Monthly Archives: Mayıs 2012

Alıntı Defterim: Ortega y Gasset – Avcılık Üstüne

 

Alabalıkların tümünü birden öldürmek için dağdaki akarsuyu zehirleyen balıkçı avcı değildir.

*

Dövüşmek karşılıklı hiddet içerir. Oysa avcılıkta her zaman bir hayvan avlamaya çalışırken diğeri avlanmamaya çalışır. Avlanmak karşılıklı değildir. Böyle olmasının nedeni, iki hayvan arasında yaşamsal düzeyde eşitliği yok sayan bir ilişkinin varlığıdır.

*

…adına avcılık dediğimiz olayın gerçekten oluşması için avlananın kaçıp kurtulma şansının olması, kural olarak kaçabilecek güçte olması gereklidir.

*

Bu durumda devasa olduğu kadar da kaçınılmaz bir çelişkiyle karşılaşmaktayız: İnsanın avlanması avın her zaman kıt olduğu varsayımına dayanmaktadır. Eğer av olağanüstü bollukta bulunsaydı, “avlanmak” adını vererek diğerlerinden ayırdığımız bu garip hayvansal davranış var olmayacaktı. Hava genellikle bol bulunduğundan nefes almak için teknik bir yeteneğe gereksinim yoktur. Dolayısıyla nefes almak, hava avlamak değildir.

*

Sonunda av olayı, hayvanın o güzel postunun kanla lekelenip az önce dipdiri olan gövdesinin ölüm denilen o mutlak felcin pençesine düşmesiyle noktalanır. Her şey yalnızca bunun için miydi diye sorarız kendimize.

*

Ve pek çok hayvan türünün (buna insan da dahil) yemek için öldürmekten başka seçeneği yoktur.

*

…insanların emin olunması olanaksız konularda kendilerini çok emin hissetmeleri kadar beni rahatsız eden bir şey yoktur.

*

…İngilizler bir boğa öldürdüğünde bu eylemin anlamının boğa güreşinde boğa öldürmenin anlamıyla hiçbir benzerliği olmadığı öğrenilebilir.

*

Fayda güden avcılıkta avcının yöneldiği ve değer verdiği gerçek amaç hayvanın ölümüdür. Bunun öncesinde yaptığı her şey bu sonuca ulaşmak için birer araçtır.

*

İlk insan aslında hala bir hayvandı.

*

“Yaşam” demek “burada ve şimdi” demektir; çünkü yaşam burada ve şimdi yapmamız gerekenlerdir.

*

Avcı olan kimse hem çağdaş hem de aynı zamanda on bin yıl önceki insandır.

*

İşte avcı bu tetikte olan insandır, uyanık insan.

 


Alıntı Defterim: Barış Bıçakçı – Sinek Isırıklarının Müellifi

Çoğu zaman her şey önceden bellidir; mucize, evin bugün yarın ölecek ihtiyar kedisidir. Bütün gün köşede kımıldamadan uyur. Uyansın isteriz, ama yazık değil mi, uyusun isteriz.

*

Edebiyat ne yazık ki kolayca dolaşıma girecek cümlelere dönüşüyor. İnsanlar birbirlerine yazacakları, söyleyecekleri ifadeler peşindeler. Has okuyucuyu da aşındıran bir şey bu.

*

Halbuki yalnızca bedeniz ve bununla baş edemediğimiz için ruh diye bir şey icat etmişiz. Doğrusu parlak fikir.

*

Akşama doğru bol pirinçli bir pazı yemeği yaparken pazıların geniş, koyu yeşil yapraklarına, o yapraklardaki damarlara ürpererek baktı. Biyoloji bazen ürpertir.

*

Dünyamızda alışılmışın dışındaki her şeyin açıklanması gerekir ve bu hiç de masum bir gereklilik değildir. Açıklama yaparsınız, neden gösterirsiniz, makul gerekçeler sunarsınız, sonra bir de bakmışsınız tam da sizden açıklama bekleyenlerin dilini kullanıyorsunuz, kendi dilinizi değil. Birilerine açıklama borçluysanız borcunuzu daima kendi dilinizi harcayarak ödersiniz.

*

Bu kadar yüksekten ancak düşerek inilir.

*

Her şey anlamını yitirdiğinde, tutarlılık adına, televizyonda yayınlanan La Liga ve Bundesliga maçları da anlamını yitiriyor. İnsanların ellerini kullanmayıp sadece ayaklarını kullanmaları Cemil’e çok saçma geliyor. Dokuz numaranın saçına gösterdiği özen çok saçma geliyor. Her pozisyondan sonra, oyuncuların ve teknik direktörlerin kameranın kendilerini gösterip göstermediğini anlamak için göz ucuyla stadyumdaki dev ekrana bakmaları çok saçma geliyor ve “Yapma bunu! Yapma bunu!” diye bağırıyor Cemil çünkü anlamsızlık ile ancak cazgır bir maç anlatıcısı olarak mücadele edilebilir, çivi çiviyi söker.

*

… bilmemek gençliğe özgü bir şey değil mi zaten! Ne istediğini yaşlılar bilir!

*

İkinci gün kalan öyküleri okumaya giderken en azından o an için ne istediğini biliyordu: Bir Yusuf Atılgan kahramanı olmak istiyordu.

*

… bir filozof, insanın cisimleşmiş zaman olduğunu söylemişti.

*

Cemil, “Saat hususi bir şeydir, hatta mahrem bir şeydir! Saat bir sırdır. Bunu en iyi sizin idrak etmeniz lazım gelirdi. Onu… Saati… Nasıl öyle ulu orta tezgaha yayarsınız!” diye çıkıştı.
[…]
Evet, tezgahın üzerinde parçalanmış dağılmış yatan şey, Cemil’in kendisinden başka bir şey değildi.

*

İnsan gençken olmayacak şeyler ister. İkindi ezanı caminin bozuk hoparlöründe çınlar. Bir sokak köpeği uzun uzun havlar. Bir kedi diğer bir kedinin kıçını koklar. Olmayacak şeyler olmaz.

*

Renê Char […] “Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz.”
Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsanız zaten ölüyorsunuz demektir.
Silaha gerek yok.

*

“Yazma sanatının sırrı nedir biliyor musun?” dedi, “Gözlemlerini, fark ettiğin ayrıntıları, hiçbir şeyin farkındadeğilmişsin gibi yazmak. […]”

*

Kör biri görmeye başlayınca ne olur biliyor musun? Her gördüğüne inanır!

*

Karman çorman hissedişin tane tane çözüleceğini, yeniden, bu kez mükemmel bir düzen içinde bir araya geleceğini ve hayatın bir anlama kavuşacağını hayal etmek: yazmak.

*

[…] Askerler çok az şey biliyorlardı, bilmedikleri şeylerden korkuyor, yok etmek istiyorlardı. Biz askerlerden daha çok şey biliyorduk ve biz de bildiğimiz dünyanın bir an önce yıkılıp gitmesini istiyorduk.

*

Ağaç rüzgarla sallanır, bulut bir şeye benzer sonra benzemez, at asfaltta kayıp düştüğünde ne acıdır hayat ve günler geçer.

*

Korku iyi bir harçtır.

*

Hayat tesadüflerle doludur ve o kadar doludur ki, insan günün birinde kendi ihtiyarlığına tesadüf edebilir.

*

Bir kez daha geliyor, Cemil’i üzen yanlış bir telaffuz gibi sonbahar.

_____
Not: Kitapta altı çizilmiş olan pek çok yer olmasına rağmen, ben bu kadarıyla yetindim bu sayfada. Kitap üzerine bir yazı yazmayı düşündüm önce, sonra vazgeçtim. Bir kitabı ne kadar anlatmaya çalışırsak çalışalım, o kitabı en iyi yine kendisinin anlatabileceğini düşünenlerdenim. O yüzden de kitabı anlatmak/tanıtmak yerine, ona “Alıntı Defterim” başlığı altında yer vermeyi uygun gördüm. Bu alıntıları herhangi bir yerde okusaydım, ertesi gün kitabı almak için bir kitapçıya koşardım. Umarım bunları okuyan bünyelerde de böyle bir etki oluşturabilirim…
i.a. 


Mavi Yeşil’in 75. Sayısı Çıktı..!

Her sayı yeni bir umuttur, demişti Mavi Yeşil evveliyatında. Evet, yine aynı şeyi söylüyor ve umudunu yeni bir sayıya taşıyor Mavi Yeşil: 75. sayıya… Edebiyat dergiciliğinin kıyısında köşesinde durmayıp tam kalbime doğru ilerliyoruz ve devam ediyoruz buna. Mavi Yeşil, insancıl oklarını merkezin tam kalbine saplarken yine de kenarda durup körebe oynayanların var olduğunu da unutmuyor. Ama dedik ya, bizim söyleyecek sözümüz var. Biz 75 sayıdır o sözleri söylemekten bıkmadık. Başkaları duymaya tenezzül etmese de, kendi bataklarında boğulmaya devam edeceklerdir muhakkak. “Al gülüm ver gülüm” edebiyatının uzağında kalan Mavi Yeşil adına bir şey için “iyi ki” diyeceksek, bu muhakkak ki herhangi bir kesimin dergisi olmamasının “iyi ki”sidir. Mavi Yeşil Rize’nin, Türkiye’nin hatta dünyanın dergisi olmak yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bu yolda bizimle birlikte yürüyenlere de bir kez daha selam olsun…

Gelelim 75. sayıya… Bu sayının ilk özelliği sayfalarının ciddi bir kısmını Memduh Şevket Esendal’a ayırmış olması. Geniş kapsamlı bir dosya sayısı olmasından ziyade, bir saygı duruşu niteliği taşıyan bu sayıda, ölümünün 60. yılında Memduh Şevket’i andık. Dosya kapsamında, Hasan Öztürk, “Hamit İçin Bir Yazı Nasıl Yazıldı?” başlığı altında Memduh Şevket’in hikâyesini inceliyor ve günümüzle de paralellik kurarak bir analiz yapıyor. Mehmet Nur Karageçi de yazarın “Feminist” adlı hikâyesini ele alıyor ve feminizm konusunda bugün de tartışılan bazı noktalara dikkat çekiyor. Elif Balcı Kaştaş da Otlakçı ve Kayışı Çeken adlı hikâyelerini mercek altına alıyor yazarın. Heves Kuklacı belki de deneysel diyebileceğimiz bir çalışma yapıyor ve Esendal’ın öykülerinden yeni bir öykü yaratıyor. Dosya kapsamındaki son yazı da benim yazım… Ben de Memduh Şevket’in siyasi hayatını ele alırken, o hayatın hikâyeci kişiliğine yaptığı katkılardan da bahsetmeye çalıştım naçizane.

75. sayının diğer yazıları ise şöyle: Hakan Bilge, Peyami Safa’nın sinemaya uyarlanan eserini (‘Gölge’ adıyla) “kadın” kavramı bağlamında ele alıyor. Hakan Bilge bizimle yazmaya devam ediyor. Aydın Adnan Gümüş, İlhan Berk’in şiirini “tabiat” merkezli inceliyor. Hoş bir yazı… Eğitimci/yazar abimiz Mehmet Sancaktutar, bir düşünce insanı ve yazar olan Senail Özkan üzerine yazdı. Tan Doğan, felsefi bir yazı kaleme alıyor ve özgür istence vurgu yapıyor. Ümit Erik, Rönesans’ın gecikmişliğini bugüne taşıyor. Esra Polat ise Sait Faik ve “insan” üzerine yazdı. Zinnet Yılmaz’ın Edebiyat profesörü Muhsin Kalkışım ile olan röportajını özellikle Şeyh Galib ile ilgilenen dikkatle okumalı… Bu sayının şairleri, Serdar Çakıcıoğlu, A. Uğur Olgar, Gökhan Kasarcı, Yunus Emre Ayvaz, Medine Nur Kılıç, Altay Taşkın, Zeynep Altuntaş ve editörümüz Sezgin Taş… Ayrıca 75. sayımıza çizimleriyle katkıda bulunan Yasemen İslamoğlu’na da teşekkürü borç biliriz.

Biz yine Oğuz Atay’ı anmadan geçmeyelim son cümlemizde: Biz buradayız sevgili okuyucumuz, siz neredesiniz acaba?

75. Sayının İçindekiler
Hasan Öztürk/ Hamit İçin Bir Yazı Nasıl Yazıldı?
Serdar Çakıcıoğlu/Bal Zehiri
Mehmet Nur Karageçi/ Bir Hikâyenin Aydınlığında Feministin İzini Sürmek
İlker Aslan/Siyasetin Hikâyesini Yazan Adam: Memduh Şevket Esendal
A.Uğur Olgar/Bir Bakmışız
Elif Balcı Kaştaş/ Tepemizde, Bir Kayışı Çeken ve Karşımızda Bir Otlakçı Varsa
Zeynep Altuntaş/Bazen
Heves Kuklacı/Her Şeye Rağmen Oyun Sahnesi Devam Ediyor
Hakan Bilge/Kadının Ruhuna Yolculuk
Yunus Emre Ayvaz/Araf
Aydın Adnan Gümüş/İlhan Berk’in Şiirlerinde Tabiatın Dili
Medine Nur Kılıç/Güne Bakan Ilık Tebessüm
Mehmet Sancaktutar/Sessiz ve Derin Bir Adam: Senail Özkan
Sezgin Taş/ iğne yapraklı mor menekşe
Tan Doğan/Saltık Özgür İstenç Bağlamında Felsefe Üzerine Birkaç Söz
Zinnet Yılmaz/Prof. Dr. M. Muhsin Kalkışım’la “Osmanlı Şiiri ve Şeyh Gâlib” Üzerine
Altay Taşkın/Düş Parçaları
Ümit Erik/Gecikmiş Rönesans
Esra Polat/Şehri Unutan Adam ve İnsan Sevgisi
Gökhan Kasarcı/Avuç İçi


Alıntı Defterim: Cahit Zarifoğlu -Yaşamak


ne çok acı var.

*

Kendi kalbini dinliyormuş gibi göğsüne eğilmiş duran bu yaratık için kalb, bir yaşama işareti olmaktan çıkmıştı. Adam, bunun dışında kalbin hangi ödevleri varsa onlardan birine dalmıştı.

*

‘masalımızda acı olmasın dilerim. çocuklar ölmesin öldürülmesin. hep cahillerdir birbirlerini öldürenler denegelmiştir ama..’
‘yeter’

*

batının planlarını kendi düşünceleri sanan
zavallılara

*

Umutsuzluğun kapımıza gelmesi için az mı bekledik.
Umutsuzluk mu, yoksa ince derin bir şikayet mi?

*

Dayandığımız şeylerin hangisi buna değerdi?

*

Necip fazıl batılılardan wagnere benziyor. o da çelik gibi sinirleri olan bir hoş dehadır.

*

pencereden bakınca toprak ve ağaç görünmeli. Hava tertemizdir, yakınlarda sağlıklı bir dere akmaktadır. -İnsan; tabiattaki insan ve eşya dengesine bakarak ve inanç içinde yastığa başını emniyetle koyar. orada kader rahatsızlık vermez. Tabiata yakın olmakta kabusu dağıtıcı bir güç bulunuyor.

*

Ölüm keder doğurmaz.

*

-Tanrım, yüzüne bakmadığın bir insanla nasıl döğüşebilirsin?

*

Bu hayretin elinden nereye gideceğimiz bilemiyorum.
Ve o zaman bir kere daha ve daha iyi anlıyorum; kendisine bize bir keramet göster denen velinin,
-“peki göstereyim” deyip ayağa kalkmasını ve,
-işte! yürüyorum” demesini.

*

Burası benim için bir gün, içimdeki bütün ölüleri gömüp gideceğim bir mezarlık.

*

biz amerikalılar aya gittik.
aya gittik. – fakat gitmez olaydık bunun da bir iki aydan sonra bir yararı olmadı.

*

Tuttuğum şey bir insan değil. bakın yüzü pek yok. gözleri burnu ve ağzı pek yok. bakın kulakları yok.
bakın bu askerin ağzı yok. bakın diyorum bu askerin burnu yok. kulağı yok.
üstelik ölmüş bu asker diyorum.
sör diyor sivil.
hayır diyor üniformalı kulaksız asker olmaz.

*

Ve biliyorum ki ne kadar korksak yine de az korkarız. Biliyorum ki bizi korku duyacağımız düşünce ve varlıklardan saklıyor yaratan. Korkumuz onların sezinlediğimiz etkilerinden ileri geliyor. Onları, o sesleri duysaydık, gerçeklerini düşünebilseydik, onlarla yüz yüze bırakılsaydık hemen ölürdük.

*

Yöremize bakalım. Zengini, yoksulu, erkeği, kadını, evleri, araçları, tarlaları, füzeleri, görevleri ve her şeyi ile ne kadar zavallı olunduğunu anlamak için kaç saniyeye ihtiyaç var.

*

Evimizde her türlü musibete ve hastalığa karşı tek bir doktor vardı: dua ve aspirin. Daima şifa bulduk.

*

sadaka vermenin gereğine inanıyor ve öğütlüyor da, imkanlarınıza rağmen vermiyorsanız neye yarar?

*

Yeniden yaşamaya başlamak kolay mı?


Alıntı Defterim: Thomas Bernhard -Beton

Dünya en korkunç savaşları onlara hükmedenlerin hayvan sevgisine borçludur.

*

Öte yandan durumumuz ne olursa olsun yapmak istediğimiz şeyi yapmalıyız, yolculuk yapmak istiyorsak yolculuk yapmalıyız, en kötü durumda bile olsak aldırmamalıyız, hele ki en kötü durumdaysak hiç aldırmamalıyız, çünkü o zaman yolculuk yapsak da yapmasak da kaybolmuşuz demektir, istenen ve hiçbir şeyin özlenmediği gibi özlenen yolculuğu yapıp ölmek bu istek ve bu özlem içinde boğulup kalmaktan daha iyidir.

*

Herkes yolculuğa çıkarken çok giysi alma hatasını yapar ve deli gibi yük taşır, sonuçta biraz akıllı iseler o yerde hep aynı şeyi giyerler.

*

Sevdiğimiz bir insanı kaybettiğimizde, hiç değilse ona ait bir giysiyi, kaybettiğimiz kişinin kokusunu giyside aldığımız sürece tutarız ve gerçekten de kendi ölümümüze kadar tutarız, çünkü onun kokusunu bu giysinin bugüne taşıdığına inanırız her ne kadar çoktandır artık yalnızca bir hayal olsa da.

*

İnsanlar bana modaya uygun ya da o iğrenç sözcük modern yerine eski moda diyedursunlar. İnsanların ne düşündüğüne son derece az değer verdim, çünkü en sert biçimde kendi düşüncemle ilgili oldum hep ve bu yüzden insanların ne düşündüğüne ayıracak zamanım olmadı, bunlara aldırmadım, bugün de aldırmıyorum ve hiçbir zaman da aldırmayacağım. İnsanların ne söylediği beni ilgilendiriyor, ama her şeyden önce asla ciddiye alınamaz.

*

Hamalların soyu tükendi. Herkes istediği gibi kendi eşyasını taşısın. Dünya birkaç derece daha soğudu, kaç derece olduğunu tam olarak hesaplayacak değilim, insanlar çok daha merhametsiz ve saygısız oldular.

*

Herkes yaşamak ister, hiç kimse ölmek istemez, bunun dışında her şey yalandır.

*

Dehşetle tanık olduğum üzere insanlar sabah saat dokuzda gelip duşun altına girip tenis oynamaya koşuyorlar, düşüp ölüyorlar ve öğleden sonra saat ikide mezarlıkta oluyorlar.

*

…nerede gömüleceğim fark etmez diye düşünmüş olmama rağmen, burada gömülmek istemem diye düşündüm.

*

Gerçekten de biz bizden daha mutsuz olan bir insanın yanında hemen düzeliyoruz. Ve hastalığımız, hem de ölümcül hastalığımız bile bir anlam taşımıyor.


YALNIZLIĞINI İPİN UCUNA BAĞLAYAN ADAM: ZEBERCET (Ayraç 30. Sayı)

YALNIZLIĞINI İPİN UCUNA BAĞLAYAN ADAM: ZEBERCET *

“İntihar, başkaldırının mantıksal sonucu değildir.” diyen Albert Camus, intiharın ne olduğundan çok ne olmadığını da vurgulamaya çalışmıştır kuşkusuz. Ona göre intihar, hayatın bütün saçmalıklarına rağmen kalkışılmaması gereken bir eylemdir. Çünkü doğumundan itibaren öleceğini bile bile yaşayan insan için her ne kadar içinde bulunduğu dünya “anlamsız” bir hal alsa da, insan buna intihar ederek değil tam tersine hayatta kalarak ve dünyanın anlamsızlığıyla mücadele ederek karşı durmalıdır. Ancak buna rağmen, en eski zamanlardan bu yana bir toplumsal olay olarak bakabileceğimiz intihar çeşitli sebepler neticesinde var olmuştur. Bireyi intihara sürükleyenin ne olduğunu düşününce tek bir cevap çıkmaz karşımıza. Her ne kadar intihar bireysel bir eylem olsa da, altında yatan sebepler çoğu zaman toplumsal sebeplerdir. Bu yüzden de bireyin intiharını incelerken meseleye çok yönlü yaklaşmalı, tek bir pencereden bakmamalıyız. Hemen hemen bütün sosyal bilimlerin ucundan kıyısından ilişkili olduğu intihar eylemi, doğal olarak edebiyatta da yerini almıştır. Dünya edebiyatının ve Türk edebiyatının pek çok seçkin eserinde bu tema sıklıkla işlenmiş, bazı zamanlar da kurguya yön verici boyutlarda ele alınmıştır.

Türk edebiyatının en seçkin romanlarından birisi olarak gösterilen Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli romanı da sonu intiharla biten bir hikâyeyi konu edinir: Zebercet’in hikâyesini… Zebercet, çalıştığı otelin sınırları içinde dar bir hayatı olan, sosyal bir çevreye sahip olmayan ve otele girip çıkanlar dışında çok kimseyle konuşmayan, dahası başkalarıyla sağlıklı bir şekilde iletişime geçemeyen asosyal kişilik yapısına sahip bir bireydir. Kâtipliğini yaptığı eskiden konak olan otel (ki kendisinden önce de babası oranın kâtipliğini yapmakta idi) onun her şeyidir. Roman boyunca şahit olduğumuz en önemli olgu ve belki de Zebercet’i intihara sürükleyen en önemli tema, yalnızlıktır. Zebercet, yarım yamalak konuştuğu insanlarla bile tam bir iletişim halinde değildir. Belki de iletişim kurduğu tek “şey” otelin kendisidir ki Zebercet otelin her köşesini çok iyi tanır ve zaman zaman ona bir canlı gibi yaklaşan tavırlar sergiler. Ancak söz konusu olan bir “otel” olduğundan, bu tavırlarını net olarak açıklayamayız çünkü otele karşı takındığı tavır tek kişilik bir tavırdır. Bunların yanında bir de otelde çalışan ve aynı zamanda orada yatıp kalkan, Zebercet’in de ara sıra cinsel ilişkiye girdiği bir kadın vardır. Zebercet’in bu kadınla olan iletişimi de nadirdir. Cinsel ilişkiye girdiği zamanlarda bile aralarında bir iletişimsizlik vardır. Zebercet’i yalnızlığa, ardından da intihara sürükleyen sebeplerden biridir işte bu iletişimsizlik hali. Ama aslında bütün bunlara rağmen, romanın sonuna kadar Zebercet’te herhangi bir intihar eğilimi görmeyiz. Yalnız dünyasında, muazzam bir düzen vardır. Otele girip çıkanların kayıtlarını tutar, çeşitli sebeplerle gerçekleşen çarşıya çıkışlarında bile periyodik bir düzen vardır. Ancak Zebercet’in gözden kaçırdığı bir nokta da burada ortaya çıkar. Çok da farkında olmadığı dış dünya, onun kendi kurduğu dünyadan farklıdır. Bunu en net gördüğümüz sahne, bir soruşturma ile ilgili otele gelen polislerden, büyük hassasiyetle kayıt altına aldığı ve karakola teslim ettiği otel dosyalarının aslında okunmadan, incelenmeden bir kenara atılmasını öğrendiğimiz andır. Aslında Zebercet dışarı ile iletişim halinde olsa, topluma karışsa, insanlarla daha aktif bir iletişime geçebilse belki de en baştan beri o şekilde nizami bir kayıt tutma eylemi sergilemeyecek ve hatta bunu çok fazla önemsemeyecek. Ama romandaki iki farklı dünya, Zebercet’in dünyası ve gerçek dünya arasındaki bağ, o kadar ince ağlarla örülmüştür ki bu ağların tamamen kopması da Zebercet’in intihar etmesi ile gerçekleşmiş olur.

Zebercet’in intiharı, her şeye rağmen, bilinçli bir intiharmış gibi görünmez. Gerçi onda, birtakım hususları fark ettikten sonra belli bir bilinç eşiği ve o eşiği atlama durumu oluşur ancak yine de okur olarak bizler, Zebercet’in “yaşadığı düzene bir tepki olarak intihar ettiği” fikrine adapte olamayız. Zebercet’inki bir başkaldırı, bir bireysel tepki değildir. Aksine, intihar etmeden önce otelin kapılarını çoktan kapatmış, kapıya da “kapalı” tabelasını asmıştır. Yani o, birileri görüp intiharını fark etsin diye çabalamaz. Bu anlamda, tam tersine, intiharı fark edilmesin diye uğraşır. Çünkü bir noktadan sonra var olup olmaması üzerinde herhangi bir fark görmez. Zaten intihar etmeden önce de yazar da son sayfada bunu betimler bizlere: “Sağdı daha, her şey elindeydi. İpi boynundan çıkarabilir, bir süre daha bekleyebilir, kaçabilir, karakola gidebilir, konağı yakabilirdi.” Zebercet’in kararsızlığı burada net bir şekilde yüzümüze vurulur. İntihar onun için bir şey ifade etmez belki de. Tıpkı yaşıyor olmanın bir şey ifade etmediği gibi…

Başkalarının İntiharı ve Zebercet’in Yolu

Edebiyatımızdaki pek çok farklı intihar vakasına nazaran Zebercet’in intiharı biraz daha bireysel, mesaj amacı gütmeden gerçekleşmiş ve belli bir sebebe dayandırılamayacak bir intihardır. Ahmet Mithat Efendi’nin Çingene adlı romanının başkarakterlerinden birisi olan Şems Hikmet, romanın sonunda intihar ettiği zaman, okur olarak bizler, bunun bir aşk hikâyesinin neticesi olduğunu fark ederiz. Toplumsal konumları ve ırkları farklı olan iki insanın kavuşamaması sonucunda, bunlardan birisi intihar eder ve tabiri caizse aşkı uğruna kendisini feda etmiş olur. Yani Şems Hikmet, bilinçli bir şekilde ve bir “şey” için kaybeder hayatını. Yine bir aşk hikâyesi uğruna, biraz da kendi mutsuzluğunu başkalarına da bulaştırırcasına intihar eden Huzur’un huzursuz karakterlerinden birisi olan Suad, intiharı ile gerçekten de amacına ulaşır ve Mümtaz ile Nuran’ın ilişkisine de nokta koyar.  Buradaki intihar da Şems Hikmet’inki gibi bilinçli bir intihardır ve belli bir amacı vardır. Yani Suad kendisi için bir son(uç) olarak belirlediği intiharının başkalarının hayatında bir kırılmaya sebep olacağını da önceden görür. Bilinçli intiharlara bir başka örnek olarak da Tutunamayanlar’ın Selim Işık’ının intiharını görebiliriz. Burada da Selim’in intiharını bir aydın duruşu, görmüş geçirmiş ve ne yaptığını bilen bir insanın tavrı olarak yorumlayabiliriz. Hatta o kadar uzağa bile gitmeden, Yusuf Atılgan’ın bir başka önemli eseri olan Aylak Adam’a bakarsak, orada da C.’nin hareketlerini, hayata bakışını okurken, ona intiharı yakıştırabiliriz biz. Ama intihar Zebercet’in ruhunda, bütün bu örneklere bakarak da anlayabileceğimiz üzere, büyük bir anlam kazanmaz. Ya da bizim anladığımız şekliyle intihar, Zebercet’te net ve mantıklı bir zemine oturmaz. En az hayatı kadar ölümü de absürttür Zebercet’in. Bir başka karakter olsa, belki de bütün o şartlara rağmen intihar etmeyecek ve Zebercet’in aksine, Camus’nün işaret ettiği gibi hayata tutunmaya çalışacak, hayatın(ın) anlamsızlığını yine aynı hayatla mücadele ederek anlamlı hale getirmeye çalışacaktı. Ama intihara karşı takındığı tavır hiç de öyle değildir Zebercet’in. Bir anlamı yoktur intiharın. Aslında intihardan ziyade, yaşamın bir anlamı yoktur. Belki de bundan dolayı otelde çalışan kadını rahatlıkla boğarak öldürür Zebercet. Kendi hayatı bir yana başkalarının hayatının da bir değeri olmadığını düşünür belli ki. Kurduğu empati (şayet kurabiliyorsa tabi), bundan öteye gitmez. Bu arada yaşamın anlamı yoktur derken de, Zebercet’in bu fikrinin bilgece bir tutum olmadığını da vurgulamamız gerek bir kez daha tabi ki. O, hayata herhangi bir değer biçmez ancak bunu da bilinçli bir seçim olarak da gerçekleştirmez. Zebercet’te anlam ya da anlamsızlık diye bir kavram çok net bir şekilde oluşmamıştır. Zebercet kurduğu dünya ile gerçek dünya arasında bocalar sadece. Ancak yukarıda vermeye çalıştığımız bir iki örnek ile birlikte bir şekilde bir bilinç eşiği oluşur ve Zebercet bir üst aşamaya geçer ama bu da okuru tatmin etmeye yetmez ve Zebercet’in intiharını mantıklı bir çerçeveye oturtmamıza sebep olmaz. Yaşadığı başarısız cinsel deneyimler, çevresiyle olan kopuk bağları ve iletişimsizliği, toplumda yer edinememiş ve (kendince) edinemeyecek olması onu intihara sürükleyen sebeplerden bazıları olsa da, Zebercet’in intiharı ne bir amaç ne de bir araç halindedir. Ne Suad’ınki gibi bir amacı vardır, ne de Selim gibi aydınca bir tavra sahiptir Zebercet. Belki de bundan dolayı da biz, intiharı böyle cahil(?) bir adamdansa, hayat üzerine daha farklı fikirleri olan, hayata karşı bir kaygısı olan ve hayatı sorgulayan bir adam olarak C.’ye daha çok yakıştırırız.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Zebercet şayet kabuğunu biraz kırabilse ve kalın surlarla çevirdiği otelini sadece bedenen değil ruhen de terk edip dışa açılabilse, bambaşka bir yol haritası çizebilirdi kendisine. Ama bunu yapmaz Zebercet. Çocukluğundan beri süre gelen iletişimsizliğini devam ettirerek bir bakıma kendi yabancılaşmasını ve yalnızlığını yine kendisi artırarak, intihar ile neticelenen bir yola girer. Zebercet’in intiharının bilinçsiz bir eylem olduğunu söylerken de vurgulamaya çalıştığım nokta burasıdır; Zebercet’in intiharından kimse sorumlu değildir. Şayet berbere tıraş olmaya gittiği bir zaman, berberin ona nereli olduğu ve ne iş yaptığı ile ilgili sorularına doğru cevap verse, parkta karşılaştığı yaşlı adam ile girdiği diyalogda karşısındaki adama karşı kendisi hayatına dair söyledikleri ile net bir tavır takınsa ya da horoz dövüşünde karşılaştığı genç ile olan münasebetini bir adım ileriye taşıma cesaretini gösterse, hayatının gidişatı da daha farklı olabilirdi. Ama bunların hiçbirini yapmaz Zebercet. Kendi sonunu kendisi hazırlar. İşte bu noktada bilinçli de olsa bilinçsiz de olsa, yaptığı bu eylemlerden sadece kendisini sorumlu tutabiliriz Zebercet’in. Aslında yazar, onun topluma karışması ve insanlarla daha derin diyaloglara girmesi için gereken her şeyi yapar ve ona ayakta durabilmesi için sağlam da bir zemin hazırlar. Ama Zebercet uzaktır ve soğuktur. İnsanlarla konuşmayı tercih etmez. O, yalnızlığını sürdürmek ister. Cesur değildir. Pasif karakteri, adım adım sona götürür onu. Nihayetinde de yaşadığı yeri kendi mezarı haline getirecek olan eylemini gerçekleştirir ve dışarıda akıp giden hayata rağmen, son bir şans vermez kendisine, hatta son bir şansa gerek duymaz ve intihar eder. İntihar onun için ne mantıklı bir son ne de büyük bir başlangıç olmuştur. Zebercet, yaşadığı ve kâtipliğini yaptığı otelde, kendini asarak hayatına son verir ve öldüğünde dışarıda tüm hızıyla devam eden bir hayat vardır. Yani öldüğünde de yaşadığı zamanlardaki gibi yalnızdır Zebercet.

 Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Nisan 2012′deki 30. sayısında yayımlanmıştır.

NOT: Anayurt Oteli ile ilgili yapılmış olan bu çalışma sadece “intihar” bağlamında ele alınmıştır. Roman ile ilgili, “Gerçekle Kurmaca Arasında Anayurt Oteli” adlı daha geniş değerlendirme için lütfen: https://kirmizibisiklet.wordpress.com/2012/02/06/gercekle-kurmaca-arasinda-anayurt-oteli-mavi-yesil-73-sayi/