Monthly Archives: Eylül 2013

BİR DEVAM FİLMİ: İKİYE KADAR SAYAMAMAK (Radikal Kitap 654. Sayı)

İkiye Kadar Sayamamak

 

BİR DEVAM FİLMİ: İKİYE KADAR SAYAMAMAK *

Öykünün ne olduğuna dair olan tartışmalar geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam ediyor. Modernizm, sanatın her alanında olduğu gibi öyküye de yeni olanaklar sunmuştu. Postmodernizm de modernizmin getirdiği bu yenilikleri daha ötelere taşıdı ve hem yazara hem de okurlara yeni dünyaların kapılarını açtı. Artık günümüz öyküsü, klasik kalıplardan çoktan uzaklaştı, hem muhteva olarak hem de üslup olarak yepyeni bir şekle dönüştü ve dönüşmeye de devam ediyor. Bizim öykücülüğümüz de özellikle 50 kuşağının yenilikçi tavrında ilerlemeye devam ediyor. Bilindiği üzere 50 kuşağı, öykümüzü bir yerden alıp bambaşka bir yere taşımıştı. Günümüz genç öykücüleri de –gençten kastım artık 80’den sonra doğanlardır, belki biraz daha öncesini de “gençlere” dâhil edebiliriz ki içerik olarak yakındırlar birbirlerine- 50 kuşağının birikimini değerlendiriyor. Her ne kadar öykümüz zaman zaman bir suskunluk ya da durgunluk dönemine girmiş / giriyor olsa da birbiri ardına çıkan öykü kitapları ve verilen öykü ödülleri, öykümüzün zenginliğini görmemiz açısından da önemli.

Gökhan Yılmaz da genç kuşağın önemli öykücülerinden birisi. Üslup olarak kurmacanın sınırlarını fazlaca zorlayan Yılmaz, ilk kitabı Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’tan sonra ikinci öykü kitabı İkiye Kadar Sayamamak’la da okuru şaşırtmaya devam ediyor. İlk kitabının üstünden henüz bir yıl geçmiş olmasına rağmen ikinci kitabıyla okuru selamlayan yazar, bu alandaki üreticiliğiyle de dikkat çekiyor bana kalırsa. İlk kitabı üzerine yazdığım yazıda Gökhan Yılmaz’ın öykülerini bir devre (modern, postmodern) yerleştirmeye yanaşmıyorum demiştim. Bu kitabı için de aynı ifadeyi kullanmakta bir sakınca görmüyorum. Çünkü yeni kitabındaki öykülerde de her şeyden biraz var.

Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ı “biricik egosuna, hiçtenlikle” ithaf eden Yılmaz, İkiye Kadar Sayamamak’ın ithafında da aynı çizgisini sürdürüyor ve kitabın henüz başına “biricik ikirciklerime… üçtenlikle…” diyerek belki de üzerinde çalıştığı üçüncü kitabına gönderme yapıyor. İkiye Kadar Sayamamak’ın ilk öyküsü “azı,cık,”ta da ilk kitabına göndermeler var. “Azıcık diyorum. Azıcık Allah.” diye başladığı öyküsünde son derece bireysel bir yaklaşımla çevrenin, toplumun, insanların inanç değerlerini de sorguluyor Yılmaz. Kitaptaki başka öykülerde de aynı tavrı sergiliyor zaman zaman. Neye inanıyoruz, neden inanıyoruz ya da neden inandığımız gibi yaşamıyoruz sorularını sık sık okura sordurtan Yılmaz, her öykünün ardından biraz da düşündürüyor okuru. Onun diliyle: biraz öyk, azıcık düşünmek…

Kendisinin, dillendirmekten pek hoşlanmadığı özelliğini de vurgulamam gerek. Umarım bunun için bana kızmaz çok fazla ama kitabın arkasında da belirtildiği üzere dilin sınırlarını bir hayli zorluyor Yılmaz. “Oyun hamuru” gibi kullandığı dilin kurallarını bir tarafa bırakıyor. Sadece yazım şekli olarak değil noktalama işaretleri kullanımında da belli kalıplara bağlı kalmıyor. Kesme işareti kullanılması gereken yerde, bu gerekliliğe takılmadan bir virgül yerleştiriyor. Sınırları kaldırıyor ve bu sebeple de öyküleri bambaşka bir şekil alıyor. Kendisinin tabiriyle bazen “öyk” oluyor yazdıkları öyküden ziyade. Bir anda çıkmış ve o şekilde akıp giden öyküleri belki de bu yüzden biraz “öyk”e benziyor. Örneğin “altyası-haltyazı” başlıklı öyküsü bir hayli zorlayıcı. Bütününe bakınca sanki bir kenarı yırtılmış bir fotoğraf, tamamı görünmeyen bir şekil gibi. Bir parçasını kendisinin verdiği kavramların içini biraz da okurun doldurmasını bekliyor Yılmaz. Böyle bakınca da kolaycı okura göre olmayan öyküler çıkıyor ortaya.

Başlıkta “bir devam filmi” ifadesini kullanmamın en önemli sebebi ilk kitaptaki öykülerle benzeşen muhteva… Öykülerin belkemiğini ilişkiler oluşturuyor. Anne-baba, komşu, karı-koca, sevgili ya da öğretmen-öğrenci ilişkileri Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta olduğu gibi İkiye Kadar Sayamamak’ta da Yılmaz’ın muhtevaya dâhil ettiği konular. Özellikle ebeveynlerle kurulan ilişkiler çok baskın. Babasıyla yüzleşen evlat bu kitapta da sık sık kahramanı oluyor çeşitli öykülerin. Bazen anne ve baba üzerinden bazen de kendi başına kalmış yalnız bir birey olarak aslında varlığı, var olamayışı ve ölümü sorguluyor Yılmaz. “İnsan kendini en çok ölürken hisseder.” diyen Yılmaz, varoluş üzerine “Neden?” sorusunu da sık sık sorduruyor okura yukarıda da belirttiğim üzere.

Öykülerin genel olarak kasvetli bir havası var bana kalırsa. Çoğu öykü, okurken olduğu gibi okuduktan sonra da huzursuz etmeye devam ediyor okuru. Rahatsızlık veriyor. Bacaklarınızı uzatıp çayınızdan bir yudum daha alacakken, okuduğunuz bir cümleyle kendinize çekidüzen vermek zorunda kalabiliyorsunuz. Okuru mutlu edip sahte dünyalar sunmuyor. Aksine, “gerçek olan budur” diyerek okurun gözünü biraz daha açmasına sebep oluyor. Ve gerçeğin acı olduğu varsayımı fazlasıyla yapışıyor okurun yakasına.

Yılmaz’ın “öyk” dünyası sıradan bir dünya değil. Sık sık kullandığı devrik cümleleri de sıradan devrik cümleler değil. Bir kere devrilmiş bir cümleye bir tekme daha atıyor ve Türkçede isimlendirilmemiş yeni bir cümle yapısı sunuyor okura. Bu durum, yukarıda da söylediğim gibi, dilin sınırlarını tanımamasıyla ilgili Yılmaz’ın. Biraz Kuşlar, azıcık Allah’a nazaran, yeni öykü kitabındaki öykülerin uzunlukları daha değişken. 24 satırdan (ya da maddeden) oluşan ve kitabın son öyküsü olan “cevaz anahtarı” toplamda sadece bir cümle aslında ve bana kalırsa kitabın en vurucu öykülerinden bir tanesi. Böyle bakarsak, dilin sınırlarını zorlaması bir yana, deneysel de bir çalışma yapıyor Yılmaz. İkiye Kadar Sayamamak kendi öykü geleneğini kendisinin oluşturduğu Yılmaz’ın çıtasını da daha yükseğe taşıdığı bir deneme tahtası gibi aslında. İlk öykü kitabındaki 23 öykünün hikâyesi gibiyse eğer İkiye Kadar Sayamamak, bu kitapta 24 öykü olmasının da yazarın yaşı ile bir ilgisi olabilir diye düşünüyorum. Tıpkı mutluluğun kahvaltıyla olan ilgisi gibi.

Kitabın en uzun ve en dikkat çekici öykülerinden birisi olan “ölyatağı”, çocukluğundaki bir bireyi bugüne taşıyor. Ardından tekrar geçmişe gidiyor. Annesiyle babasıyla karşılaşıyor. Kırıyor, döküyor ve sadece okuru değil kendi kahramanlarını da oradan oraya savuruyor Yılmaz. Şimdiki zamandan geçmişe doğru bakarken, okurun da kendi çocukluğuna gitmesine aracı oluyor Yılmaz bu öyküsüyle. “Aslı” karakteriyle biraz da kendi aslına dönüyor belki de. “Allah’ını seven defansa gelsin” diye haykıran kahramanımızın imdadına koşanın olmaması defanstaki çaresizlikten de kaynaklanıyor şüphesiz. Kurtaracak neyimiz kaldı ki, diyor okur içinden belki de. Bu yüzden de defansa koşmuyor yardıma. Herkesteki yalnızlık gibi ölyatağı’nın kahramanı da kendi yalnızlığına gömülüyor böylece.

İkiye Kadar Sayamamak, öykücülüğümüzün geleceği adına umut vaat ediyor. Her anlamda sınırsızlığa odaklanan metinler, öykünün gözlerini, kulaklarını, burnunu, kollarını, bacaklarını söküyor ve başka yerlere yerleştiriyor. Ardından öykünün böyle de olabileceğini, yapılabileceğini fark ediyoruz. Tıpkı Biraz Kuşlar, Azıcık Allah’ta olduğu gibi. Yanında, herkese bir abaküs hediye edeceği yeni kitabı üzerinde çalışan Gökhan Yılmaz’ın öykülerini bu sefer de büyük bir zevkle ve bir o kadar da büyük bir huzursuzlukla okuyacaksınız. Kitabın son sayfasını bitirip de kapağını kapattığınızda, kafanızda onlarca kavram, soru, şekil, fotoğraf karesi uçuşmaya devam edecek. Ekmek arası reçel gibi bir tat bırakacak ağzınızda İkiye Kadar Sayamamak. Taze ama bir o kadar da eski…

* Radikal Kitap’ın 27 Eylül Cuma günkü 654. sayısında  kısaltılarak yayımlanmıştır. Okuduğunuz metin, yazının eksiksiz halidir.

radikal kitap 654

 

Reklamlar

SIRASI GELMİŞ SIRADIŞI BİR ÖDÜL TÖRENİ (Ayraç 46. Sayı)

sıradışı bir ödül töreni

SIRASI GELMİŞ SIRADIŞI BİR ÖDÜL TÖRENİ *

Mustafa Kutlu her yıl yeni bir kitapla okurlarının karşısına çıkma geleneğini bu yıl da bozmadı ve zamanı gelmeden önce okurlarıyla son kitabı olan “Sıradışı Bir Ödül Töreni”ni buluşturdu. Kutlu, bu kitabında da anlatım tarzını değiştirmiyor ve yalın, içtenlikli bir dille yorucu olmayan bir yolculuğa çıkarıyor okurunu.

Kutlu’nun hikâyesinin mekânı bir kasaba… Kutlu okurları, kasabaya alışkındır. Yazar, kasabayı (ya da köyü) gündemde tutarak bir taşra edebiyatçılığı yapmaktan ziyade şehrin dışında kalan coğrafyalardaki hayatı merkeze taşıyarak daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu da gösteriyor bize. Onun hikâyelerinde kasaba ya da köy, genel manasıyla bozulmamış, doğallığını yitirmemiş, içine pislik karışmamış yerlerdir. Sır adlı hikâyesindeki şeyh olmuş eski rençberin köyden şehre geldikten sonra nelerle karşılaştığını ve zamanla kendisinin de nasıl “bozulduğunu” hatırlayacaktır hikâyeyi okuyanlar. Şehir hayatı büyük bir girdap gibi insanları saran, onların sadece zamanlarını değil aynı zamanda merhametlerini, dostluklarını, sevgilerini de çalan bir ortam sunar insana. Bu yüzdendir ki Kutlu son hikâyesinde de mekânı kasaba olarak seçer ve oradaki küçük ama dev insanların değişen hayatını, onların bu hayata uyum sağlamaya çalışırken yaşadıklarını anlatır. Bütün bunları anlatırken de içinde taşıdığı umudu bir kenara bırakmaz Kutlu. Çünkü onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın mutlaka bir ışık vardır ulaşılabilecek. Kutlu’nun kahramanları da en sonunda o ışığa ulaşır ve hiçbir şeyin boşa olmadığını gösterir bizlere.

Kasabada neler oluyor? Ödül törenine giden yolda neler yaşanmış? Kutlu hepsini tek tek anlatıyor bizlere. Kasabanın felsefe hocası Tufan hoca, kasaba için bir şeyler yapmaya çalışan iyi niyetli bir adamdır. Bu uğurda -ismi gayet manidar olan- “Kafadanbacaklılar Derneği”ni dahi kurar ancak çalışmaları bir şekilde verimli olmaz ve nihayetinde kendisi kasabadan ayrılınca da bütün idealler bir kenarda rafa kaldırılmış olur. Ta ki hikâyemizin ana kahramanı, Kız Sanat Enstitüsü’nü bitirmiş ve moda üzerine idealleri olan Nezaket Albeni (Kutlu’nun mekân ve şahıs isimlerine daha dikkatle bakmalıyız) ortaya çıkana kadar. Ankara’da okuduktan sonra doğduğu kasabaya dönen Nezaket, kasabanın içinde bulunduğu durumun farkındadır. Öncelikle kasaba için, eğitim için birtakım girişimlerde bulunur. Belediye başkanından tutun da okulun müdüre hanımına kadar herkes kasaba için ve Nezaket’in fikirleri adına girişimlerde bulunur. Hikâye bu aşamalarda biraz masalsı bir havaya bürünür çünkü Nezaket’in bütün çabaları olumlu sonuçlanır, hiçbir bürokratik engele takılmaz. Bürokrasinin çok yoğun bir biçimde kendini hissettirdiği ülkemizde, Nezaket’in devletin çeşitli birimleriyle girdiği münasebetlerden olumsuz bir yanıtla karşılaşmadan ayrılması, metne ütopik bir hava da katmıyor değil. Ancak Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur dedik ya. Bunu da o şekilde yorumlayabiliriz belki de. Hasılıkelam kasabada aslında büyük bir turizm potansiyeli vardır ancak kimse bunun farkında değildir. Farkında olanlar da üzerlerindeki ataleti atıp işe girişemezler. Nezaket bu iş için kolları sıvar. Kasabadaki avukat Selami Bey’le birlikte öncelikle Kafadanbacaklılar Derneği’ni hayata döndürürler. Ardından bir konser düzenleyip, konserden sonra gerçekleştirecekleri ödül töreniyle kasabanın güzel bir reklamını yapmayı planlarlar.

Yıllar önce kasabaya gelmiş olan modacıya ulaşıp yardım isterler, konser verecek şarkıcı böylece ayarlanmış olur. Ödül verilecek kategoriler belirlenir, ödül alacak kişilere bir şekilde ulaşılır ve onlar da kasabaya davet edilir. Her şey tamamdır. Ancak hikâyenin sonunda her şey zıvanadan çıkar, ödül alacaklar arasında olan şair halka hakaret eder, arkeolog sahtekâr çıkar, tiyatrocunun oyununun yasaklanmış olduğu anlaşılır. Hikâyenin sonunda ödül töreninin verileceği alanın dağılmış olduğunu görürüz. Beklenen bakan da törene gelmemiştir. Ödül törenine amacına ulaşamaz. Nezaket bir ezan sesi duyar ve sese doğru ilerler. Yürüdüğü yol yeni bir dünyanın da yoludur aslında.

 

mustafa kutlu

Hareket Felsefesi ve Ödül Töreni

Bildiğimiz üzere Kutlu, zamanında Nurettin Topçu ile yakın temasta bulunmuş, onun felsefesini de paylaşmıştır. Topçu’nun en önemli söylemlerinden biri olan “Hareket Felsefesi”, Kutlu’nun eserlerinde sık sık karşımıza çıkar. Buna göre, hayatta neyle karşılaşırsak karşılaşalım, onunla mücadele etmemiz gerek. Bu mücadeleye girişirken de insanın içinde bir inanç ve umut olmalıdır. Kutlu’nun bu eserinde de dile getirdiği, “Aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır” düsturu üzerinden bakarsak meseleye, bulmak için aramanın yani hareket halinde olmanın gerekli olduğunu bir kez daha fark etmiş oluruz.

Kutlu’nun hikâyelerinde kahramanı harekete geçiren bir ideal, bir aydınlanma, bir çıkış noktası mutlaka vardır. Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı eserinde ayrıntılarıyla değindiği bu durum, kahramanın ideal olana ulaşması için yolda olması gerektiğini gösterir bizlere. Kahraman yolda olmalıdır aksi halde kahraman olamazdı. Kutlu’nun hemen her hikâyesinde vardır bu durum da. Sır’daki şeyhin esas yolculuğu ceketini çıkarmasından sonra başlar belki de. Ya da Anadolu Yakası’nın Muzo Gönül’ü cafcaflı medya hayatına dışarıdan bakınca fark eder gerçekten çıkılması gereken yolun ne olduğunu. Son hikâyesinde de Nezaket’i böyle bir yolculuk içine sokar Kutlu. Kasabanın dar ve imkânları kısıtlı iklimi Nezaket’i yıldırmaz. Orası için bir şeyler yapmak ister, çaba gösterir, koşturur, mücadele eder. Bütün bunlar Kutlu’nun idealizmine birer örnektir. Kutlu’ya göre taşra (bana kalırsa “taşra” bir coğrafi alan değil, insanların zihinsel bir yanılsamasıdır) uzakta kalmış, pek çok sosyoekonomik imkândan uzak, bazı insanların “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” bakış açısıyla uzaktan seyrettiği bir mekân olsa da kaderine mahkûm edilmiş bir alan olamaz, olmamalıdır. Kendisi de taşrada doğup büyüyen (Erzincan-Erzurum) Kutlu, aslında taşranın imkânlarını da imkânsızlıklarını da çok iyi bilir. Bu yüzden de yabancısı olmadığı yerlerdir oralar. Kutlu’nun bu hassasiyeti de samimi bir merkezden çıkar bu yüzden.

Konuyu çok fazla dağıtmayıp ödül törenine dönelim. Tören konser ile açılır. Etrafta mülki amirler yoktur çünkü kendileri ödül törenine katılacağını söyleyen bakanı beklemeye gitmişlerdir. Konser biter, ödül törenine geçilir ama tam bir fiyasko vardır ortada. Şiir dalında ödül verilecek olan şair sahneye davet edilir, “Müdür beni tebrik etti ben de teşekkür ettim, birbirimizi yağladık.” sözleriyle kimsenin beklemediği bir çıkış yapar ve, “Ne lüzum var ödüllere. Hele şiire, hele şiire. Mesela ben size kendi şiirlerimden birini okuyayım, bakalım siz buna ödül verecek misiniz?” (s.127) diye devam eder. Sonunda aldığı ödülü sahnede yere vura vura kırıp parçalar. Polis, jandarma olaya müdahale edecekken, oynak bir müzik çalınıp olay bir şekilde geçiştirilir. Ardından tiyatro ödülü verilecek olan oyuncu sahneye davet edilir, ödülü alır. Tiyatrocunun ağzından dökülen cümleler dikkat çekicidir: “Yasaklı bir oyuna ödül verdiniz. Sizi kutluyorum. Kahramansınız.” (s.141) Gerçekten de tiyatrocunun oyunu “müstehcen” olduğu gerekçesiyle yasaklanmış bir oyundur ancak ödülü verenlerin belli ki bundan haberi yoktur. Bu müstehcenlik meselesi akıllara geçtiğimiz zamanlarda İBB Şehir Tiyatroları’nın bir oyununun müstehcen olduğu gerekçesiyle gündeme gelmesini getirebilir. Hatırlarsanız İskender Pala meseleyi gündeme taşımış ve pek çok tiyatrocu tarafından eleştirilmişti. Pala, haklıdır ya da değildir… Tartışılır ancak Kutlu oradan esinlenmiş midir bunu da düşünmek gerek.

Fiyaskoyla devam eden ödül töreni sırasında Nezaket, bu ödüllerin verileceği kişileri bulan avukatı görünce, “Aşk olsun hocam! Bu manyakları bulmak için çok mu çalıştınız?” (s.142) diye sorar. Avukatın cevabı aslında kaş kapayım derken göz çıkarmak kabilinden olur. Aynı anda pek çok şey yapmaya çalışan beşerin bir yerde mutlaka takılacağını da anlamış oluruz böylece ki insanın gücü, enerjisi sınırlıdır. Bu yüzden her şeye yetemez, çok şey yapayım derken hata yapar bir şekilde. Avukatın, “Gazetelere baktım, sanat dergilerine. Edebiyat hocalarına sordum, televizyonu takip ettim. Ne bileyim ben, metropolde değiliz, taşradayız. Baktım en çok bunların sözü ediliyor, gündemde bunlar var.” (s.143) sözleri, aslında meseleye tam olarak hâkim olmadıkları, bilgilerinin sınırlı oldukları bir alanda iş yapmaya girişmiş olan bu insanların, iyi niyetle yola çıksalar bile neden sekteye uğradıklarını da gösterir bizlere.

Bütün bunların dışında bu ödül törenini bir de günümüzün sanat/edebiyat ödülleriyle kıyaslayabiliriz. Kutlu’nun bu tip organizasyonlara pek itibar etmediği bilinir. Keza –ben katılmadım ancak- İstanbul’da düzenlenen Mustafa Kutlu Sempozyumu’na kendisinin katılmadığı dahi söylenmişti. Özellikle günümüzün ödülleri biraz “al gülüm ver gülüm” zihniyetinde geçtiği için itibar edilecek tarafları da kalmamıştır esasında. Herkesin “kendi tarafındaki” adama ödül vererek yücelttiği sanat ve edebiyat camiasında ödül merasimleri, dost sohbetlerinin yapıldığı akşam yemekleri tadından öteye gidemiyor. Kutlu’nun bir işareti de bu noktada bana kalırsa. Ödül alan insanların bile zaman zaman neden o ödülü aldıklarını bilmediği bir dünyada, Kutlu’nun bu eleştirilerini çok yerinde ve isabetli buluyorum şahsen.

Kıssadan Hisse

Kutlu, her hikâyesinde, almak isteyene güzel bir mesaj verir. Bu hikâyesi de farklı olmadı. Her ne kadar hikâyemizin sonunda ödül töreninin hayal kırıklığı ve başarısızlıkla sonuçlandığını görsek de Kutlu’nun asıl vermeye çalıştığı mesaj burada yatmaz. Öncelikle Nezaket’in giriştiği çaba sonuçsuz kalmaz. Nezaket, kendi inancından yola çıkarak harekete geçmiş ve bununla da kalmayıp kasabayı da harekete geçirmiştir. Aslında işaret edilen, bir kişinin, yeri geldiğinde koca bir toplumu uyandırabileceğidir. Nezaket, bunu başarır. Ancak içinde bir yerlerde hala gitmesi gereken yolu bilememenin, o yolu bulamamış olmanın da bir hüznü saklıdır belli ki. Ama Kutlu Nezaket’i o şekilde koyup da kalemi bırakmaz elinden. Tıpkı Sır’daki şeyhin, bütün dünyalıklardan yüz çevirip sarığını ve cübbesini çıkarıp atması gibi Nezaket de hikâyenin sonunda tek minareli camiden gelen ezan sesiyle irkilir ve kendine gelir. İçi anlatılmaz bir duygu ile dolar. Bütün olanı biteni, sokaklarda yatanı, içmişleri, ödül törenini, sahneyi ve dahi kendini bir kenarda bırakarak ezan sesine doğru yürür. Kutlu’nun anlatımıyla yürüdüğü yol, özüne giden yoldur aslında.

_______________________________________________
*Ayraç Dergisi’nin Ağustos 2013′deki 46. sayısında yayımlanmıştır.

ayraç 46

 


Beatles Perdeye Aktarılırsa: Across The Universe

Across the Universe movie poster onesheet

Bir film düşünün ki başından sonuna kadar Beatles şarkıları size eşlik ediyor. Benim gibi bir Beatles hayranıysanız bu filme bayılabilirsiniz. Film 2007 tarihli, Amerikan ve İngiliz ortak yapımı olan Across The Universe. Beatles’ın aynı isimli şarkısından esinle yapılmış. Filmin en büyük artısını en başta belirtmem gerek, ki zaten filmi izleyenlerin de hemen fark edeceği bir durum bu, film Holivut (evet Hollywood yazmayı beceremiyorum) yapımı değil. Savaş karşıtı bu filmin başından sonuna kadar Beatles eşlik ediyor size.

Sadece Beatles mı? Değil. Janis Joplin, Jimi Hendrix, Kurt Cobain de bu filmin karakterlerinden bazıları. Tabi ki kendi isimleriyle değil. Ancak şekil olarak birebir aynı tipler. “Biz de varız” diyorlar. Filme ayrı bir hava katmış bence bu durum. Kötü olmuş diyemem, benim hoşuma gitti. Film temelde tamamen Beatles şarkıları üzerine kurulmuş olsa da başka efsaneleri de filmde görmek (en azından tip olarak) güzel oldu. Öte yandan Beatles filmin içine o kadar sızmış ki iki ana karakterin isimleri de yine Beatles şarkılarından: Lucy (Lucy In The Sky With Diamond) ve Jude (Hey Jude)… Hal böyleyken özellikle Beatles severlerin filmden lezzet alamaması ihtimali de kalmıyor tabi ki. Film rezalet bir film olsaydı bile, Beatles dinlemek hoşunuza gidecektir.

across-the-universe_2

Öte yandan Beatles’ı bir kenarda bırakırsak filmin ana temalarından biri de savaş karşıtı olması. Vietnam Savaşı’nı esas alan film, temelde savaşın gereksizliği, boşuna ölen gençler, anti-militarizm ve dönemin gençlik hareketleri üzerinde duruyor. Buralardan bile bağımsız bir film olduğunu anlayabiliriz zaten. Ayrıca filmin yönetmeni olan Julie Taymor aynı zamanda sahne sanatları yönetmeni. Tiyatro ve opera… Bu da filme ayrı bir güzellik ve bakış açısı katmış. Şarkılara eşlik eden danslar filmin içine güzel yerleştirilmiş. Zaten sıradan bir filmden ziyade bir müzikal havası var. Hatta öyle adlandırırsak da yanlış olmaz zannediyorum ki. Tiyatroda pek çok örneğini izleyebiliyoruz. Perdede de gayet güzel durmuş.

Ancak filmin aman aman bir konusu yok. Beatles’a karşı özel bir hayranlığınız yoksa filmden sıkılabilirsiniz bile. Çünkü müzikler geniş bir yer kaplıyor ve hikayede yer yer kopukluğa sebep olabiliyor. Zaten bir aşk hikayesi çerçevesinde, askerlik ve savaş karşıtlığını vurgulayan filmin çok da derin bir hikayesi yok başka. Dediğim gibi, yönetmenin yapmaya çalıştığı da karmaşık ilişkiler yumağı, derinlikli zaman örgüsü falan vermek değil. Daha ziyade sanatsal bir film olmuş bu. O şekliyle bakarsak çok da başarılı olmuş bana kalırsa.

Oyuncuların performansı da gayet başarılı. Uzun lafın kısası, Beatles’ı seviyorsanız, savaş karşıtıysanız, dans etmek ya da izlemek hoşunuza gidiyorsa, mevsimi gelmeden çıkan çilekler sizi cezbediyorsa bu filmi seveceksinizdir. Benden tavsiyesi. Fazladan iki saatiniz varsa, deneyin derim…