Biçem Alıştırmaları ve Yazmak Eylemi

Bir olayı, kavramı, nesneyi, durumu, kişiyi, şekli kaç değişik şekilde anlatabiliriz? Bunun pek çok farklı şekli olabilir: Kendimiz olarak, başkası olarak, bir yabancı olarak, bir tanıdık olarak, bir kekeme olarak, bir dil ustası olarak, herkes olarak ya da hiç kimse olarak… Bunun yapılabileceği en uygun ortamı da edebiyat, yani yazı verir bize. Yazı, sürekli başka kapılar açmaksa eğer, o kapıların açılmış halidir işte ortaya çıkan sanat ürünü.

Ferit Edgü’nün yakın zamanda okuduğum “Yazmak Eylemi” adlı kitabında bunu görmüştüm. Ferit Edgü, bu kitabında 1980 döneminin kışını, o buhranlı günlerden bir gün olan 14 Şubat’ı anlatır. Zorla kapattırılan dükkan kepenklerini, sokağa çıkmaya korkan insanları, düzensizliğin düzen haline geldiği zamanları anlatan Ferit Edgü, bunları okura aktarmak için 101 değişik yol deniyor. “Deniyor” diyorum çünkü her parçada anlatılan aslında aynı olay. Biçimsel olarak değişen anlatım şekliyle birlikte, farklı bir bakış açısı da sunuyor okura bu durum. Bu anlamda ortaya çıkan ürünü bir bakıma “deneysel bir edebiyat malzemesi” olarak da değerlendirebiliriz diye düşünüyorum.

 

Raymond Queneau da aynı şeyi “Biçem Alıştırmaları”nda deniyor. Hatta ben Queneau’yu daha geç okumuş olsam da, onun eserinin daha eski olduğunu özellikle vurgulamam gerek. Kitaba tesadüfen denk geldim. Sel Yayınları’nın satış ofisinde, kitapları incelerken elime geçti. Arka kapağını okuyup içine şöyle bir göz atınca aklıma hemen Yazmak Eylemi geldi. Queneau da aynı şeyi denemiş, diye düşündüm. Hatta önce o denemiş, ardından Edgü… Burada bir esinlenme olup olmadığını bilmiyorum ancak iki eserinden muazzam derecede birbirine benzediğini söylemem gerek. Queneau, Edgü’ye göre biraz daha farklı bir olay anlatmış. Daha basit bir yerden yola çıkmış diyebilirim aslında. Ama teknik olarak aynı. Zaten yaşanan olaydan çok, buradaki önemli olan şey yeni bir tür denemesi. Queneau da bunu yapmış. Kitap üzerinde yoğun bir araştırma yapmadım ancak yazara şimdiki ününü kazandıran kitabın bu kitap olduğu söyleniyor.

Bir de burada -tabi ki Ferit Edgü’nin kitabı için değil- çevirmenin önemi bir kez daha görünüyor. Queneau, kitabı Türkçe yazmıyor haliyle. Kitabı Türkçe’ye çeviren Armağan Ekici’ye de değinmek gerek ki bence sıradan bir çeviri olmadığı için, çevirmenin işini zorlaştırabilecek bir kitap. Çünkü denenmiş olan farklı teknikler -zannediyorum ki- Türkçe’ye birebir çevrilebilecek şeyler değil. O yüzden okurken de zorlayabiliyor okuyucuyu zaman zaman. Armağan Ekici, yine de iyi bir iş yapmış. Böyle bir metni çevirmek gibi bir külfetin altına girmiş, başarılı da olmuş. Diller arası farklılıktan kaynaklanan bazı hususlar, söylediğim gibi, okuru zorlasa da metnin genel bütünlüğü çok sağlam.

Ferit Edgü, kendi eserini yazarken bu kitaptan mı feyz almış bilmiyorum. Mümkün olabilir bu. Çünkü söylediğim gibi kitaplar neredeyse aynı. Ama Edgü’nün yaptığı da kendi çerçevesinden, gayet başarılı… Sanatın her dalında olduğu gibi edebiyatta da birtakım esinlenmeler olabilir, bu da gayet normal. Eğer meraklısı varsa ya da bu kitaplardan herhangi birini okumuş olan varsa, diğer kitabı da mutlaka okumalı. Çünkü biçimin ve dilin sınırlarının zorlandığı, okura farklı bir kurmaca dünya sunan bu iki metin de okunmaya değer.

Reklamlar

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: