Masumiyet Müzesi

Orhan Pamuk’un belki de en iyi kitabı olmayan ancak en çok konuşulan kitabı olan Masumiyet Müzesi, sadece bir kitaptan ibaret değil. Başlı başına bir müze de aynı zamanda. Ama müzeye gelmeden önce biraz kitaptan bahsetmek yerinde olacak…

Masumiyet Müzesi, pek çok sıkıcı ayrıntıyla dolu -çoğu eleştirmen tarafından kabul edildiği gibi- klasik bir Orhan Pamuk romanı. Kitabı okumaya başladığım ilk andan son sayfalarını çevirdiğim dakikaya kadar,’ acaba Ediz Hun nereden fırlayacak, Filiz Akın mı yoksa Hülya Koçyiğit midir bu filmin esas kızı’ diye düşündüğüm bir Yeşilçam klasiği havası aldım Masumiyet Müzesi’nden. Gelin görün ki roman gerçekten de fazlasıyla “zengin oğlan-fakir kız” kokuyor. Her ne kadar dönemin şartlarına göre zengin kesim ile fakir kesimin farkını, toplumsal baskının insanlar üzerindeki etkisini, bekaret konusunun Türk toplumundaki kadın ve erkeklerdeki karşılığını da anlatıyor olsa da temelinde ön plana çıkan bir aşk hikayesi. Kemal ile Füsun’un aşkı…

Konusu kabaca şu şekilde (çok ayrıntıya kaçmadan yazacağım, zaten görüldüğü üzere “ayrıntı” Orhan Pamuk’un göbek adı gibi bir şey) : Kemal Basmacı zengin bir ailenin çocuğu, Nişantaşı’ndan. Sibel adlı kendisine göre daha mantıklı bir kadın ile birlikte ve evlenmeyi planlıyor. Bu arada Sibel ile de tabi ki sosyal ve ekonomik durumları birbiriyle benzer. Ancak Kemal, uzaktan da bir akrabaları olan Füsun’u tanır. Ona aşık olur. Zamanla Füsun ile olan münasebeti ilerler, (cinsel anlamda)  birlikte olurlar. Ki bu kısma kitapta sık sık vurgu yapılıyor, belki bu anlamda Kemal ile birlikte olmayan Sibel doğuyu, belki muhafazakarlığı ve geleneği temsil ederken; Kemal ile birlikte olan Füsun ise batıyı ve moderni temsil ediyor. Füsun ile olan ilişkisi uğruna Sibel’den ayrılmış olsa da dileğine ulaşamıyor Kemal çünkü o zaman zarfında Füsun da Feridun isimli bir adamla evleniyor. Ancak Kemal işin ucunu bırakmıyor (lafı uzatmayalım) ilerleyen sayfalarda Füsun ile Feridun boşanıyor, Kemal tekrar Füsun ile birlikte olmaya başlıyor ancak Füsun’un otomobili kullandıkları bir gezi sırasında, aşırı hız ile birlikte kaza yapan otomobilden Füsun’un cansız bedeni ve belki de Kemal’in de ruhu kalıyor geriye… Kazada ölen Füsun’un ardından tedavi görüp iyileşen Kemal de bu yaşadıklarını (kitabın sonunda net olarak ortaya çıkan) Orhan Pamuk’a anlatıyor ve kitap, aynı zamanda da müze tamamlanmış oluyor.

Kısaca(?) anlattığım üzere, roman konusunda da görüldüğü gibi bir Yeşilçam filmi kıvamında. Bu anlamda kurgu olarak basit bir şekilde ilerliyor. Çok fazla dolambaçlı sahneler yok. Zaman, mekan ve kişiler birlikte ilerlerken okur da okurken yorulmuyor. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum açıkçası… Bununla birlikte romanda -az önce de söylediğim gibi- pek çok kalınlaştırılmış ayrıntı var. İşte beni zaman zaman yoran bu oldu. Örneğin Füsun’un ehliyet alma hikayesinin anlatıldığı bir kısım var, okudukça bitmiyor. Sonuç şu; rüşvet vermemesine rağmen, çok uğraşıp alıyor ehliyeti Füsun… Bunun gibi pek çok şey… Ama Orhan Pamuk’un başka romanlarını da okumuş olan birisi olarak bu durumu yadırgamadım. Aksi olsa şaşırırdım. Orhan Pamuk ayrıntıyı seviyor vesselam. Romanın neredeyse 600 sayfa olmasını da buna bağlayabiliriz belki. Ama bu noktada Tolstoy’un, “Sanatta hiçbir detayı atlamamak gerekir çünkü bazen sarkan bir düğme, bir bireyin yaşamının bir yönünü anlatabilir. Mutlaka bu düğmeyi betimlemek gerekir. Ama bu düğmenin, kişinin iç dünyasına göre ve dikkatin daha önemli şeylerden, önemsiz, tali şeylere kaymasına yol açmayacak şekilde tasvir edilmesi gerekir.” sözleri geliyor aklıma. Pamuk, roman boyunca kullandığı detaylarda tali yönlere kayıyor mu kaymıyor mu, bunu biraz da okuyucunun kendisi belirler sanıyorum ki…

Masumiyet Müzesi, sadece bir roman değil, aynı zamanda bir müzedir de demiştim. Tam da romanda bahsedildiği üzere Çukurcuma’da yer alan bir müze. Birkaç katlı ve katlara romanın bölümleri ışığında çeşitli eşyalar, objeler yerleştirilmiş. Örneğin Füsun’un sigara izmaritlerinden bahsedilen bölüm aynı numara ile verilmiş ve gerçekten de binlerce sigara izmariti ile müzegezere (bu tabiri Pamuk kullanıyor) sunulmuş. Ancak müze fazlasıyla öznel… Yani bir yazarın kendi iç dünyasından gelen duyguları ile yazdığı romanı doğrultusunda açılan, belki de bazıları için hiçbir şey ifade etmeyecek olan bir müze. Müze deyince akla Topkapı Sarayı Müzesi, Arkeoloji Müzesi gibi müzeler geldiği için, bu müze diğerlerinden farklı bir yerde duruyor. Yine de romanı okuyanlar için görülmesi gereken, daha ziyade “tamamlayıcı” nitelikte olabilecek bir müze. Bu sebeple yazının sonuna (Pamuk’un da kitabın sonuna eklediği gibi) bir kroki ekliyorum ben de. Belki İstanbul’da, müzeden haberi olmayan ama fark edince görmek isteyenler olur…

Son sözler olarak şunu söyleyeyim ki romanı okuduğum zamanı boşa geçmiş bir zaman olarak görmedim ve neredeyse 600 sayfa olan kitap zayi olmuş bir zaman değildi benim için. Ancak yine de fazlasıyla tatmin oldum diyemem. Romanı okumamış olanlar 600 sayfadan korkmasınlar. Bunu da belirtmem gerek. Kitap, çabuk okunan bir kitap her şeye rağmen. Bakalım Orhan Pamuk “Yeni Hayat Müzesi”, “Kara Kitap Müzesi” de açacak mı? Kim bilir… Ne de olsa giriş 10 lira…

Reklamlar

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: