Monthly Archives: Eylül 2012

Hem Sait’in Hem Faik’in Mektupları

 

Çok uzun şeyler yazmayacağım. Çünkü mektup, zaten anlatılacak bir edebi tür değildir diye düşünüyorum. Geçtiğimiz aylarda Ayraç bir “mektup” dosyası hazırlamıştı da ben de Cemal Süreya’nın “Onüç Günün Mektupları”nı yazmıştım. (https://kirmizibisiklet.wordpress.com/2012/02/07/mektuplarin-onuc-gunu-ayrac-27-sayi/) Yazıyı hazırlarken bir şeye dikkat ettim ki mektubu anlatmak çok zor… Bir romanı ya da öyküyü -şiir üzerine hiç yazmadım ama- belki şiiri anlatmaktan da kat kat daha zor. Çünkü mektup zaten yalın bir anlatım türü. Duru… Gerçek… Bir hikayeyi teknik olarak ele alabilirsiniz, muhtevasını inceleyebilirsiniz, karakter analizi yapabilirsiniz. Roman ya da bir ölçüde şiir için de böyledir bu. Ancak mektup öyle değil. Mektupta öncelikle “kendini” yazar insan. Kaygılarını, öfkelerini, umutlarını, hüzünlerini, beklentilerini, beklemediklerini, gidenleri, kalanları… Merkezde kendisi vardır kişinin. O yüzden mektubu tanıtmak da anlatmak da zordur. Ve bundan ötürü mektubu anlatacak en iyi şey yine o mektubun kendisidir.

Sait Faik’in mektupları da bunlardan işte… Anlatılmayacak, okunacak mektuplar bunlar. YKY “Karganı Bağışla” adıyla yayımladı onun mektuplarını. Kendi yazdığı mektuplar ve kartlar ile birlikte kitabın ikinci kısmında ona yazılan kartlar ve mektuplar da var. Sadece ailesine yazdıkları değil, şair ve yazar dostlarına yazdıkları da mevcut. Bir bakıyorsunuz ailesine çocuk ruhuyla bir mektup yazmış, bir bakıyorsunuz Yaşar Nabi’ye yazdığı bir mektupta Varlık’tan, hikayeden bahsetmiş. Orhan Kemal’in kendisine yazdığı bir mektupta Orhan Veli’den bahsetmesi; Orhan Veli’nin Sait Faik’e dostane şeyler yazması… Mektuplar bu yüzden güzel. Bir yazarı tanımanın belki de en etkili yolu. Çünkü olanın olduğu gibi yazılması var orada. Sait Faik’in mektupları bir bakıma farklı da… Çünkü hikayelerine çok benziyor. Hikayelerindeki o tatlı dil ve duru anlatım, mektuplarında da var. Ve tabi mektuplarında anlattığı şeylerde de. Hikayesinde de bir kuşu anlatabiliyor Sait Faik çünkü. Ve mektupları da bunlara açık. Sait Faik’in mektupları, hikayeleri gibi sarıyor çevrenizi…

Mektuplarında bir de kendisine “yazıcı” diyor sık sık Sait Faik. Ben hikayeci sayılmam, şair de değilim, ancak yazıcı olurum ben, mealindeki açıklamalarını tevazu sahibi olmasına yorumlasam da bunu twitter’a yazdığım bir vakit, öykücü Gökhan Yılmaz’ın (Biraz Kuşlar, Azıcık Allah – YKY) benim sözlerime karşılık, “Hiç olduğunu söylemek de var olduğunu söylemenin bir yoludur.” demesine de hak verdim doğrusu… Hasılıkelam sözü uzatmamam lazım. Sait Faik iyi bir öykücü olmasının yanında iyi de bir insandır belli ki. “Yaşamak” kaygısı olan bir insandır. Ve ne yazık ki erken göç etmiştir bu dünyadan. Mektupların arasında önce Memduh Şevket’in, sonra da Orhan Veli’nin adı geçer “kayıplar” listesinde. Ne yazık ki 1954 yılı bitmeden Sait Faik’in mektupları da kesilir… Ne acı… Hayat biraz da böyle değil midir?


Alıntı Defterim: Mine Söğüt – Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey

 

“Geçmişi fotoğraflardan öğrenmek mümkün mü? Ne anlatabilir bugün bize, çoktan ölmüş bu insanların durgun ve suskun suretleri? Sadece zamanın geçip gittiğini ve her şeyin bir gün biteceğini. Herkes ölür. Her şey biter. Ama yine de hayatta aslolan telaştır. İstektir.”

*

“Savaşın suçlusu mu olurmuş? Savaşın kendisi suçtur. Dost da düşman da savaşta topyekûn kurban. Kendinize gelin hâkimler! Kimi yargılıyorsunuz? Vicdanı mı? Vicdan hiç yargılanır mı? Öldürmenin haklı nedenleri ya da haksız nedenleri olabilir mi ki öldürenleri ikiye ayırıyorsunuz? İyi niyetli meşru katiller ve kötü niyetli katli vacip katiller diye. Tüm katiller kurbandır. Kurbandır. Kurbandır. Hâkimler, savaş suçlusu savaşan değil savaşı çıkarandır. Gücünüz yetiyorsa onları yargılayın burada!”

*

“<Kimim ben?>
İşte yeryüzünün en tehlikeli sorularından biri. İnsan kim olduğunu düşünmeye başladığı anda başkalaşır. Herkesten bambaşka olur. Kendi gibi olanlarla olmayanlar arasında savaşlar çıkartır. Ve ait olmadığı ya da ait olduğu kimliklerden silahlar yapar. Dağları uçurur, ormanları yakar. Dünya bir gün anide dönmeyi durdurursa, müsebbibi bu soru olacaktır. Ya da bu soruya verilen cevap. Münasebetsiz bir cevap.”

*

“Hiçbir şeyi sonsuza kadar saklayamazsınız. Saklamak ancak bir süre gerçeği hapsedebilir. Saklamanın da bir başı ve sonu vardır. Saklananın saklanmadan önceki son anı ve bulunduktan sonraki ilk anı birbirine kimi zaman kalın bir halatla, kimi zaman da incecik bir pamuk ipliğiyle bağlıdır.”

*

“Zaman çok geniş. Bizim derdimiz de bu. O kadar geniş ki algılayamıyoruz onu. Bu büyüklük aklımızı karıştırıyor. Ne, ne zaman olmuştu ayırt edemez hale geliyoruz. Sanki içimizde bir zaman var ama dışımızdaki zaman sayısız. Bu zamanlar birbiriyle kesiştiğinde mutluyuz, kesişmediğinde huzursuz. Bu bizi çaresizleştiriyor, ardından da hırçınlaştırıyor. Kendimize zarar verecek kadar hırçınlaştırıyor.”

*

“Dünyanın çok büyük, zamanın çok geniş olması ne kadar tehlikeli.”