Monthly Archives: Ağustos 2012

ON İKİ HAYVANLI TAKVİM

ON İKİ HAYVANLI TAKVİM*

1
[ Ocak’ta pişer şubat ve on iki hayvanlıdır takvim yaprakları. ]

Bin dokuz yüz on dokuz senesinin, resmi olmayan tarihine göre, ocak ayının birinci gününde doğmuş dedem. Atatürk’ü görmüş. Tanışmamış. Üç yıl askerlik yapmış. Avuçla bit toplamış kafasından askerde.  Atatürk de dahil dokuz tane reis-i cumhur tanımış. Kaç tane hükümet tanımış bilinmez. Bakkallıktan fabrika işçiliğine, sayısız iş yapmış. Eldeki en eski fotoğrafında 15’li yaşlarında. Fotoğraf karesinde, ayağında ayakkabı olan tek kişi. Çok eski değil, bir vakit, “Öldü!” -dediler. İnanmadım. Önceki geceyi düşündüm. Hiç inanmadım. Götürdüler bir tepeye. Bıraktılar. O gün bu gün, inançsızım.

2
[ Şu bat’an güneştir o güvercinin dalı. ]

Doğduğumda doğmamıştı güneş. Sonra açtım camı. Etrafta pis kokulu akbabalar uçuşuyordu. Bir güvercin gördüm aralarında. Ağzında zeytin dalı. “Yok artık,” –dedim. Yoktu artık. Güneşin batışına doğru uçtu güvercin. Doğuşunu herkes görmese de batışına büyük çoğunluğu dahil olur güneşin. Bu yüzden doğuşu değil, batışı daha gerçektir. İnsanlar, bu yüzden kaybettiklerini daha çok hatırlar, elinde olanlara kıyasla. Şu batan güneş, hüzün demektir. Akbabalarsa, inatçı…

3
[ Mart’ılar eştir yağmur renkli vapura. ]

Bugün martılara da simit atmadım örneğin. Atamadım ya da. Birden bastırdı yağmur. Dışarıdayım sanıyordum ben. Oysaki içerisi dışarıya kaçmış ben fark etmeden. Kapalı olan bütün pencereler  su geçiriyordu. İğne ile diktim delikleri tek tek. İğnenin delici özelliğini unutmuş olsam gerek ki her batırdığımda yağmur daha çok yağmaya başladı. Gök delinmiş meğer. Martılar uçmuyor. Ölümsüz değil hiçbiri. Geç de olsa anlıyorum. Bir vapur geçiyor gündüz vakti. Bakıyorum. Burada değil.

4
[ Nisan bir mevsim ismi değildir ve uçmaktan korkmaz kelebekler. ]

Dördüncü ayın dördünde, güneşten habersiz, doğdu kardeşim. Geçenlerde ona “Dört dörtlük bir insansın.” –dedim. “Dokuz sekizlik olmak istiyorum.” –dedi. Bir kelebek aldım elime, korktu kelebek dünyadan. Dünyasında uçup duruyorlardı oysa. Onlara iyi davranmalıyız dedim kendi kendime, yirmi dört saatlik ömürleri var. Kendim, kendime dedi ki; boş ver, onlar bunun farkında değil.

5
[ Mayıs sıkıntısı gibidir muhabbet kuşları. ]

Evcil değildir hiçbir hayvan, özünde. Evde doğmamışlardır çünkü. İnsan gibi… Evcilleştirilir ancak. Muhabbet kuşları, evcillik timsalidir. Ben de sahiptim. Hayvanlıklarına inat, insan isimleri verdim onlara. Öyle seslendim. Annemse korkardı muhabbet kuşlarından. Uzaktan severdi. Evin her bir tarafı yem ile dolunca, temizlerken söylenirdi bir de. “Muhabbet kuşları etrafı kirlettiğinin farkında değildir.” -derdim ben. Yine de savunmak zordur lâl hayvanları. Mayısta annem doğdu. On dört bin kere şükrettim tanrıya. Muhabbet kuşları, öylece uçuşuyordu etrafta.

6
[ Haziran’sız hazan ve kargalar yalan. ]

On dokuz, yirmiden küçük, en büyük asal sayıdır. Ama asil değildir o kadar. Ve öldürülür haziranda kargalar. Ki iki yüz yıl yaşadıkları da yalandır. Hiçbir karga, dile getirmemiştir neden öldüğünü. Günlüklerinde yazmaz hatıralar. Geldikleri gibi gittiler. İşte, öyle.

7
[ Temmuz’da Gül kokar sokaklar ve konar hint bülbülleri daldan dala. ]

Hint bülbülü, yeni doğmuş gibi görünse de, fazlasını barındırmaz cüssesinde. Aceleci olduk biz de. Bir mazeret sundu hayat bize. Evcil hint bülbüllerimiz olmadı belki bu yüzden. Ama bu kekremsi tat, gece vakti unutturur özellikle hint bülbüllerini. Temmuzda on dört kere dilek tuttum mumları üflemeden önce. Başlangıcı olan her şeyin bir sonunun olduğunu unuttum yanında. Mor bir perde açıldı sahnede. Yaşandıkça, yaşanacak öylece. Ben, temmuzda açarım pencereleri en çok. En güzel hava temmuzun ortasında dolar içerime. Sonra găàül kokar etraf. Geri kalan her şey bahane…

8
[ Ağustos, toz duman; aslan gibidir adam. ]

SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
 (Cemal Süreya)

Ağustos doğumlu değildir. Ölümlü de.  Aslan gibidir ağustos. Sonrasını bilmem. Ve sabunluyken ağlamaz çocuklar.

9
[ Eylül’de akar sular yokuş yukarı ve sakalar okur nameli şarkıları. ]

Anneannem, altını temizlerken kafesinin, uçuverdi özgürlüğüne aniden kahraman saka. Oysa güzel söylüyordu nihavent şarkıları. Evcilleşmiş bir evsizdi, nereye gitti bilmedik o günden sonra. Anneannem bir başkasını yakaladı çok geçmeden. Eskisini unutturmuyor ama eskisi gibi oluyor bir süre sonra, her şey gibi kuşlar da. Kuş dilinden Kur’an okuyor şimdi anneannem, duanın sonuna yetişiyorum. Ne istediğini bilmesem de ‘amin’ diyorum. Bütün sakalar hatrına.

10
[ Ekim’inden arta kalan, toprakta hasattır zaman. ]

Lakin vasat değildir yaşanan yine de. İnsan öleceğini bile bile yaşayan tek yaratıksa, neden bu mücadele? Rüyamda, göğsümü siper ettim on bin Filistinli’ye. On bin yerimden bıçaklandım da ölmedim. Tek kurşun yetti öldürmeye, atılınca bir kertenkeleye. Örümcekler mutsuz, çöl ikliminde. Sabah yine de soğuk ekimde.

11
[ Kasım kasım kasılıyordu sıcak, belli ki az sonra soğuyacak. ]

Pastırma yazı, kasımda yaşanır ve avlanır alabalıklar boyuna posuna bakılmadan. Gözleri açık gider hepsi. Suratları, çoğu insana göre ifadesiz gibi görünse de, gülerek bakarlar suyun dışına yine de. Av, insanın özünde vardır ve avlanır insan da bir balık gibi kusursuzca. İnsanı avlayan, çoğu zaman bir başka insan olsa da, hayvanlar kadar cesur değildir avcı, şayet insansa. “Alabalıkların tümünü birden öldürmek için dağdaki akarsuyu zehirleyen balıkçı avcı değildir.” -demişti Ortega Y Gasset. Dünyayı zehirlemek için atom bombaları yapan insanlar var şimdi etrafta. Zaman yavaşladıkça, insan daha hızlı ölmeye başlıyor. Ve bir aralık kapanıyor kapı. Sonra geliyor bir başka pastırma yazı.

12
[ Aralık kalmış bütün yıllar, kapanır ocakta pişen bir başka yemeğin buharında. ]

Bugün ayın son günü. Doğum günleri, ölüme yaklaştırdığı için çirkin ve pastanın üstünde eriyen, mumlar değil, zaman. Bir akarsu misali, yıkanamayız aynı zamanda bir daha. Ama yine de, şimdi, bir başka bahara kadar, geleceğe dair ne varsa, hepsine Aralık’tır kapılar…

* Melantis Fikir Sanat’ın “herhangi 1” sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Eve Giden Yol

 

Şimdi burada bunu yazıyor olsam da önce orada onu yapmıyordum
Duma duma dum!
Nedense şöyle oldu,
[Nasıl?]
Öyle değil de şöyle –
Neden şöyle dedin de öyle demedin dedin ya hani
Bunu düşündün yani,
Çünkü sen insansın ve ben de öyleyim ve biliriz ve tanırız birbirimizi
Birbir izini biliriz ve çıplak ayakla basmıştık toprağa
Sen daha çocuktun
Sen hala çocuksun
Ve sen ne güzel basarsın toprağa ve sen
Ve sen ne güzel bakarsın toprağa ve sen
Ve sen ne güzel
Sin Şın Sat Dat Tı Zı
Ve ne güzel bir alfabenin harfleridir
Bilirsin
Öyleyse gül,
Sen ne güzel gülersin
Virgül,

Bugün gecenin bir vakti,
Günün gecesinin bir vakti
Dağınık zihnim ve ben,
The Shins dinlerken
Toprağa basa basa yürümedik,
[Çünkü bunu en güzel senin ayakların yapar]
Ama dönerken eve, başka bir şey yaptık ikimiz
Zihnim ve ben:
Her zaman yürüdüğüm kaldırımdan değil de
Her zaman yürüdüğüm kaldırım olmayan kaldırımdan döndük
Sanki değişikti yol
Ve o yol: evin yolu değil gibiydi.
Apartmanlarının bahçesinde oturan insanlar gördüm
Oysa her zaman yürüdüğüm kaldırımdan yürüsem dikkat etmeyecektim onlara
Oysa her şey ne kadar da…
Neyse…
Bir kedi durdu önümde, sarı sokak lambasının altında
Sarı sokak lambasının altında sarı idi rengi
Uzaklaştıkça siyah idi rengi
Uzaklaştıkça nasıl gördü beni?
Sahi kedi; sarı mı, siyah mı yoksa…
Varsa yoksa aynı şey.
Bazen insan alışır.
Bazen insan sadece alışır.
Bazen sırf alıştığımız için bir yoldan döneriz
Bazen sırf alıştığımız için her zamanki kaldırım olmayan kaldırımdan dönmeyiz
Bazen sırf okunsun diye yazarız
Bazen sırf okunmasın diye yakarız
Bazen iki yakayı bir araya getiremeyiz
Bazen Anadolu yakası Kız Kulesi olur
Bazen Avrupa, Galata Kulesi
Bazen Venedikliler’in konumuzla ilgisi yoktur
Bazen Cenevizliler’in konumumuzla
Bazen Lidyalılar okkalı bir küfrü gerçekten hak eder
Bazen Ay takvimini bulmaya çalışan bütün diğer uygarlıklar
Ama şimdi…
Ne?

Bugün, her zamanki gibi bir gündü.
Sokaktaki kediyi uykusundan uyandırmadım.
Yere düşen yapraklardan herhangi birine bilmeden bastım.
Dilenci kıza para vermedim.
50 Kuruşa su aldım sokak satıcısı küçük çocuktan.
Otobüsün orta kapısından değil de yine arka kapısından indim.
Dönüş yolunda parlak bir iki yıldıza baktım.
Çok parlak olan bir tanesi için bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Daha yazı bitmeden, bunun bir yazı olmadığını fark ettim.
Eve giden yolun fotoğraftaki yol gibi bir yol olmadığını bildim.
Yeni bir şey kurdum, sonra bozdum.
Yeni bir şey kurdu beni, sonra…
Zaman, bir azman
Ve geçerken sormuyor kimseye
Hissettim.

Tanrım, bu sefer sonbaharı gerçekten özledim…


Anlamsız Ağustos

Şimdi günleri son son gelir ağustos
Duman toz kir pis leş ot odun susku çünkü yok ki bazı bazı bazı
Yoksul şiir
Yoksun öykü
Roman havası
Aboov!
Bak dün değildi dünya
Dün ya da değildi önceki gün mü idi ne idi
Neden ayrı yazılır ek fiiller hem
Hem fiil midir eylem midir
Hem eylem neden bu kadar siyasal
Hem fiil neden biraz Arapça ya da Farsça ya da Fuzuli ya da Baki
Baki kalan bu kubbede ne söyledin
Ne söyledin ne kaldı geriye hem ne kalacak başka
Yatacak yerin mi var ki ki ki ki ki
Sokak başında kikirdiyor bir kara kedi
Aç değil tok değil nedir derdi
Pide mi?
Pide!
Gide gide yoruldum,
Susadım ve parçalandı kelimeler
Bak hem dün değildi dünya değildi dün
Dolunay son parçasını bıraktı karanlığa
Hatırladın mı hani fısıldamıştım
Muştu
Uçtu uçtu uçtu!
Uçmak, ne kadar Türkçe ve ne kadar
İngilizce Fılay, ne kadar gerçek ve ne kadar… Ne?
Amerikanca Orta Doğu’da ne oldu bitti?
Devrim kaç harflidir peki ya revuleyşın?
Knock knock Neo!
Folov dı vayt rabit!
Uyandım sabah güneş aç susuz
Pide kuyruğunda küfür eden müslüman
Neden neden neden?
Ağustos, sen gideceksin yerine bir eylül
Ey lül!
Duy şimdi!
Ne kadar anlamsız ve ne kadar parçalanmış.
Anlamlı bir bütün oluşur mu şimdi toplasak,
Toptan toplasak dizsek yeniden tek tek neye yarar?
Yaramaz!
Yaramaz yazı!
Yaramaz bir çocuk incir ağacından düştü şimdi.
Uyandım.
Gökyüzünde yıldız yoktu.
Ağustos mu?
Ne?