Monthly Archives: Aralık 2012

Zaten ayrı dünyaların insanlarıydık 2012..!

2012

2012’de neler olduğuna dair ufak notlarım var. Bu yılın son gününde, bir şekilde kayıtlara geçmesi adına, buraya da yazmam gerek bunları. Geçen zaman her daim bir nebze hüzün bırakır avuçlarımıza. Benim için de böyleydi bu, sizin için de öyledir. Bazen farkında olmayız ama öyledir.

2012’de;
Sabahları uyanıp geceleri uyumaya devam ettim.
Güzel bir şarkı dinledim.
Berbat bir şarkıyı yarısında kapattım.
En az bir güzel tiyatro oyununa gittim.
En az bir başka tiyatro oyununda çok sıkıldım.
Güzel bir çocukla otobüste sohbet ettim.
Bir önceki yıl aramızda olmayan bir başka güzel çocuksa en önemli gündem maddelerimizden birisi oldu.
Bir önceki yıl hayatta olan yaşlı bir adamınsa tabutunu taşıdım.
Çok sevdiğim bir insandan fiziksel olarak ayrıldık hem de daha önce hiç olmadığımız kadar uzun bir zaman için.
Bir öykü yazdım ve sonunu bağlamayı yine beceremedim.
Şiir yazmayı yine denemedim.
Mavi Yeşil bir yıl daha büyürken dergide yazı yazan onlarca insan, dergiyi okuyan onlarca okur bir yaş daha yaşlandı.
Eski bir arkadaşımın kim olduğunu unuttum.
Eskiden olmayan bir arkadaşımın kim olduğunu bilmeye başladım.
Yine en çok yediğim yemek fasulye yemeği oldu.
Hamburger yemeyi yine anlamsız buldum.
Lüks olmayan bir lokantada en az iki kişi olarak iyi bir kazık yedik.
Yine bir sürü kitap aldım.
Yine birkaç kitabı okurken bazı yerlerinin altını çizdim.
Gitarımın re teli koptu.
Kopan telin re teli değil de sol teli olduğunu anlamam uzunca bir zamanımı aldı.
Çocukluğumun soğuk bahçesinin üstüne inşaat yapmaya başladılar.
Duruma alışmam uzun sürmedi.
Çift sayıları sevmemeye devam ettim.
Saatimi en az yirmi bir kere 08.27’ye kurdum ve düşündüğüm saatte uyanamadım.
Bisikletimin, özür dilerim Abbas’ın, başta lastikleri olmak üzere pek çok yedek parçasını yeniledim.
En az bir kere denize gittim Abbas’la birlikte.
Bu yıl da Karadeniz dışındaki bir denizde yüzmedim.
Birkaç arkadaşım evlendi.
Birkaç arkadaşım bekarlığın zirvesinde dolaşmaya ant içti.
Birkaç güzel halı saha maçı yaptık.
O maçların pek çoğunda ileride oynadım ve goller attım.
Forvet olarak başladığım maçların bazılarını sağ bek mevkisinde tamamladım.
Pek çok golü beceriksizliğim yüzünden atamadım.
Futbolla ilgili bir belgesel izledim.
Ne olursa olsun Fenerbahçe’yi hep çok sevdim.
Ama yine de Rizespor’un maçlarına daha çok gittim.
Futbol muhabbeti yüzünden sevgilimle tartıştım.
Bazı ayrılıklar gördüm.
Bazı ayrılıkların sona erdiğini gördüm.
En az bir güzel konsere gittim.
Trabzon’u bu yıl daha çok sevdim ve oraya alıştım.
Hiçbir şehrin İstanbul gibi olamayacağını anladım bir kez daha.
İstanbul’umu özledim, kimseler hariç değil.
Ne yapacağımı bilemedim bazı zamanlar.
Bazı zamanlar yapacağımı düşündüğüm şeyleri yapamadım.
Her zaman düşündüm ve daha çok daha çok düşündüm.
Düşündüklerimin büyük bir kısmını yine yazamadım.
Kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyorlardı, bildim.
İki bin on iki’yi en az bir kere rakamla değil de yazıyla yazdım.
Şimdi giderken onu yine harflere döküyor olmaktan memnun oldum.

Daha ne çok şey yaptım, ne çok şey geldi ve geçip gitti… Yılbaşı kutlamalarına her zamanki gibi anlam veremedim, tıpkı doğum günü kutlamalarına anlam veremediğim gibi. Takvimden kopardığım her yaprak kendi ölümümüze biraz daha yaklaştırdı bizi. Belki de bu yüzden umursamadım yılların değişmesini. Şimdi, yine öyle…

Sevgili 2012,
Seninle paylaştığım bunca şeyin çok daha ötesi var. Biliyorum. Sen de biliyorsun. Biliyorsun ve geçip gidiyorsun. Git. Senden öncekiler de senin kadar kalmışlardı ve gitmişlerdi. Seni sevmedim. Senden öncekini de. Muhtemelen sonrakini de sevmeyeceğim. Olsun.

Zamandır, geçer.

Reklamlar

2012 in Review

[Sırf aşağıdaki Cannes ile ilgili ifade hoşuma gitti diye bunu yayınlıyorum.]

 

WordPress.com istatistik yardımcı maymunları bu blog için bir 2012 yıllık raporu hazırladılar.

İşte bir alıntı:

2012 Cannes Film Festivaline 4.329 film gönderildi. Bu blog, 2012 içinde yaklaşık 24.000 kez görüntülenmiş. Eğer her görüntülenen bir film olsaydı, bu blog 6 Film Festivaline ev sahipliği yapardı

Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.


Alıntı Defterim: Ali Teoman – Eşikte

ALİ TEOMAN

Başı sonu belirsiz bir uzamın bulanıklaşan derinliklerinde gitgide silikleşip gözden yiten, ince ve kırılgan, kıvrımlı bükümlü yaşam çizgisinin izlediği rastlantısal yolda bir diğeriyle kesişmesi ve belki de bilinmeyen bir zamanda yine buluşmak üzere çatallanıp ayrılmadan önce kısacık bir süre için bile olsa yol arkadaşıyla sıradışı bir koşutluk göstermesi ne tuhaf!

*

Onun uzun parmaklı, kemikli, erkeksi sol elini tanıyorum.

*

Yaşadığımız elden düşme yaşam…

*

…rastlantıların ne büyük bir rol oynadıklarını düşündü.

*

Öyle ya: Apaçık ortada olan, dikkat çekmez. Gizlenmeye çalışılan, kuşku ve merak uyandırır oysa.

*

Olaylar mı sözdizimini yaratmıştı, yoksa sizdizimi mi olayları?

*

Cansu Yıldırım Blogspot[*]

*

Bir bardak suda yüzen zeytinyağı damlacığı… Bu sahiden benim yaşamım mı? Sahiden mi?

*

…sonsuz yaşantı olasılıklarından biri…

*

Bir insanın ölmesi de yaşaması kadar doğaldır çünkü ve her ne kadar öldüğü sırada otuz beş yaş sularnda ise de, bu gerçeğin bizim kahramanımız için de geçerli olmasında garipsenecek bir şey göremiyoruz.

*

Her ikisi de sıradan insanların yaşamlarını yaşayıp sıradan insanların ölümlerini öldüler. Hiçbir zaman intihar etmediler, gazete başlıklarına geçmediler, on dakika için bile ünlü olmadılar. Roman kahramanı oluşları buna engel olmadı.

*

Cinsellik başkalarına ait olduğu zaman tiksinti vericidir. Ama biz yaptığımızda, öyle değil: Niçin?

*

Alfabeyi öğrenmeye başlayan bir çocuk x y z diye bitirmek zorundaydı hep diziyi. Bunun nedeni, a b c ile başlamış oluşuydu ve bunun niçin böyle olduğunu, olması gerektiğini sormak gelmemişti aklına.

*

Olmuş olan, olması gerekendi zaten ve uzun uzadıya kafa patlatmaya gerek yoktu bunun üzerinde.

*

Terazinin bir kefesine sonsuzluğu koyarsanız eğer, diğerine ne koyarsanız koyun, ağır basan taraf sonsuzluk olacaktır, sonsuzca.

ali teoman - eşikte

______________________
[*] Fotoğraf Cansu Yıldırım‘ın nevi şahsına münhasır blog sayfasından alınmıştır ki o adres de şu şekildedir:
http://cansu-yildirim.blogspot.com/2012/06/ali-teoman-esikte.html


Alıntı Defterim: Samuel Beckett – Murphy

B1

“Murphy bütün yaşam bir karmaşa ve bu yığının içinden seçebildiğimiz görüntülerden oluşuyor.”

*

“…Mükemmel bir yaşlı amca. Temiz, sağır ve dilsiz.”

*

“Ama parasız yaşayamayız” dedi Celia.
“Tanrı yardım eder” dedi Murphy.
Tanrı’nın yardımda gösterdiği aşırı ilgisizlik, onları öyle aşırı taşkınlıklara sürükledi ki sonunda sağlıkları da adamakıllı etkilendi bundan.

*

“Paralı asker kaçar, paralı askerdir çünkü.”

*

Samuel Beckett Boulevard St Jacque, Paris, 1985 2

*

“Tutkuların önünde, saygıyla eğilirim” dedi adam.

*

“Ama yalnızca bedensel bir gidişin ne yararı olabilir?” dedi Murphy,

*

“Lanet olasıca kadınların hepsi aynı, sevmesini beceremiyorsunuz, katlanmayı beceremiyorsunuz, katlanabildiğiniz tek duygu, başkalarının sizin için duyumsadıkları, hepsi bu. Piçkuruları ve Tanrını cezası ev işleriyle her şeyin içine sıçmadan, beş dakikalık bir süre için bile sevmeyi bilmiyorsunuz. Ah, nasıl da tiksiniyorum şu odalarımızdaki Venüs ve Eros öykülerimizden. Ninemi hatırlatıyor bana.”

*

samuel_beckett_2

*

Cooper’ın görünürde tek insani özelliği, alkollü maddelere duyduğu hastalıklı eğilimdi.

*

“İnsanlık iki kovalı bir kuyudur, biri dolmak için aşağı inerken öteki boşalmak için yukarı çıkar” dedi Wylie.

*

Akıl onu kaybetmekten korkanlara kene gibi yapışırdı. Ya kaybetmeyi umut edenlere…

*

Yatağında uyumak isteyen bir adam. Onun başının ardındaki saklandığı yerden çıkmak isteyen bir fare. Adam farenin gürültüsünü duyduğu için uyuyamaz, fare de adamın gürültüsünü duyduğu için çıkamaz. Biri uyanık kalır, öteki de beklerken mutsuzdur, ama adamın uyuduğunu, farenin de deliğinden çıktığını varsayarsak, ikisinin de mutluluklarını kesinleyebiliriz.

*

Bu kitaptaki kuklalar er ya da geç ağlayacak, Murphy dışında. O bir kukla değil çünkü.

Samuel Beckett - Murphy


Modernizmin Karanlık Koridorlarında: Kafka [Murat Gülsoy / muratgulsoy.wordpress.com]

MURAT GÜLSOY

View original post


KUŞLAR, ALLAH ve DİĞER ŞEYLER (Mavi Yeşil 78. Sayı)

Biraz Kuşlar Azıcık Allah

KUŞLAR, ALLAH ve DİĞER ŞEYLER *

Daha ilk sayfasında, “modern bir öykünün içinde olduğumuzu unutmamalıyız” diyen Gökhan Yılmaz, kurduğu, kırdığı, eğdiği, büktüğü, sertleştirdiği, yumuşattığı, alıp sattığı, eklediği, çıkardığı cümleleriyle öykücülüğün sınırlarını zorluyor. Lacivert, Öykü Teknesi, Melantis, Kül Öykü, Dergâh, Yeni Yazı, Özgür Edebiyat, Kitap-lık, Notos dergilerindeki öykülerini okuduğumuz Gökhan Yılmaz, yazdığı öyküleriyle bir devrim hayalini de sırtında taşıyarak okuyucuya sunuyor desek yanlış olmaz. Sanattaki ve edebiyattaki sınırlara karşı olan bir insan olarak, Yılmaz2ın öykülerini bir devre yerleştirmeye de uzak duruyorum. Kimine göre modern öyküler –ki kendisi de modern bir öyküde olduğumuzu söylüyordu-, kimine göre postmodern öyküler olabilir okuduklarımız ancak bence onun yazdıklarında “hepsinden biraz” var. “Biraz Kuşlar, Azıcık Allah” gibi sıra dışı bir isimle derlediği öykü kitabında “irili ufaklı” yirmi üç adet öykü var. Öyküleri tek tek incelemenin imkânsız ve bir ölçüde de gereksiz olduğunu düşündüğüm için (belki de kendimi yeterli görmüyorumdur bu konuda) bir okur olarak kendi dikkatimi çeken birkaç noktayı gündeme getirmekle yetineceğim.

 Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta dikkat çeken ilk unsur kitabın ismi… Bu ince ama bir yönüyle fazlasıyla kalın olan bu kitabı “Ne diyor bu adam?” sorusunu sora sora alıyorsunuz elinize. “Biricik ego”suna ithaf ettiği kitabı için, (verdiği bir röportajda) “Kitap ne kadarsa egom da o kadar, 151 sayfa.” dese de bana öyle geliyor ki egosunu kendinden çok uzaklara bırakarak yazıyor öykülerini. Öykünün ne olduğunu ya da ne olmadığını düşünerek yazıyor olsa gerek ki bazı öyküleri neredeyse “öykü(?)” bile değil bence. Hatta bir türü bile yok… Bana kalırsa Gökhan Yılmaz’ın böyle bir kaygısı da yok. Öyle öyküler sunuyor ki okura, okunurken “sadece yazılmış” izlenimine bile kapılabiliyoruz zaman zaman. Bu söylediğim olumsuz bir şekilde algılanırsa diye de hemen müdahale edeyim kendi cümleme, öykülerin “sadece yazılmış” olması, yaşamın birebir içinde olmasıyla da ilgili. Öyküleri belki de bu yüzden “iyi” öyküler. Hayat ile temas içerisinde. Bazen kopuk gibi görünen ancak o kalın bağı hiçbir zaman koparmayan öyküler… Öykü üzerine söylediği şu cümlesinden de hayat ile öyküler arasındaki bağı anlayabiliriz diye düşünüyorum: “İyi öyküler yazabilmek için önce hayatta kalmak, hayatta olmak lazım, değil mi?”

Gökhan Yılmaz’ın öyküleri genel olarak söylemek gerekirse kolay öyküler değil. Kolaycı okuyucuya da bu sebeple ters gelebilecek öyküler. Yukarıda da belirttiğim üzere, sınırları tanımayan, ‘giriş-gelişme-sonuç’ çizgisine takılıp kalmayan, yorucu metinler. Konuya hâkim olmak için bazı satırları tekrar tekrar okumanız gerekiyor bu yüzden. Okurla arasında kurduğu köprüyü kendi öyküleriyle de arasında kuruyor ve yazar-öykü-okur şeklinde bir zincir çıkıyor karşımıza. Yılmaz, zaman zaman kendi öyküsünün kurbanı ya da okuru oluyor. Yazarlık ceketini bir kenara bırakıp öyküyü ve kendisini de eleştirebiliyor. Tabi bu eleştiriyi öyle bir yapıyor ki tümden bir “öykü camiası” pay çıkarabiliyor kendine. Konuyu dağıtmadan, okur ile olan ilişkiye yeniden dönmek gerekirse, dediğim gibi kolay okurlara ters gelebilecek bir öykü anlayışına sahip Gökhan Yılmaz. Kurgudaki sınır tanımazlık, dildeki çizgi dışı girişimleri onun öykülerini başarılı ve farklı kılıyor bu yüzden. Dil, Gökhan Yılmaz’ın öykülerindeki en önemli silah…

Gökhan Yılmaz

Dilimlenmiş Bir Dil

Türkçenin imkânları dâhilinde yazılabilecek öykülerin tümünden daha fazlası var Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta. Gökhan Yılmaz, dilin matematiğini bir yana koyarak kelimelerle oynuyor. Bir Amerikan filminden fırlamışçasına bağırıyor satırları: “Noktalama işaretlerinin canı cehenneme!” Yazarın, bütün bunları yaparkenki en önemli özelliği, ‘öykü tekniği’ diye bir tekniğe inanmıyor olması olabilir. Öyle bir teknik varsa da, gidilmiş bir yoldan geçmiyor yazar. Kendi tekniğini kendisi yaratıyor. Özgün bir üslup çıkıyor ortaya böylece. Bir evi var Gökhan Yılmaz’ın. O, bu eve giriyor, sıradan bir şey yapıyormuşçasına kapıyı, pencereyi kırıyor, koltukları parçalıyor, televizyon camına çekiçle saldırıyor. Bunu yaparken rahatsız olmuyor, tam tersine daha rahat olabileceği bir ortam sunuyor kendisine. Misafirleri (okurlar) onun evine konuk olduklarında ise önceleri bu durumu yadırgayabiliyorlar. Sonrasındaysa ısınıyorlar ortama. Kendi evlerindeymişçesine ve sanki her şey “normal”mişçesine keyiflerine bakıyorlar.

Dili bir amaç olarak kullanmıyor yazar. Onun için, ulaşılması gereken bir zirveden ziyade, o yoldaki bir konaklama yeri olarak görüyor dili. Hörgüç adlı öyküsünde, “… bir öykücünün kafası hep karışık olmalıydı,” diyen yazar, bu kafa karışıklığının bulaşıcı olduğuna da inandırıyor okuru açıkçası. Kafası karışık, zihni bulanık öyküleri oluşturan bu sıra dışı cümleler, son yıllarda sosyal medyanın merkezi haline gelen twitter’ın moda tabiriyle “en az 100 kere retweet” alabilecek cümleler…

Bütün bu dil oyunlarının başarılı olmasının bir başka sebebi daha var bence. O da Gökhan Yılmaz’ın içine daldığı ve okuru da davet ettiği muhteva… Kullandığı dil ile televizyon için başarılı bir komedi dizisi senaryosu yazması çok daha kolay olurdu onun için. Kolaylıkla birlikte, bana kalırsa, daha da az dikkat çekici bir metin çıkardı ortaya böylece. Ama Gökhan Yılmaz, bu mizahi dili kullanırken komik şeyler anlatmıyor çoğu zaman. Anlattıkları, yer yer yürek burkan, derin psikolojik temelleri olan ve bilinçaltına nüfuz eden, sert bir içki kadar sert şeyler… Bütün bunları anlatırken, böylesi bir dil kullanması; anlattıklarıyla tamamen ters bir mizah oluşturması onun öykülerini farklı bir yerde görmemize sebep oluyor işte. Komik bir olayı ya da olguyu mizahi bir dille anlatmak kolaydır ancak zor olan “gülünmeyecek” bir olayı “gülümsetebilen” bir dille anlatmaktır. Yılmaz’ın yaptığı tam da bu bence… Öykülerini okurken Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’sunu okuyormuşçasına yoruluyor, Oğuz Atay’dan hikâyeler dinliyormuşçasına rahatlıyoruz bu yüzden. Ve en sonunda, Oğuz Atay’ın günlüğündeki ilk gün metninin sonunda kurduğu cümle gibi sarsıyor bizi öyküleri: “Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.”

Öykülerinin merkezini oluşturan en önemli karakterler ise ebeveynler. Pek çok öykünün merkezinde yer alan “baba” imgesi, çoğu zaman karşısında onunla hesaplaşan bir “evlat” imgesiyle var oluyor. “Anne” ise, babaya göre bir hesaplaşma içerisine girilmesinden çok yüceltilen, kutsallaştırılan bir imge. Anne ile baba arasında bir fark var bu yüzden. Yazarın bu seçimi bilinçli bir seçim gibime geliyor. Yazılan metin öykü de olsa roman da olsa şiir de olsa yazarından izler taşır denir, bu öyküler de Gökhan Yılmaz’ın hayatından izler taşıyor mu bilinmez, ancak çok da önemi yok sanırım. Öyküleri için, “Ben onun yazarıyım, yapanı değil.” Diyen Gökhan Yılmaz, bana kalırsa kafalardaki soru işaretlerine de son veriyor bir şekilde…

Çeşitli edebiyat dergilerinde ve internet bloglarında, Biraz Kuşlar, Azıcık Allah için söylenen önemli bir niteleme de, öykülerin “deneysel” çalışmalar olduğu. Bu noktaya da bir ölçüde itiraz etmek istiyorum. Çünkü bana kalırsa, her yazar kendi deneyini kendisi yapar. Başkasının izinden gitmediği ve “yeni” bir “şey” ortaya çıkardığı için “deneysel” metinler yazdığı düşünülen yazar için, önceki yazılanlara “benzer” metinler yazsaydı “taklitçi” yakıştırması da yapılır mıydı acaba? Bu biraz da her annenin kekinin farklı olmasına benziyor. Gökhan Yılmaz’ın öyküleri bu yüzden uzaktan ne olduğu bilinemeyecek öyküler olarak çıkıyor karşımıza. Öykülere yaklaşmadan, annemizin keki gibi onların tadına bakmadan, hakkında karar verilmesi imkânsız öyküler… Bu anlamda kendi kekini yapan Gökhan Yılmaz’ın ortaya koyduğu tat belki herkesin yiyemeyeceği, yese de hazmetmekte zorluk çekeceği bir tat. Az önce de söylediğim gibi deneysel öyküler yazmaktan çok kendi deneyini (belki ‘deneyimini’ de diyebiliriz) yapan Gökhan Yılmaz’ın öykülerindeki matematik de yine kendi tanımlı uzayında geniş bir kesime hitap ediyor.

Başta da söyledim, sanatta kalıplara ve sınırlamalara karşı bir insanım. Belki de bu yüzden Gökhan Yılmaz’ın dili ‘perişan’ eden öykülerini çok üst düzey buldum. Muhtevasındaki sertliği mizahi bir dille sunması ya da dile, kendi çerçevesinde bir mizah elbisesi giydirmesi bakımından da önemli çalışmalar olarak görüyorum bu öyküleri. Sorgulayan, yüzleşen, boğulan, çırpınan, sarsan, titreten öykülerini kurduğu yapı klasik öykü kalıplarına sığmasa da öyküye olan bu yaklaşımı öykü dünyasında yeni bir devrim yaratabilecek kadar güçlü, yeni bir yol açabilecek kadar da etkili aslında. Bütün bu dil oyunlarının ve devrimin neticesi olarak da başka bir lisana çevrilmesi de zor metinler diye düşünüyorum açıkçası Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’taki öykülerin.

Yer sıkıntısından ötürü öyküleri tek tek inceleme imkânı bulamasam da Gökhan Yılmaz’ın yazdıkları üzerine gözüme çarpan, dikkatimi çeken noktaları aktarmaya çalıştım. Zincirlerini kırmış bir tutsak gibi cümleler arasında gezinen yazar için “öykücülüğün yeni ışıklarından biri” ifadesini kullanmakta da bir sakınca görmüyorum bu noktada. Okurun sorabileceği, kafasına takılan ancak benim uzun uzadıya değinemediğim bütün soruların cevabını da YKY tarafından basılmış olan Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta veriyor Gökhan Yılmaz. Gerisi zor öykülerden korkmayan okurlara kalmış…

MY78

________________________________
Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2012′deki 78. sayısında yayımlanmıştır.


Operasyon: Argo / “İyi ki Amerika var” mı?

argo

Film eleştirileri yazmadığımı daha öncesinde Wrecked üzerine bir şeyler yazarken söylemiştim. Eleştiri yapacak kadar teknik bilgiye sahip değilim. Kamera açıları, ses, senaryo tekniği…vs. bilmem. O yüzden bir kitabı eleştirir gibi eleştirmiyorum filmleri. Bu da bir film eleştirisi değil zaten. Ama yine de genel manada beğendiğim bu film üzerine bir şeyler söylemeliyim diye düşündüm. O zaman söyleyeyim.

Operasyon: Argo Ben Affleck’in bir kez daha yönetmen koltuğuna oturduğu yeni filmi. En başta şunu söylemem gerek ki Ben Affleck’ten böyle bir film beklemiyordum ben. Filme de sırf konusu ilgimi çekti diye gittim ama Affleck, gerçekten de beni fazlasıyla şaşırttı. Üzerine düşeni ne kadar yapabilmiş, bunu film eleştirmenleri bilir tabi ki ben sıradan bir izleyici olarak fazlasıyla beğendim kendisini… Film gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yapılmış. 1979’da İran’da gerçekleşen büyük devrimi anlatan filmde, devrimden sonra Humeyni’nin başa geçmesiyle yeniden büyüyen geleneksel İslami yapı ve ortadan kalkan “demokratik” sistem ele alınıyor. İran halkının kendi devrimini gerçekleştirmesiyle Amerika vatandaşları “baş düşman” olarak çıkıyor karşımıza. Zaten başlangıç sahnesi de böyle. İran halkı ABD konsolosluğunu basar ve oradaki pek çok çalışanı rehin alır. Aralarından sadece 6 kişi bir şekilde kaçıp Kanada konsolosluğuna sığınır. Ve işte burada Hollywood’un “cesur yürek”lerinden biri “kurtarıcı” olarak çıkar karşımıza: Ben Affleck! Sonunu en başından tahmin etmek mümkün, tabi ki Kanada konsolosluğuna sığınan o 6 kişi kurtarılacaktır. Çünkü hiçbir Amerikalı kurtaramadığı insanların fiyaskoyla sonuçlanan sonlarını filme çekmez. O kadar cesurunu ben görmedim en azından. Ancak film, sadece bir senaryo değil aynı zamanda gerçek bir olaydan yola çıktığı için de bu “cesur yürek” kavramına daha ılımlı yaklaşabiliyoruz izleyiciler olarak. “Sıradışı” bir kurtarılma şekli çıkıyor karşımıza ancak bunu ben yazmayayım. Gidin izleyin. Ya da internetten başka bir blogdan ya da siteden öğrenin ama benden duymuş olmayın.  Her neyse…

Demokrasiden hoşlanmayan İran halkının “Humeyni rejimi” altında dünyaya meydan okuması, bizimkilerin zar zor ülkeden çıkmasıyla havası alınmış balona da döner biraz. Ancak mesele o değil. Amerika bu “tek kişilik” kurtarma operasyonunu tümüyle Kanada’ya mal eder o dönem. ABD gizli servislerince sır olarak saklanan operasyonun 97’de Clinton döneminde açıklanmasına kadar da  zafer Kanada’nın olarak bilinir. Sonrasında “gerçek” anlaşılır. “Kardeş ülke Kanada” iyi ki vardır çünkü Amerikalılara kucak açmıştır. 6 kişilik ekibe kapılarını kapatan  İngiltere ve Avustralya’ya nazaran Kanada’nın “kahraman” olarak görülmesinden ziyade, diğer iki ülkenin yıllar sonra “sert” bir dille eleştirilmesi daha dikkat çekici bu yüzden.

En başta devrimciler konsolosluğu bastıklarında en yetkili ağızdan “kimseye ateş açmayacaksınız” uyarısının yapılması, “savaşı başlatan piç” olmak istememesiyle alakalı ABD’nin. Öyle de olur. Savaşı başlatmazlar, İranlılara ateş açılmaz. 21.yy’da başta Irak olmak üzere bütün bir Ortadoğu’ya “demokrasi” getirmek adına yola çıkan ABD’den farklı değildir perdede gördüğümüz. ABD “hiçbir zaman(!)” savaşı başlatan “piç” olmaz. Arap Baharı da kendiliğinden doğmuştur zaten. Öyle ya… Neyse… Konumuz bu da değil. Ancak Amerika’nın perdede kendini gösterme şekli Affleck’in bütün “objektif” çabalarına rağmen yeterli midir diye düşünmek gerek. Ya aslında savaşı başlatan piç her zaman ABD olmuşsa?

Bütün bunlara rağmen “Argo”da gerçekten de bir özeleştiri olduğu da aşikar. Daha en başta “ABD ve İngiltere’nin oyunuyla” başa getirilen şah gözümüze sokulur. Hollywood için oldukça cesur bir söylem. Amerika’nın aslında ne kadar da “korkak” bir devlet kafasında olduğunu da görmemiz mümkün. Saçma sapan teorilerle rehineleri kurtarmak için girişimlerde bulunmaya çalışan “yetkililer” için dünyanın öte yakası pek de düşündükleri gibi bir yer değildir. Değildir çünkü gidip görmemişlerdir. Onlar “hava saldırısı” düzenleyip yerle bir ettikten sonra şehre iner ve hafif makineli tüfekleriyle sokaklarda gezerler. Derin bürokratik oyunlarla hedef aldıkları rejimi “içeriden” kemirmeye başlarlar. O yüzden filmde karşımıza çıkan alternatif kurtarma senaryoları pek de akla yatkın değildir. Gerçi Argo Operasyonu da çok mantıklı değildir ancak bir şekilde ve bence -şayet filmde anlatıldığı gibi olmuşsa- şanslarının da yanlarında olmasıyla fiyaskoyla sonuçlanabilecek bu hikaye milli bir destana dönüşüverir. CIA oradadır ve dünyayı kurtarmak için yine yardımımıza koşarlar. Jesus Amerikalıların yanında! Tanrı CIA’yi korusun, yoksa ne olurdu halimiz! Sakallı İranlılar bir gün evinizi basarsa diye CIA’in numarasını siz de yakınlarınıza bulundurun bence…

Daldan dala atladım biraz sanırım ama bütün bu sebeplerle birlikte Ben Affleck’in ve diğer ekibin de hakkını vermek gerek. Ortaya başarılı, -özellikle filmin ikinci yarısında etkili olan- gerilim dolu sahneler çıkmış. Özeleştiri bir noktada yerinde de olmuş aslında. Daha “sert” bir eleştiri gelene kadar bana kalırsa en iyisi bu. Bu “milli destan”la birlikte Affleck en iyi yönetmen ödülünü alır mı bilinmez. Ama Oscar’dan bir şeyler koparacağı kesin bu filmin. Bana gelince, her şeye rağmen eğlendim. Güzel bir filmdi ve harcadığım zamana acımadım. Film yeterince objektif mi bilemem. Bana yetti. Objektifliği değil ama aktarılma şekli fena değildi en azından. Yoksa “müslümanlara hakaret ediliyor” zırvalarıyla dolar mı ortalık onu kestirmek de güç değil aslında. Ama klasik “kahraman Amerika, iyi ki onlar var” tarzında bir filmle karşı karşıya olmadığımız da aşikar. Daha iyisi gelir mi, dediğim gibi, bilinmez. Ama şimdilik en iyisi bu gibi. İzleyenler karar versin gerisine de… Benden bu kadar.

Ha son olarak: Yaşasın  Amerika!
(Şaka şaka…)