ANADOLU YAKASI’NDA YENİ BİR MEDİNE MÜDAFAASI MÜMKÜN MÜ? (Ayraç 35. Sayı)

ANADOLU YAKASI’NDA YENİ BİR MEDİNE MÜDAFAASI MÜMKÜN MÜ?*

Her yıl bir kitap yazma geleneğini bu yıl da sürdüren Mustafa Kutlu’nun bu yılki Ramazan hediyesi “Anadolu Yakası” oldu. Kitabın kapağında da belirtildiği üzere Kutlu bu yıl farklı bir tarzla çıktı okurun karşısına: Nehir söyleşi. Bu ifadeyi görenlerin aklına ilk olarak gelen soru, röportaj vermekten hoşlanmayan ve bunu yapmayan Kutlu’nun kendisiyle yapılmış bir söyleşiyi mi okuruna sunduğu idi. Ancak kitabı okumaya başlar başlamaz bu sorunun cevabını alıyoruz. Mustafa Kutlu, nehir söyleşiyi sadece bir tarz olarak kullanıyor ve bir gazeteci ile sinemadan dönme bir televizyoncu arasında geçen sohbeti, her zamanki gibi “anlatarak” sunuyor okura. Böyle bir tespit yapmak haddime midir bilmiyorum ama naçizane bir fikir olarak sunacağım şey, hikâyenin sanki tam olarak bir nehir söyleşi tarzında olmadığı. Yer yer farklı noktalara temas etmesi, araya giren başka karakterler ve olay örgüleri tam olarak nehir söyleşi değil de sanki nehir söyleşi ile uzun hikâye arasında bir yere yerleştiriyor gibi Anadolu Yakası’nı. Bunu olumsuz bir eleştiri olarak değil tam tersine kitabın değerini artıran bir yön olarak vurguladığımı da belirtmem gerek.

Konuşanlar her ne kadar bir gazeteci (Erol) ve bir televizyoncu (Muzo Gönül) olsa da ortadaki fikirlerin ve eleştirilerin Mustafa Kutlu’nun birebir düşünceleri olduğunu söylemek herhalde büyük bir tespit olmayacaktır. Televizyondan sinemaya, sanata, felsefeye, siyasete; modernizmden kapitalizme, teknolojiye kadar pek çok konu hakkında bir tez sunuyor ortaya Kutlu. Bunu yaparken de izlediği yolu, daha doğrusu çıkış noktasını değiştirmiyor aslında. Anadolu ve Anadoluculuk fikrinden uzaklaşmadan, taşrayı anlatan, taşranın merkezden farklarını gösterirken taşrayı çoğu zaman yücelten Kutlu’nun kalemi, yer yer de sivrilerek merkezin bağrına ve orada yaşananlara saplanıyor. Hikâyemiz aslında bir tutarsızlık ya da çelişki hikâyesidir desek de herhalde yanlış bir vurgu yapmış olmayız bu noktada. Çünkü kitabın başından sonuna kadar idealleri, hayalleri, fikirleri ile yapıp ettikleri arasında kalan Muzo Gönül’ü görüyoruz. İşte Kutlu’nun eleştiri noktası tam da burasıdır zannımca: Ne düşünüyoruz ve/ama ne yapıyoruz?

Gerçek Bir Hikâye

Hikâyeye hâkim olabilmek açısından çok derine inmeden Muzo Gönül’ü tanımakta fayda var diye düşünüyorum. Muzo Gönül (ismi bir yanlışlık yapılarak ‘Muzo’ diye kayıtlara geçer) taşradan okumak için merkeze gelen, sinemaya meraklı bir gençtir. İstanbul’a geldikten sonra bir yolunu bulup kendini sinema sektörünün içinde bulur, ilerleyen zamanlarda tahsilini bırakır ve sinemaya yönelir. Sonrasında sinemadan bir şekilde -paranın asıl kapısı olan- televizyona sektörüne geçer. İşleri yaver gider. Bir kanal satın alır, adını değiştirir, ekibini yeniler ve çalışmalara başlar. Zaten hikâyenin büyük bir çoğunluğunu bu “televizyon” meselesi oluşturur. Televizyonu merkeze alarak ahlaki değerlerden siyasi kurumlara, sanata ve eğlenceye değinmekten geri durmaz Kutlu. Bu anlamda televizyon her ne kadar bir çıkış merkezi olsa da odak noktası değildir bence. Daha doğrusu hikâyede tek bir odak noktası yoktur. Satır aralarında tek tek vurgulanır bütün bunlar.

Kutlu, aslında televizyon üzerinden bir kapitalizm ve modernizm eleştirisi yapmaktadır. Televizyonun bir “aptal kutusu” olduğu gerçeğini okurun yüzüne vurmaktan geri durmayan yazar, onun etrafında toplanmış insanın bir çeşit esaret içine düştüğünü de söyler. “Sonunda şunu anladım ki bu alet kapitalizmin kendi hükmünü yürütmesi için icat ettiği aletlerden biri. Bir iletişim aleti gibi gözüküyor. Evet bu doğru ama yüzde on. Yüzde doksan bir eğlence aleti. Bir yazarın ifadesi ile “öldüren eğlence.”” (s.121) diyen Muzo Gönül her ne kadar “televizyona karşıyım” dese de “belki iyi bir şey yaparım” umudu ile de televizyonu bırak(a)maz. Ancak buradaki tek sebep “iyi bir şey yapma umudu” mudur yoksa kaz gelecek yerden tavuğu esirgememek midir, bunun tespiti okura kalmış biraz da. Televizyonu, “Tek bir tarifi var: Şov.” diye tanımlayan Muzo Gönül, eleştirdiği sektöre zaman zaman eleştirdiği şekillerde katkıda bulunmaktan da geri durmaz ne yazık ki.

“Fast food” kültürünün bir parçası olarak gördüğü televizyonun (hatta otomobil ve bilgisayarı da aynı kategoriye koyar Mustafa Kutlu) insanları yöneten bir alet olduğunu, eylemlerimizin ve bilgimizin ona bağlı olması ile temellendiren Muzo Gönül’e göre “Hız ile hazza dayanan hayat tarzını bunlar idare ediyor ve bizi “tüketim toplumu”nun bir neferi haline getiriyor.” (s.122) teknolojideki gelişmeler. Elimizde televizyonun kumandasını tutuyor olsak da aslında televizyonun bizi kumanda ettiği gerçeğini de bir kez daha anlamış oluyoruz böylece okurlar olarak. “Haberlerin bile hızla geçtiği” ülkede “artık ciddi bir meseleye kafa yoracak halde” olmamamız, teknolojinin getirdikleriyle değil de alıp götürdükleriyle de ilgili. “Dünyada ne için varım?” sorusunun cevabını televizyon karşısında arayan insanlar, aslında “iki kapılı han”daki zamanını da hunharca harcadığının farkına varmaz galiba.

Muzo Gönül ile Erol arasında geçen konuşmaların bir tanesinde Muzo Gönül bir vesile ile Erol’un yanından ayrılınca ona “konuyla ilgili” bir yazı verir ve okumasını söyler. Kitap içinde kimin olduğunun söylenmediği yazı Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Gökhan Özcan‘a ait. 17 Ekim 2011 tarihli yazı “Hayat yiyen kısa metrajlı canavar!” başlığıyla, teknolojinin, yazarın deyimiyle kitle iletişim araçlarının önümüze koyduğu hayatı eleştiriyor. Herkesin olduğu ama aslında kimsenin olmadığı bu hayatta insanların “kalabalıklar içinde yalnız” olduğu vurgusu, aynı hayatta, aynı dünyada aslında “biz”im olmamamızla ilişkilendiriliyor. Her şey var bu hayatta ancak ne yok, diye soran Özcan’ın bu soruya olan cevabı şöyleydi: “Biz yokuz. Yani ben yokum, siz yoksunuz, biz yokuz. Her gün, her saat, her dakika ve hatta her an iletişim araçlarından üzerimize boca edilen bütün bu ‘enformasyon’a muhatap olan ‘kitle’nin bu filmde kendi olarak bir rolü, karakter olarak bir hayatiyeti yok.” Kendimiz olmak bir yana, artık var olup olmama sorununu bile bize hissettiren 21. yüzyılın modern dünyası, tüketim toplumu örneğinin bütün gereçlerini önümüze koyarak, kendimizden uzaklaşmamıza biraz daha “yardım ediyor” gibi. Kapitalizmin keskin çarkları arasında ezilmeye adeta mahkûm edilmiş “küçük insan” ne yazık ki bu mahkûmiyetinin ve içinde bulunduğu kan emici düzenin farkında bile değil. Çünkü devir hız devri… O kadar hızlı ki, düşünmeye bile zamanımız olmuyor çoğu zaman. Yani Kutlu’nun vurguladığı gibi, “Kapitalizmin dayattığı tüketim ekonomisinin esiri olduk.” (s.129) bile…

 

Bizim Taşra, Bizim Anadolu

Peki, taşradan geriye ne kaldı? Muzo Gönül, taşrasını bırakıp İstanbul’a gelerek televizyon sektöründe kendini bulmasına, televizyonu ve medyayı sık sık eleştirmesine rağmen yine de işini bırakıp köyüne dönmüyor ya da dönemiyor. Ama ne zaman köyünden bahsetse (ki Erzurum’dur bahsi geçen) gözleri dola dola anlatıyor memleketini, anasını, babasını, sevdiğini ve oraya dair olan her şeyi… Muzo Gönül de aslında bozulmuşluğun farkında. Taşra ile İstanbul’u bir tutmuyor. Kutlu, Muzo Gönül’ün ağzından, taşrayı yüceltmeye devam ediyor. Mustafa Kutlu okurları buna yabancı değil aslında. Kutlu’nun çizgisi evveliyatından bu yana taşrayı yüceltici bir yön izlemiştir. Anadolu Yakası da (ki kitabın ismi bile ‘Anadolu’dur) aynı çizgide fikirler sunar okura. Bu, yabancısı olmadığımız bir hal…

Ancak işin arka planında pek de güzel şeyler olmaz aslıda. Bir kere gazeteci Erol’un televizyona gelme ve orayı haber yapma sebebi bir ‘taciz’ olayıdır. Erol ile Muzo Gönül’ün söyleşisi, kendini ekrana atmaya çalışan insanların oraya uğramasıyla zaman zaman kesintiye uğrar. Popüler kültürün büyük bir meyvesi olan televizyonda sahne almak isteyenler sözde projeleriyle Muzo Gönül’ün ‘kafasını şişirmekten’ geri durmazlar. Öyle ki Muzo Gönül de halkın istediğini bilir ve kanalda sohbet sunan ‘hocaefendi’nin bile şov yaptığını anlatır. Muhafazakâr (dindar ya da İslamcı da diyebilir miyiz bilmiyorum) bir insan olan Muzo Gönül, Allah kelamını dilinden düşürmemeye çalışsa da ahlaki olarak sorgulanabilecek eylemlerde de bulunur. Örneğin -tabiri caizse- kanalı adam eden Janset Hanım’ın (isminin Janset olması belli ki bilinçli bir tercih, daha Avrupai daha batılı bir isim gibi geliyor kulağa çünkü) televizyon binasında sevgilisi ile yakınlaşmasını gören ve onlara müdahale eden bir başka çalışanını “Janset Hanım’ı ve sevgilisini rahat bırakmaları” konusuna uyarır. Normalde, inancı gereği böyle bir şey yapmayacağını düşünebileceğimiz Muzo Gönül, “televizyonun bekası için” bu duruma hoşgörü ile yaklaşır. Oysa Muzo’nun Anadolu’sundaki insan figürü böyle değildir. Muzo’nun gördüğü böyle değildir çünkü… Erol’a, karısı ile olan ilişkisini anlatırken bile utanan Muzo Gönül’ü, “Anadolu insanı böyle. İlk aşkını, bir kızla ilk karşılaşmasını anlatırken, bu yaşta bile kızarıyor. Edep denilen bu olsa gerektir. Yüzü kızarmak.” (s.43) şeklinde tarif eden Kutlu, günümüz ilişkilerine de sert bir eleştiri göndermiyor değildir. Bu anlamda bakarsak merkez ile taşranın karşıtlığını modern ile İslam’ın etkileşiminden doğan bozulmanın eleştirisi olarak da okuyabiliriz Kutlu’da.

Bu eleştiri odağının merkezinde yer alan Muzo Gönül ilk bakışta taşradan merkeze gelip başarı basamaklarını tek tek çıkan, çalışıp didinerek bir yerlere gelen bir “halk kahramanı” olarak yorumlanabilse de özünde bir bozulmanın da göstergesidir. Önceki satırlarda da söylediğimiz gibi eylemleri ve söylemleri arasındaki tutarsızlık, Muzo Gönül hakkında iyimser olduğu kadar karamsar fikirlere kapılmamıza da neden oluyor.

Özellikle Özal dönemiyle Türkiye’de de iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlayan ve bir devlet politikası haline gelen neoliberalizm ile birlikte devletin ekonomik hayattaki ayrıntılı müdahalelerinin ortadan kalkması, ekonomik hayatta yeni bir hareketlilik oluşmasına sebep olmuştu. İşte Muzo Gönül’ü de bu anlamda -Özal’ın da o dönemlerde desteklediği- 80 sonrası ekonominin “yükselen değerlerinden biri” olarak görebiliriz diye düşünüyorum. Bu dönemde belli idealler ile yola çıkan insanlardan işleri yaver gidenler, dönemin “Anadolu Kaplanları” arasında isimlendirilmiş olsa da yola çıkış amaçlarını ne kadar gerçekleştirebilmişlerdir bilinmez. Bazıları hayallerini, bazıları ideallerini terk etmiş olsa da zengin olmayı başarabilmişlerdir ancak ekonominin canlılığı içerisinde Muzo Gönül gibiler kimliklerini bir ölçüde kaybetmiş, en iyi ihtimalle fikirlerinden taviz vermeye başlamışlardır. Kutlu’nun bu anlamdaki eleştirilerini naçizane olarak ben de yerinde buluyorum. Özal’ın önemli atılımlar yapmasına rağmen musluğu biraz fazla açtığını söyleyen Kutlu, ilerleyen süreçte hızını alamayanların da ayaklarını yorganlarına göre uzatmadıklarını vurgular. “Ne yapalım işte, ekmek parası” fikrine kapılan Muzo Gönül de, geçmiş satırlarda söylediğimiz gibi kendinden taviz vermiş ancak işinden taviz vermemeye çalışmıştır.

Bu noktada televizyon her ne kadar sembolik olsa da oldukça yerinde bir odak noktasıdır. Reyting uğruna feda edilen ahlak değerleri modernizmin zararlı hatta tehlikeli boyutunu yüzümüze çapsa da Kutlu’nun reçetesi hazırdır. Bu “ehven-i şer” içerisinde her ne kadar televizyon ile kültür meselesinin halledilemeyeceğini düşünse de Kutlu, Anadolucu bakışını burada da hissettirir ve televizyonun da yerli malı ile doldurularak bu işin biraz olsun çözülebileceğini savunur. Çözüm Anadolu’dadır. Çözüm kendimize dönmekte, kendimiz gibi olmaktadır. Bu bakış açısı ile Kutlu, bizdeki “redd-i miras”ı da sert bir dille eleştirir. Gazete bile okumayan bir milletin bu tutumundaki sebebi de Muzo Gönül ağzından sunar bize yine Kutlu: “Sebep çoktur. Ama temeli şu: Biz redd-i miras ettik. Dünyada hiçbir ülkede yoktur bu. Ve bu sebepten dolayıdır ki hep taklitte kaldık. Batı’dan fikir, sanat ithal ettik. “Kendisi olmak” önemli.” (s.126) Bu sözlerden de anlayacağımız üzere mesele, kendini tanımak meselesidir. Kendini bilen insan, taklide kaçmaz ve yaşadığını da özünün gerektirdiği şekilde yaşamaya çalışır. Teknolojiyi kendi etik değerleri ile donatan bir millet zararda olmayacaktır. “Bizi bir arada tutan milliyetçilik değil İslam’dır.” (s.129)diyen Kutlu son sözü de söylemiş olur aslında.

Medine Müdafaası

Muzo Gönül, bütün eleştirilere rağmen, taşranın saflığını ve sıcaklığını hala yitirmemiş, kendisinden birtakım tavizler vermiş olsa da İstanbul’a ve kapitalizme benliğini tamamen kaptırmamış bir figür. İyimser bir bakış açısıyla, Muzo Gönül hala “kurtarılmış bölge”de diyebiliriz. Ahlaki değerleri yaşatmadaki pratik aksaklıklara rağmen teorideki tutumu, memleketini özlemesi ve her daim anması, televizyon işini belki daha iyi şeyler çıkartabilirim diye bırakmaması onun içindeki saf taşralı modelin yok olmadığının da göstergesi. Zaten aslına bakarsak Muzo Gönül, bir şekilde de merkezden taşraya duyulan bir özlemin de vücut bulmuş hali gibi. Türkiye’nin de yakın bir dönemine tanıklık eden Muzo Gönül’ün hikâyesi aslında sadece onun yaşadıklarını değil, hepimizin hayatından kesitleri de barındırır içinde. 80 sonrası dönemdeki ülkenin geçirdiği dönüşümü, geleneğin yerini modernin almasını, kapitalizmin önüne aldığı her şeyi yıkıp geçmesini anlatan Kutlu, son cümlelerinde Muzo Gönül’ün yapmak istediği ama şimdiye kadar yapamadığı bir şeyi de bize aktararak neden hala umudunun olduğunu da gösterir bir bakıma. Muzo Gönül’ün çekmek istediği filmin adının “Medine Müdafaası” olması, sıradan bir tercihin de ötesinde belli ki.

Anadolu Yakası üzerine söylenecek daha farklı şeyler de vardır muhakkak. Kutlu’yu anlatmaya kalem de kelam da yetmez… Türk hikâyeciliğinin yapı taşlarından olan Kutlu, kendine has bir şekilde hikâyeler anlatmaya devam ediyor nihayetinde. “Uzun Hikâye” türünün öncüsü olan Kutlu yeni “deneysel” çalışması olan Anadolu Yakası’nda da her zamanki fikriyatına yeni bir elbise giydiriyor. Modernizmi ve kapitalizmi sert bir şekilde eleştiren Kutlu’yu anlamak, zannediyorum ki biraz da (ve biraz daha) Anadolu’ya, taşraya dönmekle mümkün. Taşı toprağı altın olan İstanbul’un dışına çıkıp Anadolu halkını ve coğrafyasını anlamak, onu yakından görmekle modernizmin de eleştirisi yapılmış olacaktır zaten. Her şeye rağmen Kutlu gibi umut etmeye devam etmeliyiz. İleride yazılabilecek olan Medine müdafaalarının olacağını, olabileceğini fark etmeliyiz. Belki Kutlu da aynı fikirdedir ve sıradaki kitabının ismini şimdiden belirlemiştir, kim bilir… Neden 2013’ün Ramazan hediyesi Muzo Gönül’ün niyetlendiği “Medine Müdafaası” olmasın?

 

* Ayraç Dergisi’nin Eylül 2012’deki 35. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: