Monthly Archives: Eylül 2012

Eylül, Son

Bugün değildi ama dün gibiydi.
Bir camın arkasında saklanmamıştı.
Neredeydik, nasıldık?
Şimdi neredeyiz?
Sahi kimiz?

Gözlerime baktı. Esnemedi. Gerinmedi. Gevşemedi.
Usul usul sokuldu.
Sonra sustu. Sonra sustu. Sonra sus!
Dedi bir vakit takvime bakıp:
Güle güle eylül. Yine gel…

Sonra dolunay, yavaş yavaş kayboldu…

Reklamlar

Hem Sait’in Hem Faik’in Mektupları

 

Çok uzun şeyler yazmayacağım. Çünkü mektup, zaten anlatılacak bir edebi tür değildir diye düşünüyorum. Geçtiğimiz aylarda Ayraç bir “mektup” dosyası hazırlamıştı da ben de Cemal Süreya’nın “Onüç Günün Mektupları”nı yazmıştım. (https://kirmizibisiklet.wordpress.com/2012/02/07/mektuplarin-onuc-gunu-ayrac-27-sayi/) Yazıyı hazırlarken bir şeye dikkat ettim ki mektubu anlatmak çok zor… Bir romanı ya da öyküyü -şiir üzerine hiç yazmadım ama- belki şiiri anlatmaktan da kat kat daha zor. Çünkü mektup zaten yalın bir anlatım türü. Duru… Gerçek… Bir hikayeyi teknik olarak ele alabilirsiniz, muhtevasını inceleyebilirsiniz, karakter analizi yapabilirsiniz. Roman ya da bir ölçüde şiir için de böyledir bu. Ancak mektup öyle değil. Mektupta öncelikle “kendini” yazar insan. Kaygılarını, öfkelerini, umutlarını, hüzünlerini, beklentilerini, beklemediklerini, gidenleri, kalanları… Merkezde kendisi vardır kişinin. O yüzden mektubu tanıtmak da anlatmak da zordur. Ve bundan ötürü mektubu anlatacak en iyi şey yine o mektubun kendisidir.

Sait Faik’in mektupları da bunlardan işte… Anlatılmayacak, okunacak mektuplar bunlar. YKY “Karganı Bağışla” adıyla yayımladı onun mektuplarını. Kendi yazdığı mektuplar ve kartlar ile birlikte kitabın ikinci kısmında ona yazılan kartlar ve mektuplar da var. Sadece ailesine yazdıkları değil, şair ve yazar dostlarına yazdıkları da mevcut. Bir bakıyorsunuz ailesine çocuk ruhuyla bir mektup yazmış, bir bakıyorsunuz Yaşar Nabi’ye yazdığı bir mektupta Varlık’tan, hikayeden bahsetmiş. Orhan Kemal’in kendisine yazdığı bir mektupta Orhan Veli’den bahsetmesi; Orhan Veli’nin Sait Faik’e dostane şeyler yazması… Mektuplar bu yüzden güzel. Bir yazarı tanımanın belki de en etkili yolu. Çünkü olanın olduğu gibi yazılması var orada. Sait Faik’in mektupları bir bakıma farklı da… Çünkü hikayelerine çok benziyor. Hikayelerindeki o tatlı dil ve duru anlatım, mektuplarında da var. Ve tabi mektuplarında anlattığı şeylerde de. Hikayesinde de bir kuşu anlatabiliyor Sait Faik çünkü. Ve mektupları da bunlara açık. Sait Faik’in mektupları, hikayeleri gibi sarıyor çevrenizi…

Mektuplarında bir de kendisine “yazıcı” diyor sık sık Sait Faik. Ben hikayeci sayılmam, şair de değilim, ancak yazıcı olurum ben, mealindeki açıklamalarını tevazu sahibi olmasına yorumlasam da bunu twitter’a yazdığım bir vakit, öykücü Gökhan Yılmaz’ın (Biraz Kuşlar, Azıcık Allah – YKY) benim sözlerime karşılık, “Hiç olduğunu söylemek de var olduğunu söylemenin bir yoludur.” demesine de hak verdim doğrusu… Hasılıkelam sözü uzatmamam lazım. Sait Faik iyi bir öykücü olmasının yanında iyi de bir insandır belli ki. “Yaşamak” kaygısı olan bir insandır. Ve ne yazık ki erken göç etmiştir bu dünyadan. Mektupların arasında önce Memduh Şevket’in, sonra da Orhan Veli’nin adı geçer “kayıplar” listesinde. Ne yazık ki 1954 yılı bitmeden Sait Faik’in mektupları da kesilir… Ne acı… Hayat biraz da böyle değil midir?


Alıntı Defterim: Mine Söğüt – Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey

 

“Geçmişi fotoğraflardan öğrenmek mümkün mü? Ne anlatabilir bugün bize, çoktan ölmüş bu insanların durgun ve suskun suretleri? Sadece zamanın geçip gittiğini ve her şeyin bir gün biteceğini. Herkes ölür. Her şey biter. Ama yine de hayatta aslolan telaştır. İstektir.”

*

“Savaşın suçlusu mu olurmuş? Savaşın kendisi suçtur. Dost da düşman da savaşta topyekûn kurban. Kendinize gelin hâkimler! Kimi yargılıyorsunuz? Vicdanı mı? Vicdan hiç yargılanır mı? Öldürmenin haklı nedenleri ya da haksız nedenleri olabilir mi ki öldürenleri ikiye ayırıyorsunuz? İyi niyetli meşru katiller ve kötü niyetli katli vacip katiller diye. Tüm katiller kurbandır. Kurbandır. Kurbandır. Hâkimler, savaş suçlusu savaşan değil savaşı çıkarandır. Gücünüz yetiyorsa onları yargılayın burada!”

*

“<Kimim ben?>
İşte yeryüzünün en tehlikeli sorularından biri. İnsan kim olduğunu düşünmeye başladığı anda başkalaşır. Herkesten bambaşka olur. Kendi gibi olanlarla olmayanlar arasında savaşlar çıkartır. Ve ait olmadığı ya da ait olduğu kimliklerden silahlar yapar. Dağları uçurur, ormanları yakar. Dünya bir gün anide dönmeyi durdurursa, müsebbibi bu soru olacaktır. Ya da bu soruya verilen cevap. Münasebetsiz bir cevap.”

*

“Hiçbir şeyi sonsuza kadar saklayamazsınız. Saklamak ancak bir süre gerçeği hapsedebilir. Saklamanın da bir başı ve sonu vardır. Saklananın saklanmadan önceki son anı ve bulunduktan sonraki ilk anı birbirine kimi zaman kalın bir halatla, kimi zaman da incecik bir pamuk ipliğiyle bağlıdır.”

*

“Zaman çok geniş. Bizim derdimiz de bu. O kadar geniş ki algılayamıyoruz onu. Bu büyüklük aklımızı karıştırıyor. Ne, ne zaman olmuştu ayırt edemez hale geliyoruz. Sanki içimizde bir zaman var ama dışımızdaki zaman sayısız. Bu zamanlar birbiriyle kesiştiğinde mutluyuz, kesişmediğinde huzursuz. Bu bizi çaresizleştiriyor, ardından da hırçınlaştırıyor. Kendimize zarar verecek kadar hırçınlaştırıyor.”

*

“Dünyanın çok büyük, zamanın çok geniş olması ne kadar tehlikeli.”

 


Bazı Şeyler


En baştan başlayabilirdim anlatmaya her şeyi ama ya o kadar zamanımız yoksa?
Yani dinlemek için sahip olduğunuz zamana sahip değilsem anlatmak için ya da sizin avuçlarınızda kalmamışsa o kadarı?
Nasıl anlatabilirdik ki bu parlak güneşi, şu parçalanmış bulutları, o kupkuru yağmuru, bu denizi, o bozkırı ve akıp giden her ne varsa ve varsa başka bir şey bütün onları da işte nasıl anlatabilirdik? Zaman bu kadar hızlı akarken bir de?

Sizinle ne zaman tanışmıştık sahi?
O zaman gemiler geçmiyordu sahilden sahiden de.  Sadece kıyıda köşede üç beş çocuk top oynuyorlardı ta ki yola kaçan topun peşinden giden çocuk bir daha geri dönmeyene kadar. İşte biz sizinle o zaman oradaydık ve o gün orada sahiden de ne yapıyorduk hatırlıyor musunuz?
Siz bana çiçeklerden bahsetmiştiniz: İşte bu güldür, işte bu lale, işte şuradaki zakkum ki zaman zaman zehirlidir ve şurada ısırgan otları vardır ve bir çiçeğin ömrü dalıdan koparılana kadardır… Sizin orada çiçekler ne renktir peki? Bizim orada çiçekler… Her neyse.

Evet, bazen hepsi yanlış gelir ve bazen çoğunun cevabı yoktur. Bazen kadınlar her şeyden habersiz kahve içerler bir başkasının evinde ve çoğu uzun süredir denize girmemiştir. Hüzündür tanelenen şimdi, utanç değil. Utanılacak bir iş yapmamıştır onlar, siz de bilirsiniz. Ama geçen bu zaman… Sadece… Biraz daha fazla hüzün demek değil mi?
Sizinle o masada oturduğumuzda nelerden bahsetmiştik sahi? Ben hatırlamıyorum. Geçip giden ve uyuyan ve yalnız kalan ve yalından dönme mevsimler yaşayan ve bir yaprağın nasıl olur da bu kadar güzel yere düştüğünü anlatan bütün çocuklar şimdi bir başka mevsimin arifesinde oyunlar oynuyorlar. Bizim yaşamak istediğimiz diye bir şey yoktur ve planlar ilahidir bir bakıma ki siz de bilirsiniz. Siz de bilirsiniz yalnız kalmış bütün mevsimleri. Ve dünya adil bir yer değildir her şeye rağmen ve hele de şubat 28 çekmekte ısrar ederken…

Sizin görecek güzel günleriniz var ve bizim de görecek güzel günlerimiz var ve bilirsiniz Bizim de görecek günlerimiz var ve güzeller ve hepsi güzeller ve bilmesek de geleceği ve geleceğin nasıl olduğunu tahmin dahi edemesek de işte güzel olacağını düşünmektir bize bugünü yaşatan yoksa nasıl olurdu yoksa nasıl yoksa… Siz inanınız bana lütfen ve şimdi canınız sıkkındır bilirim. Bilirim dört duvar arasında umduğunuzdan farklı geçer zaman ama gözleriniz kadar güzel olacaktır gelecektir, inanınız bana. En az gözleriniz kadar güzel…

Siz de duydunuz mu?

Size de bazen öyle olur mu? Öyle işte…
Hani saatin kaç olduğunu değil de zamanın geçip gittiğini anlatan bir saat gibi her şey hani akrep ya da yelkovan oklarından birisi kaybolmuş bir saat gibi yani bir kum saati gibi yani eskiden olduğu gibi bir güneş saati gibi ve “gibi” ne kadar da benzersiz bir benzetme edatı öyle değil mi?

Şimdi bir şair yeni bir şiir yazmaya başlamıştır. Siz de bilirsiniz. Güzel günler gelecektir. Siz de bilirsiniz. Dünyanın neresinde bir şair şiir yazsa güzel günler gelecek demektir ve güzel günler göreceğizdir güneşli günlerdir ve motorları maviliklere süreceğizdir ki buna inanınız lütfen ve lütfen inanınız içinden gondol geçmese de Paris güzel bir memlekettir.
Gözlerinizde gördüğüm bir çocuğun gülümsemesi değil midir sahi?

Ah… Özür dilerim.
Öyle demek istememiştim. Sahi ne demek istemiştim ben. Sahi o yüksek tepede çay içerken deniz bakmak nasıl bir duyguydu hatırlıyor musunuz siz de? Nasıl da boş kalmıştır şimdi sandalyeler ve nasıl da gelecektir kış.

Ah… Özür dilerim sizden, hatta özürdilerim ki boşluk kalmasın aramızda. Böyle demek istememiştim. Anlatmak istediğim neydi onu da bilmemiştim.

Tık! Tık!
Özür dilerim, bir kişilik yeriniz var mı?
Sadece, biraz kayboldum da…

____________________________________


Ya…

 

Ya hepsi sahteyse…
Bütün bu yaşadığımız, yaşadığımızı sandığımız ‘şey’lerin hiçbiri gerçek değilse…
Hiç uyanmayacağımız, belki de uyanamayacağımız derin bir uykunun karanlık sularındayken gördüğümüz kötü bir rüyadan, büyük bir düşten ibaretse bütün bunlar…
Ya aslında yaşamıyorsak…
Ya şu çalan şarkı Freud’un kötü bir şakasından ibaretse…
Ya Freud diye bir şey yoksa gerçekten de…
Ya şiir diye bir şey yoksa…
Ya aslında yaşam/ak diye bir şey yoksa…

Nasıl farkına varabiliriz ki bunun?
Nasıl farkına varabilirdik ki?


ÇEKİMLİ ŞAHIS KİPİ


Her şeyi benzetebilirsiniz bitmekte olan bir yaz mevsimine.
Zamansız geçen gemiler gibi uzaktadır deniz artık.
Oysaki istediğimiz biraz daha yüzmek, belki dalmak, belki batmak, belki çıkmak…
Ve belki –çok anlamsız gelecek ama- ayrık otları koparmak
Ve belki –çok alakasız gelecek ama- ayrı otları birlemek
Ve belki manası olmayan cümleler yazmak alt alta ya da art arda ya da peşi sıra!
(Peşi sıra ile art arda aynı şey değil mi sanki!)
—Değil!
Eğil salkımsöğüt eğil! 

Deli gömleği giymiş insanların delilleri içinde fazladan bir akıllı daha vardır.
Her şeyi benzetebilirler bitmekte olan bir yaz mevsimine!

Amansız gelen çekimsiz fiiller gibidir hayat böyle zamanlarda.
Çekimleyebilirim,
Çekimleyebilirsin;
Çekimleyebilir.
Çekimleyebiliriz:
Çekimleyebilirsiniz?
Çekimleyebilirler!

Çekinmeden çekimlemek gerek zamanları ve kişileri.
[Dişiler bir yana erkekler bir yana
Ve ana kraliçe mağdur olmasın diye bütün bunlar
Ve siz bakmayın kraliçeliğine: dişidir o da!]

Ama arılar tam da o taşlıkta otururken sardı dört bir yanımı ve ben birden daldım denize ve ta dibine ve hani hep anlattığım gibi sana [sahi anlattım mı hiç?] denizin dibindeki balıklar en yakın arkadaşlarımızdır ve sen korkmamalısın açılmaktan ufka doğru ve ben bazen gerçekten ufka doğru yüzmek isterim sırf denizde kalabilmek ve kalabalıktan kaçabilmek için ama ne kadar yüzersem yüzeyim karşısı yine kara parçası değil mi…?

Her şeyi benzetebilirsiniz bitmekte ve yitmekte ve gitmekte olan bir yaz mevsimine.
Eksik kalmış sözleri, yırtılmış defter yapraklarını, okunmamış diğer bütün kitapları, güzel gözlü bütün bebeklerin ağlamalarını, sokak kedilerini, aynı sokağın köpeklerini, aynı sokağın öbek öbek çocuklarını, sokağın sisini… Ve Baldwin’in dediği gibi: Sokağın dili olsa

 Hem olsa dili neler neler söylemez mi söyler mi söylemez mi söylemez mi söylemez mi söyler söylemez susar mı kan kusar mı yok daha neler artık sokak hiç kusar mı öğürür mü kaçar mı durduk yere ve durmadık zamanları saklar mı kesesinde bir kanguru ve kan grubu ne olursa olsun ve ne yazarsa yazsın insanlar ve insanlık ne yaşarsa yaşasın ki tanrı bu planı bozar mı ki yeniden yazar mı ki neyi bağlar bu bağlaçlar ki seni bağlar mı bana sen bir tepenin başındaki sokakta ben denizin kıyısında sana bakarken az önce seni yazarken az önce sana yazarken az önce sessiz sedasız seni söylerken ve ellerin gelirken aklıma ve şair demişken senin el kadar bir kadın olduğunu ve sabahlara kadar ve yalnızca yalnız ve benim kadar yalnız ve şimdi senin kadar yalnızım ve şimdi biliyor musun neler var içimde sana söylemek istediğim ve biliyor musun neler yazmıştım daha önceleri ki okumuş muydun ki hiç okudun mu ki hangi mektupta sıkışmıştı ismi lazım değil kitap isimleri ve bir çok boyutlu resim ve birkaç satır yazı ve biliyor musun ben sana henüz hiç mektup yazmadım ama biliyor musun ben sana neler neler yazacağım daha ve biliyor musun yatmadan önce son yıldızı da kapatınca bir parça bulut neden korkuyorum ben ve biliyor musun rüya görmekten neden korkuyorum ama nasıl olur ve nasıl olmaz ki bütün bunlar ve nasıldı birkaç gün önce ama şimdi nasıl anlatırım bunu sana ve kendime ve nasıl anlatırım ve nasıl saklarım seni ne çok sevdiğimi ve yalnızca deneysel bir şeyler yazmaya çalışıyordum oysaki ve ki’yi ayrı yazsam kızar mısın bana ki sen dilbilgisini seversin ki küçükken kırmızı bir kurdale takmışlardır önlüğüne belki yok hayır tamam dur kızma kurdale değil kurdele demek istedim ve İtalyanca değil Türkçe söyledim bunu sana ve saat kaçta ve nerede ve nasıl ve kurbağalara bakmaya gidelim mi seninle şimdi gidelim mi imkânsızlıklar bu kadar imkânlı iken ve mümkün olasılıkların en iyisini yaşıyorken hala ve yaşamaya devam ediyorken neden uyuyup kaldım ki şimdi ben!

Her şeyi benzetebilirdim çoktan bitmiş olan bir yaz mevsimine.
Şayet sonbahar, gerçekten gelmemiş olsaydı… 

 


Yoksun/luk

Bütün şahıs kiplerinin geniş zamanında çekimlenebilir:
Y o k s u n l u k . . .
Yoksunum yoksunsun yoksun yoksunuz yoksunsunuz yoksunlar.
Yokluğun varlık hali. Yoksunluğun ya da…
Ne?
Öyle.
Hem bugün ilginç bir şey olmadı
Ya da bugün ilginç bir şey… (düşünür) Oldu mu ki?
“Ki” bir bağlaçtır,
Ama “ki” bir bağlaç değildir de…
Örnek cümle: Seninki senin ki senin.
Neyse…

Hem bugün ters tarafımdan da kalkmadım.
Güneşli bir güne uyandım
Ayıldım bayıldım bayrak salladım denize gittim.
(Düşünür: Denize gitmedim!)
Ravel dinledim ve Maurice olmayan bir Ravel
Ve Bolero dışındaki birkaç parçayı. Evet.
Eski fotoğraflara baktım ve sonra yeni fotoğraflara baktım.
Aya baktım ve sonra ayı görememem daha güçlü bir ışıkla ilgili.
Güneş şeş beş!
Penc ü se
Severler güzeli…
Severler.

Sevimli bir gün yine de
Belirtisiz isim tamlamaları kuruyorum ben saçma cümlelerime.
Sessiz sedasız geçiyor zaman.
Oysaki biraz gürültü çıkarsaydı keşke: çıt!
Keşke biraz gürültü: pat!
Gürültü: GÜÜMM!!!
Güme gitmiş bütün zamanlar aşkına şaşkına döndüm.
Tanrı “Zamana yemin ederim…” derken haklıydı.
Sorunum yetmezliğimi saymazsak aptal sayılmam.
Ama o kadar da aptalım ki aptal olduğumun farkına bile varamam böyle.
Ha deyince olmaz…
“Ha!”
-Olmadı…

Ve içine düştüğümüz büyük kara delik içine çekerse yine de
Adalar’ı tek tek dolaşmak gereklidir neticede.
İstanbul güzeldir, hele de uzaksa insan
Orada gezer durur bir gezegen gibi dünya
Orada bir çiçek açar
Kadıköyü’nde ve/ya/hut Üsküdar’ın bir köşesinde.
Ben köşegen çizerim bir yedigene,
Bir yedigenin iç açıları toplamı kaçtır bilmem.
Ama arada derede kalmışlığın iç acıları ağırdır.
Ağırdır ve taşınamaz.
Ve taşınır ve taşınmak zorundadır.
(Düşünür:Ağır taşıtlar sağdan gider ve en hafif olsa da bisiklet…daha sağda o vardır.)
Bir bisiklete binip çok daha uzağa gitmek gerek bazen.
Bazen sadece mektup yazabilmek için.
Bazen sadece yazabilmek için.
Bazen sadece içim dışım…
Sus!

-Yeteeeeeeeeeeeeeeer!

(Düşünmez.)

__________________________________________________
http://fizy.com/#s/3w8nmm