Monthly Archives: Nisan 2012

Kış Günlüğü: Herkese Biraz İlaç

 

Kış Günlüğü‘nü biraz önce bitirdim ve hemen üzerine bir şeyler yazmak istedim. Sıcağı sıcağına yazmazsam, eriyip gidiyor zihnimde söyleyeceklerim çünkü. Yazacak bir şey kalmıyor sonra da…

Kış Günlüğü çok “vurucu” bir sonla bitiyor. Ben de Paul Auster‘in söylediği o vurucu sözü en sona saklıyorum şimdilik. Kitap daha önce okuduklarımdan farklı olarak (Kırmızı Defter hariç) roman türünde bir kitap değil. Yazarın kendi anılarından oluşuyor. Günlük ile anı arasında bir tür. Ama bence ikisi de değil. Baştan sonra “ben…” şahsını kullanmıyor Auster, “sen…” diyor. Bundandır ki ben de bu kitabı bizler için değil de sanki kendisi için yazdığı fikrine kapıldım. Haksız da değilim galiba. Çocukluk yıllarından ergenliğe, ergenlikten yetişkinliğe ve yaşlılığa yol alan ömrünün dipnotlarını bize sunarken zaman zaman tebessüme zaman zamansa hüzne boğuyor yazar. Aslında bazı satırları okurken, ne kadar da aynı şeyler yaşayabileceğimizi düşünüyor insan. Farklı coğrafyalarda, farklı dillerde, farklı insanlarla olsak da; özünde insan sadece insandır ve insanların eylemleri, yaşadıkları, yapıp ettikleri ortaktır fikrine kapılıyoruz. Sanki çok yakın bir dostumuzun derdini dinliyor gibi oluyoruz kitap boyunca. Öylesi samimi ve duru…

Kitaplarının herhalde yüzde seksenini okumuşumdur Paul Auster’in. Çok sevdiğim ve beğendiğim bir yazardır ki Amerika’nın yaşayan efsane yazarı olarak görürüm onu. İşte Kış Günlüğü’nde de yer yer diğer kitaplarının yazılış serüvenlerinden de ufak kesitler sunuyor bize. Sözünü ettiği romanlarını okuyanlar, Kış Günlüğü’nü daha dikkatli bir gözle okuyacaklardır.

Paul Auster, kendi labirentinde dönerken, bizleri de o labirentte yolculuğa çıkarıyor. Temel meselemiz, “zaman” ve belki de en büyük ortak noktamız da zaman bizim. Geçip giden zaman… Auster de zamanın hızla geçip gittiğini fark ediyor ve ancak yazdıkça kalacağını düşünüyor sanırım. Öyle düşünüyor ki kendine, kendini yazmaktan geri durmuyor. Tekrar söylemek gerekirse, bu kitap bize değil kendisine yazılmış bir kitap yani.

Hayat, nerede ineceğimizi bilmediğimiz bir yolculuk galiba. Hayat, mevsimler gibi işte biraz da. Auster de böyle düşünüyor ve son cümlesi ile hüzne boğuyor bizi: “Hayatının kışına girdin.”


Dolunay

Dün gece, -ki bu gece de aynı yerde olan- dolunayı fark ettim gökyüzünde. Buralarda hava çoğu zaman kapalı olur. Ama bir iki gündür açık… Açık seçik bir dolunay var tepede. Dürbünü alıp balkona çıktım. Daha yakından baktım. Sol alt kısmında bir parlaklık… Sanki bir yıldız yapışıvermiş gibi köşesine. Belki bir gök cismi çarpmış ve bir çukur oluşturmuş… Ama ben astronom değilim. Öyle bakmadım. Baksam da göremem. Doya doya baktım ona. Sadece buradan bakıldığında çok daha küçük görünen bir cisme, oradan bakıldığında hiçbir zaman fark edilmeyecek bir adamın gözleri ile baktım. Heyecanla telefona koştum sonra. Ayşegül’e haber verdim. “Durduğun yerden ay görünüyor mu?” diye sordum. “Bakayım…” dedi Ayşegül. Baktı. O da gördü. Düşündüm bir süreliğine, evet, aynı aya bakıyorduk işte… Hepimiz, öyle.


İÇİNDEN ÇIKAMADIĞIMIZ LABİRENT: IRKÇILIK (Ayraç 29. Sayı)

 

İÇİNDEN ÇIKAMADIĞIMIZ LABİRENT: IRKÇILIK *

Her insan, bir toplum içinde, belli bir kimliğe ait olarak doğar ve yaşar. Kişi, doğacağı yeri kendisi belirleyemez. Bu, yaratıcının bir seçimidir. Türk, İngiliz, Arap, Laz, Çerkez, Kürt, Müslüman ya da Hıristiyan olarak doğmak bizim tercih edebileceğimiz kimlikler değildir. Bu yüzdendir ki insan, öncelikle bir “birey” olarak dünyaya gelir, ardından da ona yapıştırılan etiketleri öğrenmeye, sevmeye ya da nefret etmeye, sahiplenmeye ya da ötelemeye başlar. Bir “şey”e ait olarak doğmak bir tercih olmasa da, kendisi üzerine düşünmeye başlayınca insan, kişisel tercihlerine de yön verir. Vatandaşlık değiştirmek ya da din değiştirmek gibi seçimler bireyin hayatını ne şekilde devam ettirmek istediğiyle ilgili olsa da aslında doğarken giydiği elbisesini de hiçbir zaman tam olarak çıkaramaz üstünden. Bu yüzdendir ki küçük coğrafi uzaklıklar bile farklı kültürlerin, inanışların, yaşayış şekillerinin oluşmasına sebep olur. Anadolu toprakları da, tarihin her döneminde farklı kimliklerdeki topluluklara ev sahipliği yapmış bir coğrafya olmuş ve bunun ışığında da zengin bir kültürel miras edinmiştir. Ancak yine de insan, kendi kimliğini bir şekilde daha “yukarıda” görmeye çalışır zaman zaman. Neye ait olursa olsun, onun ait olmadığı kimlik, “öteki” olmuştur. Bu yüzdendir ki çingene olmayan bir kimse için “çingene” hep uzaktakidir, ötedekidir ve kendisi gibi olmayandır. Her ne kadar Hz. Peygamber Veda Hutbesi’nde “Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır.” dese de, aidiyet duygumuz da hiçbir zaman yakamızı bırakmamıştır.

 İşte Ahmet Mithat Efendi de bu fikirler üzerine inşa ettiği Çingene’yi (Sel Yayınları, Temmuz 2009) 1886’da yazar. Temelinde kadının toplumdaki yerini, ırkçılığı ve onun sosyal hayattaki yansımalarını bir çingene üzerinden anlatır. Hümanist bir yaklaşımla meseleyi ele alır ve -çok fazla diretmese de- çingenelerin de iyi bir eğitim almaları halinde toplumda güzel bir yer edinebileceklerini anlatmaya çalışır bu eserinde. Yazar, diğer başka eserlerinde de olduğu gibi, bu romanında bir nevi bir azınlık meselesini ele almıştır da diyebiliriz Çingene için. Ancak Çingene, ne sadece bir çingene kızını anlatır ne de ırk meselesini. Tanzimat dönemi eserlerinin genel özelliği olarak anlatımdaki “basitlik” bu eserde de vardır ancak anlatılan konu basit değildir. Ahmet Mithat’ın, sanatı halkı eğitmek için kullanıyor olması, teknik ve üslupta birtakım zafiyetlere neden olsa da, işlediği konu bağlamında gerçekten de halkın ilgisini çekebilecek bir konuyu halkın anlayabileceği bir şekilde işler. Öğretici ve eğitici yönleri baskın olan, zaman zaman konu dışına çıkarak “gereksiz” bilgilerin de satır aralarında yer aldığı ve yazarın okuyucusu ile sık sık konuştuğu bir üslupla yazılmış olan hikâyede, müziğe, eğitime ve dine sık sık değinir yazar. Bazı yerlerde okurun yerine geçerek kendi kendisine soru sorar ve o soruyu cevaplayarak metni sürdürür. Bunları bazen konu ile bütünleştirerek verir bazense konudan uzaklaşarak. Ama her ne kadar zaman zaman konu dışına çıkan uzun paragraflar yazsa da, genel çerçevede metnin bütünlüğüne zarar verecek müdahalelerde bulunmaz Ahmet Mithat. Öyle olsa bile, yeni bir tür olan roman üzerindeki ilk örnekleri sunan Ahmet Mithat’ı, bu eksiklikten dolayı suçlamamalıyız diye düşünüyorum.

 

Çingene bir ırk meselesinden mi ibaret?

Toplumu daha ileriye taşımak için sık sık anlatımı keserek okurla konuşma ve birtakım bilgileri okura aktarma yolunu seçen Ahmet Mithat, Çingene’de, genç yaşlarında ve varlıklı bir adam olan Şems Hikmet Bey ile onun bir sandal sefasında gördüğü ve tanıdığı güzel çingene kızı Ziba’nın aşkını anlatır. Şems Hikmet ile Ziba’nın aşkı söz konusu olmasına rağmen romanın sonuna kadar bir iki gencin kavuştuğuna şahit olamayız. Ziba’nın bir çingene olması münasebetiyle Şems Hikmet’in etrafındakiler bu ilişkiyi onaylamaz ve ona bir şekilde mani olmaya çalışırlar. Şems Hikmet ise Ziba’yı alıp bir hanımın yanına yerleştirir ve iyi bir eğitim almasını sağlamaya çalışır. Ziba sadece iyi bir sese ve güzelliğe sahip değildir, aynı zamanda zekidir de. Şems Hikmet bunu da kullanarak Ziba’nın eğitimiyle bizzat ilgilenir. Onun müzik eğitimi almasını sağlar. Ayrıca toplumda nasıl oturup kalkılacağını, nerede nasıl davranılması gerektiğini de anlatır. Böylelikle Ziba, “çingene” kimliğinden biraz olsun sıyrılıp toplum gözünde daha iyi yerlere gelecektir. Bu noktada, eseri okuyan okuyucunun kafasına takılan sorulardan biri de “Çingene kötü müdür?” olabilir. Öyle ya, bir çingeneyi eğiterek topluma kazandırmaya ve onunla birlikte olmak için kızın değerini toplum gözünde yükseltmeye çalışan Şems Hikmet Bey ve çevresi için belli ki çingeneler ikinci sınıf insanlardır. Bu yüzden kafamızda, romanın başından itibaren çingeneye karşı bir şekil belirir az çok. İşte Ahmet Mithat da Şems Hikmet’i kullanarak bu imajı kırmak ve çingenelerin de toplumun bir ferdi olduğunu anlatmak çabasındadır. Ancak Ahmet Mithat’ın bu çabaları yani Şems Hikmet’in bütün bunları yaparkenki amacı sadece Ziba’yı eğitmek ve onu topluma kazandırmak değildir; aslında Şems Hikmet’in asıl amacı, Ziba ile birlikte olabilmek için uygun şartları sağlamaktır. Bu yüzden de yukarıda belirttiğim üzere, Ahmet Mithat, Şems Hikmet’e böylesi bir eğitici ve öğretici misyon yüklerken çok da ısrarcı olmaz. Belki de kendisi bile Şems Hikmet’e böyle bir rol biçerken, rolün gerçekliği üzerinde tereddütlere sahipti. Ancak yine de Ahmet Mithat’ın dünya görüşüne bakarsak, “eşitlik” kavramından ne anlamamız gerektiğini de görürüz. İnsan doğarken eşittir. Hiçbir ırksal farklılık, bir insanı bir başkasına üstün kılmaz. Ahmet Mithat’ın da temel olarak tepki gösterdiği durum budur. İşte “Çingene” de bu fikirlerin somut halidir.

Satır aralarında “Çingeneden hanım olmaz diyorlar da…” (s.35) diyen Ahmet Mithat, çingeneler üzerindeki önyargıları da belli ki kırmayı amaçlamaktadır. Din konusunun sık sık dile getirildiği romanda, “Çingenelikten başka hiçbir kusuru bulunmayan” (s.42) Ziba’nın Müslüman olmadığı da düşünülür. Daha doğrusu düşünülen, çingenelerin Müslüman olmadığıdır. Şems Hikmet’in çingenelerle arasında geçen bir konuşmada, bir başka çingene olan Mehtap şöyle sorar, “Kocası çingene mi olacak yoksa Müslüman mı?” Şems Hikmet de bu soruya cevaben, “Canım çingeneler Müslüman değil midirler? Siz Müslüman’ız demiyor musunuz?” karşılığını verir. Mehtap da, “Diyoruz ama yine bize çingene diyorlar. Müslüman olmadığımızı söylüyorlar. Çingene başka Müslüman başkaymış. […]” der. Şems Hikmet ise (sanki Ahmet Mithat’ın sinirli yüz ifadesini gördüğümüz bu cümlede) son noktayı koyar, “Bunlar hep cahillik eseridir.”  (s.25) Buna benzer konular romanın başka kısımlarında farklı kişiler aracılığıyla da sık sık dile getirilir. Buradaki ayrım belli bir “din” ayrımı değildir. Bir ırka mensup olmanın verdiği bilinçsiz bir durumdur bu. Öyle ki Müslüman ile çingene farkının nasıl kategorize edilmesi gerektiği bile belli değildir. Burada, bir çingenenin ağzından bu şekilde laflar duymamız, belli ki Ahmet Mithat’ın da (her ne kadar ırk ayrımına karşı olup eşitlikçi bir ideolojiye sahip olsa da) bu konuda birtakım olumsuz fikirlere sahip olduğunu gösterir. Şems Hikmet’in Ziba’ya söylediği, “[…] Beni dinle! Gerçi pek güzelsin ama şimdiki halde bir Çingene kızısın! Sendeki bu güzellik beş para etmez.” (s.52) sözlerinden de anlayacağımız üzere çingene olmak “beş para etmemek” anlamına gelmektedir. İşte önceki satırlarda da dile getirdiğimiz üzere,  Şems Hikmet de bu fikirlerle hareket ederek Ziba’yı “adam etmeye” çalışacaktır. Bu durumun sonucu olarak Ziba’da da birtakım “düzelmeler” olacaktır muhakkak. “Ziba, ancak kendisine verilen eğitimi aldıkça, bu eğitimin “faydasını” gördüğünü belli ettikçe olumlu bir şekilde nitelenmeye hak kazanır. Bir bakıma, Ziba bir Çingene olarak değil de, medenileşip ırkına ait bazı “özellikleri” kaybettikçe önem taşır.” (Kemal Varol, Zaman Kitap, Sayı:43) Romanın sonlarına doğru Ziba, bir çingenedeki neredeyse bütün kültürel özellikleri kaybeder. Şems Hikmet’in de elinin değmesiyle Ziba artık bir hanımefendi olmuş ve toplum gözünde yücelmeye de başlamıştır. Ancak bütün bunlara rağmen, Ahmet Mithat, romanın bir başka karakteri olan ve Şems Hikmet’in Ziba ile evlenmekte ısrarcı olduğunu gören Rakım’ın ağzından, “Çingene’ye ne yapsan yine Çingene kalır.” (s.87) çıkarımını yapmaktan da çekinmez. Romanda bu ilişkinin karşısında olan en önemli karakterlerden birisi olan Rakım, bu fikrini çeşitli yerlerde de sık sık dile getirerek, ırkın daha doğrusu soyun önemini vurgulamaya çalışır.

Romanın sonunda Şems Hikmet’in akıbeti de parlak değil. Sevdiği kıza ulaşamayacağını anlıyor en sonunda ve dünya onun için bir işkence mekânı halini alıyor. Daha fazla direnemiyor ve ölüyor. Ziba da ancak onun ölümünden sonra Şems Hikmet’in duygularından haberdar oluyor. Çok üzülüyor ve o da hayatı boyunca başka biriyle birlikte olmayı aklından geçirmeyerek ona olan sadakatini sürdürüyor. Bununla birlikte bir de diğer karakterlerin Ziba hakkındaki düşünceleri önemli. Ziba’nın aldığı eğitimler sonucunda eski halinden eser kalmadığını görenler onun hakkındaki düşüncelerinden ötürü pişman oluyorlar. Haksız olduklarını anlıyorlar. Tabi az önce de belirttiğimiz üzere, onlara bunu düşündüren de Ziba’nın çingeneliğini neredeyse tamamen kaybetmesi… Ziba, toplum tarafından yüceltiliyor bir noktadan sonra ancak iş de işten geçmiş oluyor. Roman, tıpkı mutsuz sonla biten Yeşilçam filmleri gibi trajik bir şekilde nihayete eriyor yani sevenler kavuşamıyor. Burada bile Şems Hikmet ile Ziba’nın kavuşamaması, bir şekilde çingene ile çingene olmayanın arasındaki uçurumu(!) görmemiz açısından önemli. Ahmet Mithat belki de bilinçli bir tercihle romanın sonunu trajik bir şekilde bağlıyor. İsteseydi Şems Hikmet ile Ziba’yı kavuşturabilirdi. Aslında romanın başından beri gelişen şartlar da buna müsaitti. Ama Ahmet Mithat bunu tercih etmiyor. Realist bir son olmayacağını düşündüğünden mi yoksa romanın kurgusunun bir “ayrılık” durumuna müsait olmasından mı net olarak bilemesek de bildiğimiz şey, Ahmet Mithat’ın böyle bir kavuşmaya izin vermemesi. Bu iki karakter romanın sonunda kavuşsa, belki de Ahmet Mithat’ın her zaman savunduğu “eşitlik” ilkesi de somut bir zemine otururdu ancak böyle olmuyor. Yazar, Şems Hikmet’in ağzından, “İnsanların şekilce olan bu zıtlıklarına diyecek yoktur. Hatta bunun üzerine koca bir etnografya bilimi dahi kurulmuştur. Ama maneviyatça hepsi insan değil midir?” (s. 85) sözlerini aktarmasına rağmen, içten içe belki de “ne olursa olsun bir çingene, çingenedir” fikrinden de uzaklaşamaz. Romanın bu şekilde nihayete ermesi de böyle açıklanabilir sanıyorum ki.

Tanzimat döneminde Türk Edebiyatına ilkleri sunan Ahmet Mithat, Çingene’de de, her şeye rağmen, önemli bir toplumsal meseleye parmak basmıştır. Günümüzde dahi önemini kaybetmeyen ve hatta şiddeti daha da artan bir konu olan ırkçılık, Çingene’de somut bir halde gözler önüne serilmiştir yazar tarafından. Altı çizilecek satırlar arasında bize bir “biz-onlar” ikilemi sunan yazara, romandaki her türlü zafiyete rağmen hak ettiği değeri vermeli ve Ahmet Mithat’ı, döneminin şartlarını ve onun ideolojisi ile edebiyat anlayışını da bu şekilde kavramaya çalışmalıyız.

 

*   Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Mart2012′deki 29. sayısında yayımlanmıştır.