Monthly Archives: Temmuz 2012

Masumiyet Müzesi

Orhan Pamuk’un belki de en iyi kitabı olmayan ancak en çok konuşulan kitabı olan Masumiyet Müzesi, sadece bir kitaptan ibaret değil. Başlı başına bir müze de aynı zamanda. Ama müzeye gelmeden önce biraz kitaptan bahsetmek yerinde olacak…

Masumiyet Müzesi, pek çok sıkıcı ayrıntıyla dolu -çoğu eleştirmen tarafından kabul edildiği gibi- klasik bir Orhan Pamuk romanı. Kitabı okumaya başladığım ilk andan son sayfalarını çevirdiğim dakikaya kadar,’ acaba Ediz Hun nereden fırlayacak, Filiz Akın mı yoksa Hülya Koçyiğit midir bu filmin esas kızı’ diye düşündüğüm bir Yeşilçam klasiği havası aldım Masumiyet Müzesi’nden. Gelin görün ki roman gerçekten de fazlasıyla “zengin oğlan-fakir kız” kokuyor. Her ne kadar dönemin şartlarına göre zengin kesim ile fakir kesimin farkını, toplumsal baskının insanlar üzerindeki etkisini, bekaret konusunun Türk toplumundaki kadın ve erkeklerdeki karşılığını da anlatıyor olsa da temelinde ön plana çıkan bir aşk hikayesi. Kemal ile Füsun’un aşkı…

Konusu kabaca şu şekilde (çok ayrıntıya kaçmadan yazacağım, zaten görüldüğü üzere “ayrıntı” Orhan Pamuk’un göbek adı gibi bir şey) : Kemal Basmacı zengin bir ailenin çocuğu, Nişantaşı’ndan. Sibel adlı kendisine göre daha mantıklı bir kadın ile birlikte ve evlenmeyi planlıyor. Bu arada Sibel ile de tabi ki sosyal ve ekonomik durumları birbiriyle benzer. Ancak Kemal, uzaktan da bir akrabaları olan Füsun’u tanır. Ona aşık olur. Zamanla Füsun ile olan münasebeti ilerler, (cinsel anlamda)  birlikte olurlar. Ki bu kısma kitapta sık sık vurgu yapılıyor, belki bu anlamda Kemal ile birlikte olmayan Sibel doğuyu, belki muhafazakarlığı ve geleneği temsil ederken; Kemal ile birlikte olan Füsun ise batıyı ve moderni temsil ediyor. Füsun ile olan ilişkisi uğruna Sibel’den ayrılmış olsa da dileğine ulaşamıyor Kemal çünkü o zaman zarfında Füsun da Feridun isimli bir adamla evleniyor. Ancak Kemal işin ucunu bırakmıyor (lafı uzatmayalım) ilerleyen sayfalarda Füsun ile Feridun boşanıyor, Kemal tekrar Füsun ile birlikte olmaya başlıyor ancak Füsun’un otomobili kullandıkları bir gezi sırasında, aşırı hız ile birlikte kaza yapan otomobilden Füsun’un cansız bedeni ve belki de Kemal’in de ruhu kalıyor geriye… Kazada ölen Füsun’un ardından tedavi görüp iyileşen Kemal de bu yaşadıklarını (kitabın sonunda net olarak ortaya çıkan) Orhan Pamuk’a anlatıyor ve kitap, aynı zamanda da müze tamamlanmış oluyor.

Kısaca(?) anlattığım üzere, roman konusunda da görüldüğü gibi bir Yeşilçam filmi kıvamında. Bu anlamda kurgu olarak basit bir şekilde ilerliyor. Çok fazla dolambaçlı sahneler yok. Zaman, mekan ve kişiler birlikte ilerlerken okur da okurken yorulmuyor. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum açıkçası… Bununla birlikte romanda -az önce de söylediğim gibi- pek çok kalınlaştırılmış ayrıntı var. İşte beni zaman zaman yoran bu oldu. Örneğin Füsun’un ehliyet alma hikayesinin anlatıldığı bir kısım var, okudukça bitmiyor. Sonuç şu; rüşvet vermemesine rağmen, çok uğraşıp alıyor ehliyeti Füsun… Bunun gibi pek çok şey… Ama Orhan Pamuk’un başka romanlarını da okumuş olan birisi olarak bu durumu yadırgamadım. Aksi olsa şaşırırdım. Orhan Pamuk ayrıntıyı seviyor vesselam. Romanın neredeyse 600 sayfa olmasını da buna bağlayabiliriz belki. Ama bu noktada Tolstoy’un, “Sanatta hiçbir detayı atlamamak gerekir çünkü bazen sarkan bir düğme, bir bireyin yaşamının bir yönünü anlatabilir. Mutlaka bu düğmeyi betimlemek gerekir. Ama bu düğmenin, kişinin iç dünyasına göre ve dikkatin daha önemli şeylerden, önemsiz, tali şeylere kaymasına yol açmayacak şekilde tasvir edilmesi gerekir.” sözleri geliyor aklıma. Pamuk, roman boyunca kullandığı detaylarda tali yönlere kayıyor mu kaymıyor mu, bunu biraz da okuyucunun kendisi belirler sanıyorum ki…

Masumiyet Müzesi, sadece bir roman değil, aynı zamanda bir müzedir de demiştim. Tam da romanda bahsedildiği üzere Çukurcuma’da yer alan bir müze. Birkaç katlı ve katlara romanın bölümleri ışığında çeşitli eşyalar, objeler yerleştirilmiş. Örneğin Füsun’un sigara izmaritlerinden bahsedilen bölüm aynı numara ile verilmiş ve gerçekten de binlerce sigara izmariti ile müzegezere (bu tabiri Pamuk kullanıyor) sunulmuş. Ancak müze fazlasıyla öznel… Yani bir yazarın kendi iç dünyasından gelen duyguları ile yazdığı romanı doğrultusunda açılan, belki de bazıları için hiçbir şey ifade etmeyecek olan bir müze. Müze deyince akla Topkapı Sarayı Müzesi, Arkeoloji Müzesi gibi müzeler geldiği için, bu müze diğerlerinden farklı bir yerde duruyor. Yine de romanı okuyanlar için görülmesi gereken, daha ziyade “tamamlayıcı” nitelikte olabilecek bir müze. Bu sebeple yazının sonuna (Pamuk’un da kitabın sonuna eklediği gibi) bir kroki ekliyorum ben de. Belki İstanbul’da, müzeden haberi olmayan ama fark edince görmek isteyenler olur…

Son sözler olarak şunu söyleyeyim ki romanı okuduğum zamanı boşa geçmiş bir zaman olarak görmedim ve neredeyse 600 sayfa olan kitap zayi olmuş bir zaman değildi benim için. Ancak yine de fazlasıyla tatmin oldum diyemem. Romanı okumamış olanlar 600 sayfadan korkmasınlar. Bunu da belirtmem gerek. Kitap, çabuk okunan bir kitap her şeye rağmen. Bakalım Orhan Pamuk “Yeni Hayat Müzesi”, “Kara Kitap Müzesi” de açacak mı? Kim bilir… Ne de olsa giriş 10 lira…

Reklamlar

Mavi Yeşil’in 76. Sayısı Çıktı..!

Yaz mevsimi dergiler için, özellikle edebiyat dergileri için ölü mevsimdir derler. İnsanlar tatil yaparken biraz olsun nefes de alabilmek için güneşin, denizin, gökyüzünün tadını çıkarır ve elini pek kitaba, dergiye sürmez açıkçası. Okumayanlar için zaten sorun yoktur ama okuyanlar da uzak durur kaygısı ile pek çok aylık dergi, yaz sayılarını “yaz özel” ya da “iki aylık” olarak çıkarır mesela… Bu, aslında bir bakıma korkunun ve endişenin de dışa yansımasıdır. Ya okunmazsak..?

Ama Mavi Yeşil öyle yapmıyor. Rotasını belirlediği günden beri, çıkacağı ayın en geç 2’si ya da 3’ünde piyasada olan Mavi Yeşil “yaz sayısı”nda da bu duruşundan taviz vermedi. Çünkü bizim, Mavi Yeşil olarak, okuyan insanlara dair olan inancımız tam. İnsanların, soluklanmak için güneşin ve gökyüzünün altına yattığına değil, yattıkları yerden bir soluk alabilmek için dergileri, kitapları eline aldığına inanıyoruz. Bu yüzden de durmadık. Temmuz-Ağustos 2012 sayımızla yeniden çıktık yola. Biraz daha ilerlemiş olarak hem de…

Çok uzun zaman sonra Mavi Yeşil’in bir sayısını, “yazar” olarak değil de “okur” olarak aldım elime. Bu sayıda yazım yok yani, önce onun haberini vereyim. Ama dopdolu bir sayı oldu yine. Yaz geldi diye yatmadı yazarlarımız. Ne kadar teşekkür etsek azdır…

Bu sayıda ilk kez yazan Canan Sevinç hocamız (Selçuk Ünv.) sürgün edebiyatı üzerine bir yazı kaleme aldı. Anadolu merkezinde sürgün… İlgiyle okunacak, farklı bir yazı. Havvaana Karadeniz Olvido üzerine bir inceleme yazdı. Geniş bir perspektifle kaleme alınmış bu yazıyı da şiirle ilgilenenler özellikle okumalı. Elif Balcı Kaştaş eleştirinin eleştirisini yaptı. Kalemine sağlık. Dergimizin sinema kalesi olan Hakan Bilge, bu sefer de Münferit üzerine bir yazı kaleme aldı. Sinema ile ilgilenenlerin beğeneceği bir yazı. Davut Bayraklı’nın kaleminde İkinci Yeni’nin de önemli bir ismi olan Sezai Karakoç var. Gülnihal Keleş, Mahur Beste üzerine yazdı. Kadri Reşit Akdeniz, öykünün yeni seslerinden Yıldırım Türk’ü ve onun kitabı, Ayrı Düşmüş Zamanlar’ı ele aldı. Derginin bu sayıdaki en genç kalemi olan Kübra Akbulut da Kafka’dan yola çıkarak bir yazı yazdı. Esra Polat, Haldun Taner’in ‘Yalıda Sabah’ adlı öyküsüne dikkat çekti. İrfan Polat ‘Bir Dilim Hayat’ ve Mustafa Bilgücü ‘Üç Kâğıt Parçası’ adlı öyküleriyle aramızda. Pınar Doğu, Yiğit Tornacı, İsmail Çakmak, Gülçin Sahilli ve Engin Sevinç bu sayının şiirlerini yazdılar…. Mavi Yeşil dolu bir şekilde bir sayıyı daha geride bıraktı. Bir sayı daha büyüdü ve biraz daha öğrendi. Umarız Mavi Yeşil öğrenmeye devam ederken başkalarının “bir şeyler” öğrenmesine de vesile olmaya devam ediyordur…

76. Sayı İçindekiler:
Canan Sevinç/Türk Romanında Sürgün Mekânı… 2
Havvaana Karadeniz /Olvido’yu Ontolojik Okuma… 6
Elif Balcı Kaştaş/Biyografik Eleştiri… 10
Pınar Doğu/Mavi Sonatı…13
Hakan Bilge/Politik Bir Film Üzerine…14
Yiğit Tornacı /Susmanın Boyutları… 17
Davut Bayraklı/Sezai Karakoç ve Gelenek… 18
Gülnihal Keleş/Mahur Beste’de Medeniyet Tasavvuru… 20
Kadri Raşit Akdeniz/Ayrı Düşmüş Zamanlar… 24
Kübra Akbulut/Dönüşüme Direnen Yazar… 25
İsmail Çakmak/Mavi ve Hasret… 26
Esra Polat/Yalıda Sabah Öyküsünde Saltanat İmajı… 27
Engin Sevinç/ Salıncak… 28
Mustafa Bilgücü/Üç Kâğıt Parçası… 29
İrfan Polat/Bir Dilim Hayat… 31
Gülçin Sahilli /Gül Kedisi… 32


SİYASETİN HİKÂYESİNİ YAZAN ADAM: MEMDUH ŞEVKET ESENDAL (Mavi Yeşil 75. Sayı).

Image

SİYASETİN HİKÂYESİNİ YAZAN ADAM: MEMDUH ŞEVKET ESENDAL *

Edebiyatımızda durum hikâyesinin öncü ismi olarak tanınan Memduh Şevket Esendal’ı hepimiz öncelikle bir hikâyeci olarak biliriz. Onun hikâyeleri, sıradan hikâyeler olmaktan öte, okuyucuya belli bir tez sunan, döneminin toplumsal ve siyasal olaylarından etkilenmiş hikâyelerdir. Esendal, her ne kadar edebiyatımızın çok “popüler(?)” yazarlarından biri haline gel(e)memiş olsa da yazdıklarının bir türün öncüsü olmasının ötesinde belli bir fikriyattan beslenmesi ve o çerçevede okuru düşündüren metinler olması açısından, onu kendi alanında, önemli bir isim haline getirdiği gerçeğini de görmezden gelemeyiz.

Ayaşlı ve Kiracıları’nın yazarı, Osmanlı’nın son dönemlerine yakın, Rumeli göçmeni bir ailenin çocuğu olarak 1883’te Çorlu’da doğar. Yaşamına dair çok fazla bilgi bulunamayan Esendal’ın eğitimi üzerinde de net bir fikre sahip değiliz ne yazık ki. Yalnızca onun tam bir eğitim almadığını, okuduğu okulu da çeşitli sebeplerden dolayı bıraktığını biliyoruz. Ancak Esendal her ne kadar “mektepli” bir yazar olmasa da, o herhangi bir kurumda alamadığı eğitimini kendi kendine tamamlamaya çalışmıştır. Okudukları, yaşamı üzerinde yol gösterici olacak izler bırakmıştır onda. Bir dönem gümrük memurluğu da yapan Esendal’ı döneminin toplumsal koşulları siyasete de itmiştir ve bugün belki de çok bilinen “Hikâyeci Esendal”a nazaran, daha çok zaman ayırdığı ve ilgilendiği siyaset arenasındaki ismi daha az bilinir olmuştur.

Esendal, nispeten genç diyebileceğimiz bir yaşta İttihat ve Terakki Cemiyeti (bundan sonra İTC olarak yazacağım) ile tanışır. 1905–1906 yıllarında tanıdığı İTC’nin ilerleyen birkaç yılda ülke yönetiminde söz sahibi olacak hale gelmesiyle birlikte Esendal’ın da ismi daha yüksek sesle söylenir hale gelmiştir. Ancak Esendal’ın cemiyete katılması aslında tam olarak bilinçli bir eylem de değildir. Örgütün ve işlevinin ne olduğunu dahi ilk başlarda bilmez. Bu öğrenme süreci örgütün içinde yer almasıyla gelişir de diyebiliriz. Zaten Esendal hiçbir zaman ön planda bulunmuş olan bir isim olmamıştır. Kendi halinde ve sessiz isimlerden biridir. İTC müfettişi olarak Anadolu’da görev yaptığı ve Anadolu’yu dolaştığı yıllarda hem cemiyet hakkındaki fikirleri gelişmiş hem de Anadolu’yu daha yakından tanıma imkânı bulmuştur. O kadar ki daha sonra yazacağı ve Anadolu’yu işleyeceği pek çok hikâyesinde bu gördüklerinin ve yaşadıklarının etkisi olacak ve yazdıklarında Anadolu’nun çeşitli hallerini gözler önüne serecektir. Bu yüzdendir ki hikâyelerinde anlattığı bu toprağın sesi, bu toprağın insanı ve sorunlarıdır.

I. Dünya Savaşının ardından bir süre kaçak hayatı da yaşayan Esendal, yaklaşık olarak bu dönemlerde Atatürk ile tanışmış ve temasta bulunmuştur. Atatürk’ün önemli gördüğü ve güvendiği adamlardan birisi olan Esendal Yeni Türk Devleti’nin de temsilcisi olmuştur. Elçilik ve milletvekilliği yaptığı dönemler, hayatında önemli izler oluşturan dönemlerdendir. Milletvekilliğinin dışında, devlet için yaptığı elçilik görevleri yaklaşık olarak 17 yılını almıştır. 1920’lerde Bakü’de bulunduğu dönemde Çehov’u yakından tanıması ve okuması ile birlikte yazın hayatı da etkilenmiş ve bu durum onu bugün andığımız şekliyle yani “durum hikâyecisi” olarak tanımamıza sebep olmuştur. Hem Osmanlı’nın son dönemlerini tanıyan bir Osmanlı vatandaşı olması hem de Yeni Türk Devleti’ni tanıyan bir Türk vatandaşı olması, onun iki siyasi yapıyı da iyi anlamasını sağlamıştır. Böylece siyasi yapı ile toplumsal yapı arasında bağ kurmuş, kendi fikriyatını oluşturmuş ve yazdıklarında da bunlara yer vererek edebiyat ile siyaset arasında ciddi bir köprü meydana getirmiştir.

Halkçı Esendal

Esendal’ın hareketli siyasi hayatının en önemli duraklarından birisi CHP dönemi olmuştur. CHP döneminde de Esendal her ne kadar İTC’deki “gölge adam” rolünden sıyrılmasa da parti içinde her zaman söz sahibi olan ve etkin bir isim olmuştur. En önemli dönemi, belki de genel sekreterlik yaptığı dönemidir. Özellikle tek parti döneminin sonlarına doğru, Esendal’ın tek amacı CHP’ye yeni bir vizyon ve yeni bir yön vermek olmuştur. Bu sebeple de kendi fikriyatına uygun, kendi ekonomik ve politik düşüncelerini sahiplenebilecek genç ve dinamik isimler aramıştır. Halktan uzak politikalardan vazgeçilmesi gerektiğini düşünen Esendal, parti-halk arasındaki mesafeyi kısaltmaya hatta yok etmeye çalışmıştır. Ancak bu fikirlerini hayata geçirmesi aşamasında belli sıkıntılar da yaşamıştır. Eski bir ittihatçı olması, düşünce sistemini uygulamasına izin vermemiş, sürekli başka isimler tarafından önüne bir şekilde taş konmuştur.  Belki de bu yüzden “gölge adam” olmaktan da kaçamamıştır Esendal.

Partide zaman zaman başka isimlerle arası açılan ve parti içi mücadelelerin içinde yer alan Esendal dönemin başbakanı Recep Peker’i dahi koltuğundan indirebilecek bir çokluğa ve yandaşa sahip olmuştur. Arkasına aldığı pek çok genç isimle birlikte başbakanı koltuğundan etmesi, herhalde onun partiyi gençleştiren adam olarak anılmasındaki geri planda olan gerçekliği görmemiz açısından da önemlidir. Ancak söylediğimiz gibi, fikirlerini tam olarak uygulayacak bir zemin bulamaması parti ile iplerin kopmasına kadar götürmüştür Esendal’ı. Bu gelişmeler eşliğinde 1946 seçimlerinden önce parti sekreterliğinden ayrılmasına kadar elinden gelen mücadeleyi sergilemiştir. Ayrılmasının temel sebebini CHP’nin çizgisinin bozulması, gelişen Türkiye’ye ayak uyduramaması olarak gören Esendal’ın kafasında hiç kuşkusuz başka şeyler de vardı. Belki de bundan dolayı partiden ayrılmış olsa da siyasi hayatını nihayete erdirmemişti. Esendal her ne kadar parti içinde geri planda kalarak çok göz önünde olmamayı tercih eden bir isim olsa da onun çok partili hayata geçişteki süreci hızlandıran bir isim olduğunu da unutmamak gereklidir.

Esendal, siyasi fikriyatının temelini büyük ölçüde “halkçı/toplumcu” bir zemine oturtmuş ve kendi ideolojisini de onun üzerinde inşa etmiştir.  Esendal halka öncelikle halkı severek yaklaşmıştır. Halktan uzak durmamış, halkın içinde yer alan sıradan bir insan olarak halkın sorunlarına çözüm bulmaya çalışmıştır. Yazdıklarında da bunun izlerini görürüz zaten. Toplum üzerindeki hemen hemen her konuda bir fikri olan ve bunu dile getiren Esendal, hikâyelerini de bu fikirlerin üzerine kurmuştur. Hikâyelerin beslendiği kaynak Anadolu halkı ve coğrafyasıdır. Belki de bu yüzden Esendal’ın yazdığı konulara yabancı kalmaz hiçbir okuyan çünkü o, bu coğrafyadan başka bir şey yazmaz. Halkın, kendi içindeki bütün farklılıklarına rağmen birlikte yaşayabileceğini düşünür. Bunun en açık örneğini de onun en bilinen eseri olan Ayaşlı ve Kiracıları’nda görürüz. Ayaşlı ve Kiracıları’nda bahsi geçen apartmanda farklı fikirlere sahip, farklı işler yapan, farklı karakterdeki insanlar vardır. Bu insanlar, bütün farklılıklarına rağmen aynı yerde yaşamaya çalışırlar. Bu fikir, aslında bir ölçüde, yeni devletin yönetim şekli olan Cumhuriyet’in de ideolojisini yansıtır. Ayaşlı ve Kiracıları bu bakımdan dikkatle okunması gereken bir metindir ki Esendal’ın siyasi ve toplumsal fikirlerini görebilmek açısından da önemlidir.

Muhafazakârlık ve Anadoluculuk anlayışlarına da halkçı ve toplumcu bir gözle bakar Esendal. Önemsediği bu iki fikri de sağlam zemine oturtur kendi çerçevesinde. Muhafazakârlık, onun için katı bir fikir değildir. Bugün hala pek çok fikir adamı, sosyolog ve tarihçi tarafından benimsenmiş olan belli başlı fikirleri savunmuştur. Kendi değerlerimizden kopmamamız gerektiğini sık sık dile getiren Esendal, geleceğe yönelmenin de büyük bir gereklilik olduğunu savunur. Bu yöneliş ancak geleneksel değerlere bağlı bir biçimde gerçekleşmelidir. Batının bütün değerlerini tümden almak yerine, bilim ve teknoloji alanındaki ilerlemelerinin örnek alınması gerektiğini düşünen Esendal, batının değerleri ile geleneksel değerlerimiz arasında böyle bir kaynaştırmanın mümkün olacağını da gösterir bizlere. Batıcı zihniyete de bu yüzden karşı çıkmış ve Anadolucu anlayışı ön planda tutmuştur. Anadoluculuğu bir bakıma milli bir uyanış, coğrafyanın ve toprağın esas alındığı bir ideoloji olarak yorumlamamız mümkündür Esendal’a göre. Bu, toprak uygarlığıdır. Ulus-devlet fikri ile de örtüşen Anadoluculuk Kemalizm fikri ile kısmen çatışsa da, bazı yazar ve araştırmacılar bunu geleneksel ile modernin çatışması olarak da değerlendirmişlerdir. Ancak hiçbir fikir tamamen zıt değildir. Sadece bazı noktalarda farklılıklar olmuştur ki bunun da dönemin şartlarına bakarsak normal bir bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz. Esendal’ın da söylediği Kemalizm’den ya da toplumundan uzak sözler değildir bu sebeple. Sadece, Yeni Türk Devletinin kurulması aşamasındaki gelişmelere daha halkçı bir gözle bakmıştır o.  Devlet kavramına da bu bakış açısı ile yön veren Esendal, devlete bütün ideolojilerden uzak bir şekilde yaklaşır. Onun siyasi ideolojisi “devlete hizmet” üzerine kuruludur. Fikirlerindeki aydınlanmacı ve ilerlemeci bakışını da bu şekilde yükseltir.

Yöneten ile yönetilen arasındaki mesafeyi kısaltmaya çalışan Esendal, bunun için mesleki temsilcilik kavramını öne sürer. Mesleklerin canlandırılması gerektiğini düşünen Esendal, bu mesleklere seçilecek olan temsilcilerden meslek grupları oluşturulması gerektiğini ve bu meslek gruplarının da katıldığı bir yönetim şekli oluşturulması gerektiğini savunur. Böylece bürokrasideki yöneten ile yönetilen arasındaki uçurum da kapanmış olacaktır. Esendal genel olarak mesleki temsilcilik modelini ön plana koyduğu devlet yönetimine sık sık eleştiri getirir. Bürokrasinin açmazlarını ve halkın bürokrasi içinde kaybolmasına değinir.

Hayatı boyunca sahip olduğu aydın duruşundan taviz vermeyen Esendal, bir şeyler değişecekse, bunu yapacak olanların ancak aydınlar olacağını düşünmüştür. Kendisi her zaman “arkadan giden” bir gölge adam olsa da cemaatin önünde gidebilecek bir Türk aydınının yetişmesini zaruri görmüştür. Halktan yana olan tavrı, tabiri caizse “yerli” olması onu milletine karşı duyarlı bir siyasetçi yapmıştır aynı zamanda. Kahvehanelerde, esnaf dükkânlarında, sohbet meclislerinde bulunmaktan geri durmayan Esendal, halkla iç içe bir halde, onların sorunlarını dinleyerek zamanını geçirirdi. Kendisini başkasından üstün görmezdi. Eşitliğe olan inancını her daim vurgulayan ve yaptıkları ile yazdıklarına da yansıtan Esendal, siyasetçilik oynayan insanları eleştirmekten de geri durmazdı. Batılılaşmanın yapay havasından uzak bir siyasetçi ve yazar olması, Anadolu’nun ve Anadolu halkının, batının şekliyle değerlendirilemeyeceği düşüncesini de sık sık dile getirmesine sebep olurdu. Gerek siyasi yaşamında gerekse edebi yaşamındaki bu doğal ve içten aydın tavrı, bugün bile isimleri çok fazla anılmayan pek çok siyasetçiden daha siyasetçi bir tavır çizmesine de sebep olmuştur

Edebiyatımızda “hikâye” denince akla gelen ilk isimlerden birisi olan Memduh Şevket Esendal, ne yazık ki bir siyasetçi olarak bu kadar ön planda olan bir isim ol(a)mamıştır. Aktif ve hareketli siyasi yaşamında geri planda durmayı tercih etmiş olması ile belki de bu duruma kendisi yol açmıştır da diyebiliriz. Ancak yine de onun siyaset arenasının önemli isimlerinden birisi olduğu gerçeğini değiştirmez bu durum. İTC’deki günlerinden tutalım da CHP’deki son zamanlarına kadar, halk için çalışmış ve toplumcu fikirlerinden vazgeçmemiştir. CHP içinde “bir başbakanı devirecek” gücü kendisinde bulmasına rağmen fikirlerini çok da ileriye taşıyamaması da siyasetin bir cilvesidir herhalde. Bütün bu yazılanlar ışığında, takındığı aydın tavrı ölümüne dek bırakmayan Esendal için halk için yaşamıştır ve halk için yazmıştır dersek, yanlış bir şey söylemiş olur muyuz ki?

(NOT: Metin hazırlanırken büyük ölçüde, Tabip Gülbay’ın “Memduh Şevket Esendal’ın Toplumsal ve Siyasal Görüşleri” adlı doktora tezi çalışması ile Mustafa Şerif Onaran’ın Memduh Şevket Esendal’ın “Otlakçı” adlı hikâye kitabı için yazdığı önsöz yazısı esas alınmıştır.)

*Mavi Yeşil Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2012’deki 75. sayısında yayımlanmıştır.