphanesi” Kurucusunun ismi de “Tahir Sami Tokaç” olacaktır. Ancak büyük bir hayal kırıklığı yaşar çünkü hiçbir yerden karşılık alamaz.  Yazar bunu acı bir şekilde dile getirir: “Bu memlekette niçin emeğinin değeri, sabrın meyvesi, hasbi çalışmanın semeresi alınmıyor.” (s. 62)

Tahir Sami Bey mektuplarına karşılık geleceği umuduyla, cevap alacağı umuduyla uyuyor bir gün. Bir daha da uyanmıyor. Dairenin soğuk bir köşesinde yaşadığı şekilde, yalnız başına ölüyor. Kitaplarına ne olduğu ise bilinmiyor.

Son Söz

Mustafa Kutlu, Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı ile yine bambaşka bir dünyaya, herkesin kendinden bir parça bulabileceği şekilde sürüklüyor bizleri. Bürokrasinin açmazlarını, geçmişten günümüze köy ve köylünün durumunu, dergiciliğin zorluklarını, Türkiye’deki “öteki” kesimin duyarsızlığını, kaybolan değerlerimizi ve kültürlerimizi, teknolojinin getirdiklerini ve götürdüklerini, aşkı, sevgiyi, yalnızlığı, mutsuzluğu Türkiye’deki orta sınıf bir ailenin nesilden nesle aktarılan hayatı ile birlikte ve o ailenin son bireylerinden biri merkezinde ele alırken aktarıyor bize. İncecik bir kitapta koskoca bir dünyayı anlatıyor ve kitabın ilk sayfasını okumanızdan son sayfasını okuyup da kapağını kapatmanıza kadar geçen sürenin farkına bile varamıyorsunuz. Tahir Sami Bey ve onun gibileri herhangi bir sahaflar çarşısında, herhangi bir köşe başında, bir devlet dairesinde, bir sokağın ucunda ya da eski ve ahşap bir evde görmemizin nasıl da mümkün olduğunu anlıyoruz bir daha. Sokakların Tahir Sami Beyler ile dolu olduğunun farkına varıyoruz ve içimizdeki Tahir Sami Bey’e kulak verip onu anlamaya çalışıyoruz. Kitap bittiğinde fark ediyoruz ki biraz daha büyümüşüz, tıpkı Kutlu’nun diğer kitaplarını okurken hep biraz daha büyüdüğümüz gibi…

Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2009’daki 60. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: