Monthly Archives: Kasım 2012

EDEBİYAT HANGİMİZİN MALI? (Mavi Yeşil 77. Sayı)

 

EDEBİYAT HANGİMİZİN MALI? *

Aslında yazının başlığına ‘edebiyat’ yerine ‘sanat’ da yazabilirdim ancak o kadar geniş bir değerlendirme için hem gücümün hem de bilgimin sınırlı kalabileceğini düşündüğüm için meseleyi edebiyat bağlamında ele almak istedim. Edebiyat her ne kadar birleştirici ve bütünleştirici bir sanat dalı olarak düşünülebilse de bugün Türkiye’de –belki de dünyada da böyledir- meseleye bu şekilde bakılmadığı aşikârdır… Birleştirmek bir yana dursun, gittikçe açılan (en az) iki zıt kutba malzeme olan edebiyat ve edebi metinler, kişinin kim olduğunu, nerede olduğunu, var oluşunun amacını, bireysel ve toplumsal anlamdaki ne’liğini anlamak için bir araç değil artık farklı fikirlerin kendi kalelerini kurtarmaya çalıştığı bir savaş sahasına dönmüştür.  Bu savaş içerisinde yerini almış olan gladyatörler kendi fikirlerini barbarca savunurken ötekini görmezden gelmeye, yaralamaya, yok etmeye çalışmaktan da geri durmuyor ne yazık ki. Derdi “edebiyat” olmayan edebiyatçılar “bizden olan beri gelsin” zihniyetiyle kendi adamlarına yeni yollar açarken, “bizden değildir” dediklerini de ne yazık ki ötelemeye devam ediyorlar. Arada kalan yine edebiyat oluyor tabi ki. Çok bilinen bir örnek olan ve hayatının sonuna kadar “anlaşılamadığını” söyleyen Tanpınar da sağcılar tarafından solcu diye, solcular tarafından da sağcı diye dışlanmamış mıdır? Şimdi adına sempozyumlar düzenlenen, araştırma ve inceleme kitapları hazırlanan ve akademik çevrelerce de paylaşılamayan Tanpınar, bugünleri görseydi belki de yaşarken nerede hata yaptığını düşünüp dururdu.  Merkezde yer alan ve tek sıkıntısı sanat, edebiyat ve insanın var oluşuna dair bir cümle kurmak olan usta ismin bugün okunan metinleri o zaman yazdıkları değil midir sanki?

Türkiye’de şiir denince akla gelen en önemli akımlardan birisi olan İkinci Yeni’yi anlamanın en önemli yolu onların şiirini ve şiirine malzeme olmuş olan konulara bakmaktır diye düşünüyorum. Ancak edebiyatın her alanında olduğu gibi burada da şiirin önüne geçen isimler olmuştur. Bir grup kesim tarafından İkinci Yeni denince akla gelen isim Sezai Karakoç olurken diğer yanda Karakoç’un adını dahi zikretmeyenler Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever gibi isimler ekseninde dönmeye devam etmektedirler. Oysaki 1950’lerde ortaya çıkan İkinci Yeni içinde Sezai Karakoç ve Cemal Süreya hiç mi aynı masada yemek yememiştir diye düşünmek gerek.

Şiir (yani sanat ya da edebiyat) değil de isim öne çıktığında, edebi metinden alınabilecek sanatsal lezzet de sekteye uğruyor haliyle. Hala Necip Fazılcılar ve Nazım Hikmetçiler şeklinde ikiye ayrılmış olan kesimler şüphesiz ki Doğan Hızlan’ın belirttiği “İkisinin de en büyük ortak özelliği dili mükemmel kullanmalarıydı.” sözünü anlamayacaklardır. İdeolojik kaygılar ön plana çıktıkça, metnin sanatsal değeri kaybolup gitmektedir. Necip Fazıl’ın Çile’sindeki muazzam şiirleri ile Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki duygu yüklü satırları kıyaslamak bugünün hangi edebiyatçısının haddidir diye sormak gerekli. Birisi sağ pencereye birisi sol pencereye yakın duran bu iki şairi anlamak, şiirlerinden geçmiyor mu? Tabi ki şiirlerinin oluştururken belli ideolojik yaklaşımlarda bulunmuş olabilir şairler ancak bugünkü okurun yapması gereken “kendi fikrinde” olan şairi okumak değil, şiiri ön plana çıkarmaktır diye düşünüyorum. Bu anlamda İkinci Yeni örneğinde de Necip Fazıl-Nazım Hikmet örneğinde de görüldüğü gibi kendi penceresindeki şairi okuyan okura “gerçek okur” demek mümkün mü?

Edward Said’in Türkçe’de yeni yeni görünmeye başladığı zamanlarda ‘Oryantalizm’ üzerine yazdıklarını –tam olarak anlayamayarak bir de- yorumlayan muhafazakâr (sağcı ya da İslamcı mı demem gerekiyordu, tam olarak bilemedim) kesimin Said’i Müslüman sanması ve bir anda sahiplenmesi de meselenin bir başka holiganca yönünü gösteriyor. Tıpkı “Savaş ve Barış”, “Anna Karenina” ya da “Diriliş” gibi önemli romanlarını okumadıkları halde Tolstoy’un “Hz. Muhammed” üzerine yazdığı söylenen kitabın piyasada görünmesiyle büyük yazarı bir anda Müslüman ilan eden kesimin onu aynı şekilde sahiplenmesi gibi. Oysaki Tolstoy, yazdıklarıyla sadece ülkesinin değil bütün bir dünyanın gözünde gelmiş geçmiş en iyi yazarlardan birisi olarak görünmesine rağmen, bizdeki sahiplenme “bak bu da bizden” zihniyeti üzerine şekilleniyor.  Tolstoy’un “Sanat nedir?” sorusu da belki bizdeki cevabını buluyor böylece: Sanat ideolojidir!

Demokrasi Sahasında Anti-Demokrasi

Meselenin bir de akademik boyutu vardır ki bence asıl endişelenilmesi gereken de budur. Bugün pek çok üniversitede bulunan sayısız Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde onlarca hoca var. Ne yazık ki buradaki hocaların edebiyat öğretmek dışındaki kaygıları, edebiyatın çok önüne geçiyor. Dünyanın en demokratik sahaları olduğu söylenen üniversitelerdeki anti-demokratik uygulamalarla öğrencilere kendi bildikleri dışında bir şey okutmayan hocalar, akademisyenliği ay sonu hesaba yatacak olan maaşlarından başka bir şey olarak görmemektedirler. Kendi yazdıkları ya da çok destekledikleri kitapları “zorla” öğrencilerine aldıran ya da okutan akademisyenler, üniversiteleri bir ticari kurum olarak görmemektedirler umarım ki.

Kendi metinleri dışındaki metinlere mesafeli duran akademik çevreler ne yazık ki o alanda kendilerinden daha iyi durumda olan metinleri de görmezden gelmektedirler. Bugün tek kaygısı derse girip zaman geçirmek olan bazı hocalar, kendilerinden daha donanımlı bir öğrenci karşısında afallayıp kalınca da meseleyi bir şekilde ‘dersten geçme’ konusuna getirmiyorlar mı? Sağ cephedeki akademisyenlerin kaçı çağdaş edebiyat metinleri anlatırken Sevgi Soysal’ı, Füruzan’ı, Tezer Özlü’yü örnek olarak vermektedirler. Öte yandan madalyonun arka yüzündeki sol cephenin akademisyenlerinden hangileri Mustafa Kutlu’nun ya da Rasim Özdenören’in metinlerini öğrencilerinin önüne sunmaktadırlar diye merak ediyorum doğrusu. Böylesi akademisyenler de yoktur demiyorum tabi ki. Meseleye objektif ve sadece edebi değeri ölçüsünde yaklaşabilecek hocalar da yok değildir ancak ne yazık ki genel çerçevede akademisyenlik bir çile olmaktan çok da uzak değildir.

Kendi ideolojisindeki “büyüklerine” yaklaşarak bir derece daha atlayıp belki bölüm başkanlığına, dekanlığa hatta rektörlüğe oynamaya çalışan akademisyenler, eğitim “e”sinin ne kadar yanında ya da yakınındalar bilinmez. Artık demokrasiden çok uzak birer ideoloji kalesi halini almış üniversitelerde çıkan öğrenci olaylarında da öğrencileri suçlamak ne kadar doğru diye düşünmemiz gerekli bu yüzden. Balığın baştan koktuğu bir çevrede o kokuyu alamamanın sebebi ay sonu gelecek maaşları düşünmektir herhalde. Gündemdeki eli ayağı düzgün edebiyat dergilerini bile takip etmeyen edebiyat profesörleri kendi bayraklarını sallamaya devam edecekler anlaşılan. Edebiyat bunun neresinde diye sormak bile manidar kalmıyor mu bu aşamada?

Senin Dergin – Benim Dergim

Artık iyice klişe hale gelmiş bir tabir olan Cemil Meriç’in “Dergiler hür tefekkürün kalesidir.” sözü bugünlerde kimin umurunda bilemeyiz ancak dergilerin ne kadar özgür olduğunu da tartışmamız gereklidir. Demokratik sahalar olarak tanımladığımız üniversitelere bu anlamda eşlik edebilecek bir başka ortamdır edebiyat dergileri. En azından olması gereken budur. Ancak edebiyatın her alanında olduğu gibi dergiciliği de “şucular-bucular” zihniyetine hapsetmiş gibi görünüyoruz. Öyle ki hayatındaki solundaki isimler sağdakileri (ya da muhafazakar/İslami kesim de diyebiliriz yine), sağdakiler ise soldakileri umursamamaktan geri durmuyorlar.

Yakın zamanda Hece dergisi bir özel sayı hazırladı. Dergi 181. sayısını Kemal Tahir özel sayısı olarak piyasaya sürdü 2012’nin Ocak ayında. Gayet hacimli, bir dergiden ziyade bir ansiklopedi gibi hazırlanmış olan dergi Kemal Tahir üzerine okuma yapanlara ve bu anlamda akademik çalışma yapacak olanlara da yardımcı olacaktır. Dergi basıldıktan sonra eleştiriler de olmadı değil. Bunun en önemli sebebi de Kemal Tahir’in “kimin malı” olduğu problemi idi. ‘Problem’ diyorum çünkü bu mesele gerçekten de bazı çevrelerce bir problem olarak görüldü. İdeolojik olarak gerçekten de Hece dergisinin şimdiki çizgisine çok yakın olmayan bir isim olan Kemal Tahir için “her şeye rağmen” oldukça kapsamlı bir özel sayı hazırlamak cesaretini(!) gösteren Hece için, en önemli eleştirilerden biri de nehrin öteki yakasından geldi haliyle. Aydınlık’ın 15 Ocak 2012 tarihli sayısında Seyyit Nezir, Hece’nin Kemal Tahir özel sayısından bahsederken, “[…] Hece Dergisi’nin kapağında Kemal Tahir’i görüverdim. Tamam dedim, bu da oldu işte, kaptırdık sonunda! Kültür Bakanlığı’nca yayımlanan “Kemal Tahir 100 Yaşında” kitabının peşinden şimdi de 600 sayfalık “Türkiye’nin Ruhunu Arayan Aydın Kemal Tahir” kitabı… Yalçın Küçük’ün “sağcılara verelim, Peyami Safa’yla takas edelim” dediği Kemal Tahir gitti gidiyor.” ifadelerini kullanıyor ve birkaç satır sonra soruyor: “Peki nedir solculardaki Kemal Tahir düşmanlığı? Ya sağcıların aşkı?”

Türk edebiyatına mal olmuş önemli bir isim için “bizimkini kaptılar” mealince bir ifade kullanmanın ne kadar doğru olduğunu tartışacak değiliz ancak meselenin hangi boyuta vardığını görmemiz açısından da önemlidir Seyyit Nezir’in bu serzenişi. Hür tefekkürün kalesi olan dergileri nasıl tanımlamalı ve sınıflandırmalıyız diye kendine sormadan da edemiyor insan bunları gördükçe. Hece, Kemal Tahir’i kullanamaz mı sahi?

Türkiye’de bir sol-sağ (‘sağ’ tabirini baştan beri muhafazakar/İslamcı anlamında da kullandığımı bir kez daha vurgulamam gerek) gibi bir siyasi kutuplaşmanın olduğu gözle görülen bir gerçektir. Bu, edebiyata da böyle yansımıştır kuşkusuz ancak benim eleştirdiğim nokta, yapılan “iyi işler”e bile kendinden olmayan kesimin göz kapaması… Edebiyat dergiciliğinde de görülen bu kutuplaşma, tarafların kendi dirsek teması kurdukları ile edebiyatçılık oynamasından çok öteye gidemiyor. Cem Erciyes 18.06.2011 tarihli Radikal’de kaleme aldığı “Edebiyatta dergiler bitti artık bloglara bakalım” adlı yazısında, edebiyat dergiciliğinin günümüzde geldiği noktayı belirtirken birtakım dergi isimleri veriyordu. Yazıda genel olarak değinilen edebiyat dergiciliğinin, internetin de etkisiyle gereken ilgiyi artık görmemesi. Erciyes’in kurduğu cümlelerden biri ise kendisinin meseleye bakış açısını görmemiz bakımından önemli: “Eskilere baş kaldıran, kendi sözünü duyurmak isteyen ekiplerin, grupların, akımların kendini gösterdiği ve kanıtladığı dergiler yakın zaman önce bitti; artık bunu kabul etmek lazım. Sıcak Nal, Varlık, Notos, Kitaplık, Sözcükler gibi dergiler hâlâ çıkıyor ve az da olsa okunuyor; ama o kadar.”

Erciyes’in zikrettiği dergi isimleri bir şekilde edebiyat dünyasında ismini duyurmuş, önemli dergiler. Özellikle Türk dergiciliğinin mihenk taşı diyebileceğimiz (ki eskiye nazaran çıtasının düşmüş olduğu da bir gerçektir) Varlık başta olmak üzere adı geçen dergiler önemli dergilerdir. Ancak ne yazık ki Erciyes bu dergi isimlerini anarken nasıl olmuşsa yirmi yıllık Dergâh’ın, kırk yıllık Türk Edebiyatı’nın isimlerini unutmuştur. Kendisine bu durum münasebetiyle ulaşıp da rahatsızlığımı bildirdiğimde, bana Muhafazakar çevrelerin çıkarttığı dergilerin adlarına yer vermemem onları dergiden saymamaktan değil, uzun süredir hiç takip etmediğim dergiler oldukları için aklıma gelmediler, Dergah ve Türk Edebiyatı gibi köklü dergiler yok sayılamaz tabii ki.” Karşılığını vermiş olan Erciyes’in dergiciliğe nasıl baktığı da takip ettiği dergilerden anlaşılmaktadır sanırım. Bu noktada Erciyes’i hedef tahtası haline getirmek gibi bir niyetim yok. Kendisi benim de sürekli (ve belki de en fazla) takip ettiğim Radikal Kitap’ın mutfağında önemli işler yapan ve benim de kıymet verdiğim bir isim. Ancak dergicilik, her ne demekse artık bu, belli kalıpların dışına çıkmıyor ya da çıkarılamıyorsa, zaten belli ölçüde ve belli kesimler için var demektir ve bu da edebiyatın özüne ne kadar uygun düşer tartışılmalıdır. Gözüme çarpan bir örnek olduğu için Cem Erciyes’in yazısına dikkat çekmeye çalıştım. Sol kesimden bir isim olarak Cem Erciyes böyle bir tespitte bulunuyor olabilir ancak bunu muhafazakâr/İslamcı kesim yapmıyor demek de abes olacaktır. “Türkiye’de edebiyatı sol yapar” mantığı ne kadar yanlışsa, solun yaptıklarını görmezden gelmeye çalışan muhafazakâr/İslamcıların yaptığı da o kadar yanlıştır. Mesele biraz da at gözlüklerini çıkartabilme cesaretini gösterebilmektedir sanıyorum ki…

Kendim Ettim Kendim Okudum

Taraf olmayanın bertaraf olacağının sıkça dile getirildiği bir ülkede yaşayan bizler, edebiyat sahasında da bir fikrin taraftarı olmanın en doğal hak olduğunu düşünebiliriz. Ancak o fikre holiganca sarılmak ve faşizanca, bir başka fikre tahammül edememek, zıt fikrin etrafındaki oluşumları görmemek, onları yok saymak gibi davranışlar ne edebiyatın ne de genel anlamda sanatın karakterine yakışır. İdeolojiler dünyasına dönmüş olan günümüz coğrafyasının bu tutumunu en azından sanat arenasından temizleyemez miyiz peki? Bunun için ne yapılmalı ya da? Burada çözüm yolları sunacak, hasta bir adama reçete yazmaya çalışacak değilim. Ama öncelikle yapmamız gereken “onlar”ın da varlığını kabul etmek. Her şeyden önce edebiyatın edepsizliğini yapmamak… Senin dergin, benim yayınevim, onların yazarı diye düşünmek edebiyatı daha iyi bir yer haline getirmeyecek belli ki. Mesele solun, sağın, İslamcının, muhafazakarın, komünistin, sosyalistin, ülkücünün meselesi değil. Mesele edebiyatla uğraşan herkesin meselesi… Basit bir fanzin edebiyat dergisinden yeni edebiyatçılar yetiştirmeye çalışan edebiyatın akademik çevrelerine kadar uzanan bu geniş yelpazeyi birbiriyle savaşanların arenası olarak görürsek, edebiyat ne kadar ilerler diye düşünmemiz de gerekir ardından. Edebiyatta tabi ki zıt kutuplar olacaktır ki bu tarihin her döneminde böyle olagelmiştir. Ancak günümüzdeki fikir ayrılıklarının Muallim Naci ile Recaizade Ekrem’in “Zemzeme-Demdeme” tartışması gibi olmadığı da kesindir. Muallim Naci ile Recaizade Ekrem, ilk olarak birbirlerinin farkında olarak başlamışlardır tartışmaya. Bizim problemimiz ise kendimizden olmayanı görmemek halini aldı günümüzde. İktidar yalakası adamların Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde sözde profesörler olmalarından tutun da, dergicilik yaptığını iddia eden yayıncıların sadece kendi yelpazelerindeki “diğer” dergileri görmesine kadar bütün bir edebiyat alemi kirli bir edebiyat oyunu oynamaktan uzakta değil galiba. Hal böyle olunca, saplantılı ideolojilerimizle birlikte kendi yaptıklarımızı kendi çevremizdeki adamlarla paylaşıp yine onlarla birlikte ve onlara okumaktan başka bir şey kalmıyor geriye yapacak. “Kendin pişir kendin ye” mantığındaki bu içi boş edebiyatçılık oyunu sürdükçe de insan sormadan edemiyor kendine, sahi şu edebiyat hangimizin malı?

TEMMUZ, 2012

________________________________
Mavi Yeşil Dergisi’nin Eylül-Ekim 2012′deki 77. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Mavi Yeşil’in 78. Sayısı Çıktı..!

 

78 sayı! Vay be… Bu demektir ki 13. yıl da tamamlanmış oldu böylece. Artık yeni bir nefes alma zamanı. Mavi Yeşil yayımlanmaya başladığında doğmuş olanlar, bugün lise öğrencisi olmaya aday arkadaşlar. Hasan Öztürk’ün tabiriyle, kültürün sadece bir mantar türü olduğunu zannedenler, Mavi Yeşil’in bunca yıl nasıl olup da ayakta durduğunu da anlayamayacaklardır herhalde. İşin iyi tarafı, bizler de o insanların Mavi Yeşil’i anlamasını beklemiyoruz artık. Boş siyasi lakırdılar, ucuz futbol muhabbetleri ve tabiri caizse, çeşitli arenalarda kimin daha uzağa işeyeceğini test etmeye çalışan zihniyetler, ‘Yetenek Sizsiniz’e katılmak için başvuru formu doldurabilirler. Bizim tek derdimiz yazı, kalem, kağıt, kitap, edebiyat, sanat… Daha ne olsun…

Mavi Yeşil’in kimsenin safında olmadığını defalarca vurguladık. Bazı -çok özür dilerim- kalın kafalılar, hala “Bunlar sağcı!”, “Yok efendim, bunlar solcu!” gibi yaftalamalarda bulunsa da biz kendi yolumuzda ilerlemeye devam ediyoruz. Mavi Yeşil’in tek mal varlığı okurlarıdır. Türkiye’deki edebiyat alemine bir “imza” atmanın peşinde olan Mavi Yeşil, o imzayı her geçen gün koyulaştırmaktan uzak durmuyor. Herkesin bir kez daha haberi ola…

Lafı daha fazla uzatmayacağım. Bu ve benzeri sıkıntıları, söylemleri önceki yazılardan birinde, Cebinde Akrep Olmayanlara Açık Not başlığı ile yazmıştım. O yüzden bu faslı kısa kesiyorum ve editörümüz Sezgin Taş’ın hazırladığı sunuş yazısını kopyalayıp buraya yapıştırıyorum. Mavi Yeşil 78. sayısını da çıkarmıştır vesselam!

Mavi Yeşil dergisi 78. sayısıyla on üçüncü yılını tamam­lıyor. On üç yıl sonra başladığımız yere dönüyor gibi­yiz: Anlaşılan o ki bu ülkenin gündeminde bilim, kültür ve özellikle de sanat bir türlü öncelik sırası kazanamayacak. Adına “milenyum” denilen bir zamanda, 2000 yılının başında, çıkmıştık yola; aradan on üç yıl geçti, savaş çığ(ırtkan)lıkları ve top sesleri arasında yolumuza devam ediyo­ruz. Bilimden, yaprak testlerin yüzdelik başarı oranı; kültür ve sanat denilince de yemekli, türkülü, eğlence­li yerel yönetim patentli yarı resmi panayır gösterileri anlaşılmaya devem etse de Mavi Yeşil dergisi sanat ve edebiyat yolundaki kararlılığını yazı yardımıyla sürdür­meye devam ediyor.

Bu sayımıza Esra Polat’ın Üvercinka incelemesiyle başlıyoruz. Cemal Süreya’nın şiir evrenini, imgelemini, şiirini biçimleyen estetik bakış açısını yakından incele­me fırsatı bulduğumuz Üvercinka alı yazıda yüzey ya­pıdan derin yapıya yolculuk yapıyoruz. II. Yeni kuşağı­nın önemli şairlerinden Cemal Süreya’yı bu yolculukta daha yakından tanıma fırsatı buluyoruz. Kısa bir ardan sonra yazan Hasan Öztürk de yepyeni bir kitabın mer­kezine çağıyor bizi: Türk Romanında Yazar ve Başkala­şım. Türk romanını biçimleyen ana figürlerin, yazar ve kahraman sorunsalının izleğinde Türkiye’de roman ve onun eleştirisi konusunda Parla’nın düşünüş biçimine kapılar aralıyor yazısında. İlker Aslan genç bir yazarın ve yeni bir kitabın izini sürüyor. Gökhan Yılmaz’ın Bi­raz Kuşlar, Azıcık Allah adlı eserini öykücülüğümüze getirdiği yeni soluğu inceleme fırsatı buluyoruz Aslan’ın yazısında. Hakan Bilge edebiyat, sanat, sinema eksen­li yazısında Amerikan emperyalizminin Hollywood’da insancıl bir kılığa sokulması girişimini gözler önüne seriyor. Gülşah Şişman Tzvetan Todorov’un poetik kuramın ana çizgilerini yansıtan Poetikaya Giriş aldı kitabını inceledi. Ömer Kalafatcı 1952 Mısır Devrimi ve Necip Mahfuz’un “Miramar”ını konu aldığı yazısıyla aramızda. Mehmet Nur Karakeçi uzun bir aradan son­ra aramıza katılıyor. Gönül Türüt Kesim ise büyük şa­irimiz Yahya Kemal ve onun şiir anlayışını kaleme aldı.

Bu sayının dikkat çeken öykücülerinden biri Farzet ki Dönmedim adlı kitabın yazarı Dursun Ali Sazkaya. Ya­zarın öyküsü hem anılara hem de var olma sancısının bilincine bir pencere açıyor. Kübra Aslan, Ayşegül Ergül ve Kadri Ra­şit Akdeniz bu sayımızın diğer öykücüleri.

Bu sayımızın şairleri ise: Pınar Doğu, Sebahattin De­mirci, Hızır İrfan Önder, Erkan Karakiraz, Fatih Ya­vuz Çiçek, Ömer Eski ve Altay Taşkın.

 

78.sayının içindekiler

Üvercinka / Esra Polat… 2
Lal Manifesto / Pınar Doğu… 7
“Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım”/ Hasan Öztürk… 8
Kuru Kalem / Altay Taşkın… 11
Kuşlar, Allah ve Diğer Şeyler / İlker Aslan…12
24 Saat Amerikan Emperyalizmi / Hakan Bilge…14
Tzvetan Todorov, Poetikaya Giriş / Gülşah Şişman… 16
1952 Mısır Devrimi ve Miramar / Ömer Kalafatcı… 18
Hazan Vakti / Ömer Eski… 19
Dert Çok, Hem-Dert Yok / M. Nur Karageçi… 20
Üç Nokta / Yiğit Tornacı… 22
Hazan Vakti / Hızır İrfan Önder… 23
Gerçek / Erkan Karakiraz… 23
Yahya Kemal ve Şiir / Gönül Türüt Kesim… 24
Kurallı Birleşik Hayaller / Sebahattin Demirci… 26
Kelebeğin Çekim Kuvveti / Fatih Yavuz Çiçek… 27
Bir Monolog / Kübra Aslan… 28
Kimi/n Zamanı / Ayşegül Ergül… 29
Gidip Dönemeyenler İçin / Dursun Ali Sazkaya… 30
Geçti Dost Kervanı / Kadri Raşit Akdeniz… 32

İletişim: bilgi@maviyesildergisi.com

Sezgin TAŞ


ANADOLU’NUN ÇATISI: ERZURUM (Ayraç 36.Sayı)

ANADOLU’NUN ÇATISI: ERZURUM * 

“Erzurum Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar.” diyen Tanpınar’ın, Beş Şehir’de anlattığı, diğerlerine nazaran (coğrafi olarak) en “uzak” kent belki de Erzurum’dur. Tanpınar’ın da vurgu yaptığı yüksek rakımının Türk tarihine de 1945 metreden bakması sadece fiziki ve coğrafi olarak yukarıda olmasından değil aynı zamanda tarihsel süreç içinde önemli olaylara ev sahipliği yapması, nice badireler atlatması ve pek çok medeniyetin uğrak yeri olmasıyla da alakalıdır.  Milattan önceki dönemlerden günümüze kadar Anadolu’nun en stratejik noktalarından birisi olarak görülen ve neredeyse tarihin hiçbir döneminde boş bırakılmayan Erzurum’un, nispeten yakın tarihimiz diyebileceğimiz milli mücadele döneminin de en önemli kalelerinden birisi olması tesadüf değildir şüphesiz. Bugün bile şehrin içinde gezerken mimari yapının göz alabildiğine tarih kokması ve o tarihi dokunun iliklerinize işlemesi Erzurum’un nasıl bir kent olduğunu görmemize yardımcı olacaktır.

Tanpınar da Beş Şehir’de aynı duygularla hareket ederek Erzurum’u anlatır. “Erzurum’a üç defa, üçünde de ayrı ayrı yollardan gittim.” diyen Tanpınar, ilk yolculuğunu daha çocuk denecek yaşta, Balkan Savaşları’nın sonunda yapmıştır. Çocuk gözleriyle gözlemlediği Erzurum’un, o dönemim coğrafyasının ve sosyoekonomik şartlarının kendi deyimiyle “üzerindeki tesiri” de büyük olmuştur. İkinci gidişindeki Erzurum ile (ki ikinci seyahatini öğretmen olarak yapar ve sene 1923’tür) çocukken gördüğü Erzurum arasındaki büyük farkları dehşet içerisinde okuruz Tanpınar’ın kaleminden:  “İkinci defa gördüğüm bu şehir, artık şark vilayetlerinin iktisadi merkezi, yaylanın gülü, bu havalide söylenen türkülerin yarısından çoğunun güzelliğini övdüğü eski Erzurum değildi. Harp, hicret, katliamlar, tifüs, çeşit çeşit felaket, üzerinden ağır bir silindir gibi geçmiş, her şeyi ezip devirivermişti.” Gördüğümüz üzere ikinci ziyaretindeki Erzurum, belki biraz da artık yetişkin bir birey olmasının da getirdiği tecrübeyle daha dikkatle incelenen ve daha karamsar bir Erzurum’dur Tanpınar’ın gözünde. Gerçekten de dönemin Erzurum’u zor şartlardan geçmiş ve hala da geçmekte olan bir Erzurum’dur. Ekonomik ve sosyal canlılığın neredeyse kaybolduğu bu şehir, Anadolu’nun diğer mücadeleci şehirlerinden farklı değildir. Nüfusu azalmış, kalan nüfus da çeşitli sıkıntılar içerisine düşmüştür. Tanpınar’ın “Hiçbir yerde memleketin Birinci Cihan Harbi’nde geçirdiği tecrübenin acılığı burada olduğu kadar vuzuhla görülemezdi.” şeklindeki vurgusundan da anladığımız üzere Erzurum’un “eski Erzurum” halini alması epeyce zaman alacaktır. Kanayan yaraları sarmak kolay değildi muhakkak ancak bu karamsar hava er ya da geç dağılacaktır. Kaybolan şeyin ne olduğunun o dönemlerde anlaşılmasının güç olduğunu da söyleyen Tanpınar için aslında kaybolan “bütün bir hayat tarzı, bütün bir dünya” idi. Ancak Tanpınar’ın Erzurum için söylediği bir başka dikkat çekici nokta da bu “değişim”in eninde sonunda gerçekleşeceğiydi. Ona göre savaş sadece kaçınılmaz olanı hızlandırmış ve “beş on yılda ve en iyi şartlarda değişebilecek bütün bir hayat çerçevesini bir hamlede kırıp dağıtmıştı.”

Tanpınar’ın Erzurum’daki hatıralarının önemli duraklarından birisi de lisede öğretmenlik yaptığı dönemde Atatürk’le olan görüşmesidir. “Atatürk’ü ilk defa Erzurum’da gördüm.” diyen Tanpınar için “Atatürk” saygı duyulacak bir insanın ötesinde, bir kahraman, ne yaptığını bilen bir devlet adamı ve alçakgönüllü bir liderdir. Tanpınar’ın Atatürk için kullandığı ifadelerden bazıları, “Sakin, kibar, daima dikkatli ve her şeye alakalıydı.” şeklindedir. Bu dönemde yaşanan deprem olayından korkan halkı yatıştırmak için bizzat Erzurum’a giden Atatürk, Tanpınar üzerinde de izler bırakmıştır muhakkak. Sohbet ettikleri bir anda Tanpınar’a medreselerin kapatılması üzerindeki düşüncelerini soran Atatürk’le bu konudaki fikirlerini paylaşan Tanpınar, hayatının daha sonraki dönemlerinde onu tekrar görmüş olmasına rağmen onunla konuşma imkânı bulamamıştır.

Tanpınar’ın Erzurum’a son gidişi II. Dünya Savaşı’nın son yıllarına denk gelir. Yani neredeyse yirmi yıl sonraya… Bu açıdan bakarsak Tanpınar’ın Erzurum’unun üç gidişinde de farklı bir Erzurum olarak karşımıza çıkmasının sebebini daha net anlayabiliriz. Son seferinde gittiği Erzurum’u daha canlı, toparlanmış, kendine gelmiş olarak bulan Tanpınar, Beş Şehir’de Erzurum’u anlattığı satırlar boyunca ondaki bu sürekli değişimden de sık sık bahseder. Cumhuriyet’in ilk dönemindeki karmaşık ortamdan da sıyrılan Erzurum, artık yeni Türkiye’nin gelişmiş ve gelişmeye devam eden şehirlerinden biri olacaktır belli ki. Burada görülen, mini bir Türkiye’dir. Tanpınar ile birlikte Erzurum da değişmiş, onun gibi biraz daha yaşlanmış ancak yaşlandıkça biraz daha da “eski” Erzurum halini almıştır. Son bölümde Tanpınar karamsar gömleğini de üzerinden çıkararak bunlara değinir. “Sanki vatana çatısından bakıyordum.” dediği Erzurum, Tanpınar’ın ruhunda da derin izler bırakmıştır.

Dünün Erzurum’u Bugünün Erzurum’u

Erzurum’un bir esnaf şehri olduğunu vurgulayan Tanpınar, oranın esnafını terbiyeli, saygılı ve güvenilir olarak betimler. Sosyoekonomik hayatı canlı tutan esnafların yanı sıra kervan yollarını da şehrin kalkınması için önemli duraklar olarak görür. O kadar ki bu yollar sadece ticaret hayatını canlı tutmakla kalmaz, otuz iki sanatı da beslermiş. Tanpınar’ın bahsettiği bu sanatlardan bazıları, “semerciler, dikiciler, kılıççılar, kuyumcular, çadırcılar, zarcılar, sabuncular, ipçiler, takımcılar, mumcular…”dır. Buradan da anladığımız gibi Tanpınar’ın “sanat” dediği bizim bugün kullandığımız anlamıyla “zanaat”tır. Bunun yanında yine bugünkü anlamıyla sanata da değinir Tanpınar. Edebiyat, musiki ve mimari alanından önemli örnekler veren Tanpınar’ın Erzurum’unu bir “şairler şehri” olarak nitelersek de çok ileriye gitmiş olmayız sanıyorum ki. Satır aralarında kaleme aldığı Erzurum türküleri, şiirleri ve oranın çeşitli halk ozanları, Tanpınar’ın zihninde o kadar canlıdır ki bizler de o satırları okurken kendimizi o halk ozanlarının yanında şiir ya da türkü dinlerken buluruz zaman zaman.

Öte yandan şehre bugünkü havasını da veren en önemli unsur, önceki satırlarda da söylediğimiz gibi oranın mimarisidir. İlk paragrafta da belirttiğim üzere şehrin buram buram tarih kokmasının ana sebebi bu tarihi yapı. Tanpınar, bu mimariden bahsederken en önemli örnekler olarak Ulu Cami’yi, Lala Paşa Camii’ni, Çifte Minare’yi, Yakutiye’yi, Erzurum Kalesi’ni sunar. Gerçekten de bugün bile şehrin turist çekmesine yardımcı olan mimari yapılardır bunlar. Tanpınar’ın ismini zikrettiği mimari eserler dışında da pek çok mimari yapı vardır şehirde. Osmanlı’dan ve hatta daha öncesinden izler taşıyan bu eserler yeni Türkiye’nin Erzurum’unda eskiyi görebilmemiz açısından da önemlidir. İlerleyen zamanla birlikte sürekli değişen Erzurum’un değişmeyen yönlerinden birisi de işte bu sanatsal yönüdür…

Bugün Erzurum Türkiye’nin neresindedir peki? Doğunun kalesi olan Erzurum, bunca büyük bir tarihsel geçmiş ile zamana meydan okurken, şüphesiz Tanpınar’ın sık sık söylediği belli “değişim”lerden de nasibini almaktadır hala. Verimli topraklarına rağmen elverişsiz iklimi sebebiyle tarımsal faaliyetleri sınırlı olan Erzurum’un hala en önemli özelliği şehir içindeki, şehirlerarasındaki ve hatta yurt sınırlarını da aşan ticarettir. Doğu kapılarına yakın olmasının verdiği coğrafi avantajla, eskiden olduğu gibi bir “ticaret durağı” olma özelliğini de sürdürmüyor değil Erzurum. Bununla birlikte geçmişte belki de hayal bile edilemeyecek bir öğrenci potansiyeline sahip bugün şehir. Evveliyatından beri bir asker şehri olduğu gerçeği bugün de değişmeyen Erzurum’un öğrencilere her geçen gün daha fazla kucak açması, Tanpınar’ın Erzurum Lisesi’ndeki yıllarının üzerine onca basamak konduğunun da göstergesi belki de. Öte yandan çeşitli kış sporlarına (ki yakın zamanda gerçekleştirilen Üniversiteler Arası Kış Olimpiyatları bunun en güzel örneğidir) ev sahipliği yapacak kadar büyük yatırımların yapılması, açılan yeni turizm merkezleriyle farklı ülkelerden turistlerin şehre çekilmesi de Erzurum’un gün geçtikçe geliştiğinin bir başka yansımasıdır. Sahip olduğu potansiyel değerlendirilirken şehir mevcut sınırlarının da dışına taşmaya devam ediyor hala.

Milli mücadelenin simge şehirlerinden olan Erzurum, hala bu özelliği ile anılmaya devam ediyor. Sayısız tabyaların, çeşitli tepelerinden insanlara göz kırptığı şehrin meydanında hala “Ya istiklal ya ölüm…” yazması bunun sadece küçük bir göstergesi. Turizm ve kültür şehri olma yolunda adım adım ilerleyen ve adımları her geçen gün büyüyen Erzurum’un, bu tarihi rolünden sıyrılması mümkün değil şüphesiz. “Atatürk Erzurum’dan işe başlar. Tıpkı ilk fatihler gibi oradan Anadolu’nun içine doğru yürür; oradan başlayarak yurdumuzu, milletimizin tarihi hakları adına yeni baştan fethederiz.” diyen Tanpınar’ın o günkü fikirleri bugünü de yansıtmıyor mu sanki?

Tanpınar Erzurum’a üç defa gitmişti dedik ve anlattıklarıyla birlikte vurguladığı kadarıyla üçünde de ayrı bir Erzurum gördüğünü belirttik. Çocuk gözlerle hayran olduğu Erzurum’dan viran bir kente dönüşen Erzurum’a ve ardından da toparlanmış, kendine gelmiş dediği Erzurum her defasında farklı bir şekilde çıkmıştı Tanpınar’ın karşısına. Beş Şehir’de, Tanpınar’ın Erzurum üzerine yazılan satırlarını okurken insan sormadan edemiyor kendisine; bugünün, hareketli, öğrencilerle ve turistlerle dolu, yer yer yüksek binalarının ve alış veriş merkezlerinin kapladığı caddelerini görseydi Tanpınar, şehrin içinde kendini kaybeder miydi acaba?

 Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi’nin Ekim 2012′deki 36. sayısında yayımlanmıştır.