Monthly Archives: Ekim 2012

Cebinde Akrep Olmayanlara Açık Not

 

Tüm okurlarımıza selam olsun… [*]

78. sayımızı piyasaya sürdüğümüz şu günlerde, bir yılı daha geride bırakmış olmanın sevinci ve -takdir edersiniz ki- haklı gururunu yaşıyoruz. Yazının, kağıdın, kalemin hiçbir zaman mankenlerin beden ölçüleri kadar ilgi görmediği bir ülkede “edebiyat” adına bir şeyler yapmak ve daha da ileriye giderek bunu 13 yıl boyunca sürdürmek her babayiğidin harcı olmasa gerek…

Sürekli “sansasyonel(!)” haberleriyle gündeme gelen bir şehirde, yıllar önce, o şehri bir ‘kültür şehri’ yapmaya aday olmuş olan bir oluşumdur da aynı zamanda Mavi Yeşil… Sadece bir edebiyat dergisi değil. Sanat adına ne varsa, “kimseden olmadan” bunu gerçekleştirmeye çalışan bizler, 13 yılın verdiği doygunlukla değil, önümüzdeki diğer yılların verdiği heyecanla sarılacağız 2013’e de… Her sayımızın bir önceki sayımızdan daha iyi olması için çabalamamız, edebiyat ve sanat adına nefes alıp vermemiz, bazı şeylerden hala umudumuzu kesmediğimizin de bir göstergesidir.

Hasılıkelam, lafı fazla uzatmamak lazım. 2000 yılının Ocak ayından beri yanımızda onlarca dostumuzu var bildik ve pek çoğu hala aramızda. Olmaya da devam edecekler. Biz istiyoruz ki bu aile büyüsün ve daha da güçlensin. Rize’nin dergisi olmadığımızı her fırsatta belirtmemiz, aldığımız geri dönüşlerle de tezimizi doğruluyor gibi. Rize dışından gelen çalışmalar, Rize içinden gelenlerden fazla. Öyleyse doğru yoldayız. Çünkü bizler, Türkiye’nin edebiyat ve dergi çöplüğünde yok olmayı düşünmüyor, söyleyecek daha pek çok sözümüz var diyoruz.

Bu tozlu ve sarp yollarda yanımızda olan dostlarımıza teşekkür ederiz bir kez daha. İstiyoruz ki dostluklar artsın ve Mavi Yeşil daha çok kişiye ulaşsın. Bu yüzden de bizlerle birlikte olmak isteyen ve Rize dışından dergimize ulaşmayı arzulayan bütün dostlarımıza bu yıl da dergimizin abonelik bedelinin SADECE 20 LİRA olduğunu belirtiyoruz. Şucuların bucuların değil okurlarının dergisi olmanın peşinde olan Mavi Yeşil, sizleri de bekliyor. Hiçbir ticari kaygımızın ve beklentimizin olmaması, abonelik bedelimizin sembolik bir rakamdan oluşmasından bellidir diye düşünüyoruz. Edebiyat, sanat, kültür ile uğraşmak isteyenler zaten bu bedeli çok görmeyeceklerdir. Uzak duranların ise yolları bir kez daha açık olsun…

Son olarak, Mavi Yeşil, 2013 yılının ilk sayısının hazırlıklarına başladığı bugünlerde bir kez daha sormadan edemiyor: “Biz buradayız sevgili okuyucumuz. Siz neredesiniz acaba?”

[Bu mesaj, cebinde akrep olmayan edebiyat severler için sınırlı sayıda ve özel olarak tasarlanmıştır. Kısa süre sonra kendini imha edebilir. Etmeye de bilir. Bu bizi ilgilendirir. Oku. Al. Bak. Yaz. Çiz. Eleştir. Et. Eyle. Söyle. Korkma. Yeter.]
____________
[*] Mavi Yeşil’in 2012’yi bitirmesi ve 13. yılını doldurması hasebiyle facebook sayfasında paylaştığım kısa bir yazıdır. Samimidir. Kar amacı gütmemektedir. Bu kadar.
Reklamlar

Alıntı Defterim: Gökhan Yılmaz – Biraz Kuşlar Azıcık Allah

…seni elimden geldiğince kırıp, bozup, buruşturup suratına bakılmaz hale getirmeye çalışacağım.

*

Yaşasaydı, benim babam senin babanı döverdi.

*

Bir vicdan azabı büyütüyorum içimde.
Tıpkı, babamın sol gözü gibi.
Sen, baba, bana klasik bir baba-oğul çatışmasının kim bilir kaçıncı kez öyküsünü yazdıracak kadar…
İçime zoraki bir azap yerleştirecek kadar…

*

Eğer babanız bir Avusturya-Macaristan veli ahtıysa hepiniz birer Sırp milliyetçisi olun, çocuklar.

*

Hayatınızın imlasına dikkat edin. Nereye bağlaç koyacağınız, nerede ayraç kullanacağını bilin, kesme işaretleriniz net olsun, köşeli parantezlerden dönün köşeleri, ünlem gibi dik durun. Hayatı sorgulayın. Soru işaretlerini nizamı kullanın. Ünlemler çıkacak karşınıza, onlara dikkat edin. Noktayı koyana kadar da vurguyu elden bırakmayın.

*

Tek siz mi sığmadınız koca İstanbul’a?

*

Uyku, sabaha kadar ölmektir bir bakıma.

*

… eve vardığınızda evi boş bulunca doksanartıikidegolatanforvet gibi sevinirsiniz …

*

…bir öykücünün kafası hep karışık olmalıydı…

*

…öykü yazmak ciddi bir iş en şortla yazıyorum yazın kışın da pijamayla ciddiyeti bununla değerlendiriyorsan sana başka bir şey demiyorum işses…

*

Hangi yalnızlığın kahvesini içeceksiniz?

*

Sen olmazsan eğer ben bir hiçim su. Ve olursan eğer ben bir kuyu.

*

İçine bir kurt düşmüşse eğer, bir şeylerin farkına varmışsın demektir.

*

İncir ağacı acı. Sırtında bir testere yürüyor. Sütler saçıyor testereye. Testere, incir sütünden yavaşlıyor. Testere yavaşlıyor. İncir yavaşlıyor. Süt yavaşlıyor. Yavaş yavaşlıyor.[*]

*

Evet, Âdem, Havva’nın “biricik erkeği”ydi. Çünkü henüz diğerleri yaratılmamıştı.

*

Allah’ım ortayı sana açıyorum. Çok tanrısal.

*

…ben şimdi kime ne diyeceğim kalbimden başka?

*

Tesadüf diye bir şey var mıydı bu dünyada? Sanmıyorum.

*

Kuşlar neden kaçarlar bizden?
Kanatlarımız olmadığı için,

*

Kin tutmak hiç yoktu zaten, tutacak onca şey varken…

*

uyumak ölmektir, biliyoruz ama saatler dolu her taraf. beş dakika daha gerine gerine ölemiyoruz sabahları.

*

anneler ne kadar az yer kaplıyor yeryüzünde.

*

karın yağmasını bekliyoruz, denize girmeyi özlemek için.

*

sen hiç kendi toprağına su döken ölü gördün mü?

*

…canım sıkılırsa hangi kabloyu kesmeliyim?

*

lütfen, gözlerimi bir süre sana dikmeme izin ver. ben bu şekilde var oluyorum çünkü, seni ölümden bir adım daha uzağa koydukça ben, var oluyorum.

*

çekilen her fotoğraf, eskiye dair bir şey bulmaktır. ve bulmak, aslında kaybetmektir.

*

çekilen her fotoğraf, yeniye dair bir şey kaybetmektir. ve kaybetmek, aslında bulmaktır.

*

birileri sevmeli ve göstermeli nefes almayan şeylerin sevgisini.

*

bütün fotoğraflar izden yaşlı doğar ve biz bunu ancak  ölmek üzereyken anlarız.

*

Neden sırtını da bırakmıyorsun orada da alıp götürüyorsun?

*

hüzün gerçek bir şey değildir.

 

__________________________________________
[*] Gökhan Yılmaz’ın bu cümlesinin geçtiği Kuşusıkı öyküsünü güneşli ve güzel bir günün akşamında okudum. O gün, bahçedeki incirin, balkondan uzanmakta zorlandığımız ve dalına çıkmanın da tehlikeli olduğu dalını kesmiştim. Sonra kestiğim (budadığım ya da) o dalı da parçaladım, yapraklarını kopardım. Ellerim, incirden akan sütlerle yapış yapış olmuştu. İşte, o günün akşamında, ben bu cümleyi okudum. Sonra katıldım Gökhan Yılmaz’ın “Tesadüf diye bir şey var mıydı bu dünyada? Sanmıyorum.” cümlesine…


Alıntı Defterim: Ali Teoman – Cafê Esperanza


 

Erken gelen bir güzün ağdalı hüznünü yaşıyoruz.

*

Yaşam bir oyundur çünkü, özenle oynanan bir oyun.

*

Öyle ya, aşk öyküleri, cinayet öyküleridir aslında, çünkü her aşk aynı zamanda bir cinayettir.

*

Varoluş gerekçesi nedir aşkın?

*

Mutluluğun yalnızlıkla, kesin ve kusursuz yalnızlıkla birlikte gelmesi tuhaf.

*

“Umut için bir eğretileme yapmak gerekseydi eğer, ufuk çizgisindeki mor bulut kümesi derdim,” diyor Xeno, “Ya da kuyruğundaki salkım saçak püskülleri salındırarak uzaklaşan, ipi kopmuş, rengarenk bir uçurtma.”

*

…ha orası ha burası, hiç fark etmiyor: Yaşam her yerde yaşam sonuçta, zaman her yerde akıp gidiyor, ölüm her yerde var.

*

*

Rapazinho’nun tanrıtanımazlığı yalnızca lafta. Bir tür entelektüel etiket onun için tanrıtanımazlık, nasıl ki entelektüel geçinen bir sürü sanatçı bozuntusu için ‘solculuk’ bir etiketse.

*

Dil yalnızca gelgeç bir iletişim aracı benim için, ondan ötesi beni ilgilendirmez.

*

Satrançta şahın güvenliği çok önemli, şah oyunun can damarı çünkü. Öteki bütün taşların değeri piyon cinsinden ölçülebiliyor: At ve fil üçer piyon, kale beş piyon (iki at ya da iki filden biraz az), vezir ise dokuz piyona eşdeğer (iki kaleden biraz fazla). Tüm bu taşlara oranla savunma ve saldırı gücü neredeyse sıfır olan o hantal ve zavallı şah, yine de hepsinden değerli ama,  çünkü o olmadığı zaman öteki taşlar anlamlarını yitiriyorlar. Şah bir arı kraliçesi: Korumak, rahat etmesini sağlamak, tüm gereksinimlerini karşılamak için bütün taşların çevresinde pervane oldukları ve gerekirse uğrunda can verdikleri müstebit bir firavun.

*

Yaşam belalı bir yolculuk ve mutluluk uçsuz bucaksız bir bozkırdaki, birbirinden fersahlarca uzak, kısa bir moladan sonra hemen yeniden yola koyulmak için uğranılan ücra konak yerleri.

*

Olanaklı evrenlerin en iyisinde yaşadığımızı mı söylemek istiyorsun yani?

*

*

Hem eğer yayımlatmaya niyetin yoksa, bunca çalışıp didinip kitap yazmanın anlamı ne?

*

Merak ediyorum, lahavle çekmenin ne demek olduğunu biliyor mu acaba Xeno?

*

…konuşulamayan şeyler hakkında susmak gerekliydi.

*

…aslında önsenen bir hezimetin, kesin ve tam bir bozgunun olabildiğince ötelenmesidir umut, başka bir şey değil. Yalnız bizim gibi umutsuzlar umut eder.

*

Umut umudun umududur. Ne fazla ne de eksik…

*

Çünkü umut her an kapıyı çalabilir.
Çünkü umut her yerde.


ANADOLU YAKASI’NDA YENİ BİR MEDİNE MÜDAFAASI MÜMKÜN MÜ? (Ayraç 35. Sayı)

ANADOLU YAKASI’NDA YENİ BİR MEDİNE MÜDAFAASI MÜMKÜN MÜ?*

Her yıl bir kitap yazma geleneğini bu yıl da sürdüren Mustafa Kutlu’nun bu yılki Ramazan hediyesi “Anadolu Yakası” oldu. Kitabın kapağında da belirtildiği üzere Kutlu bu yıl farklı bir tarzla çıktı okurun karşısına: Nehir söyleşi. Bu ifadeyi görenlerin aklına ilk olarak gelen soru, röportaj vermekten hoşlanmayan ve bunu yapmayan Kutlu’nun kendisiyle yapılmış bir söyleşiyi mi okuruna sunduğu idi. Ancak kitabı okumaya başlar başlamaz bu sorunun cevabını alıyoruz. Mustafa Kutlu, nehir söyleşiyi sadece bir tarz olarak kullanıyor ve bir gazeteci ile sinemadan dönme bir televizyoncu arasında geçen sohbeti, her zamanki gibi “anlatarak” sunuyor okura. Böyle bir tespit yapmak haddime midir bilmiyorum ama naçizane bir fikir olarak sunacağım şey, hikâyenin sanki tam olarak bir nehir söyleşi tarzında olmadığı. Yer yer farklı noktalara temas etmesi, araya giren başka karakterler ve olay örgüleri tam olarak nehir söyleşi değil de sanki nehir söyleşi ile uzun hikâye arasında bir yere yerleştiriyor gibi Anadolu Yakası’nı. Bunu olumsuz bir eleştiri olarak değil tam tersine kitabın değerini artıran bir yön olarak vurguladığımı da belirtmem gerek.

Konuşanlar her ne kadar bir gazeteci (Erol) ve bir televizyoncu (Muzo Gönül) olsa da ortadaki fikirlerin ve eleştirilerin Mustafa Kutlu’nun birebir düşünceleri olduğunu söylemek herhalde büyük bir tespit olmayacaktır. Televizyondan sinemaya, sanata, felsefeye, siyasete; modernizmden kapitalizme, teknolojiye kadar pek çok konu hakkında bir tez sunuyor ortaya Kutlu. Bunu yaparken de izlediği yolu, daha doğrusu çıkış noktasını değiştirmiyor aslında. Anadolu ve Anadoluculuk fikrinden uzaklaşmadan, taşrayı anlatan, taşranın merkezden farklarını gösterirken taşrayı çoğu zaman yücelten Kutlu’nun kalemi, yer yer de sivrilerek merkezin bağrına ve orada yaşananlara saplanıyor. Hikâyemiz aslında bir tutarsızlık ya da çelişki hikâyesidir desek de herhalde yanlış bir vurgu yapmış olmayız bu noktada. Çünkü kitabın başından sonuna kadar idealleri, hayalleri, fikirleri ile yapıp ettikleri arasında kalan Muzo Gönül’ü görüyoruz. İşte Kutlu’nun eleştiri noktası tam da burasıdır zannımca: Ne düşünüyoruz ve/ama ne yapıyoruz?

Gerçek Bir Hikâye

Hikâyeye hâkim olabilmek açısından çok derine inmeden Muzo Gönül’ü tanımakta fayda var diye düşünüyorum. Muzo Gönül (ismi bir yanlışlık yapılarak ‘Muzo’ diye kayıtlara geçer) taşradan okumak için merkeze gelen, sinemaya meraklı bir gençtir. İstanbul’a geldikten sonra bir yolunu bulup kendini sinema sektörünün içinde bulur, ilerleyen zamanlarda tahsilini bırakır ve sinemaya yönelir. Sonrasında sinemadan bir şekilde -paranın asıl kapısı olan- televizyona sektörüne geçer. İşleri yaver gider. Bir kanal satın alır, adını değiştirir, ekibini yeniler ve çalışmalara başlar. Zaten hikâyenin büyük bir çoğunluğunu bu “televizyon” meselesi oluşturur. Televizyonu merkeze alarak ahlaki değerlerden siyasi kurumlara, sanata ve eğlenceye değinmekten geri durmaz Kutlu. Bu anlamda televizyon her ne kadar bir çıkış merkezi olsa da odak noktası değildir bence. Daha doğrusu hikâyede tek bir odak noktası yoktur. Satır aralarında tek tek vurgulanır bütün bunlar.

Kutlu, aslında televizyon üzerinden bir kapitalizm ve modernizm eleştirisi yapmaktadır. Televizyonun bir “aptal kutusu” olduğu gerçeğini okurun yüzüne vurmaktan geri durmayan yazar, onun etrafında toplanmış insanın bir çeşit esaret içine düştüğünü de söyler. “Sonunda şunu anladım ki bu alet kapitalizmin kendi hükmünü yürütmesi için icat ettiği aletlerden biri. Bir iletişim aleti gibi gözüküyor. Evet bu doğru ama yüzde on. Yüzde doksan bir eğlence aleti. Bir yazarın ifadesi ile “öldüren eğlence.”” (s.121) diyen Muzo Gönül her ne kadar “televizyona karşıyım” dese de “belki iyi bir şey yaparım” umudu ile de televizyonu bırak(a)maz. Ancak buradaki tek sebep “iyi bir şey yapma umudu” mudur yoksa kaz gelecek yerden tavuğu esirgememek midir, bunun tespiti okura kalmış biraz da. Televizyonu, “Tek bir tarifi var: Şov.” diye tanımlayan Muzo Gönül, eleştirdiği sektöre zaman zaman eleştirdiği şekillerde katkıda bulunmaktan da geri durmaz ne yazık ki.

“Fast food” kültürünün bir parçası olarak gördüğü televizyonun (hatta otomobil ve bilgisayarı da aynı kategoriye koyar Mustafa Kutlu) insanları yöneten bir alet olduğunu, eylemlerimizin ve bilgimizin ona bağlı olması ile temellendiren Muzo Gönül’e göre “Hız ile hazza dayanan hayat tarzını bunlar idare ediyor ve bizi “tüketim toplumu”nun bir neferi haline getiriyor.” (s.122) teknolojideki gelişmeler. Elimizde televizyonun kumandasını tutuyor olsak da aslında televizyonun bizi kumanda ettiği gerçeğini de bir kez daha anlamış oluyoruz böylece okurlar olarak. “Haberlerin bile hızla geçtiği” ülkede “artık ciddi bir meseleye kafa yoracak halde” olmamamız, teknolojinin getirdikleriyle değil de alıp götürdükleriyle de ilgili. “Dünyada ne için varım?” sorusunun cevabını televizyon karşısında arayan insanlar, aslında “iki kapılı han”daki zamanını da hunharca harcadığının farkına varmaz galiba.

Muzo Gönül ile Erol arasında geçen konuşmaların bir tanesinde Muzo Gönül bir vesile ile Erol’un yanından ayrılınca ona “konuyla ilgili” bir yazı verir ve okumasını söyler. Kitap içinde kimin olduğunun söylenmediği yazı Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Gökhan Özcan‘a ait. 17 Ekim 2011 tarihli yazı “Hayat yiyen kısa metrajlı canavar!” başlığıyla, teknolojinin, yazarın deyimiyle kitle iletişim araçlarının önümüze koyduğu hayatı eleştiriyor. Herkesin olduğu ama aslında kimsenin olmadığı bu hayatta insanların “kalabalıklar içinde yalnız” olduğu vurgusu, aynı hayatta, aynı dünyada aslında “biz”im olmamamızla ilişkilendiriliyor. Her şey var bu hayatta ancak ne yok, diye soran Özcan’ın bu soruya olan cevabı şöyleydi: “Biz yokuz. Yani ben yokum, siz yoksunuz, biz yokuz. Her gün, her saat, her dakika ve hatta her an iletişim araçlarından üzerimize boca edilen bütün bu ‘enformasyon’a muhatap olan ‘kitle’nin bu filmde kendi olarak bir rolü, karakter olarak bir hayatiyeti yok.” Kendimiz olmak bir yana, artık var olup olmama sorununu bile bize hissettiren 21. yüzyılın modern dünyası, tüketim toplumu örneğinin bütün gereçlerini önümüze koyarak, kendimizden uzaklaşmamıza biraz daha “yardım ediyor” gibi. Kapitalizmin keskin çarkları arasında ezilmeye adeta mahkûm edilmiş “küçük insan” ne yazık ki bu mahkûmiyetinin ve içinde bulunduğu kan emici düzenin farkında bile değil. Çünkü devir hız devri… O kadar hızlı ki, düşünmeye bile zamanımız olmuyor çoğu zaman. Yani Kutlu’nun vurguladığı gibi, “Kapitalizmin dayattığı tüketim ekonomisinin esiri olduk.” (s.129) bile…

 

Bizim Taşra, Bizim Anadolu

Peki, taşradan geriye ne kaldı? Muzo Gönül, taşrasını bırakıp İstanbul’a gelerek televizyon sektöründe kendini bulmasına, televizyonu ve medyayı sık sık eleştirmesine rağmen yine de işini bırakıp köyüne dönmüyor ya da dönemiyor. Ama ne zaman köyünden bahsetse (ki Erzurum’dur bahsi geçen) gözleri dola dola anlatıyor memleketini, anasını, babasını, sevdiğini ve oraya dair olan her şeyi… Muzo Gönül de aslında bozulmuşluğun farkında. Taşra ile İstanbul’u bir tutmuyor. Kutlu, Muzo Gönül’ün ağzından, taşrayı yüceltmeye devam ediyor. Mustafa Kutlu okurları buna yabancı değil aslında. Kutlu’nun çizgisi evveliyatından bu yana taşrayı yüceltici bir yön izlemiştir. Anadolu Yakası da (ki kitabın ismi bile ‘Anadolu’dur) aynı çizgide fikirler sunar okura. Bu, yabancısı olmadığımız bir hal…

Ancak işin arka planında pek de güzel şeyler olmaz aslıda. Bir kere gazeteci Erol’un televizyona gelme ve orayı haber yapma sebebi bir ‘taciz’ olayıdır. Erol ile Muzo Gönül’ün söyleşisi, kendini ekrana atmaya çalışan insanların oraya uğramasıyla zaman zaman kesintiye uğrar. Popüler kültürün büyük bir meyvesi olan televizyonda sahne almak isteyenler sözde projeleriyle Muzo Gönül’ün ‘kafasını şişirmekten’ geri durmazlar. Öyle ki Muzo Gönül de halkın istediğini bilir ve kanalda sohbet sunan ‘hocaefendi’nin bile şov yaptığını anlatır. Muhafazakâr (dindar ya da İslamcı da diyebilir miyiz bilmiyorum) bir insan olan Muzo Gönül, Allah kelamını dilinden düşürmemeye çalışsa da ahlaki olarak sorgulanabilecek eylemlerde de bulunur. Örneğin -tabiri caizse- kanalı adam eden Janset Hanım’ın (isminin Janset olması belli ki bilinçli bir tercih, daha Avrupai daha batılı bir isim gibi geliyor kulağa çünkü) televizyon binasında sevgilisi ile yakınlaşmasını gören ve onlara müdahale eden bir başka çalışanını “Janset Hanım’ı ve sevgilisini rahat bırakmaları” konusuna uyarır. Normalde, inancı gereği böyle bir şey yapmayacağını düşünebileceğimiz Muzo Gönül, “televizyonun bekası için” bu duruma hoşgörü ile yaklaşır. Oysa Muzo’nun Anadolu’sundaki insan figürü böyle değildir. Muzo’nun gördüğü böyle değildir çünkü… Erol’a, karısı ile olan ilişkisini anlatırken bile utanan Muzo Gönül’ü, “Anadolu insanı böyle. İlk aşkını, bir kızla ilk karşılaşmasını anlatırken, bu yaşta bile kızarıyor. Edep denilen bu olsa gerektir. Yüzü kızarmak.” (s.43) şeklinde tarif eden Kutlu, günümüz ilişkilerine de sert bir eleştiri göndermiyor değildir. Bu anlamda bakarsak merkez ile taşranın karşıtlığını modern ile İslam’ın etkileşiminden doğan bozulmanın eleştirisi olarak da okuyabiliriz Kutlu’da.

Bu eleştiri odağının merkezinde yer alan Muzo Gönül ilk bakışta taşradan merkeze gelip başarı basamaklarını tek tek çıkan, çalışıp didinerek bir yerlere gelen bir “halk kahramanı” olarak yorumlanabilse de özünde bir bozulmanın da göstergesidir. Önceki satırlarda da söylediğimiz gibi eylemleri ve söylemleri arasındaki tutarsızlık, Muzo Gönül hakkında iyimser olduğu kadar karamsar fikirlere kapılmamıza da neden oluyor.

Özellikle Özal dönemiyle Türkiye’de de iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlayan ve bir devlet politikası haline gelen neoliberalizm ile birlikte devletin ekonomik hayattaki ayrıntılı müdahalelerinin ortadan kalkması, ekonomik hayatta yeni bir hareketlilik oluşmasına sebep olmuştu. İşte Muzo Gönül’ü de bu anlamda -Özal’ın da o dönemlerde desteklediği- 80 sonrası ekonominin “yükselen değerlerinden biri” olarak görebiliriz diye düşünüyorum. Bu dönemde belli idealler ile yola çıkan insanlardan işleri yaver gidenler, dönemin “Anadolu Kaplanları” arasında isimlendirilmiş olsa da yola çıkış amaçlarını ne kadar gerçekleştirebilmişlerdir bilinmez. Bazıları hayallerini, bazıları ideallerini terk etmiş olsa da zengin olmayı başarabilmişlerdir ancak ekonominin canlılığı içerisinde Muzo Gönül gibiler kimliklerini bir ölçüde kaybetmiş, en iyi ihtimalle fikirlerinden taviz vermeye başlamışlardır. Kutlu’nun bu anlamdaki eleştirilerini naçizane olarak ben de yerinde buluyorum. Özal’ın önemli atılımlar yapmasına rağmen musluğu biraz fazla açtığını söyleyen Kutlu, ilerleyen süreçte hızını alamayanların da ayaklarını yorganlarına göre uzatmadıklarını vurgular. “Ne yapalım işte, ekmek parası” fikrine kapılan Muzo Gönül de, geçmiş satırlarda söylediğimiz gibi kendinden taviz vermiş ancak işinden taviz vermemeye çalışmıştır.

Bu noktada televizyon her ne kadar sembolik olsa da oldukça yerinde bir odak noktasıdır. Reyting uğruna feda edilen ahlak değerleri modernizmin zararlı hatta tehlikeli boyutunu yüzümüze çapsa da Kutlu’nun reçetesi hazırdır. Bu “ehven-i şer” içerisinde her ne kadar televizyon ile kültür meselesinin halledilemeyeceğini düşünse de Kutlu, Anadolucu bakışını burada da hissettirir ve televizyonun da yerli malı ile doldurularak bu işin biraz olsun çözülebileceğini savunur. Çözüm Anadolu’dadır. Çözüm kendimize dönmekte, kendimiz gibi olmaktadır. Bu bakış açısı ile Kutlu, bizdeki “redd-i miras”ı da sert bir dille eleştirir. Gazete bile okumayan bir milletin bu tutumundaki sebebi de Muzo Gönül ağzından sunar bize yine Kutlu: “Sebep çoktur. Ama temeli şu: Biz redd-i miras ettik. Dünyada hiçbir ülkede yoktur bu. Ve bu sebepten dolayıdır ki hep taklitte kaldık. Batı’dan fikir, sanat ithal ettik. “Kendisi olmak” önemli.” (s.126) Bu sözlerden de anlayacağımız üzere mesele, kendini tanımak meselesidir. Kendini bilen insan, taklide kaçmaz ve yaşadığını da özünün gerektirdiği şekilde yaşamaya çalışır. Teknolojiyi kendi etik değerleri ile donatan bir millet zararda olmayacaktır. “Bizi bir arada tutan milliyetçilik değil İslam’dır.” (s.129)diyen Kutlu son sözü de söylemiş olur aslında.

Medine Müdafaası

Muzo Gönül, bütün eleştirilere rağmen, taşranın saflığını ve sıcaklığını hala yitirmemiş, kendisinden birtakım tavizler vermiş olsa da İstanbul’a ve kapitalizme benliğini tamamen kaptırmamış bir figür. İyimser bir bakış açısıyla, Muzo Gönül hala “kurtarılmış bölge”de diyebiliriz. Ahlaki değerleri yaşatmadaki pratik aksaklıklara rağmen teorideki tutumu, memleketini özlemesi ve her daim anması, televizyon işini belki daha iyi şeyler çıkartabilirim diye bırakmaması onun içindeki saf taşralı modelin yok olmadığının da göstergesi. Zaten aslına bakarsak Muzo Gönül, bir şekilde de merkezden taşraya duyulan bir özlemin de vücut bulmuş hali gibi. Türkiye’nin de yakın bir dönemine tanıklık eden Muzo Gönül’ün hikâyesi aslında sadece onun yaşadıklarını değil, hepimizin hayatından kesitleri de barındırır içinde. 80 sonrası dönemdeki ülkenin geçirdiği dönüşümü, geleneğin yerini modernin almasını, kapitalizmin önüne aldığı her şeyi yıkıp geçmesini anlatan Kutlu, son cümlelerinde Muzo Gönül’ün yapmak istediği ama şimdiye kadar yapamadığı bir şeyi de bize aktararak neden hala umudunun olduğunu da gösterir bir bakıma. Muzo Gönül’ün çekmek istediği filmin adının “Medine Müdafaası” olması, sıradan bir tercihin de ötesinde belli ki.

Anadolu Yakası üzerine söylenecek daha farklı şeyler de vardır muhakkak. Kutlu’yu anlatmaya kalem de kelam da yetmez… Türk hikâyeciliğinin yapı taşlarından olan Kutlu, kendine has bir şekilde hikâyeler anlatmaya devam ediyor nihayetinde. “Uzun Hikâye” türünün öncüsü olan Kutlu yeni “deneysel” çalışması olan Anadolu Yakası’nda da her zamanki fikriyatına yeni bir elbise giydiriyor. Modernizmi ve kapitalizmi sert bir şekilde eleştiren Kutlu’yu anlamak, zannediyorum ki biraz da (ve biraz daha) Anadolu’ya, taşraya dönmekle mümkün. Taşı toprağı altın olan İstanbul’un dışına çıkıp Anadolu halkını ve coğrafyasını anlamak, onu yakından görmekle modernizmin de eleştirisi yapılmış olacaktır zaten. Her şeye rağmen Kutlu gibi umut etmeye devam etmeliyiz. İleride yazılabilecek olan Medine müdafaalarının olacağını, olabileceğini fark etmeliyiz. Belki Kutlu da aynı fikirdedir ve sıradaki kitabının ismini şimdiden belirlemiştir, kim bilir… Neden 2013’ün Ramazan hediyesi Muzo Gönül’ün niyetlendiği “Medine Müdafaası” olmasın?

 

* Ayraç Dergisi’nin Eylül 2012’deki 35. sayısında yayımlanmıştır.