Monthly Archives: Mart 2012

Edebiyat Aleminin Yeni Fanzini: Üçüncü Mevki

Başlıkta fanzin dedim ama bu dergi için “edebiyat dergisi” nitelendirmesini de yapsak yanlış bir şey söylemiş olmayız sanırım. Benim çok kısa süre önce elime geçen bu küçük dergi, bugüne kadar gördüğüm en dergi toplu amatör iş. Amatör diyorum çünkü arkalarında herhangi bir reklam yok, büyük marka yok, hiçbir şey yok. Benim de yıl içinde, farklı zamanlarda tanışmış olduğum arkadaşlarım Ertuğrul Rast ile Gökçe Özder’in bütün yükünü çektiği Üçüncü Mevki, amatörlükten ve baştan savmalıktan bir hayli uzak. Dergiyi daha elime alır almaz heyecanlandım ben. Kapağı sert kapak, normal dergi boyutundan küçük ve sayfaları da beyaz kağıt şeklinde, normal dergi kağıdı değil. Titizlikle çalışılmış. Bir kere zaten sırf internet üzerinden kapağını dahi görseniz, bu işin ciddiye alınarak yapıldığını anlarsınız. Baskı kalitesi de gayet güzel. İçerik olarak da çeşitli türlerde yazılar zenginlik katmış dergiye diyebilirim. Şiirlerin, değme edebiyat dergilerindeki şiirlerden farkı yok. Öyküler de iyi yalnız biraz kısa. Bazı öyküler bir hayli kısa. Ancak zaten uzun olsa sayfa sayısı yetmez. Boyutu da küçük olan bu dergi için uzun yazılar sıkıntı oluşturabilir. Şubat ayında ilk sayısını çıkaran derginin ikinci sayısının kapağında “nisan” yazmış olsa da dergi nisan gelmeden piyasada olmuş çoktan. Dizgisi, mizanpajı, tasarımı hakkında ayrıntıya girmeye gerek yok. Tabi ki ufak tefek eksiklikleri var ancak hoş görülmeyecek türden değil. Dedim ya cebinde çok parası olan, paramı nereye harcasam diye düşünürken dergi çıkarmaya karar veren insanların işi değil bu… Ben de zamanında böyle bir işe girmiş bir insan olarak, ne zorluklarla bu derginin çıktığını tahmin edebiliyorum. O yüzden Ertuğrul’a ve Gökçe’ye yaptıkları bu küçük ama çok büyük işten dolayı, bir okur olarak teşekkür ediyorum.

İki sayısı aynı anda ulaştı elime sevgili Ertuğrul tarafından. Sağ olsun kargo edip yolladı. İkinci sayı ilkine göre bir adım daha önde, çünkü ikinci sayıda Leyla Karaca Tok ile de bir söyleşi yapılmış. Gayet de güzel bir sohbet olmuş. Özellikle şiir ile ilgilenenler için dikkat edilmesi gereken şeyler söyleniyor. Aşağıya ilk sayının da ikinci sayının da içeriğini yazacağım.

Son olarak şunu söylemem gerek ki dergicilik zor iş. Çok zor iş hem de… Uzaktan davulun sesi kulağa hoş gelir. Belki de “yazı yazmak” dergi çıkarmaya niyetlenen birisi için, işin en kolayı ve vitrindeki kısmıdır. Ama dergiciliğin zor kısmı mutfağıdır. Oruçlu iken yemek yapmaya benzer dergicilik. Tadına bakamazsınız ama tuzunu, yağını, biberini vs. iyi ayarlamanız gerekir. Tuzu bir kaçtı mı olmaz… Yemek dört dörtlük olunca kimse gelip de size ne güzel yemek olmuş demez belki de ama tuzunu ya da yağını bir kaçırdınız mı, yemeğin ne kadar rezalet ve yenilmeyecek halde olduğunu söyleyecek onlarca insan sarar etrafınızı. Kitap çıkartmaya benzemez dergi çıkartmak. Kitabı bir kere çıkartırsınız, baskıya verirsiniz, editörden geçer vs. ve tamamdır. Dergi ise periyodik olarak çıktığı için zordur, baskısı, dizgisi, grafik tasarımı, mizanpajı vs. kitaba benzemez. Her şeyden önce bir cesaret işidir dergi işi. Sonu hüsranla da bitebilir, zaferle de. Hasılı kelam, Üçüncü Mevki şimdilik bu yolu zaferle nihayete erdirmiş gibi görünüyor. Bize de alıp okumak düşüyor. Türkiye’nin her yerinde bulmak tabi ki zor ancak bir mail atıp dergiyi isterseniz sanırım ki sizin de adresinize bir tane postalanacaktır.

Bitirirken, bir kez daha cesur edebiyatçılar Ertuğrul ve Gökçe’nin eline sağlık diyorum. Yolunuz açık olsun…

Üçüncü Mevki’ye ulaşabileceğiniz yerler:
İstanbul (Beyoğlu) – Mephisto
İstanbul (Kadıköy) – Mephisto
Ankara (Kızılay) – İmge Kitabevi
Konya – Endülüs Kitap Kafe
Konya – Hüner Kitabevi (Rampalı Çarşı en alt kat)
Konya – Çizgi Kitabevi
Konya – Üsküdar Çay Evi
Eskişehir – Adımlar Kitabevi
İzmir – Yakın Kitabevi
Bursa – Seriyye Kitabevi

Üçüncü Mevki 1. Sayı İçerik:

ŞİİR

Ertuğrul Rast / Şizoid Bulgu
Ertuğrul Rast / Felsefe
Soner Atalan / Oysa
Hasan Demirci / Sen
Murat Köstüklü / Noktalı Güvercin
ÖYKÜ

Gökçe Özder / Kayıp
Gökçe Özder / Diyetin Diyeti
Elif Şentürk / Ben?!

DENEME

Vildan Metin / İstanbul’u Yaşamak
Ertuğrul Rast / Bir Garip Masal : Doğu-Batı
Süha Murat Kahraman / Hakikat
Vuslat F. / Huzur(!) Evi
Bilge Makas / Sonsuzdan Korkmak
Bilge Makas / Yol
Emel Mirza / Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne Mektup
Gökçe Özder / Sessiz Raflar

NOT: Üçüncü Mevki 2. sayısının içeriğini kendi facebook sayfalarında göremediğimden, ben de burada paylaşmıyorum. Kendileri paylaştıklarında ben de gereken düzenlemeyi yaparım. Gözümden kaçan bir şey olmuşsa affola…

Üçüncü Mevki ile iletişim için e-post adresi: ucuncumevki@gmail.com

Reklamlar

Düz Memur

 

Sonuçta “düz memurluk” diye bir meslek grubu oluşturmuş milletiz biz.

Çoğumuzun kafası doğuştan güzel… O yüzden bol bol düşünüyoruz. Bol bol düşünüyoruz, çünkü bol bol zamanımız var ve boşluktan düşünmeye vurmuşuz kendimizi vesselam.

Bir derede iki kere yıkanamayız belki, bunu biliyoruz ama kaç kere yıkanabileceğimiz hakkında bir fikrimiz olmaması absürt olan. Kayıtlı olmayan nüfusla birlikte belki de seksen (rakamla: 80) milyon olan nüfusumuzun ne kadarı aşağıdaki aramayı yapmıştır bilmiyorum ama kayıtlara geçtiğine göre, kayda değer bir grup tarafından araştırılmış bu demektir. Oysa biz basit insanlarız. Basit düşünmeyi severiz. Basit yaşamayı severiz. Kısır döngümüz sürsün isteriz ilelebet. Büyük hedeflerimiz yoktur çünkü büyük hayaller kurmayı beceremeyiz biz. Hangi üniversitenin hangi bölümünden mezun olduğumuz değil, bitirdiğimizin “dört yıllık” olup olmadığı sorulur bize çoğu zaman. Sosyoloji mezunu olmak, “Öğretmenlik mi yani?” sorusuna hazırlıklı olabilmektir de aynı zamanda. “İş bulamadın mı hala?” diye sorduklarında, “İş aramıyorum ki…” cevabını veremezsiniz karşınızdakine, çünkü sizin gibi düşünmez ve işin kötüsü, hiçbir zaman sizin gibi düşünmeyecektir o. “Hiç değilse bir bankaya girseydin…” diyenler, genelde bankaların saat akşam 5’te personelini azat ettiğini düşünenlerdir. “Ama yazı… Şiir… Edebiyat… Sanat… Yani resim… Hani tiyatrocu yani…” diye başlarsanız söze, “Tamam evladım onu da yap ama önce bir iş bul.” derler bütün iyi niyetleriyle. Siz çoğu zaman onlarla anlaşamazsınız bu yüzden. Bir derede kaç kere yıkanabiliriz sorusunu da bu yüzden çözemeyiz işte…

Ha bu arada, “düz memurluk nedir” ya?


Tanıdık!

Gözleri önüne yığılmış, başındaki absürd kasketiyle bir oyundan fırlamış izlenimi uyandıran adam yanımdan büyük bir hızla geçip gitti. Ardından gelen mor elbiseli kızıl saçlı kadına seslendim, “Sizi bir yerden hatırlıyor gibiyim…” Belki de yalan söylüyordum. Yalanın ne olduğunu bilmek incitiyordu insan ruhunu. Kadın tanıdık bir oyun ismi söyleyerek, “Tiyatro oyuncusuyuz. Belki de oyunumuzu izlemişsinizdir.” dedi. Bir süre düşündükten sonra, rutin bir ses dalgası ile, “Evet,” dedim, “O oyunu izlemiş olsam gerek, hem de Lizbon’da… Tabi.” Fazlasıyla şaşkın bir surat ifadesine bürünen oyuncu kadın -artık kadın değildi, oyuncu kadındı- “Yanlışınız olacak, Lizbon’a hiç gitmedik ve oyunu da orada hiç sahnelemedik.” dedi. Ceketimin cebinden sigara paketimi çıkartıp, son sigaramı da kadının suratına bakarak yaktım, “Boş verin,” dedim, “Boş verin, zaten ben de Lizbon’da hiç bulunmadım. Lizbon, çoktan gitmişti…”



Duydun mu Selim İleri Ne Söylemiş?

Şimdi meseleye direkt olarak giriş yapayım ben laf salatasına girmeden. Selim İleri’nin Türk Edebiyatı’ndaki yerini, eserlerini, yaptıklarını falan anlatmaya gerek yok, onu tanıyanlar zaten tanıyordur muhakkak. Tanımayanlar da bir zahmet internet nimetlerini kullansın, mesela google’ı…

Meselem nedir? Şöyle ki Selim İleri, dün gece (15 Mart 2012) Okan Bayülgen’in Kral Çıplak programına konuk idi. Hayatını, yazdıklarını, yapıp ettiklerini anlattı bir güzel. Mesela teknoloji ile hiç arasının olmadığını ve yazdığı kitapları hala eski daktilosuyla yazdığını ben yeni öğrendim. Hoşuma da gitti. Her neyse… Bir aralık -sanırım twitter üzerinden- bir soru geldi, Selim İleri’nin Zaman Gazetesi’nde yazması ile ilgili. Tam olarak soru nasıl sorulmuştu hatırlamıyorum ama Selim İleri Cumhuriyet Gazetesi’nden, Zaman’a nasıl geçiş yaptığını anlattı. Altını kalın bir kalemle çizilmesi gereken şeyler söyledi. Neydi bu gazete değişiminin sebebi? Efendim olay şöyle gelişmiş, -harfi harfine aktaramayacağım tabi ki ancak aşağı yukarı söylediklerini özetleyeyim- Selim İleri Cumhuriyet’te yazarken, Zaman’dan birileri kendisinden bir konu için bir yazı istemiş. Selim İleri de her aydın ve örümcek kafalı olmayan yazar gibi yazıyı hazırlayıp Zaman’a iletmiş. Ardından da Cumhuriyet’ten birisi ya da birileri, Selim İleri ile yollarını ayırmış. Sebep de Zaman’da isminin geçmesi, Zaman’a yazı göndermesi…

Bunu yapan gazete, hani şu “yobaz, geri kafalı” olarak nitelenen gazetelerden birisi değil gördüğünüz gibi, kimse yanlış anlamasın. Bunu yapan basın tarihimizin en eski gazetesi belki de: Cumhuriyet! Aydın, açık görüşlü, farklı fikirlere sağ duyu ile yaklaşan bir gazete olarak bilinen, sol kesimin büyük ölçüde sahiplendiği koskoca Cumhuriyet! Ama Cumhuriyet’teki zihniyete bakar mısınız? Sırf Zaman’a yazı gönderdi diye, Selim İleri ile yollarını ayırıyor. Yobazca ve geri kafalı bir zihniyetle hareket ederek bunu yapıyor. Selim İleri ne yapıyor peki? O günden sonra konu ile ilgili konuşmuyor bile. Zaman’da yazmaya başlıyor ve kendi anlatımı ile 5 yıldır da Zaman’dan herhangi bir baskı, “şunu yazmayın, şuna dokunmayın” şeklinde bir tepki ile karşılaşmıyor.

Bakınız ben Zaman gazetesinin avukatı falan değilim. Hatta şu bloğumun sayfalarını karıştıranlar, eleştiri yazdığım tek gazetenin Zaman olduğunu da görecekler. Zaman’ı aşağı yukarı benzer bir sebepten eleştirdim hatta. Her neyse… Benim eleştirdiğim burada topyekûn Cumhuriyet gazetesi de değil. Benim eleştirdiğim bu geri kafalı zihniyet. Bunu yapan kim olursa olsun, evvela çalıştığı kuruma ve alana zarar verdiğinin bilincinde olmalı. Selim İleri gazete değiştirmekle Selim İleri’liğinden bir şey kaybetmez. Ama böyle bir eylemde bulunan gazete, dergi, yayınevi ya da benzeri bir kurum, evvela kendi kurumsal kimliğine zarar vermiş olur. Kişilerin belki de ilerisini düşünmeden giriştiği bir hareket, söylediği bir söz, ileride zedeleyici etkiler bırakabiliyor. Bunu yapan Cumhuriyet de olsa, Zaman da olsa, Yeni Şafak da olsa, Milli Gazete de olsa, Radikal de olsa, BirGün de olsa, yapılan eylem meşru ve ahlaki olarak görülemez. Görülmemelidir daha doğrusu. Ama ne kadar böyle, bilinmez…

Türkiye’deki kutuplaşmalar her geçen gün daha da artıyorsa, bunun sebebini önce kendimizde aramalıyız. Kendimize çekidüzen vermeliyiz. Tepki göstermeliyiz.  Selim İleri hala Cumhuriyet gazetesine kırgın ya da kızgın olmadığını söylüyor. O da biliyor kişilerin geçici ama isimlerin kalıcı olduğunu. Belki bir iki ne yaptığını bilmez zihniyet yüzünden koskoca gazete eleştirilemez, eleştirilmemelidir de. Selim İleri de kendine yakışanı yapmış, bir yazar duruşu göstermiş ve kırgın ya da kızgın olmadığını dile getirmiş. Bu tip hareketler gönül ister ki olmasın. Yaşanmasın. Cumhuriyet’de yazan bir yazar neden başka -ve belki de zıt- bir yerde de yazmasın? “Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değildir…” diyen Mevlana’nın yaşadığı topraklarda yaşamıyor muyuz biz? Öyleyse bu kutuplaştırma ve ötekileştirme neden? Bu sorunun bir cevabı var mı?


Rüyamdaki Atatürk

Bu gece, rüyamda Atatürk’ü gördüm. Neredeydik bilmiyorum ama kurak iklimi olan bir yerdeydik belli ki. Çöl gibi bir yer… Etrafta belki bir iki kurumuş, yaprakları olmayan ağaç vardı. Hava güneşli idi ama üzerimizdeki kıyafetleri düşününce, yani kalın kabanlarımız var gibiydi, kışın sonu ya da baharın başı gibi bir zamandaydık sanırım. Açık bir arazide, neyin üzerine konulduğunu anlamadığım bir konteyner yerden belli bir yükseklikte idi. Belki de bir başka konteynerin üstünde idi. Anımsayamıyorum… Atatürk ile ben -bir arabadan mı iniyorduk? bilmiyorum- o konteynere doğru yürüdük. Merdivenlerden çıkıp konteynerin kapısından içeriye girdik. İçerisi kalabalıktı. Sanki bir köşede küçük bir soba vardı. Yatak ya da koltuk gibi bir şeyde bir adam yatıyordu. Sakallı, kamburu çıkmış, biraz esmer tenli, görece ufak tefek bir adam. Yüzü Sultan Abdülhamit Han’a benziyordu. Ama o değildi sanırım. İçeride bizden başka, birileri daha vardı. Kadınlar vardı. Biraz telaşlı idiler. Yatmakta olan adama bakıyordu bazıları. Adam sanki çok hastaymış da ölecekmiş gibi, sanki etrafındakiler onun ölümünü bekliyorlarmışçasına yüzlerinde garip, umutsuz ifadeler vardı. Atatürk yatmakta olan yaşlı adamın karşısındaki sandalyeye oturdu. Yüzünü tam seçemiyordum çünkü ben onun hemen yanında, sanki onun yaveri imişim gibi ayakta bekliyordum. Kapıya yakındım. Ama bir aralık Atatürk’ün yüzünü fark ettim. Umutsuzdu. Yere bakıyordu. Hiç konuşmuyordu. Kimseye bir şey sormuyordu. Yatmakta olan adam da bir ara Atatürk’e baktı. Ama konuşmadılar. Bir süre oturduktan sonra, oturduğu sandalyeyi geriye doğru iterek kalktı Atatürk. Tam anlamıyla dik değildi. Biraz kamburu mu vardı ne… Sanki yaşadıkları, yaşanılanlar biraz yormuştu onu. Öyle gibiydi yani… Kapıya doğru yaklaştı, kapıyı açtı. Ondan önce ben çıktım. Etrafa bakındım. Sonra kendisi çıktı. Havadaki o güzel güneş yüzüne vuruyordu. Üzerinde kahverengi tonlarında bir kaban vardı. Kollarını geçirmemişti tam olarak, sadece omuzlarına almıştı kabanı. Güneşin aydınlattığı yüzü gözlerini biraz rahatsız etmiş olacaktı ki gözlerini kıstı. Sağ elini havaya doğru kaldırdı. Bir iki kurumuş ağacın olduğu bir tepeyi gösterdi. “Gidelim İlker,” dedi. Gösterdiği yerde hiçbir şey yoktu. Belki de bir hiçliğe gidecektik ama itiraz etmedim. Hiçbir şey yoksa bile güneş o taraftaydı çünkü. Başımı hafifçe eğdim, bir saygı ifadesinde bulunarak, “Gidelim paşam,” dedim, “gidelim…”


Mavi Yeşil’in 74. Sayısı Çıktı..!

Şimdi derin bir nefes alalım. Uçağımız birazdan kalkacaktır. Lütfen yeniden kontrol edin, koltuklarınızın dik, masalarınızın kapalı olduğunu… Can yelekleri koltuğunuzun altındadır. Ama ihtiyacınız olmayacak. Çünkü bu uçağın düşmek gibi bir tehlikesi yok. Hatta daha önce türbülansa bile girdiği görülmedi. Yani sözün özü, Mavi Yeşil, uçmaya devam ediyor.

İşte böylece 74. sayı da raflardaki yerini aldı. Kazasız belasız 74. uçuş demektir bu. Hep diyoruz, varsa civarda daha iyisini yapan, beri gelsin. Ama çıkmaz. Geçenlerde bir arkadaşımız, “11 yıldır mı çıkıyordu?” diye sorduğunda, “12 bitti,” dedim. 13. yıldayız yani. Dile kolay. Şu anda bu dergiyi okuyan bazı ortaokul öğrencileri, dergi çıkmaya başladığında dünyada değildiler. Çevrenizde varsa 13 yaşında bir çocuk, onun karşısına geçip şöyle bir bakın. İşte Mavi Yeşil, o kadar büyüdü!

Yeni yıla yeni bir yüzle girdiğimiz biliniyor artık. Okurlarımız arasında bu yeni şekli beğenmeyen olmadı. Eskiye nazaran çok daha iyi bir iş olduğunu düşünüyor dostlarımız. Daha iyisini de bekliyorlar haliyle. Zamanla daha da iyi bir hale gelecek dergimiz. Kimsenin şüphesi olmasın. Mavi Yeşil türbülansa girmeden uçmaya devam edecek. Keyfini çıkarın…

Bu sayı da yine dopdolu. Önce kendimle ilgili bir küçük not düşeyim. Benim, ilk kez bir öyküm yayımlandı Mavi Yeşil’de. Açıkçası bu sayıya bir eleştiri-inceleme yazısı yetiştiremediğimi itiraf etmem gerek. Ama benim için de iyi oldu. Mavi Yeşil’in bu sayısı benim için özel bir sayı oldu bu yüzden. Umarım okurlar da beğenir. Her neyse… İçeriğe gelelim. Bu sayıda eleştiri, inceleme, deneme yazıları ön planda. İlgi çekici yazılar var.Nurullah Ulutaş hoca dergide ilk kez yazıyor. Aynı alanda bir de kitabı var. İlgilenenler bulabilir. Yazısında “intihar” olgusunu farklı örnek metinler ışığında inceliyor. Faydalı bir yazı. Okuyanlar da beğenecektir. Hasan Öztürk hocamız da Virginia Woolf’un günlüklerinden yola çıkarak hem Wolf’u hem de onun günlüklerini nasıl okumamız ve anlamamız gerektiğini açıklıyor. Wolf takipçilerinin okuması gereken bir yazı olduğu gibi, özellikle Wolf ile ilgilenmeyenlerin de dikkatini çekecek bir yazı. Dergimizin sürekli yazarlarından biri haline gelen Hakan Bilge ise Niçe ile sinema arasındaki köprüye değiniyor ve farklı filmler ışığında Niçe’nin nasıl anlatıldığını ve nasıl anlaşılması gerektiğini açıklıyor. Sinema ve felsefe ile ilgilenen herkesin göz atması gereken bir yazı. Maksut Yiğitbaş hoca da Arif Nihat Asya’yı incelediği yazısında, şairin “hiciv” ustası olduğunun üzerinde duruyor ve farklı şiirler ile metnini açıyor. Dikkate değer bir yazı. Gülnihal Keleş’in yazısı ise tasavvuf ve onun bozulmuşluğu ile ilgili. Keleş’in ele aldığı iki örnek metinden birisi olan Sır hakkında ben de yakın zamanda bir çalışma yaptığım için yazı ziyadesiyle hoşuma gitti. İlgilisi zevkle okuyacaktır. Esra Polat’ın yazısı doğu ile batı arasında metinler üzerine ve Tanpınar ile Orhan Pamuk’un eserleri metinde ismi geçen eserler. Asuman Türüt de geniş bir inceleme yazısı ile katkıda bulunmuş bu sayıya. Tanzimat Dönemi ile birlikte gelişen edebiyat-sanat ortamındaki atışmaları, tartışmaları incelemiş. Kaynak metin olarak yararlanılabilecek bir metin çıkmış ortaya. Bunların dışında iki öykü var. Birisi benim öyküm demiştim. Diğeri de İrfan Polat’ın Şilbalba adlı öyküsü. Şilbalba’nın ne demek olduğunu merak edenler dergiyi edinip okusunlar… Bunlarla birlikte, hangileri olduğunu belirtip diğerlerine haksızlık etmeyeyim ama benim özellikle beğendiğim bir iki şiirin yanında, dergimize şiir ile katkıda bulunan şairlerimiz ise şöyle; editörümüz Sezgin Taş, Yiğit Tornacı, A. Uğur Olgar, Hızır İrfan Önder, Tan Doğan, Ömer Eski…

Bu vesile ile bir sayının daha sonuna geldik. Uçuşumuz nihayete ermektedir yani. İnişe geçtik. Bir sonraki uçuş nasipse mayısta. Şimdi Mavi Yeşil mayısa hazırlık ediyor. Dediğimiz gibi, varsa daha iyisini yapan beri gelsin. Dergicilik dışarıdan güzel, albenisi olan bir iş. Ama mutfağa girince, çıkması zor oluyor. E para pul da yok işin ucunda… Kim neden yapsın, uğraşsın. Ama Mavi Yeşil bütün olumsuzluklara rağmen, var olmaya devam edecek. Mavi Yeşil’in söyleyecek sözü var. Daha çok sözü var…

Mavi Yeşil’in 74. sayısının içeriği de şöyledir:

Nurullah Ulutaş /Romanda Sanata Dönüşen Olgu: İntihar
Sezgin Taş / Çöl Şarkısı
Yiğit Tornacı/Son Akşam Yemeği’nde Konuşulmayanlar
Hasan Öztürk/Yazıya Adanan Bir Ömür ve Suya Atılan Bir Beden: Virginia Woolf
Tan Doğan/Mâi ve Mâyi
Hakan Bilge/Nietzsche & Sinema
A.Uğur Olgar /Bir Bakmışız
Maksut Yiğitbaş/Eleştiri Uzamında Bir Hiciv Şairi: Arif Nihat Asya
Hızır İrfan Önder/Şiirler de Ölür
Gülnihal Keleş/Sır’lı Bir Yürüyüşün Uzandığı Acı Deniz
Esra Polat/Doğu ve Batı Arasında Sıkışmış Dünyalar
Asuman Türüt/Arayışlar Dönemi’nin İlk Yıllarına Genel Bakış
İrfan Polat/Şilbalba
İlker Aslan/Acaba Nasıl?
Ömer Eski/Bozuk Gözleri Dünya’nın