Monthly Archives: Mayıs 2013

GÖRÜNÜR OLMAYANI GÖRMEK (Mavi Yeşil 80. Sayı)

Jose Saramago

GÖRÜNÜR OLMAYANI GÖRMEK *

“Umut tuz gibidir, insanı doyurmaz ama ekmeğe tat verir.”
Jose Saramago – Görmek

Seçimlerle, seçenlerle ve seçilenlerle dolu olan dünyada, seçme ve seçilme en doğal demokratik hak olarak görülür. Hala krallıklarla yönetilen ülkelerde bile o kralların, şahların… vs. yanında bir de hükümetler yer alır. Halk oy çokluğu ile kendisini yönetecek olan kişileri seçer ve seçilenler de halkın istekleri doğrultusunda, halk için ülkeyi yönetir. Halkın refahı ve mutluluğu için çalışan iktidarlar, canlı bir organizma gibi zamanı geldiğinde ölür ve onların yerini yeni iktidar sahipleri doldurur. Seçilenlerin yapması gereken basittir. Az önce de söylediğim gibi “halk için” çalışmak…

Yukarıda anlattıklarım güzel bir ütopya gibi geliyor kulağa. Yazarken ben bile inanacaktım neredeyse iktidarların “halkı mutlu etmek için” var olduklarına. Ama ne yazık ki öyle değil. Olan, olması gereken değildir günümüzde. Dünyanın pek çok yerinde (Türkiye hariç değil) iktidar sahipleri, iktidara gelinceye kadar halka sözler verir, onların refahı, huzuru, mutluluğu için çalışacağını dile getirir ancak koltuklarına kuruldukları anda ilk yaptıkları iş halkı unutmak olur. Siyasetin karanlık gerçeği bu temel düzen üzerine oturur. Kürsüde konuşan milletvekilinin sesini hepimiz duyarız. Gür bir ses tonuyla, hitabet sanatını kullanabildiği kadar etkili kullanmasıyla başlayan konuşması, “biz sizin için varız” safsatasıyla sonlanır. Ancak siz onlara sesinizi duyurmaya çalıştığınızda, karşınızdaki kürsünün boş olduğunu görür ya da dolu olsa bile kendi sesinizin yeterince gür çıkmadığını fark edersiniz. Jose Saramago da Bilinmeyen Adanın Öyküsü adlı kısa hikâyesinde iktidar ile halk arasındaki bu kırılgan yapıya değinir. Öyküde her ne kadar bir seçme ve seçilmeden ziyade kral ile münasebete girmeye çalışan halk kesimi varsa da (temel çıkış noktası bu da değil, bilinmeyen bir adaya ulaşmaya çalışan bir adamdır) siyasi bürokrasinin açmazını görmemiz açısından yazarın bu hikâyesi çok önemlidir. Bilinmeyen Ada’yı bulmak için yola çıkmış bir adam krala ulaşıp ondan tekne istemeye çalışır ancak bir türlü bunu beceremez. Hikâyede bahsi geçen kralın evinin pek çok kapısı vardır ancak kral sadece kendisine verilen armağanları kabul ettiği armağanlar kapısında bekler. Adamımız ise dilekler kapısından krala ulaşmaya çalışır. Tek istediği kralla konuşmak ve ondan bir tekne istemektir. Ancak krala ulaşmak kolay değildir. Tek seferde bu başarılamaz. Krala ulaşmak için bürokrasinin sınırlarını aşmak gereklidir ve bu da sıradan insanların harcı değildir. Bilinmeyen Ada’yı bulmak için yola çıkmış adam bir türlü destek göremez bu yüzden. Sadece temizlikçi kadın vardır ona inanan ve temizlikçi kadının da ona katılmasıyla adam bir şekilde Bilinmeyen Ada’yı bulmak için yola çıkacaktır. Hikâyenin bizi ilgilendiren kısmı –en azından bu yazı için- adamın kral ile olan ilişkisi. İktidarın gücü karşısında etkisiz kalan sıradan vatandaş, iktidara ulaşıp sıkıntısını söylemeye çalışınca bunu hiçbir zaman tam olarak başaramamıştır. Çünkü Saramago’nun hikâyesinde olduğu gibi gerçek hayatta da iktidarı elinde tutan güçler, genel olarak armağanlar kapısında, kendilerine gelen armağanları kucaklamak için beklerler. Vatandaş basit bir dilek için onların kapısına gelince ise kraldan önce alt tabakadan uşaklarına, kâtiplerine dert anlatmak zorundadır. Sonunda krala ulaşılabilir mi peki? Tabi ki hayır… İşte bütün bunlar bizi siyasi bürokrasinin açmazları üzerine düşündürür. Sadece krallıklarda değil, en modern siyasi sistemlerle yönetilen ülkelerde de durum böyledir. Demokrasi adı altında oynanan oyunlarda kukla işlevi gören vatandaşlar kendi seçtikleri yönetici kesime bir türlü ulaşamaz. Nihayetinde bu durum, “demokrasi”nin de ne olduğuna dair düşünmeye iter insanı. Tabi bütün bunları düşünmeye vakit bulabilirseniz…

Peki demokrasi nedir? İlkokul yıllarımızdan beri bize öğretilmiş klişe ve kabaca tabiriyle “seçme özgürlüğü” diyebiliriz sanırım demokrasinin tanımı için. Peki, yarın seçim olsa ve halk seçme özgürlüğünü “seçmeme” yönünde kullansa, kullanılan oyların, örneğin yüzde 80’i, hatta 90’ı boş çıksa neler olurdu? Tepedekiler, bunu doğal bir demokratik hak olarak mı görürdü yoksa büyük bir anarşist eylem olarak mı? Muhtemeldir ki hükümet ve muhalefet kanadında yer alan bütün siyasi oluşumlar böyle bir durum karşısında paniğe kapılır, durumu hayra yormaz ve bu “sivil itaatsizlik” eylemini az önce de dediğim gibi büyük bir anarşist eylem olarak nitelendirirdi. İşte Jose Saramago’nun Görmek adlı romanı da demokrasinin anlamının hükümetlerce saptırılmasını ve aslında hükümetlerin, kavramın içini “kendi demokrasi anlayışları” ile doldurduklarını anlattığı çağının sınırlarını aşan bir sistem eleştirisi olarak karşımıza çıkıyor.

Görmek - Saramago

Saramago’nun Halkı Görmeye Başlarsa

Yıllar önce körlük salgını ile boğuşan kentin ismini, nerede olduğunu, o coğrafya üzerinde kimlerin yaşadığını yine bilmeyiz. Saramago, Körlük’te yarattığı yer yer fantastik öğeler içeren atmosferi Görmek’te de bozmaz. Bu bakış açısı ile metne de evrensel ve zamanlar üstü bir boyut katar yazar. İsmini bilmediğimiz bir ülkede, seçim sabahı seçim bürolarının boş olduğunun vurgulanması ile başlar roman. Bir süre sonra sanki söz birliği etmişçesine bütün bir halk seçim bürolarına koşar ve oy kullanır. Ancak sandıklar açıldığında herkesi şoke eden bir görüntü çıkar ortaya. Seçmenlerin çok büyük bir kısmı beyaz oy, yani boş oy kullanmıştır. Bu durum karşısında paniğe kapılan hükümet seçimin tekrar edilmesine karar verse de tekrarlanan seçimde de durum değişmez, hatta hükümetin bakış açısına göre daha da kötüye gider. Çünkü beyaz oy kullananların sayısı ikinci seçimde daha da artmıştır. Ülkede kırmızı alarm verilir ve olağanüstü hal ilan edilir. Seçimin özgür bir eylem olduğunun bilinmesine rağmen, hakkını “seçmemek” üzerine kuran seçmenlerin bu tavrı pek de normal karşılanacak gibi değildir çünkü. Körlük’te gözlerinin kapandığını vurguladığı halkın bu sefer gözlerini açmıştır Saramago ve halk artık görmeye başlamıştır. Mevcut düzende sadece bir “kukla” olarak yer alan halk oy vermek dışında bir işe yaramaz. Bunun dışında bir şey yapmaz, aklı başında başka bir eylemleri yoktur. Ancak seçim günü oy vermeye gitmeyen, ardından da verdikleri oyların büyük çoğunluğunu boş oy olarak kullanan halk, bu sefer iktidardakilerin sahte demokrasi serüvenine katılmamaktan yana kullanmıştır tercihini. Böyle bir durum iktidar güçlerinin de kafasını karıştırır haliyle. Çünkü ortada –teorik olarak- sakıncalı hiçbir durum yoktur. Seçim vardır. Oy kullanılır. Sandıklar açılır. Her şey normaldir. İktidarın kafasını karıştıran ana mesele de budur zaten. Sorunsuzluk… Belli bir protesto eylemi ya da silahlı bir mücadele yoktur ortada. Gürültülü protestoları güç kullanarak (biber gazına ve polis coplarına alışkın bir ülkeyiz) susturabilirsiniz. Ya da susturduğunuzu sanabilirsiniz. İktidarınıza karşı silahlı mücadeleye girişmiş “yasadışı” örgütlere de aynı türde bir güçle yani silahla karşılık verebilir hatta “devletin bekası için” insanları öldürmeyi de göze alabilirsiniz. Ancak karşı karşıya kaldığınız durum “sessiz” bir eylemse ne yapacaksınız?

Bilinmeyen Adanın Öyküsü - Saramago

Temel problem aslında halk ile değil, iktidar ile ilgilidir. Güvenliği tehdit edecek bir durum yoktur ortada ancak iktidar meseleyi bu şekilde yorumlamaz. Halk bir “şey”i yapmayı değil yapmamayı seçmiştir. Ancak halkın bu tercihi iktidarın ne istediği ne de beklediği bir seçme şeklidir. Bütün bu durum karşısında, oy vermeyi tamamlamış ve rutin hayatına dönmüş olan halkın uzağında telaş içinde bir hükümet vardır. Roman bir yerden sonra mizah unsurları da taşımaya başlar. Sokaklarda gezinen eli silahlı askerler, muhbirler ve daha sonra gerçekleşen şehre giriş çıkış yasağı başlatılması bu basit “seçim oyunu”nun trajikomik yönünü de gösterir bize. Dedik ya, aslında ortada hiçbir sorun yoktur. Bunları planlanmış bir organizasyon olarak yorumlayan (daha doğrusu öyle yorumlamakta çareyi bulan) hükümeteyse bir kurban lazımdır. Çok geçmeden aranan kurban bulunur ve yıllar önceki körlük salgınında körlük hastalığına yakalanmayan tek kişi olan kadın (ki Körlük’teki doktorun karısıdır bu) kurban ilan edilir ve gözaltına alınır. “Kör olmamak suç mu?” diyen kadına kulak asmayan hükümet, onu sorgular, neden kör olmadığına kadar götürür olayı. Halk sessizliğini bozar ve Saramago’nun da işaret ettiği üzere “daha iyi bir dünya”nın mümkün olduğuna dair olan inancımız da güçlenir böylece.

Görmek’i evrensel boyutlara taşıyan en belirgin özelliği, karakterlerin, mekânların hatta siyasi partilerin bile net bir isim taşımamasıdır ki bu üslup Saramago’nun hemen her eserinde aynıdır. İçeriği açısındansa Görmek’i bir ütopya olarak bile nitelendirebiliriz belki. Dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir seçimde halkın büyük çoğunluğunun boş oy kullanmasının günümüz şartlarında çok da gerçekçi sayılamayacağını düşünürsek, romanın bu yönüyle gerçeküstü bir zeminde olduğunu düşünmemiz de yanlış olmayacaktır. Romandaki bütün gerçeküstü ve fantastik unsurlara rağmen anlatılanın “geleceğe dair umut dolu bir bakış” olması, Saramago’nun gerçek dünyaya ve özellikle üçüncü dünya ülkelerinin siyasi atmosferine büyük bir göndermedir diye düşünüyorum. Siyasetin çarkları arasına sıkışmış olan bireyler, baştan beri söylediğimiz “kukla” işlevinin ötesinde bir anlam içeriyordur muhakkak. Her birey bir fikirdir aslında.  V for Vendetta filminden hatırladığımız ve filmin maskeli kahramanı V’nin ağzından dökülen, “Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var ve fikirlere kurşun işlemez!” repliği tam da Saramago’nun anlattığı gerçekliğe işaret ediyor bana kalırsa. Halk için çalışmaktan çok halkı denetim altında tutmak, halkın söyleyeceği sözleri ağzına tıkmak ve kendi iktidarlarını zedeleyecek kargaşalara izin vermemek, tüm dünyada, günümüz siyasi iktidarlarının başlıca “görev”i haline gelmiş gibi. Halk, devlet için yaşamaz. Tam tersine devlet halk için var olmalıdır. Devleti oluşturan temel unsurlardan birisi halksa, devleti yöneten iktidar sahipleri de bunun farkına varmalı ve halka olan bakış açılarını öyle bir çerçeveye oturtmalıdır.

Jose Saramago, Körlük’teki karanlık atmosferi Görmek’te yıkıyor ve ülkesinden de dünyadan da umudunu kesmediğini gösteriyor bize. Hiç kimsenin ya da hiçbir siyasi otoritenin seçilmeye değer olmadığını anlayan halkın giriştiği eylem, siyasi otoriteleri de kendi üzerlerine düşünmeye itecektir kuşkusuz. Siyaseti kendi edebiyatının ana malzemelerinden biri olarak gören Saramago da böyle düşünmektedir. Askeri dikta zamanında, fikirleri uğruna ülkesinden uzaklaşmak zorunda kalan yazar bile böyle bir umut taşıdığına göre, biz neden bir seçim sonrasında açılan sandıklardan yüzde 90 boş oy çıkabileceğini umut etmeyelim ki?

Mavi Yeşil Dergisi’nin Mart-Nisan 2013′deki  80. sayısında yayımlanmıştır.

Mavi Yeşil 80

 

Reklamlar

Bazıları Daha Eşittir: Hayvan Çiftliği


Balon

Kırmızı Balonun Yolculuğu
Kocaman gözleri, az önce elinden fırlamış olan balonuna takılıp kaldı. Balon yükseliyor, masmavi gökyüzünde kırmızı bir nokta oluyor, kırmızı nokta gittikçe küçülüyordu. Bir martı aniden balonun yanından geçti. Hiç de sevmemesine rağmen, alışkanlıklarını terk edememiş bir halde, ağzındaki simiti bir başka uzama taşıyordu. Kırmızı balon, martının yarattığı rüzgardan etkilenerek hızla yön değiştirdi. Yükselişini başka bir boyuta taşıdı iradesi dışında olsa da. Kocaman gözleriyle balonu izleyen küçük kızın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Sonrasında ağlamasının anlamsız olduğunu düşünmüş olacak ki parka dönüp kaydıraktan kaymayı tercih etti. Yolun karşısında yaşlı bir adam, bütün bunlar olurken, ölmeyi bekliyordu.
Yaşlı bir adam yayaya kırmızı yanan trafik lambasının yeşile dönmesini beklerken gözlüğünü yere düşürdü. Kör olduğunun farkında değildi adam, bu yüzden kırmızının yeşile dönüşünü görmedi. Kimse yardım etmedi. Trafik ışığının karşısında on üç yıl dokuz ay yirmi bir gün on dokuz saat ve elli üç dakika daha yaşadıktan sonra öldü. Bütün bu zaman diliminde hiçbir şey yemedi, içmedi. Hiçbir şeye gülmedi, hiçbir şeyden ötürü üzülmedi. Cenazesine kimse gelmedi. Üzerinden kimliği çıkmadığı için şehrin herhangi bir yerindeki belediye mezarlığına defnedildi. Mezarlık görevlisi, yapmak zorunda olmamasına rağmen, yaşlı adama acımış olacak ki, mezarını suladı bir süre ve mezarının başına bir kızılçam dikti.
Tamı tamına yedi yıl on bir ay on dört gün sekiz saat kırk bir dakika sonra kızılçamın boyu üç metreyi çoktan geçmişti. Çamın kozalaklarından biri mezarlığın caddeye bakan tarafındaki duvarın dibinden, o sırada caddeden geçmekte olan yirmili yaşlarına yakın, iyi giyimli, temiz yüzlü bir genç kızın kafasına düştü. Genç kız o sırada müzikçalarından Tom Waits’in Jockey Full of Bourbon adlı şarkısını dinlediği için ne olduğunu anlamadı. Havaya baktığında kızılçamın dallarını gördü. Kozalağı alıp çantasına koydu. Yoluna devam etti.
Aylardan ağustos, hayır hayır, nisandı. Bir martı, nisanın bütün güzelliğini bedeninde taşıyormuş gibi uçup duruyordu gökyüzünün maviliğinde.
Kozalağın düştüğü, kızın yürüdüğü caddeye bakan dar sokaklardan birinde, orta yaşlı, kilolu, esmer bir kadın çamaşır asıyordu evinin balkonunda. Çamaşırlardan birisi yola düştü. Kadın sokağa inip çamaşırı aldı. Çıkarken içeride unuttuğu anahtarı yüzünden, rüzgarın etkisiyle kapanmış kapıyı açamadı. Çaresiz oturdu kapısının önünde. Zaman böylece geçti. Kadın tam üç yıl iki ay yedi gün yirmi iki saat yedi dakika kapıda oturduktan sonra evini yakmaya karar verdi. Eteğinin cebini yokladı, kibrit ya da çakmak yoktu. Evini yakamadı.
Bütün bunlar olurken kırmızı balon atmosferde iyice yükselmiş, açık hava basıncının etkisiyle patlamış ve bambaşka bir iklimin bambaşka bir coğrafyasına bir lastik parçası olarak düşmüştü. Kahverengi gözlü, beyaz tenli, kısa boylu küçük bir erkek çocuğu balonun arta kalan parçalarını buldu, cebine koydu. Belki bir şey yaparım diye düşündü. Sadece bir şey.