MEKTUPLARIN ONÜÇ GÜNÜ (Ayraç 27. Sayı)

MEKTUPLARIN ONÜÇ GÜNÜ *

Mektup, edebiyatta her zaman için önemli bir tür olarak yorumlanmış, metinler arası okumalar yaparken ışık tutan bir görev üstlenmiştir. Sözünü ettiğimiz, bir yazarın bir başka yazara yazdıkları da olabilir; kendine, ailesinden birisine veya sevgilisine / eşine yazdıkları da… Günlük havasında da yazılmış olsa, hikâye formatında da sunulmuş olsa okurun önüne değerinden bir şey kaybetmemiştir mektup ve her zaman için farklı yorumlamalara açık olmuştur. Öyle ki biz, mektup yazan yazarların mektuplarını okurken bir yandan da onların diğer eserlerini yorumlama şekillerine, belki bir romanın belki bir şiirin nasıl yazıldığına da tanıklık etmiş oluruz. Şüphesiz sadece edebiyat değildir bir yazarın mektuplarına konu olan. Bazen siyaset, bazen spor, bazen de gündelik koşturmacanın izlerini görürüz o metinlerde. O yüzden de mektup, bireysel bir yazın türü olmasının yanında, kitleleri ilgilendiren ayrıntılar da taşır diyebiliriz. Her şeyden öte “edebi bir tür” olarak yorumladığımız mektup, yazarının hayatından izler taşıması açısından da işte bu yüzden önemlidir. Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektupları okurken, yazdıkları önünde milyonlarca insanın saygı duruşunda bulunduğu “Yazar Kafka”nın ötesinde bir başka Kafka görebildiğimizi söylersek çok mu ileriye gitmiş oluruz? “Dönüşüm”ün yazarının babasına yazdığı mektubuna, “Geçenlerde bir kez, senden korktuğumu öne sürmemin nedenini sormuştun. Genellikle olduğu gibi, verecek bir cevap bulamadım,” [1] şeklinde başlaması, babasından korkan bir çocuğun izlerini görmemize ve yaşadıklarının, kendi edebiyatına yansımalarını anlamamıza da fırsat vermiyor mu? Ya da Oğuz Atay’ın babasına yazdığı ve söze “Sevgili babacığım, belki sen hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor…” [2] diye girdiği mektupları onu “Evlat Oğuz” olarak görmemizle birlikte neden “tutunamadığına” dair ipuçları da vermiyor mu bize? Peki ya Tanpınar’ın, Flaubert’in, Mayakovski’nin ve daha nicelerinin mektupları… Zaman zaman yazarlık kimliğinden sıyrılıp da en “doğal” hallerini dışa vurdukları ve farklı bir yönlerini gösterdikleri bu mektupları edebiyatın bir türü olarak yorumlamamamız mümkün müdür ki?

*

Cemal Süreya’nın mektupları da, edebiyatımızdaki onlarca yazar mektuplarından sadece bazıları. Onun 1972’nin Temmuzunda, kalbindeki rahatsızlıktan ötürü kalp ameliyatı geçirmek üzere SSK Okmeydanı hastanesine yatan eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı ve on üç gün boyunca aralıksız olarak devam eden mektupları, karısına her satırında tekrar ettiği aşkının da bir ilanı aynı zamanda… Bu yüzden, “Mektupların en güzeli, Cemal Süreya’nınkiler gibi olsa gerek. Aşk mektupları.” [3] diyen Erdal Öz, mektupların “Sevda Sözleri’yle dolu mektuplar” olduğunu vurgularken haksız değildir. Gerçekten de bu mektuplar temel olarak, sevgiliye yazılmış “aşk mektupları”dır. Zuhal Hanım, Cemal Süreya’nın ilk eşi değildir ancak onun ölümüne kadar bir şekilde yanında olacak ve ismi Cemal Süreya’nın ismi ile birlikte anılacak olan bir kadındır. Cemal Süreya’nın da ona olan sevgisini, hayatının her noktasına dâhil ettiği karısına karşı duyduğu aşkı anlamamız için bir referans olan bu mektuplar, aynı zamanda da hasta yatağındaki Zuhal Tekkanat için yaşam kaynağı niteliğindedir.

Zuhal Tekkanat’ın, Cemal Süreya’nın ilk eşi olmadığını söyledik. Dolayısıyla onun ilk aşkı da değildir. Ve aslında son da olmayacaktır. Ama kime olursa olsun, duyduğu aşk, her zaman “gerçek bir aşk”tır. “Sen el kadar bir kadınsındır / Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli” [4] dediği ilk eşi Seniha Hanım’a duyduğu aşk da, “Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun” [5] dediği Üvercinka’sı da kıymetli olmuştur onun için. Ama Zuhal’in yeri de ayrıdır. Onüç Günün Mektupları’nın ilk satırlarında söylediği gibi, Zuhal Tekkanat aslında onun için hayattır: “Zuhal’im, hayat! Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim.”

Zuhal ve Cemal çiftinin bir de Memo Emrah adında bir oğulları vardır. Memo Emrah, henüz doğmadan ismi hazır olan bir çocuk olarak dünyaya gelir. 23 Kasım 1969 doğumlu olan Memo’nun, Cemal Süreya’nın kalbindeki ve hayatındaki yerini anlamak için de yine aynı mektupları okumamız yeterli olacaktır. Karısının hastanede olduğu süre boyunca Memo’ya Cemal Süreya bakar ve mektuplarda da ondan sık sık bahseder. Memo tam anlamıyla yaşamının merkezindedir desek yanlış olmaz. Öyle ki bir mektubunda Memo’dan bahsederken, “Steinbeck olsa bizi anlatan bir yapıta şu cümleyle başlardı: ‘Bu Memo’nun, Memo’nun annesinin, Memo’nun babasının ve Memo’nun evinin öyküsüdür.’” şeklinde bir cümle kurar karısına. Memo’ya verdiği değeri anlamamız açısından önemli bir cümledir bu gerçekten de. Bir de doğmamış bir kızları vardır. Cemal Süreya onun da ismini çoktan koymuştur: Elif… “Sen ne güzel bir Elif doğurursun. Başına kurdeleler bağlarsın.” diye yazar 12 Temmuz tarihli mektubunda. Elif, doğmadığı halde çok sevilen kızlarıdır Zuhal ve Cemal çiftinin. “Babası” Memo kadar ondan da bahseder Zuhal Tekkanat’a. Bir başka mektubunda, “Elif her şeyiyle sana benzemeli.” diyen Cemal Süreya, aslında doğmasını istediği kızıyla annesi arasında da bir köprü kurar. Duygu dolu mektuplarda, Zuhal’e yaşama gücü veren bir nokta da budur kuşkusuz. Cemal Süreya’nın hayalleri ve gelecek planları…

Mektubun bir özelliği de gündelik olandan bahsetmesidir. Cemal Süreya’nın satırları arasına da sızar bu gündelik koşturmaca. Şiirin, edebiyatın, sanatın yanında; onlardan bağımsız bir dünya var olduğunu da hatırlarız. Bir başka mektubunda bu gündelik koşturmacaya da değinen Cemal Süreya, “Piliçlerin içlerini de kendim temizledim. Zor olmadı. Yalnız banyodaki pisliği temizlemek gerçekten zor oldu. Ama fay, omo derken, sonunda bu işin de üstesinden geldim.”  derken, bize de “Sevda Sözleri”nin yazarının ‘ev hali’ni görme imkânı sunar aslında. Öyle ya “Sıcak su geldi. Banyo yaptım.” diyen şair, en temel gereksinimlerini karşılayan bir bireyden başkası da değildir aynı zamanda. Evet, hayat her yönüyle devam eder ve Cemal Süreya da bütün yaşadıklarını kaleme almaktan, karısına aktarmaktan çekinmez. Yaşamın çok yönlü olduğunu bilir usta şair. Belki de bu yüzden hazırladığı yemeği anlattığı mektubunun biraz sonrasında karısına, “Bir çırpıda içtim seni.” dediğinde şaşırtmaz bizi. Yaşam, şiirine nasıl sinmişse bütün yönleriyle, mektuplarına da öyle siner Cemal Süreya’nın.

“Yalnız aşkı vardır aşkı olanın” [6] diyen âşık şair,  mektuplarında ‘Tekel’in çok güzel bir votkası’ndan da bahseder, Coca-Cola içtiğinden de. Yeri gelir “Simit ve çay…” derken içlenir ve seslenir karısına, “Olsa da beraber içsek.” Yeri gelir ekonomik durumundan bahseder ve “Trabzon yağını 27 liradan hesapla”dığından…  “4049.25 lira” olan borcundan anlarız memur olan bir şairin çok parasının olamayacağını. Hayata dair olan kaygılarını ilişkisi ve evliliği için de düşünür Cemal Süreya. “Yine kavgalanmış Tevfik ile Gülderen. [7] N’olur biz bu bakımdan kimselere benzemeyelim. Bunda senin rolün büyük. Sen ki dişi kuşsun.” derken bu kaygısını Zuhal’ine iletmekten de geri durmaz ve belki de üzerlerindeki sorumluluğu bir kez daha vurgulamaya çalışır. “Yaşlanıp kol kola yürümek” istediği eşinden uzaklaşmak fikri belli ki üzer onu.

Yazar ve şair arkadaşlarının isimleri de sık sık geçer mektupların satır aralarında. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Tevfik Akdağ, Ercüment Uçarı, Necati Tosuner bunlardan bazılarıdır. Dergilere gönderdiği yazılardan, yazmak istediklerinden bahseden Süreya, sadece karısı için yazdığı şiirleri de ekler mektuplarına. “Bir şairin, sevdiğine en büyük armağanı, yayımlanmayan, hiç de yayımlanmayacak bir şiir olabilir.” diye düşünen İkinci Yeni Şairi ‘bir günün ortası’nda yazar sevdiği kadına şiirlerini. Anlattığı gündelik hadiselerde bile karısından bahseden Süreya’nın, karısı ile aralarındaki ilişkiyi açıklamakta “aşk sözcüğünü de eksik” bulmasını abartılı görebilir miyiz hiç?

*

12 Temmuz’da başlayan Onüç Günün Mektupları, 24 Temmuz’da, sadece Zuhal Tekkanat’a yazılmış olan ve “Sevgilim, bir günün ortası şimdi” diye başlayan şiiri ile son buluyor Cemal Süreya’nın. Şiirlerindeki imgelerden, derin anlamlardan uzak ve yalın bir dille yazılmış ancak aşk şiirleri kadar lirik olan bu mektupları okuyunca, Cemal Süreya’nın şairliği, babalığı, kocalığı üzerine de bilgi sahibi oluyoruz aslında. Hiçbir sanatsal kaygı taşımadan yazılmış bu mektuplar, Erdal Öz’ün de dediği gibi, “ileride bir gün yayımlanacağı düşünülerek yazılmış mektuplar duygusu vermiyor.”  İki sevgili arasında olan ilişkinin en özel ve duygulu boyutlarının anlatıldığı, bir nevi dertleşme ve duygu aktarımı ile dolu bu mektuplar. Belki de bu ‘doğallık’ sayesinde anlıyoruz bir yazarın karısına olan saf duygularını ve özlemini, çevresine ve işine olan duyarlılığını, oğluna ve doğmamış kızına olan düşkünlüğünü… Cemal Süreya, bu mektupların bir gün yayımlanacağını düşünerek yazsaydı bunları, belki de bu kadar açık ve net duygular yerine, daha kapalı, sanatsal kokuları daha baskın olan metinler okuyacaktık biz de.

Şairin ölümünden sonra, Zuhal Tekkanat’ın isteği ve teşviki ile mektupları ilk kez basan Erdal Öz, Cemal Süreya’nın el yazısını yani mektupların orijinal halinin bir kopyasını da kitaba ekler ve okurların Cemal Süreya’nın o güzel el yazısını okumasına da olanak sağlar böylece. Şimdi YKY tarafından basılan kitabın en arka kısmında, Cemal Süreya’nın yine Zuhal Tekkanat’a, bu sefer farklı zamanlarda yazdığı mektupları da var. O mektuplarda da Onüç Günün Mektupları’nın tadını bulmak mümkün. Yine çeşitli sebeplerle uzak kaldığı eşine hem aşkını hem de işlerini, yapıp ettiklerini yani gündelik koşturmacasını anlatır Cemal Süreya.

Mektupların tamamında gördüğümüz bu açıklık, daha önce de söylediğim gibi Süreya’nın şiirlerini ve diğer yazdıklarını anlamamıza da ışık tutuyor. Bir şairin en “insanca” duygularını paylaştığı mektupları, onu çok yönlü olarak tanımamızı sağlıyor. Bütün bunlar Cemal Süreya’yı anlamamızın yanında, mektubun da neden bir “edebi tür” olarak yorumlanması gerektiğini açıklıyor sanıyorum ki. Şiirden, romandan, hikâyeden ya da bir başka edebi türden farklı olarak “mektup” çoğu zaman genel okur düşünülmeden yazılan bir türdür. Öncelikli muhatap, roman ya da şiir okuru gibi genel bir kitle olmadığından da, yazanı ile yazılanını ilgilendirir. İşte bu sebeple de, tekrar edeceğim üzere, doğaldır ve metinler arası okumaları aydınlatacak bir niteliktedir. Cemal Süreya’nın eşine yazdığı mektuplara da belki de biraz bu gözle bakmalı ve Erdal Öz’ün vurguladığı gibi, “Gündelik yaşamın sıkıntıları içinde, bir yandan yaşam kavgası verirken, bir yandan da bütün boyutlarıyla şiiri yaşayan dar gelirli devlet memurunun uzun bir aşk mektubu.” olarak okumalıyız Onüç Günün Mektupları’nı…



[1] Franz Kafka, Babaya Mektup, Can Yayınları, İstanbul, Haziran 2008, s.9

[2] Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008, s.171

[3] Cemal Süreya, Onüç Günün Mektupları, YKY, Mart 2008, s.7 (Mektupların kitap olarak ilk baskısını 1990’da Can Yayınları yapmıştır. Alıntılanan cümle de mektupların kitaplaşmasını sağlayan Erdal Öz’ün, kitaba yazdığı önsöz niteliğindeki yazısındandır.)

[4] Cemal Süreya, Balzamin, Sevda Sözleri (Bütün Şiirleri), YKY, İstanbul, Şubat 2010, s.40

[5] A.g.e., Üvercinka, s.38

[6] A.g.e., Ülke, s.48

[7] Şair Tevfik Akdağ ve eşi Gülderen Hanım.

 

 Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Ocak 2012′deki 27. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

One response to “MEKTUPLARIN ONÜÇ GÜNÜ (Ayraç 27. Sayı)

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: