Monthly Archives: Şubat 2012

Sıradan Bir Gün Olarak: 29 Şubat

 

29 Şubat sıradan bir gündür. O kadar sıradandır ki, diğerleri gibi her yıl ortaya çıkmaz. Dört yıl boyunca birikir, birikir, birikir ve en sonunda görünür kışın soğuk bir gecesinde. Göz kırpar dışarıdaki ayaza. Bazen de yağmura ve rüzgara… Diğer 29’lar gibi değildir belli ki. Başkadır. Başkalığı, içinde saklıdır. Bugün herhangi bir şey olmuş olabilir. Kafanıza bir yağmur damlası ya da bir çiçek saksısı düşmüş olabilir mesela. Bunun sorumlusu Şubatın 29’u olması değildir. Şu batan güneş de değildir örneğin. Evsiz kalmış bir sokak köpeği bulduğu bir parça kemiğe sevinmiş olabilir bugün. Onun sevincini gözlerinden okumuş da olabilirsiniz. Olabiliriz. Denizin dalgası kıyıyı dövüyor olabilir veyahut deniz kendi sakinliğinde boğuluyordur. Bir otomobil sürücüsü, son anda fark ettiği kırmızı ışıkta duramayarak o anda yoldan geçmekte olan bir kara kediye çarpmış olabilir. Gözleri görmeyen bir kadın, kedinin kara olduğunu fark etmemiş de olabilir. Kadının gözleri, yıllar önce, mesela bir başka Şubat 29’da kör olmuş olabilir. Kadının gözlerinin kör olduğu Şubat ayı 28 ile bitiyor da olabilir. Bir yerlerde birileri şarap içiyor olabilir, bir başka yerde çıplak ayaklı kadınlar üzüm bağlarından topladıkları üzümleri de eziyor olabilir. Olamaz mı? Belki de olamaz, evet. Bu tamamen nerede olduğumuza bağlıdır ve bunu bilemeyiz asla… Sonra bir çocuk, ya da birkaç çocuk, kendi okullarının bahçesinde top oynamaya dalmışken annelerinin “Akşam ezanı okunmadan evde ol!” uyarısını unutmuş olabilir. Bunlar herhangi bir yılın, herhangi bir günü gerçekleşmiş olabilir. Bir kadın bir şiir yazmış olabilir. Bir adam bir şarkı bestelemiş ya da… Şarkının sözlerini, şiiri yazan kadın yazmış da olabilir. Olmaya da bilir. Şarkı hiçbir zaman bestelenmemiş de olabilir. Şubatın 29’unun son saatlerinde birileri 10’dan geriye doğru saymaya başlamış olabilir. Bu güzel günün bitişini kar yağışı altında kutluyor da olabilir başkaları. Birileri düdük konfetilerine sarılmış üflüyor olabilir. 29 Şubat herhangi bir gün gibi tarih sahnesinden silinip gitmiş olabilir. Olmaya da bilir. 29 Şubat, dört yıl önceki bir gün gibi, aynı gün gibi, birdenbire silinip gitmiş olabilir ellerimizin arasından. Evet, bütün bunlar mümkündür. Ve 29 Şubat, gayet sıradan bir gündür…

Reklamlar

Bak Sen Şu “İzdiham.com”un Yaptığına..!

Bir iki gün önce  internette birdenbire bir haber yayıldı. Paul Auster’e Türkiye’deki tutukluluk halleri ile ilgili takındığı tavırdan ötürü Chuck Palahniuk’tan cevap geldiği şeklinde. Öncelikle İzdiham.com’un yayınladığı o haberi alıntılayayım:

“Chuck Palahniuk, “Türkiye’ye gitmem” diyen Auster’i eleştirdi.

Yeni kitabı Winter Journal için verdiği röportajda, cezaevindeki tutuklu gazetecileri gündeme getirerek ülkemize gelmeyeceğini açıklayan ünlü yazar Paul Auster,   başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından eleştirilmişti.

Bu eleştirilere “İsrail’de tutuklu gazeteci yok” diyerek cevap veren Paul Auster’e bu kez yanıt ünlü yazar Chuck Palahniuk’tan geldi. 1962 yılında Washington’da dünyaya gelen ve yazdığı eserlerle dünyanın tanıdığı bir yazara dönüşen Chuck Palahniuk özellikle Dövüş Kulübü adlı eseriyle ve aynı adlı sinema filmiyle ülkemizde de bütün edebiyatseverlerin gözdesi haline gelmişti.

 Chuck Palahniuk: Paul Auster Reklam Yapıyor

 Amerika’nın en prestijli edebiyat dergilerinden Colombia’ya verdiği röportajda Paul Auster’in Türkiye’yi diline dolamasını bir reklam ve medya çalışması olarak gördüğünü belirten Palahniuk, yazdığı eserleri sattırmak için her kitap öncesinde bu tür polemiklere girmesini ahmaklık olarak değerlendirdi. Paul Auster’in yazdığı eserlerden çok polemiklerle öne çıkmasını eleştiren Palahniuk, Türkiye’yi hedef almasını ise şöyle değerlendirdi:

Türkiye İslam ülkeleri arasında parlayan bir yıldız halini aldı. Bunda ülke başbakanının etkisi çok büyük. Recep Tayyip Erdoğan’ın popüleritesini kullanması bilinçsiz değil.   Lulu On The Brdige ( Lulu Köprüde) kitabını filme çekerken ettiği zararı bir şekilde çıkartması gerekiyordu. Edebi metinlerindeki başarısızlığı siyaset yoluyla çözmek istemesi en az eserlerindeki bayağılık kadar çirkin. 

 Palahniuk’un bu çıkışı Amerikan edebiyat çevrelerinde şaşkınlıkla karşılandı. Uzun süredir dost olan bu iki ünlü yazarın ithamlarını nereye kadar götüreceklerini bekleyip göreceğiz.

 İzdiham”

Haber bu şekilde. Son günlerde gündemi epeyce meşgul eden Auster üzerine çıkan bu haber tabi ki konunun devamı açısından herkesin hoşuna gitti. Çünkü malzeme çok sağlam. Auster gibi ünlü bir başka yazarın ona cevap vermesi ve Türkiye üzerinden atışmaları herhalde hepimizin ilgisini çekecekti. Çekti de… İzdiham.com haberi yayınlar yayınlamaz, aynı haber farklı haber sitelerinde de boy gösterdi. Öyle az tıklanan, köşede kalmış haber siteleri de değil bunlar. Bazıları Türkiye’nin çok satan gazetelerinin web siteleri. HaberTürk, ortamın ilk sazanlarından. Böylece habercilik mantığını da bir kez daha anlamış onların. Kopyala yapıştır geç karşıya keyfine bak. Zaten daha önce de bir manşetinden dolayı çok eleştiri alan HaberTürk, “sansasyonel habercilik” olayını iyi takip ediyor. Ancak derin araştırmaya gerek duymuyor. Eee sosyal medya böyle bir şey işte. Ardından Samanyolu Haber ve Star Gazetesi’nin sitelerinde de aynı haber görüldü. Bunlar benim fark ettiklerim. Başka haber siteleri de bu haberi son dakika manşeti olarak geçti. Yani haber güzel yayıldı anlayacağınız. Kimse de çıkıp “ulan ne alaka?” demedi. Sazan bir milletiz vesselam. Habercilik anlayışımız da böyle. Araştırmak, teyit ettirmek falan yok. Bir yerde çıkmışsa bu haber, vardır bir bilinen, biz de yayınlayalım. Güzel… Ardından yine İzdiham.com bir başka yazı yayınladı: “Gelelim Sadede” şeklinde idi yazının başlığı. Onu da aynen geçeyim buraya madem, hatırı kalmasın:

“Dün gece Paul Auster’e Palahniuk’un cevap verdiğini yazmıştık. 

Dün gece “Paul Austere Cevap Chuck Palahniuktan Geldi” adlı bir haber metni koyduk. Metin bugün (18 Şubat 2012) bütün büyük haber siteleri tarafından kullanıldı. Muhtemelen yarın birçok gazete pazar eklerinde ya da ana sayfalarında haberi aynen verecekler. 

Bu haber siteleri içinde kimler yoktu ki? Habertürk mü dersiniz, Sabah Gazetesi mi dersiniz, ensonhaber.com mu dersiniz… Birçok anlı şanlı haber sitesi haberi manşetten verdiler.

Aslında amacımız şu idi: Bütün bu koca koca haber siteleri, gazeteler ve televizyonlar milyonlarca lira para dönen yerler. Her bir gazete, haber sitesi veya televizyonda onlarca, yüzlerce kişi çalışıyor. Belki de daha fazlası. Ama gelin görün ki bu hazır olanı alıp anında kullanma histerisi, bu esrarengiz şehvet karşısında toplum olarak hiçbirimiz karşı duramıyoruz.

Al-kullan-at mantığının iyice yerleştiği toplumda çok basit birkaç metinle gündemde çok kolay yer bulabiliyorsunuz. Çünkü değere bir kıymet verilmiyor ve sadece sansasyon bu ülkede maalesef haber oluyor.

İzdiham beş yıldır yayın yapıyor. Çok zor şartlarda yayın yapıyor üstelik. Beş yıl içinde çok değerli haberlere imza attık, çok kıymetli röportajlar gerçekleştirdik, insanın tüylerinin diken diken eden metinler ve şiirler yayınladık. Ama ne hikmetse bu koca koca yerler sadece iki kez gördüler İzdiham’ı.

Birincisi Bokowski, Erbakan’a Akrostiş Şiir Yazdı haberiydi. Ki bu haber maalesef çok tanınmış bir köşe yazarı tarafından aynen alıntılandı ve köşesine konu oldu. Sonra birçok büyük gazete, haber sitesi ve televizyon İzdiham’dan bahsetti. Çünkü ortada garip ve anlaşılmaz bir mantıkla sıralanan şaşırtıcı hadise vardı. Dedik ya “sansasyon en iyi mahlukattır.”

İkincisi ise Paul Auster’e Cevap Palahniuk’tan Geldi haberiydi. Bakın haberi okuduğunuzda anahtar kelimeler var. Colombia diye bir edebiyat dergisinden bahsettik. Paul Auster dedik, Palahniuk dedik.

Başbakanın bile dahil olduğu böyle hassas bir konuda bakın bir haberci şunları yapmalıydı: 

1. Palahniuk’un kitaplarını neşreden Ayrıntı Yayınları’ndan detaylı bilgi alınabilirdi.

2. Paul Auster’in kitaplarını neşrede Can Yayınları’ndan böyle bir derginin (Colombia)  veya verilen cevabın olup olmadığı öğrenilebilirdi.

3. Colombia diye bir edebiyat dergisinin varlığı teyit edilebilirdi.

4. En kolayı ise  bize ulaşmalarıydı. Bize ulaşsalardı inanın doğrusunu söylerdik. Ama maalesef Türkiye’de gazetecilik maalesef bu şekilde ağrısız, sızısız ve sancısız ilerliyor.

Olmadı… Neyse herkese geçmiş olsun. Şimdi yarınki gazetelere bakacağız. Yarınki gazetelerde haberi aynıyla alıp yayınlayan editörlere…

 İzdiham”

Yazıda da, İzdiham ekibinin anlattığı üzere, haberin “çakma” bir haber olduğu anlatılıyor. Aslında böyle bir şeyin olmadığı, İzdiham’ın bir avcılık yaptığı ve derede yüzen pek çok sazanın da oltaya atladığı anlatılıyor. Haklılar. Çünkü bizde işler biraz da “böyle” yürüyor. Bakın adamlar madde madde anlatmış neler yapılabileceğini. Ancak o “büyük” haber merkezlerinden hiçbiri bu maddelerden en az birini bile yerine getirmemiş. Öyle olsa, hani zahmet edip ne bileyim en basiti, Ayrıntı’yı ya da Can’ı arasalar, böyle bir durum olmadığını öğrenecekler. Akşam 7’den sabah 7’ye kadar bedava bir de telefonlar bak. Hayır yani telefon faturası fazla gelmesin diye böyle bir külfetin altına girmemiş de olamazlar. Mantıki bir açıklaması yok gibi görünüyor bunun. Adama sormazlar mı, “hocam neyin habercisisiniz siz?” diye. Ama yok. İzdiham’ın da dediği gibi, “Sansasyon en iyi mahlukattır.” Bu haber de sansasyonel bir haber, problem yok o zaman. Neden? Çünkü bu haber, medyanın seveceği türden bir haber. Türkiye’den bahsediliyor ve atışanlar Türk değil. Gündem maddesi edebiyat olsa gene bu kadar konuşulmaz. Gündem maddesi yazarların, gazetecilerin tutukluluk halleri. Eee o da güzel. İsrail ile kıyaslama falan da yapılıyor. Kaymaklı ekmek kadayıfı. Yeme de yanında yat böyle haberin. E bizim haberci abilerimiz de öyle yapmışlar. Hatta hem yatmışlar hem yemişler. İzdiham.com da bu kadar adamı rezil etmiş. Helal olsun sana İzdiham.com, helal olsun! Bu fikri, bu tavrı ayakta alkışlamak lazım. Belki adam olurlar da bir dahaki sefere yayınlamadan önce araştırırlar haberlerini. “Araştırırlar” mı dedim..? Pardon!

Birinci haberin linki: http://www.izdiham.com/index.php/paul-austere-cevap-chuck-palahniuktan-geldi

İkinci haberin linki: http://www.izdiham.com/index.php/gelelim-sadede


KırmızıBisiklet / Sayfalar akar…


Lâl

 

İstik/lâl: böyle idi.
Sesi vardı, çok sessiz.
Sağından solundan geçiyordu şöyle böyle insanlar.
Kar yağıyordu.
Bundandır ki beyazdı yerler.
Hem kar, beyazdır, neden?
Ve neden sonradan hatırlanınca bir caddenin soğuğu,
Üşütür sobanın yanındaki bir çocuğu..?


MEKTUPLARIN ONÜÇ GÜNÜ (Ayraç 27. Sayı)

MEKTUPLARIN ONÜÇ GÜNÜ *

Mektup, edebiyatta her zaman için önemli bir tür olarak yorumlanmış, metinler arası okumalar yaparken ışık tutan bir görev üstlenmiştir. Sözünü ettiğimiz, bir yazarın bir başka yazara yazdıkları da olabilir; kendine, ailesinden birisine veya sevgilisine / eşine yazdıkları da… Günlük havasında da yazılmış olsa, hikâye formatında da sunulmuş olsa okurun önüne değerinden bir şey kaybetmemiştir mektup ve her zaman için farklı yorumlamalara açık olmuştur. Öyle ki biz, mektup yazan yazarların mektuplarını okurken bir yandan da onların diğer eserlerini yorumlama şekillerine, belki bir romanın belki bir şiirin nasıl yazıldığına da tanıklık etmiş oluruz. Şüphesiz sadece edebiyat değildir bir yazarın mektuplarına konu olan. Bazen siyaset, bazen spor, bazen de gündelik koşturmacanın izlerini görürüz o metinlerde. O yüzden de mektup, bireysel bir yazın türü olmasının yanında, kitleleri ilgilendiren ayrıntılar da taşır diyebiliriz. Her şeyden öte “edebi bir tür” olarak yorumladığımız mektup, yazarının hayatından izler taşıması açısından da işte bu yüzden önemlidir. Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektupları okurken, yazdıkları önünde milyonlarca insanın saygı duruşunda bulunduğu “Yazar Kafka”nın ötesinde bir başka Kafka görebildiğimizi söylersek çok mu ileriye gitmiş oluruz? “Dönüşüm”ün yazarının babasına yazdığı mektubuna, “Geçenlerde bir kez, senden korktuğumu öne sürmemin nedenini sormuştun. Genellikle olduğu gibi, verecek bir cevap bulamadım,” [1] şeklinde başlaması, babasından korkan bir çocuğun izlerini görmemize ve yaşadıklarının, kendi edebiyatına yansımalarını anlamamıza da fırsat vermiyor mu? Ya da Oğuz Atay’ın babasına yazdığı ve söze “Sevgili babacığım, belki sen hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor…” [2] diye girdiği mektupları onu “Evlat Oğuz” olarak görmemizle birlikte neden “tutunamadığına” dair ipuçları da vermiyor mu bize? Peki ya Tanpınar’ın, Flaubert’in, Mayakovski’nin ve daha nicelerinin mektupları… Zaman zaman yazarlık kimliğinden sıyrılıp da en “doğal” hallerini dışa vurdukları ve farklı bir yönlerini gösterdikleri bu mektupları edebiyatın bir türü olarak yorumlamamamız mümkün müdür ki?

*

Cemal Süreya’nın mektupları da, edebiyatımızdaki onlarca yazar mektuplarından sadece bazıları. Onun 1972’nin Temmuzunda, kalbindeki rahatsızlıktan ötürü kalp ameliyatı geçirmek üzere SSK Okmeydanı hastanesine yatan eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı ve on üç gün boyunca aralıksız olarak devam eden mektupları, karısına her satırında tekrar ettiği aşkının da bir ilanı aynı zamanda… Bu yüzden, “Mektupların en güzeli, Cemal Süreya’nınkiler gibi olsa gerek. Aşk mektupları.” [3] diyen Erdal Öz, mektupların “Sevda Sözleri’yle dolu mektuplar” olduğunu vurgularken haksız değildir. Gerçekten de bu mektuplar temel olarak, sevgiliye yazılmış “aşk mektupları”dır. Zuhal Hanım, Cemal Süreya’nın ilk eşi değildir ancak onun ölümüne kadar bir şekilde yanında olacak ve ismi Cemal Süreya’nın ismi ile birlikte anılacak olan bir kadındır. Cemal Süreya’nın da ona olan sevgisini, hayatının her noktasına dâhil ettiği karısına karşı duyduğu aşkı anlamamız için bir referans olan bu mektuplar, aynı zamanda da hasta yatağındaki Zuhal Tekkanat için yaşam kaynağı niteliğindedir.

Zuhal Tekkanat’ın, Cemal Süreya’nın ilk eşi olmadığını söyledik. Dolayısıyla onun ilk aşkı da değildir. Ve aslında son da olmayacaktır. Ama kime olursa olsun, duyduğu aşk, her zaman “gerçek bir aşk”tır. “Sen el kadar bir kadınsındır / Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli” [4] dediği ilk eşi Seniha Hanım’a duyduğu aşk da, “Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun” [5] dediği Üvercinka’sı da kıymetli olmuştur onun için. Ama Zuhal’in yeri de ayrıdır. Onüç Günün Mektupları’nın ilk satırlarında söylediği gibi, Zuhal Tekkanat aslında onun için hayattır: “Zuhal’im, hayat! Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim.”

Zuhal ve Cemal çiftinin bir de Memo Emrah adında bir oğulları vardır. Memo Emrah, henüz doğmadan ismi hazır olan bir çocuk olarak dünyaya gelir. 23 Kasım 1969 doğumlu olan Memo’nun, Cemal Süreya’nın kalbindeki ve hayatındaki yerini anlamak için de yine aynı mektupları okumamız yeterli olacaktır. Karısının hastanede olduğu süre boyunca Memo’ya Cemal Süreya bakar ve mektuplarda da ondan sık sık bahseder. Memo tam anlamıyla yaşamının merkezindedir desek yanlış olmaz. Öyle ki bir mektubunda Memo’dan bahsederken, “Steinbeck olsa bizi anlatan bir yapıta şu cümleyle başlardı: ‘Bu Memo’nun, Memo’nun annesinin, Memo’nun babasının ve Memo’nun evinin öyküsüdür.’” şeklinde bir cümle kurar karısına. Memo’ya verdiği değeri anlamamız açısından önemli bir cümledir bu gerçekten de. Bir de doğmamış bir kızları vardır. Cemal Süreya onun da ismini çoktan koymuştur: Elif… “Sen ne güzel bir Elif doğurursun. Başına kurdeleler bağlarsın.” diye yazar 12 Temmuz tarihli mektubunda. Elif, doğmadığı halde çok sevilen kızlarıdır Zuhal ve Cemal çiftinin. “Babası” Memo kadar ondan da bahseder Zuhal Tekkanat’a. Bir başka mektubunda, “Elif her şeyiyle sana benzemeli.” diyen Cemal Süreya, aslında doğmasını istediği kızıyla annesi arasında da bir köprü kurar. Duygu dolu mektuplarda, Zuhal’e yaşama gücü veren bir nokta da budur kuşkusuz. Cemal Süreya’nın hayalleri ve gelecek planları…

Mektubun bir özelliği de gündelik olandan bahsetmesidir. Cemal Süreya’nın satırları arasına da sızar bu gündelik koşturmaca. Şiirin, edebiyatın, sanatın yanında; onlardan bağımsız bir dünya var olduğunu da hatırlarız. Bir başka mektubunda bu gündelik koşturmacaya da değinen Cemal Süreya, “Piliçlerin içlerini de kendim temizledim. Zor olmadı. Yalnız banyodaki pisliği temizlemek gerçekten zor oldu. Ama fay, omo derken, sonunda bu işin de üstesinden geldim.”  derken, bize de “Sevda Sözleri”nin yazarının ‘ev hali’ni görme imkânı sunar aslında. Öyle ya “Sıcak su geldi. Banyo yaptım.” diyen şair, en temel gereksinimlerini karşılayan bir bireyden başkası da değildir aynı zamanda. Evet, hayat her yönüyle devam eder ve Cemal Süreya da bütün yaşadıklarını kaleme almaktan, karısına aktarmaktan çekinmez. Yaşamın çok yönlü olduğunu bilir usta şair. Belki de bu yüzden hazırladığı yemeği anlattığı mektubunun biraz sonrasında karısına, “Bir çırpıda içtim seni.” dediğinde şaşırtmaz bizi. Yaşam, şiirine nasıl sinmişse bütün yönleriyle, mektuplarına da öyle siner Cemal Süreya’nın.

“Yalnız aşkı vardır aşkı olanın” [6] diyen âşık şair,  mektuplarında ‘Tekel’in çok güzel bir votkası’ndan da bahseder, Coca-Cola içtiğinden de. Yeri gelir “Simit ve çay…” derken içlenir ve seslenir karısına, “Olsa da beraber içsek.” Yeri gelir ekonomik durumundan bahseder ve “Trabzon yağını 27 liradan hesapla”dığından…  “4049.25 lira” olan borcundan anlarız memur olan bir şairin çok parasının olamayacağını. Hayata dair olan kaygılarını ilişkisi ve evliliği için de düşünür Cemal Süreya. “Yine kavgalanmış Tevfik ile Gülderen. [7] N’olur biz bu bakımdan kimselere benzemeyelim. Bunda senin rolün büyük. Sen ki dişi kuşsun.” derken bu kaygısını Zuhal’ine iletmekten de geri durmaz ve belki de üzerlerindeki sorumluluğu bir kez daha vurgulamaya çalışır. “Yaşlanıp kol kola yürümek” istediği eşinden uzaklaşmak fikri belli ki üzer onu.

Yazar ve şair arkadaşlarının isimleri de sık sık geçer mektupların satır aralarında. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Tevfik Akdağ, Ercüment Uçarı, Necati Tosuner bunlardan bazılarıdır. Dergilere gönderdiği yazılardan, yazmak istediklerinden bahseden Süreya, sadece karısı için yazdığı şiirleri de ekler mektuplarına. “Bir şairin, sevdiğine en büyük armağanı, yayımlanmayan, hiç de yayımlanmayacak bir şiir olabilir.” diye düşünen İkinci Yeni Şairi ‘bir günün ortası’nda yazar sevdiği kadına şiirlerini. Anlattığı gündelik hadiselerde bile karısından bahseden Süreya’nın, karısı ile aralarındaki ilişkiyi açıklamakta “aşk sözcüğünü de eksik” bulmasını abartılı görebilir miyiz hiç?

*

12 Temmuz’da başlayan Onüç Günün Mektupları, 24 Temmuz’da, sadece Zuhal Tekkanat’a yazılmış olan ve “Sevgilim, bir günün ortası şimdi” diye başlayan şiiri ile son buluyor Cemal Süreya’nın. Şiirlerindeki imgelerden, derin anlamlardan uzak ve yalın bir dille yazılmış ancak aşk şiirleri kadar lirik olan bu mektupları okuyunca, Cemal Süreya’nın şairliği, babalığı, kocalığı üzerine de bilgi sahibi oluyoruz aslında. Hiçbir sanatsal kaygı taşımadan yazılmış bu mektuplar, Erdal Öz’ün de dediği gibi, “ileride bir gün yayımlanacağı düşünülerek yazılmış mektuplar duygusu vermiyor.”  İki sevgili arasında olan ilişkinin en özel ve duygulu boyutlarının anlatıldığı, bir nevi dertleşme ve duygu aktarımı ile dolu bu mektuplar. Belki de bu ‘doğallık’ sayesinde anlıyoruz bir yazarın karısına olan saf duygularını ve özlemini, çevresine ve işine olan duyarlılığını, oğluna ve doğmamış kızına olan düşkünlüğünü… Cemal Süreya, bu mektupların bir gün yayımlanacağını düşünerek yazsaydı bunları, belki de bu kadar açık ve net duygular yerine, daha kapalı, sanatsal kokuları daha baskın olan metinler okuyacaktık biz de.

Şairin ölümünden sonra, Zuhal Tekkanat’ın isteği ve teşviki ile mektupları ilk kez basan Erdal Öz, Cemal Süreya’nın el yazısını yani mektupların orijinal halinin bir kopyasını da kitaba ekler ve okurların Cemal Süreya’nın o güzel el yazısını okumasına da olanak sağlar böylece. Şimdi YKY tarafından basılan kitabın en arka kısmında, Cemal Süreya’nın yine Zuhal Tekkanat’a, bu sefer farklı zamanlarda yazdığı mektupları da var. O mektuplarda da Onüç Günün Mektupları’nın tadını bulmak mümkün. Yine çeşitli sebeplerle uzak kaldığı eşine hem aşkını hem de işlerini, yapıp ettiklerini yani gündelik koşturmacasını anlatır Cemal Süreya.

Mektupların tamamında gördüğümüz bu açıklık, daha önce de söylediğim gibi Süreya’nın şiirlerini ve diğer yazdıklarını anlamamıza da ışık tutuyor. Bir şairin en “insanca” duygularını paylaştığı mektupları, onu çok yönlü olarak tanımamızı sağlıyor. Bütün bunlar Cemal Süreya’yı anlamamızın yanında, mektubun da neden bir “edebi tür” olarak yorumlanması gerektiğini açıklıyor sanıyorum ki. Şiirden, romandan, hikâyeden ya da bir başka edebi türden farklı olarak “mektup” çoğu zaman genel okur düşünülmeden yazılan bir türdür. Öncelikli muhatap, roman ya da şiir okuru gibi genel bir kitle olmadığından da, yazanı ile yazılanını ilgilendirir. İşte bu sebeple de, tekrar edeceğim üzere, doğaldır ve metinler arası okumaları aydınlatacak bir niteliktedir. Cemal Süreya’nın eşine yazdığı mektuplara da belki de biraz bu gözle bakmalı ve Erdal Öz’ün vurguladığı gibi, “Gündelik yaşamın sıkıntıları içinde, bir yandan yaşam kavgası verirken, bir yandan da bütün boyutlarıyla şiiri yaşayan dar gelirli devlet memurunun uzun bir aşk mektubu.” olarak okumalıyız Onüç Günün Mektupları’nı…



[1] Franz Kafka, Babaya Mektup, Can Yayınları, İstanbul, Haziran 2008, s.9

[2] Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008, s.171

[3] Cemal Süreya, Onüç Günün Mektupları, YKY, Mart 2008, s.7 (Mektupların kitap olarak ilk baskısını 1990’da Can Yayınları yapmıştır. Alıntılanan cümle de mektupların kitaplaşmasını sağlayan Erdal Öz’ün, kitaba yazdığı önsöz niteliğindeki yazısındandır.)

[4] Cemal Süreya, Balzamin, Sevda Sözleri (Bütün Şiirleri), YKY, İstanbul, Şubat 2010, s.40

[5] A.g.e., Üvercinka, s.38

[6] A.g.e., Ülke, s.48

[7] Şair Tevfik Akdağ ve eşi Gülderen Hanım.

 

 Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Ocak 2012′deki 27. sayısında yayımlanmıştır.


GERÇEKLE KURMACA ARASINDA: ANAYURT OTELİ (Mavi Yeşil 73. Sayı)

GERÇEKLE KURMACA ARASINDA: ANAYURT OTELİ *

Yusuf Atılgan, edebiyatımıza çok eser bırakmamış ancak bıraktıkları ile hem yeni bir şeklin hem de önemli bir kurgunun öncülüğünü yapan isimlerden olmuştur. Geleneksel roman çizgisinin aksine, daha modern sınırlar belirdiği roman anlayışında, (Canistan’ı biraz bunun dışında tutarsak) toplumdan kopmuş ya da toplumla arasında belli ölçüde bağ kuran karakterleri ele almış ve kurmaca dünyasını, tekniğini ve üslubunu da ona göre şekillendirmiştir. Yusuf Atılgan, her ne kadar çok sayıda eserle okur karşısına çık(a)mamış olsa da, sadece Aylak Adam (1959) ve Anayurt Oteli (1973) bile, onun ve onun edebiyatı, edebiyatçılığı üzerine konuşulabileceklerin tükenmeyeceğinin bir göstergesidir kanaatimce.

Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli (YKY, İstanbul,2008)’ni, “Aylak Adam”dan yaklaşık on beş yıl sonra yayımlamıştır.  Temel çizgileri ve işlediği tema bakımından Aylak Adam’la çeşitli benzerlikler göstermiş olsa da derinlemesine bir okuma yapıldığında pek çok konuda Aylak Adam’la farklılık oluşturduğunu görmemiz mümkündür Anayurt Oteli’nin. Kendini “gerçekçi” olarak tanımlayan Yusuf Atılgan, romanlarında da bunu hissettirir bize ve Anayurt Oteli’ni okuyan okuyucu, romandaki gerçekliğe kaptırır kendini. Ali İhsan Kolcu’nun, Mahir Ünlü’nün Yusuf Atılgan’la konuşmasından alıntıladığı Atılgan’ın şu cümleleri de kendisinin, kendi gerçekçiliğini nasıl tanımladığını anlatır bize: “Gerçekçi bir yazarım sanıyorum; ama bu natüralist bir gerçekçilik değil. Bir öykü, roman ‘sanatsal kurgusu’yla gerçekçidir, inandırıcıdır bence. Bu sanatsal kurguda kimi gerçeküstü öğeler bile yadırganmaz. Örneğin Kafka’nın öyküsünde Gregor Samsa hamamböceği olabilir; ya da Marquez’in romanında güzel Remedios gökyüzüne uçabilir.”  (Ali İhsan Kolcu, Yusuf Atılgan’ın Roman Dünyası, Toroslu Kitaplığı, İstanbul, 2003: 19)

Atılgan’ın kendisinin de belirttiği üzere Anayurt Oteli’nin kendi sanatsal/roman kurgusu içinde aktardığı pek çok şey, bizi gerçekçiliğin dışına sürüklemez, okura “bu da olur mu” dedirtmez. Her ne kadar zaman zaman abartılı sahnelerle karşılaşsak da (kediyi öldürmesi, hizmetçi kadını boğması…) bizler romanı okurken, romanın başkarakteri olan Zebercet’in gerçekdışı gibi görünebilecek davranışlarından olan şiddetli derecedeki iletişimsizliğini, sapkın cinsel yönlerini, sebebini anlayamadığımız biçimde işlediği cinayeti ve intiharını “aşırı” bulmayız ve bu durumların hiçbiri romanın temel gerçekçi çizgisine zarar vermez. Mekânın ve kişilerin gerçek oluşu da bizim gerçeklik ile bağ kurmamızı kolaylaştırır diyebiliriz bu aşamada.

Bunlarla birlikte, başta da dediğimiz gibi, Anayurt Oteli, işlediği konular bakımından gelenekçi roman anlayışından da ayrılık gösterir. Bu yüzden Yusuf Atılgan’ı işlediği konu ve çizdiği karakterler bakımından, Oğuz Atay çizgisinde bir yazar olarak görmemiz mümkündür. Romanın başkarakteri olan Zebercet’in toplumdan kopmuş, iletişim kurmakta zorlanan ve belki de iletişimsizliği isteyen, çevresine ve hatta kendine yabancı bir “anti-kahraman” olarak çizilmesi de romanı, tema bakımından Türk romanı anlayışında farklı bir yere koyar. İşte bütün bu sebepler, alt satırlarda açıklayacağımız başka konularla da birleşerek, Yusuf Atılgan’ı ve Anayurt Oteli’ni Türk romanı içinde önemli bir yerde görmemize sebep olur.

 

Anayurt Oteli’nin Çerçevesi

Kendisini “gerçekçi” olarak tanımlayan Atılgan, zaman zaman bazı noktalarda aşırıya kaçmış gibi görünse de edebiyat anlayışını da gerçek motiflere yaslamıştır, dedik. Öyle ki kitaba da ismini veren Anayurt Oteli, Manisa çevresindeki gerçek bir oteldir ve ismi de Anavatan Oteli’dir. Yusuf Atılgan’ın bir vesile ile tanıdığı bu otel üzerinde ortaya çıkan yazma isteği temelde otelin kâtibini görmesiyle ve kendisine sorduğu şu soru ile başlar: “Yahu dedim, bu adamın buradaki hayatı ne olabilir? Merdiven altında oturan bir adam. Nasıl bir adamdır bu?” (Kolcu: 20) Buradan da anladığımız üzere Atılgan, romanını yazarken temel bir gerçeklik olgusuyla yola çıkar.

Anayurt Oteli, kitaba adını da veren otelin kâtibi Zebercet’in kendi halindeki dünyasını anlatır. Zebercet’in karakteri ve ruh hali, genel çerçevede romana da yön verir. Zebercet, hasta ruhlu diye tanımlayabileceğimiz, insanlarla iletişim kurmakta zorlanan, cinsel yönden birtakım saplantıları olan ve iletişim kurabileceği bayanı bekleyen bir tiptir. Babasının ölümünden sonra otelin kâtipliğini tek başına yapmaya çalışan Zebercet’in tek yardımcısı da ortalıkçı kadındır. Zebercet tam anlamıyla bir yalnızlık figürüdür. Tekdüze bir hayatı vardır, rutinden sıkılmaz ve hatta hayatının bütün gidişatı o rutinlere bağlıdır. Ancak Zebercet’in hayatındaki kırılma noktası romandaki en önemli unsuru da oluşturur aslında: Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının otelde bir gece kalıp, oradan ayrılması… İşte bu noktadan sonra Zebercet’in hayatında da birtakım değişiklikler olur. Berna Moran Zebercet’in bu durumunu anlatırken (Aylak Adam C. ile birlikte ele alır konuyu) “… ruhsal bakımdan şu aşamadan geçer; yalnızlık, kurtuluş umudu, hayal kırıklığı.” (Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008: 292) ifadesini kullanır. Gerçekten de Zebercet, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın ile birlikte bir şekilde hayatında yeniden doğuş sürecine girer. Onu beklemeye başlar ve bu sırada kendine çekidüzen vermeye çalışır. Ancak bu uzun sürmez, bir süre sonra kadının gelmeyeceğini anlayan Zebercet önce kadının kaldığı odaya yerleşir, ardından da kendini öldürerek romanın da sonunu hazırlamış olur.

Şimdi, romanın başkarakteri Zebercet’e gelmeden önce Anayurt Oteli’nin kendisinden de “bir karakter olarak” bahsetmek gerek. Romanın daha başlarında, Yusuf Atılgan, oteli öylesine anlatır ki okur olarak bizler de bu otelin sanki yaşayan bir varlık olduğunu düşünürüz. Öyle ki otelin (ki o zaman konaktır) bir doğum tarihi dahi vardır ve bunu otelin kapı kemerinde, mermer üstündeki kabartma yazıda görebiliriz: “Bir iki iki delik / Keçeci Zade Malik” (s.11) Yine satırların devamında Atılgan, “konak yapıldığında” yazılan bu yazının, belki de okurun dikkat edemeyeceği ya da gözden kaçıracağı sebebiyle, açıklamasını da yapar: “Arap rakamıyla ‘bir, iki, iki delik’ bin iki yüz elli beş ediyor; şimdiki tarihle bin sekiz yüz otuz dokuz.” (s.11) Burada sonradan otel olacak konağın yapılış tarihine dikkat edince 1839’un Tanzimat’ın ilan edildiği tarih olduğunu da görürüz. Yani aslında otelin doğumu, o zamanın Osmanlısının da yüzünü batıya doğru dönmeye başladığı yeni bir “doğum”a işaret eder. Bu tarihsel motifleri de farklı yerlerde kullanmaya devam eder Atılgan. Örneğin konağın otel şeklini alma yılı da 1923 yani Cumhuriyet’in ilan edilme yılıdır. Öte yandan sonradan okuyacağımız satırlarda çok sık geçen 28 sayısı, Zebercet’in kendini astığı tarih olan 10 Kasım da farklı sayısal değerlerdir. Ancak romandaki başka konular (yalnızlık, iletişimsizlik, cinsellik gibi…) o kadar baskındır ki (zaten Atılgan da belli ki bunları vurgulamak istemiştir) bu tarihi göndermeler çoğu zaman geri planda kalmıştır diye düşünüyorum.

Otel’in bir diğer özelliği de Zebercet’in kalesi olması. Zebercet, o otelde adeta kendini dışarıdan korumak için, kendine has ve dışarısı ile bağlantısı minimum düzeyde bir hayat kurmuştur. Zebercet çoğu zaman oteldedir. Dışarıya çıkmaz. Aslında dışarıya çıktığı zamanlarda bile ruhen dışarıda değil, otelin içindedir. Bu bağlamda otel aslında Zebercet’in kendisidir de diyebiliriz. Çünkü otelin karakteri ile Zebercet’in karakteri birbirine bir hayli benzemektedir. Belki de Zebercet, özellikle kendisi otelin tek sahibi olmasından sonra, oteli de kendisine benzetmiştir. Kısacası Zebercet’in ruhundaki o karanlık havayı otelin duvarlarında, odalarında, merdivenlerinde de görmemiz mümkündür.

Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının artık gelmeyeceğini anlayan Zebercet, bir gün “… kadın gelmezdi artık.” (s.38) diye kadının geleceğinden umudunu kesince, oteli de kapatmaya karar verir. Bir süre sonra otelin kapısına “kapalı” yazan Zebercet böylelikle oteli dış dünyaya da tamamen kapatmış olur. Gerçi bu esnada kendisi dış dünyaya açılsa da (sinemaya gider, horoz dövüşü seyreder, yemek yer…) bunun ruhsal bir bunalımdan ileri geldiğini, madde anlamında dışarıda olmasına rağmen manen hala otelin içinde olduğu fikrine kapılmamız zor olmaz. Umutsuz bekleyişi tamamen sona erdiğinde ise otelin dışında oteli gösteren tabelanın da toprağı gösterdiğini fark ederiz. Bu Zebercet’in dramı ile birlikte otelin de artık tamamen öldüğünü gördüğümüz zamandır.

Anayurt Oteli’nde gözümüze çarpan bir başka nokta da romanda özel isimlerin çok fazla yer almamasıdır. O kadar ki bizim dikkatimizi çeken tek isim “Zebercet”tir. Karakterler bağlamında olaya bakarsak zaten başka bir “merkez karakter” olmadığını görürüz. Olanlar da isimleriyle anılmaz çoğu kez. Ortalıkçı kadın, emekli subay, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın… Yazarın, karakterlerine bir isim belirlememesi ya da isimleri çok fazla açığa vurmamasının sebebi belki de okurun dikkatini Zebercet üzerinde yoğunlaştırmasına yardımcı olmaktır. Öte yandan bir de karakterlerin etkileyiciliği söz konusudur burada. Emekli subay diye anılan karakterin, romanın ilerleyen sayfalarında aslında bir katil olduğunu anlayınca tüylerimizin ürpermesinin bir sebebi de onu o ana kadar “emekli subay” olarak tanımış olmamızdır belki de. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının ismini baştan beri biliyor olsaydık belki de o kadından, gizeminden ve Zebercet’in onun hakkındaki düşüncelerinden bu kadar etkilenmeyecektik. Öyle ki karakter meselesini bir adım daha ileriye götüren Atılgan, karakterlerine isim vermemesini, kurguya bir “kedi”yi, (tıpkı canlıymışçasına) bir “havlu”yu da dâhil ederek bir şekilde açıklar aslında. Yeri geldiğinde bir “kedi”, romanda yer alan bir “berber”den daha önemli bir konumda durmaktadır. Buradan da isimlerin aslında çok da önemli olmadığı sonucuna varabiliriz. Zaten romanın kurgusu, olayların gidişatı ve anlatılan öğeler çoğu zaman isimlerin de önüne geçer…

 

 

Bir Yalnızlık Abidesi Olarak Zebercet

Anayurt Oteli’nin başkarakteri olan Zebercet, çocukluğundan itibaren toplum tarafından dışlanmış, bir şekilde kendisiyle alay edilmiş ve bu yüzden de küçük yaşlarından itibaren içindeki eziklik ile büyüyen ve kişiliği de o şekilde oluşan bir karakter olarak çizilir Yusuf Atılgan tarafından. Zebercet, kısa denilebilecek bir boya sahiptir. Kilosu da boyu ile orantılı bir şekilde. Yani fiziksel olarak zayıf bir insan… Yazar Zebercet’i bu şekilde betimleyerek yine bilinçli bir tercih yapmış ve karakterindeki pasifliği fiziksel görünüşüne de yansıtmaya çalışmıştır diye düşünüyorum ben. Bununla birlikte olayların geçtiği tarihte otuz üç yaşında olan Zebercet aslında hayata tutunmak ve “bir şeyler yapmak” için geç kalmamıştır. Ancak karakterindeki eziklik ve pasiflik, dış dünyaya kapalı olan asosyal yapısı onun ‘yaşamak’ için herhangi bir girişimde bulunmasını engeller. Romanın gidişatından yola çıkarsak, Zebercet böyle bir girişimde (hayatını anlamlı kılacak herhangi bir girişimde) bulunsaydı bile bunun şuurlu bir girişim olmayacağını görürdük. Bununla birlikte, bana kalırsa Zebercet’in içinde bulunduğu psikolojik ve toplumsal durum da kendi seçtiği bir yol değildir zaten. Zebercet aslında kendi hayatı için bile kendi başına karar verebilecek, kendisine yön çizebilecek bir karakterde değildir. Yani kendi kendine yetebilen bir insan olarak görünmez gözümüze. Belki de bu yüzden, ona ve içinde bulunduğu duruma anlam vermekte zorlanmayız biz de okur olarak…

Zebercet, çevresi ( ve hatta zaman zaman kendisi) ile iletişim kurmakta zorlanan bir tiptir dedik. Sürekli geçmiş ile ilgili düşüncelere kapılıp anıları hatırlar. Adeta anılarda yaşar. Bu yüzden de kendine kurduğu bir dünya vardır. O dünyaya da kendisinden başka kimseyi almaz. Belki de bilinçsiz bir tercihtir bu da onun için ancak bunun farkında bile değildir. Zaten kapalı bir mekânda, kendisine bir liman olarak gördüğü otelde yaşayan Zebercet, dış dünya ile münasebete girmekten kaçınır. Aslında otele pek çok insan girip çıkar. Zebercet gelen insanların isimlerini deftere kaydeder, gidenlere çıkışını verip hesap keser ancak hiçbiri ile merhabalaşmak dışında yoğun bir iletişim haline değildir. Otelde çalışan ortalıkçı kadın ile bile çok sık konuşmaz. Emekli subay olduğunu söyleyen kişi ile ara sıra diyaloga girer ancak o zamanlarda da çoğu zaman o adam seslendiği için onunla konuşur ki bu konuşmalar da kısa cevaplar tarzındadır. Bunun dışında kimse ile özel bir münasebeti yoktur. Sadece gecikmeli Ankara treniyle gelen kadına özel bir ilgi duyar. Ancak o da otelde bir gece kalmış ve ayrılmıştır. O zaman zarfında da kadın ile herhangi bir diyalogda bulunup bulunmadığını göremeyiz Zebercet’in. Kendi kurduğu zihinsel dünyasında kadını konuşturur, onunla ilgili şeyler düşünür, ona cevap verir ancak hiçbiri gerçek değildir. Bu yüzden de Zebercet yaşadığı gerçek dünya dışında bir de gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın merkezinde kurduğu sanal dünyasında yaşar.

Dışarıya çıktığı nadir zamanlarda konuştuğu insanlarla da yine aynı şekilde çok fazla iletişime girmemeyi tercih eder. Gittiği bir horoz dövüşünde tanıştığı gençle birtakım diyaloglara girer, sinemaya gider ancak o gence de adının Ahmet olduğunu söyler. Öte yandan yine çarşıya çıktığı bir vakit, çarşıdaki berbere uğrar. Normalde tıraş olduğu berber değildir bu. Berber bir yandan işini yaparken ona “Buralı mısınız?” diye sorar, Zebercet ise “Hayır, bir iş için geldim.” (s.21) cevabını verir. Oranın insanlarından birisi olduğu halde kendisini tanıtmaz. Buna gerek duymaz Zebercet. Dış dünyaya karşı olan kapalı kapıları, roman boyunca devam eder ve bir türlü açılmaz. Belki de kapılarını açacağı gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını bekler ancak o da gelmez. Öte yandan Zebercet’in kendini farklı şekilde tanıtmasına bir örnek de romanın sonlarına doğru gerçekleşen, izleyici olarak katıldığı mahkemeden çıktıktan sonra gittiği parkta karşılaştığı ihtiyar adamla olan diyalogudur. Zebercet adamın kendisine doğru yaklaştığını görünce zaten bundan pek hoşnut olmaz ve “Boş sıralar dururken ne vardı buraya oturacak…” (s.76) diyerek bunu okuyucuya belli eder. İhtiyar adam kendisinden sigara ister. Zebercet de bu isteği geri çevirmez.

“Paketi çıkardı, uzattı; kendisi de aldı. Bir kibritle ikisini de yaktı.

—       Sağolun. Yabancı mısınız?

—       Efendim?

—       Yabancı mısınız? İş günü de ondan sordum.

—       Hayır. İzinliyim, pazara bitiyor.

—       Nerede çalışıyorsunuz?

—       Nüfus’ta.” (s. 76–77)

Burada da berberdekine benzer bir tavır görürüz Zebercet’te. Kendisini tam manasıyla tanıtmaz. Otelde kâtip olduğunu söylemek yerine nüfusta çalıştığını söyler. Gerçi ihtiyar adamla devam eden konuşmasında, adam ona “Kimlerdensiniz?” diye sorunca “Keçeciler’den” olduğunu söyler. Ancak yine de kendini doğru tanıtmaz. “Parktaki ihtiyara “Haşim Bey’in ortanca kızının oğluyum ben.” der. Hakikatte Haşim Bey’in iğfal ettiği beslemelerden birisinin torunudur.” (Kolcu: 91)  Zaten bu cevabı vermeden önce de doğruyu söyleyip söylememe konusunda tereddüt eder: “Bir şey uydurabilirdi gene; Adana’dan buraya geldiklerini söyleyebilirdi. Tanıyacak mıydı?” (s.77) Tanısın tanımasın, Zebercet kendisini karşısındaki insanlara anlatma konusunda her zaman için bir çekince içerisindedir. Çevresindekilerin kendini tanıyacak olmasından korkar belki de. Yine de bu durum zaman zaman aşırıya kaçtığından okuyucu olarak bizler buna anlam vermekte zorlanırız.  Zebercet’in neden kendini olmadığı biri gibi gösterdiğinin net bir cevabı yoktur çünkü. Zebercet’in bu insanlarla konuşması, kendini tanıtması, onun belki de toplumla yeniden kaynaşması için bir fırsat da olabilirdi. Ancak Zebercet bunu da tercih etmez. Böylece kendi yabancılaşmasını sonlandırmak bir yana dursun, onu daha ileri boyutlara taşımaya devam eder.

Öte yandan tabi ki iletişim kurmak Zebercet için zor, belki de gereksizdir. Kendi dünyasında mutlu olmadığını bilsek de kendisi için bir şey yapmadığını da görürüz onun. Aşırıya kaçan monoton bir hayatı vardır Zebercet’in. Bu öyle şiddetli bir hal alır ki okuyucu bu durumdan rahatsız olacak seviyeye bile gelir bir yerden sonra. Otelden pek seyrek çıkardı. (…) olağan üstü bir durum olmazsa yılda ya da iki yılda bir terziye, altı ayda bir keselenmek için hamama, dört haftada bir saç tıraşına, ayda bir otelin paralarını İstanbul’a yerleşen Faruk Keçeci’ye göndermek için postaneye giderdi. Yılda bir otelin vergisini de yatırırdı ama bunun için ayrıca çıkmazdı; postaneye gittiğinde bir gün yatırırdı. Her çıkışında, özellikle hamama gittiğinde, o yokken otelde kötü bir şey olacakmış gibi tedirginlik duyardı. (s.21) Hayatındaki her şeyin bir sırası vardır aslında Zebercet’in. Olağanın dışına çıkmaz. Zihninde kurduğu dünya ile gerçek dünya birbirine karışmaz. Daha önce de söylediğim gibi, rutini sever Zebercet…

Dış dünya ile her ne kadar gözle görülür bir bağı olmasa da, otelin dışı için kurduğu bir dünya da vardır kafasında Zebercet’in. Belki dışarıda kusursuz bir hayat olduğunu düşünür, belki de kötü ve karanlık bir dünya… Dışarısı nasıl olursa olsun Zebercet kendi hayatını kusursuz bir düzene uydurmuştur. Ancak bir gün dışarısının da kusursuz olmadığını fark eder. Emekli subay olduğunu söyleyen adam hakkındaki bir soruşturma için otele gelen polisler ona çeşitli sorular sorarlar. Zebercet anlatır. Ancak bu anlattıklarını zaten nizami bir şekilde otel fişlerine yazıp karakola teslim ettiği gelir aklına.

“Polis defterdekileri bir kâğıda yazıyordu.

—       Günlük fişlere yazmıştım ben.

—       Ne fişleri?

—       Polis fişleri, karakola göndermiştim.

—       Ha, şunlar. Karakolda bir yere atarlar onları, kimse bakmaz.

Şaşılacak şeydi yıllardır gerek babasının gerekse onun önemle, aksatmadan her hafta polise gönderdikleri kâğıtların orada bir yere atılması. Yukarıyla bir bağlantı sanırdı bunları.” (s.68)

Zebercet’in kafasında kurduğu dünyaya bir darbe de buradan gelir. “Ama neden yazdırıyorlar öyleyse?” sorusunun cevabını dahi alamaz. Zebercet’in kendine kurduğu dünya dışında, bir de dışarısı için kurguladığı bir hayat vardır ki bunun sadece bir kurgu olduğunu da yukarıdaki satırlardan anlarız biz. Zebercet’in bütün düzeni beyhude yeredir. Dışarısı öylesine düzenli bir halde değildir çünkü. Polislerin bu tavrını görmesi aslında Zebercet’in topluma ne kadar yabancı kaldığının da bir göstergesidir. Zaten bir süre sonra o da kendi düzeninden kopmaya başlar. Otelde hiç “Zebercet isminde birisi”nin kalmadığını gördüğü bir vakit kayıt defterindeki bir yere “Zebercet Gezgin” yazar. Bu artık otelin ve Zebercet’in kusursuz düzeninin de sona erdiğinin bir göstergesidir aslında.

Zebercet’in içinde bulunduğu asosyal kişilik yapısının ve iletişim sorununun oluşturduğu sorunlardan biri de kendini ifade edememe, öfkesini ve tepkisini dışa vuramama halidir. Örneğin dışarıda olduğu bir vakit bir kestaneciden kestane almaya niyetlenir ama buna karar veremez. Bunu düşündüğü süreçte kestanecinin başında dikilir. Bir süre sonra kestaneci ona, “Ne dikildin orda ulan, yol üstünde maşatlık taşı gibi. Bas git hadi!” (s.83) diyerek onu yanından kovar. Zebercet de kestanecinin yanından uzaklaşır. Bu aşamada bir kez daha Zebercet’in pasif karakterini fark etmiş oluruz. Kestaneciye tepki göstermez. Ona “dayılanmak” gibi bir çabası olmaz. Sadece olay yerinden uzaklaşır. Kendini gerçekleştirememiş bir bireydir Zebercet. Gerçi o anda aklından kestaneciye saldırmak, onunla dövüşmek olasılığı geçer ancak bunu gerçekleştirmeye ne fiziksel gücünün yeteceğini düşünür ne de ruhsal yapısının. Bir başka vakit yine aynı kestanecinin yanına uğradığında ondan kestane almak ister. “İki liralık çek; irilerinden olmasın.” (s.89) der. Kestaneci işini yapar. Zebercet ona, “Beni tanıdın mı?” diye sorar. Kestaneci de, “Eskiden görmüş gibiyim ya tanıyamadım.” (s.90) şeklinde cevap verir. Yani Zebercet’in içine oturan, karakterine bir darbe daha vuran önceki olayı kestaneci çoktan unutmuş belki de hiç umursamamıştır bile.

Bir başka örnek de parkta konuştuğu ihtiyar adamdan sonra başka bir bankta oturan kadınla girdiği diyalogdan sonra gelişen olaydır. Kadına önce kendisini tanıyıp tanımadığını sorar, ardından kadın tanımadığını söyleyince otelin kâtibi olduğunu belirtir. Kadın bunun ardından Zebercet’i tanır ve Zebercet de onu otele davet eder. Bu çerçevede bir diyalog gelişir aralarında. Ancak bir süre sonra oradaki bir başka adam kadınla Zebercet’in yanına gelir ve “Niye rahatsız ediyorsun bayanı ulan?” diye ‘posta koyar’ ona. “Bedeni gerildi; yüreği çarparak döndü: karşı sıradaki bıyıklı adam gelmiş yanında duruyor, dik dik bakıyordu.” Zebercet burada da “bıyıklı adam”a karşı herhangi bir girişimde bulunmaz. Sadece suskun kalır. Diyecek bir şeyi yoktur. Zebercet’in yapamadığını yanındaki kadın yapar, “Sana ne be, işine gitsene sen,” (s.81) der karşısında duran “bıyıklı adam”a… Bunun üzerine adam yanlarından uzaklaşır. Zebercet’in bu pasif tavrı, iletişimsizliği ve acizliğe varan tutumu okurun da ona acımasına sebep olur. Belki de yanındaki kadın da ona acır. Ama bununla ilgili bir şey söylenmez. Kadın, Zebercet’in davetine olumlu yanıt verir ve otele geleceğini söyler ancak o da gelmez. Zebercet için bir yıkım da budur.

Romanda Zebercet üzerinden anlatılan en önemli konulardan birisi de cinselliktir. Cinsellik, normal bir cinsellik algısından uzak, sapkınlık boyutuna varacak şekildedir bence. Zebercet’in düzenli bir cinsel hayatı da yoktur, o cinsel hayatı kurabileceği bir kadın da. Cinsel ilişkiye girdiği tek kadın oteldeki ortalıkçı kadındır. Ancak ortalıkçı kadınla girdiği cinsel münasebet de tek boyutludur. Ortalıkçı kadın uyurken Zebercet onun yatağına gider ve cinsel ilişkiye girer çoğu zaman. Burada ortalıkçı kadının uyuyor olması da Zebercet’e ilgi göstermiyor olması da bu cinselliğin boyutunu görmemiz açısından önemlidir. Tek boyutlu bir ilişki içerisinde olmasının dışında herhangi bir iletişim halinde olmaması da cinselliğin eksik bir yönü olarak göze çarpar.   Bu da Zebercet’in “iletişim” sıkıntısının farklı bir yönü olarak gözümüze çarpar. Aslında Zebercet’in istediği bu değildir. Cinsel konudaki eksikliği o kadar üst seviyededir ki otele gelen çiftlerin odalarını dinlemeye kadar varır iş: “Cumartesi gecesi de dinlemişti; dün gece ses yoktu. ‘Oh… bırakma… ohh’ dedi kadın. Erkeğin sesi boğuktu, anlayamadı. Yüzü gergin, ağzı yarı açık, gözleri kısıktı.” (s.27) Kendindeki eksiklik, belki de başkalarını görünce daha da artmaktadır Zebercet’in. Bu aslında onun kendisine de yabancılaştığının bir başka göstergesidir.

Bu tek boyutlu cinselliğin ortadan kalkacağı tek durum da yine gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının otele geri dönmesinde yatar. Zebercet, kendi zihninde idealize ettiği kadınla birlikte yeni bir dünyaya açılacak, hayatında olan iletişimsizliği onunla kapatacaktır. Zebercet’in ihtiyacı olan cinsel ilişkiye girmek değildir aslında. Bunu zaten ortalıkçı kadın ile yapar. Onun istediği iletişim kurabileceği bir kadındır. Ancak Zebercet’in bu beklentisi karşılanmaz. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının odasında çay bardaklarına, havluya, yastığa bakar. Eşyalarla birlikte kadını hatırlar ara sıra. Kadının artık gelmeyeceğine kanaat getirdiği dakikadan sonra da odaya yerleşir zaten. Ortalıkçı kadını boğarak öldürmesinin sebebi de budur aslında. İletişimsizlik… Gerçi okuyucu her ne kadar bunun sebebini tam olarak anlamasa da kadını boğmasını ve öldürmesini buna bağlarız. Çünkü Zebercet için kadının bir anlamı yoktur. Onu oteldeki eşyaların herhangi birinden farklı görmez. Başta da dediğimiz gibi onunla konuşmaz bile çoğu zaman.

Kadını öldürme şeklinin neden boğma olduğu net bir şekilde açıklanmasa da bunu bir şekilde “güç” gösterisi olarak da yorumlamamız mümkündür. Ki “boğma” izleği romanın tamamında ön plandadır. Zebercet’in ortalıkçı kadını boğması tek vukuat değildir. Emekli subay olduğunu söyleyen adam da kızını boğarak öldürmüş olan bir katildir aslında. Bunu da otele soruşturma için gelen polislerden öğreniriz. Öte yandan parkta konuştuğu ihtiyar adamın “Demek siz… Faruk… Faruk Bey, af buyurun, kendini asmış dedilerdi de şaşmıştım.” (s.77) şeklinde dile getirdiği Faruk Bey ile ilgili düşünceleri de bir “boğma” olarak yorumlanabilir. İzleyici olarak katıldığı mahkemede yargılanan katil de gerdek gecesi karısını boğarak öldürmüş olan bir adamdır. Zaten romanın en sonunda, bu gidişatı zedelemeyerek, Zebercet’in kendisi de aynı motifi takip eder ve kendini asarak yani boğarak öldürür.

Ancak ondan önce ortalıkçı kadını boğmasının bir “güç” simgesi olarak yorumlanabileceğini söylemiştik. Bununla birlikte oteldeki kediyi de benzer şekilde “canice” öldürmesi, aslında Zebercet’in içindeki nefretin ve şiddetin dışa vurumudur diyebiliriz. Aslında istediği anda “güçlü” olabilecek bir adamdır Zebercet ancak roman boyunca sadece öldürme sahnelerinde görürüz. Onun içindeki güç ve iktidar arzusunu simgeleyen diğer olgular da “bıyık” ve “horoz” figürleridir kanaatimce. Horoz dövüşlerine giden Zebercet, belki de hiçbir zaman olamayacağı bir karakter olarak görür horozları. Horoz güçlüdür, mücadele eder, savaşır ve kazanır ya da kaybeder. Ama Zebercet öyle değildir. Öte yandan “bıyık” romanın pek çok yerinde geçer. Bıyık tam bir “erkeklik” sembolüdür. Parktaki kadınla konuşması esnasında yanlarına gelen adamın bıyıklı olması bir tesadüf değildir şüphesiz ki. Öte yandan berbere gittikten sonra “Bıyığımı da kesiverin.” (s.21)  demesi ve berberin de ona “Çok şakacısınız,” (s.22) diye karşılık vermesi Zebercet’in çift karakterli ruh dünyasının bir yansımasıdır aslında. Bıyığının olmadığı zamanlarda bile Zebercet bıyığın olduğunu farz eder ya da öyle olduğunu sanır. Otele döndükten sonra onun değiştiğini fark eden bazı otel sakinlerine “bıyığını kestiğini” söylese de aslında bıyığının zaten var olup olmadığının kendisi de farkında değildir. Zebercet’in bıyığa yüklediği anlam onun ruh dünyasındaki karanlık odaları görmemiz açısından da önemlidir bu yüzden. Kendi eksik ve aciz durumunu “bıyık” ile örtebildiğini düşünür. Hatta belki de bıyık ile birlikte kendine güveni gelir, güçlü olduğunu hisseder. Ancak aslında bir bıyığı yoktur belki de…

Zebercet’in yabancılaşması çok yönlü bir yabancılaşmadır. Çocukluk yıllarından itibaren öncelikle ailesiyle arasında sağlıklı bir iletişim olmadığından sorunlu bir çocukluk geçirir. Okul yıllarında dalga geçilir onunla, alay edilir. Askerde sürekli ayak işlerine bakan bir adamdır. Kimse farkında değildir onun. Dolayısıyla ilerleyen yaşlarında da belli bir kişilik bozukluğu oluşmuş, artık toplumdan tamamen kopmuş asosyal bir birey olarak hayatını geçirmeye başlar. Otelden doğru dürüst çıkmaması,  çıktığında bile rutin işlerini halledip geri dönmesi, oteldekilerle dahi çok fazla konuşmaması onun bu iletişim bozukluğuna örnek olarak gösterilebilir. Bütün bunlar birleşince Zebercet de -bilinçli olmasa bile- yaşamın anlamsız, uyumsuz ve saçma olduğunun farkına varır. Aslında hiçbir şey yaşamaya değer değildir. Bu da, romanın özellikle sonlarında karşımıza çıkan Zebercet’in bu tavrı ile birlikte, bizi “Saçma Felsefesi”ne götürür…

 

 

Hayatın Anlamsızlığı, Saçma Felsefesi ve İntihar

Roman boyunca Zebercet’in yaşadıklarını ve yaşamak istediklerini karşılaştırdığımızda, onun hayatının ne kadar anlamsız bir boşlukta asılı kaldığını görürüz. Zebercet’in hayatı anlamsızdır çünkü onun hayatını anlamlı kılacak bir şeye sahip değildir. Sığındığı tek liman olan oteldeki rutin işleri ve ayda yılda bir çıktığı dışarıda gördükleri, onun için hayatını adayacağı bir olay ya da tutunacağı bir dal olmaktan uzaktır. Bir zaman sonra gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını hayatının tek gayesi haline getirse de onun gelmeyeceğini anladığında ya da –belki de gelecektir, bunu bilemeyiz- buna inanmaya başladığında (tam anlamıyla sarılmamış olsa da) tutunduğu tek dalı da kaybeder. Sallandığı karanlık boşluk onu iyice içine çekmeye başlar.

Zebercet hayatının anlamını da sorgular bir süre sonra. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının bir daha gelmeyeceğine karar vermesi, oteli kapatması, ortalıkçı kadını öldürmesi ve özellikle, izleyici olarak katıldığı mahkemede hâkimin sanığa çeşit sorular sorması ve Zebercet’in bu soruları içselleştirip kendi kendine cevaplaması ile hayatı hakkında bilinçsiz de olsa birtakım şeyler düşündüğünü, kendisini ve çevresini sorguladığını görürüz.

İşlediği cinayet üzerine daldığı düşünceleri bir pişmanlık belirtisi değildir aslında. ‘Keşke’ demez Zebercet. Belki de ortalıkçı kadının hayatının da anlamsız olduğunun ve ölü ya da diri olmasının bir anlamı olmadığının farkına varmıştır. “Yeryüzünde canlı kalmanın bir bakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz sanan insanlardan çekiniyor, utanıyordu.” (s.96) Bu yüzden işlediği cinayeti umursamıyor, aslında bu tip olayların her zaman yaşandığı bir dünyada var olduğunu biliyordu. O, pişmanlık duymak yerine, diğer insanlara bakıp nasıl da kendilerini “suçsuz” zannedip yaşadıklarını anlayamıyordu.

İşte bütün bu -bilinçsizce de olsa- sorgulamalar, Zebercet’in gerçek dünya ile uyumsuzluğundan doğan kurmaca bir dünya yaratması bizi felsefi bir problem olan saçma felsefesine yönlendirir. Saçma felsefesi: “(Os. Abesçilik, Fr. Absurdisme) Fransız varoluşçusu Camus’nün insan ve dünya çelişkisi varsayımı… […] Fransız düşünürü Albert Camus (1913–1960)’ye göre insan için evren usa aykırıdır, uyumsuzdur, ‘saçma’dır.” (Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi Kavramlar ve Akımlar Cilt 6, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2005: 8)  Camus’nün de söylediği bu “uyumsuzluk” Anayurt Oteli’nin neredeyse tamamında hissettirir kendisini. Zebercet’in bu anlamsız dünyaya bir anlam verme çabası da daha ilk başta otel içerisinde kurduğu düzen ile gözler önüne serilir ancak bunlar yeterli değildir. Toplum ve çevre ile uyumsuzdur Zebercet ve bu yüzden kendine uyumlu olan bir dünya yaratır. Ancak bu dar ve küçük dünyasını da bir süre sonra kaybeder.

“Yapabileceğimiz tek şey var diyor Camus: Yaşamak…” (Hançerlioğlu: 9)  Ancak Zebercet, saçma felsefesinin, yaşanmakta olanla ancak yine onu terk etmeyerek, yaşayarak mücadele edilmesi gerektiğini bilmez. Bunun farkında değildir belki de. Çünkü hep söylediğimiz gibi, Zebercet’in kendisi ve hayat üzerinde düşündükleri bile sistematik değil bilinçsizcedir. O yüzden de Zebercet’in davranışları her ne kadar felsefi bir fikrin ürünü gibi görünse de, onun bunları yaparken herhangi bir felsefi düşünce ile hareket etmediğini söylemek yanlış olmayacaktır. “Ben kaçamam bağlıyım burada ölülere konağa” (s.93) diyen Zebercet kurtuluşunun ne olduğunu bilmeden hareket eder ve o şekilde intihara karar verir belki de. Dışarıda yemek yediği bir esnada yakın bir yerden gelen bir türküye dikkat kesilmesinin sebebi de türkünün sözleridir belli ki: “… Ne ölüyüm ne sağım.” (s.95)

Bütün bu duygular nihayetinde Zebercet için bir patlama noktası oluşturur. Yabancılaşmanın, iletişimsizliğin, sıkışıklığın tek çaresi olarak intihar etmeye karar verir. Bu kararı izleyici olarak katıldığı mahkemedeki neticeden da yola çıkarak verir: 28 Kasım (daha önceki satırlarda da sıkça vurgulanan ‘28’ sayısı burada da çıkar karşımıza) intihar edeceği gündür aslında. Ama otelde olduğu bir gün, o tarihi beklemenin de anlamsız olduğu kanısına varır. On sekiz gün önce ya da sonra, ne fark ederdi ki? Nihayetinde bir şeye karar vermişti. Tarihler 10 Kasımı gösterdiğinde bu anlamsız, boş, tutarsız ve uyumsuz hayatından vazgeçecek, kurtulacaktır artık. İntihar ederken “dışarıdan birkaç arabanın korna seslerini duydu; başka araçlar da katıldılar buna; kornalar, tren düdükleri, fabrika düdükleri arasız, kesintisiz ötmeye başladı.” (s.108) Tarihin 10 Kasım olması, bu hengâmeyi anlamamıza yetiyor. Ancak bir yandan da dışarıdaki hayatın devam ettiğini, durmayacağını, Zebercet’le de Zebercet olmadan da insanların yaşamları sürdüreceğini gösteriyor burada bize Atılgan. Yani bütün bir yaşamı gibi, ölümü de dramatik olur Zebercet’in. Yaşarken sahip olmadığı bireysel anlamını, ölürken de bulamaz ve kalesi olan otel odasında uyumsuz dünyasına son verir. Boyundaki ip ile tavanda sallanırken hayat bütün hızıyla akmaya devam etmektedir…

KAYNAKLAR:

1-      Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli, YKY, İstanbul, 2008

2-      Ali İhsan Kolcu, Yusuf Atılgan’ın Roman Dünyası, Toroslu Kitaplığı, İstanbul, 2003

3-      Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008

4-      Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi Kavramlar ve Akımlar Cilt 6, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2005

 

 

Mavi Yeşil Dergisi’nin Ocak-Şubat 2012′deki  73. sayısında yayımlanmıştır.

 


Biçem Alıştırmaları ve Yazmak Eylemi

Bir olayı, kavramı, nesneyi, durumu, kişiyi, şekli kaç değişik şekilde anlatabiliriz? Bunun pek çok farklı şekli olabilir: Kendimiz olarak, başkası olarak, bir yabancı olarak, bir tanıdık olarak, bir kekeme olarak, bir dil ustası olarak, herkes olarak ya da hiç kimse olarak… Bunun yapılabileceği en uygun ortamı da edebiyat, yani yazı verir bize. Yazı, sürekli başka kapılar açmaksa eğer, o kapıların açılmış halidir işte ortaya çıkan sanat ürünü.

Ferit Edgü’nün yakın zamanda okuduğum “Yazmak Eylemi” adlı kitabında bunu görmüştüm. Ferit Edgü, bu kitabında 1980 döneminin kışını, o buhranlı günlerden bir gün olan 14 Şubat’ı anlatır. Zorla kapattırılan dükkan kepenklerini, sokağa çıkmaya korkan insanları, düzensizliğin düzen haline geldiği zamanları anlatan Ferit Edgü, bunları okura aktarmak için 101 değişik yol deniyor. “Deniyor” diyorum çünkü her parçada anlatılan aslında aynı olay. Biçimsel olarak değişen anlatım şekliyle birlikte, farklı bir bakış açısı da sunuyor okura bu durum. Bu anlamda ortaya çıkan ürünü bir bakıma “deneysel bir edebiyat malzemesi” olarak da değerlendirebiliriz diye düşünüyorum.

 

Raymond Queneau da aynı şeyi “Biçem Alıştırmaları”nda deniyor. Hatta ben Queneau’yu daha geç okumuş olsam da, onun eserinin daha eski olduğunu özellikle vurgulamam gerek. Kitaba tesadüfen denk geldim. Sel Yayınları’nın satış ofisinde, kitapları incelerken elime geçti. Arka kapağını okuyup içine şöyle bir göz atınca aklıma hemen Yazmak Eylemi geldi. Queneau da aynı şeyi denemiş, diye düşündüm. Hatta önce o denemiş, ardından Edgü… Burada bir esinlenme olup olmadığını bilmiyorum ancak iki eserinden muazzam derecede birbirine benzediğini söylemem gerek. Queneau, Edgü’ye göre biraz daha farklı bir olay anlatmış. Daha basit bir yerden yola çıkmış diyebilirim aslında. Ama teknik olarak aynı. Zaten yaşanan olaydan çok, buradaki önemli olan şey yeni bir tür denemesi. Queneau da bunu yapmış. Kitap üzerinde yoğun bir araştırma yapmadım ancak yazara şimdiki ününü kazandıran kitabın bu kitap olduğu söyleniyor.

Bir de burada -tabi ki Ferit Edgü’nin kitabı için değil- çevirmenin önemi bir kez daha görünüyor. Queneau, kitabı Türkçe yazmıyor haliyle. Kitabı Türkçe’ye çeviren Armağan Ekici’ye de değinmek gerek ki bence sıradan bir çeviri olmadığı için, çevirmenin işini zorlaştırabilecek bir kitap. Çünkü denenmiş olan farklı teknikler -zannediyorum ki- Türkçe’ye birebir çevrilebilecek şeyler değil. O yüzden okurken de zorlayabiliyor okuyucuyu zaman zaman. Armağan Ekici, yine de iyi bir iş yapmış. Böyle bir metni çevirmek gibi bir külfetin altına girmiş, başarılı da olmuş. Diller arası farklılıktan kaynaklanan bazı hususlar, söylediğim gibi, okuru zorlasa da metnin genel bütünlüğü çok sağlam.

Ferit Edgü, kendi eserini yazarken bu kitaptan mı feyz almış bilmiyorum. Mümkün olabilir bu. Çünkü söylediğim gibi kitaplar neredeyse aynı. Ama Edgü’nün yaptığı da kendi çerçevesinden, gayet başarılı… Sanatın her dalında olduğu gibi edebiyatta da birtakım esinlenmeler olabilir, bu da gayet normal. Eğer meraklısı varsa ya da bu kitaplardan herhangi birini okumuş olan varsa, diğer kitabı da mutlaka okumalı. Çünkü biçimin ve dilin sınırlarının zorlandığı, okura farklı bir kurmaca dünya sunan bu iki metin de okunmaya değer.