SIRASI GELMİŞ SIRADIŞI BİR ÖDÜL TÖRENİ (Ayraç 46. Sayı)

sıradışı bir ödül töreni

SIRASI GELMİŞ SIRADIŞI BİR ÖDÜL TÖRENİ *

Mustafa Kutlu her yıl yeni bir kitapla okurlarının karşısına çıkma geleneğini bu yıl da bozmadı ve zamanı gelmeden önce okurlarıyla son kitabı olan “Sıradışı Bir Ödül Töreni”ni buluşturdu. Kutlu, bu kitabında da anlatım tarzını değiştirmiyor ve yalın, içtenlikli bir dille yorucu olmayan bir yolculuğa çıkarıyor okurunu.

Kutlu’nun hikâyesinin mekânı bir kasaba… Kutlu okurları, kasabaya alışkındır. Yazar, kasabayı (ya da köyü) gündemde tutarak bir taşra edebiyatçılığı yapmaktan ziyade şehrin dışında kalan coğrafyalardaki hayatı merkeze taşıyarak daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu da gösteriyor bize. Onun hikâyelerinde kasaba ya da köy, genel manasıyla bozulmamış, doğallığını yitirmemiş, içine pislik karışmamış yerlerdir. Sır adlı hikâyesindeki şeyh olmuş eski rençberin köyden şehre geldikten sonra nelerle karşılaştığını ve zamanla kendisinin de nasıl “bozulduğunu” hatırlayacaktır hikâyeyi okuyanlar. Şehir hayatı büyük bir girdap gibi insanları saran, onların sadece zamanlarını değil aynı zamanda merhametlerini, dostluklarını, sevgilerini de çalan bir ortam sunar insana. Bu yüzdendir ki Kutlu son hikâyesinde de mekânı kasaba olarak seçer ve oradaki küçük ama dev insanların değişen hayatını, onların bu hayata uyum sağlamaya çalışırken yaşadıklarını anlatır. Bütün bunları anlatırken de içinde taşıdığı umudu bir kenara bırakmaz Kutlu. Çünkü onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın mutlaka bir ışık vardır ulaşılabilecek. Kutlu’nun kahramanları da en sonunda o ışığa ulaşır ve hiçbir şeyin boşa olmadığını gösterir bizlere.

Kasabada neler oluyor? Ödül törenine giden yolda neler yaşanmış? Kutlu hepsini tek tek anlatıyor bizlere. Kasabanın felsefe hocası Tufan hoca, kasaba için bir şeyler yapmaya çalışan iyi niyetli bir adamdır. Bu uğurda -ismi gayet manidar olan- “Kafadanbacaklılar Derneği”ni dahi kurar ancak çalışmaları bir şekilde verimli olmaz ve nihayetinde kendisi kasabadan ayrılınca da bütün idealler bir kenarda rafa kaldırılmış olur. Ta ki hikâyemizin ana kahramanı, Kız Sanat Enstitüsü’nü bitirmiş ve moda üzerine idealleri olan Nezaket Albeni (Kutlu’nun mekân ve şahıs isimlerine daha dikkatle bakmalıyız) ortaya çıkana kadar. Ankara’da okuduktan sonra doğduğu kasabaya dönen Nezaket, kasabanın içinde bulunduğu durumun farkındadır. Öncelikle kasaba için, eğitim için birtakım girişimlerde bulunur. Belediye başkanından tutun da okulun müdüre hanımına kadar herkes kasaba için ve Nezaket’in fikirleri adına girişimlerde bulunur. Hikâye bu aşamalarda biraz masalsı bir havaya bürünür çünkü Nezaket’in bütün çabaları olumlu sonuçlanır, hiçbir bürokratik engele takılmaz. Bürokrasinin çok yoğun bir biçimde kendini hissettirdiği ülkemizde, Nezaket’in devletin çeşitli birimleriyle girdiği münasebetlerden olumsuz bir yanıtla karşılaşmadan ayrılması, metne ütopik bir hava da katmıyor değil. Ancak Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur dedik ya. Bunu da o şekilde yorumlayabiliriz belki de. Hasılıkelam kasabada aslında büyük bir turizm potansiyeli vardır ancak kimse bunun farkında değildir. Farkında olanlar da üzerlerindeki ataleti atıp işe girişemezler. Nezaket bu iş için kolları sıvar. Kasabadaki avukat Selami Bey’le birlikte öncelikle Kafadanbacaklılar Derneği’ni hayata döndürürler. Ardından bir konser düzenleyip, konserden sonra gerçekleştirecekleri ödül töreniyle kasabanın güzel bir reklamını yapmayı planlarlar.

Yıllar önce kasabaya gelmiş olan modacıya ulaşıp yardım isterler, konser verecek şarkıcı böylece ayarlanmış olur. Ödül verilecek kategoriler belirlenir, ödül alacak kişilere bir şekilde ulaşılır ve onlar da kasabaya davet edilir. Her şey tamamdır. Ancak hikâyenin sonunda her şey zıvanadan çıkar, ödül alacaklar arasında olan şair halka hakaret eder, arkeolog sahtekâr çıkar, tiyatrocunun oyununun yasaklanmış olduğu anlaşılır. Hikâyenin sonunda ödül töreninin verileceği alanın dağılmış olduğunu görürüz. Beklenen bakan da törene gelmemiştir. Ödül törenine amacına ulaşamaz. Nezaket bir ezan sesi duyar ve sese doğru ilerler. Yürüdüğü yol yeni bir dünyanın da yoludur aslında.

 

mustafa kutlu

Hareket Felsefesi ve Ödül Töreni

Bildiğimiz üzere Kutlu, zamanında Nurettin Topçu ile yakın temasta bulunmuş, onun felsefesini de paylaşmıştır. Topçu’nun en önemli söylemlerinden biri olan “Hareket Felsefesi”, Kutlu’nun eserlerinde sık sık karşımıza çıkar. Buna göre, hayatta neyle karşılaşırsak karşılaşalım, onunla mücadele etmemiz gerek. Bu mücadeleye girişirken de insanın içinde bir inanç ve umut olmalıdır. Kutlu’nun bu eserinde de dile getirdiği, “Aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır” düsturu üzerinden bakarsak meseleye, bulmak için aramanın yani hareket halinde olmanın gerekli olduğunu bir kez daha fark etmiş oluruz.

Kutlu’nun hikâyelerinde kahramanı harekete geçiren bir ideal, bir aydınlanma, bir çıkış noktası mutlaka vardır. Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı eserinde ayrıntılarıyla değindiği bu durum, kahramanın ideal olana ulaşması için yolda olması gerektiğini gösterir bizlere. Kahraman yolda olmalıdır aksi halde kahraman olamazdı. Kutlu’nun hemen her hikâyesinde vardır bu durum da. Sır’daki şeyhin esas yolculuğu ceketini çıkarmasından sonra başlar belki de. Ya da Anadolu Yakası’nın Muzo Gönül’ü cafcaflı medya hayatına dışarıdan bakınca fark eder gerçekten çıkılması gereken yolun ne olduğunu. Son hikâyesinde de Nezaket’i böyle bir yolculuk içine sokar Kutlu. Kasabanın dar ve imkânları kısıtlı iklimi Nezaket’i yıldırmaz. Orası için bir şeyler yapmak ister, çaba gösterir, koşturur, mücadele eder. Bütün bunlar Kutlu’nun idealizmine birer örnektir. Kutlu’ya göre taşra (bana kalırsa “taşra” bir coğrafi alan değil, insanların zihinsel bir yanılsamasıdır) uzakta kalmış, pek çok sosyoekonomik imkândan uzak, bazı insanların “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” bakış açısıyla uzaktan seyrettiği bir mekân olsa da kaderine mahkûm edilmiş bir alan olamaz, olmamalıdır. Kendisi de taşrada doğup büyüyen (Erzincan-Erzurum) Kutlu, aslında taşranın imkânlarını da imkânsızlıklarını da çok iyi bilir. Bu yüzden de yabancısı olmadığı yerlerdir oralar. Kutlu’nun bu hassasiyeti de samimi bir merkezden çıkar bu yüzden.

Konuyu çok fazla dağıtmayıp ödül törenine dönelim. Tören konser ile açılır. Etrafta mülki amirler yoktur çünkü kendileri ödül törenine katılacağını söyleyen bakanı beklemeye gitmişlerdir. Konser biter, ödül törenine geçilir ama tam bir fiyasko vardır ortada. Şiir dalında ödül verilecek olan şair sahneye davet edilir, “Müdür beni tebrik etti ben de teşekkür ettim, birbirimizi yağladık.” sözleriyle kimsenin beklemediği bir çıkış yapar ve, “Ne lüzum var ödüllere. Hele şiire, hele şiire. Mesela ben size kendi şiirlerimden birini okuyayım, bakalım siz buna ödül verecek misiniz?” (s.127) diye devam eder. Sonunda aldığı ödülü sahnede yere vura vura kırıp parçalar. Polis, jandarma olaya müdahale edecekken, oynak bir müzik çalınıp olay bir şekilde geçiştirilir. Ardından tiyatro ödülü verilecek olan oyuncu sahneye davet edilir, ödülü alır. Tiyatrocunun ağzından dökülen cümleler dikkat çekicidir: “Yasaklı bir oyuna ödül verdiniz. Sizi kutluyorum. Kahramansınız.” (s.141) Gerçekten de tiyatrocunun oyunu “müstehcen” olduğu gerekçesiyle yasaklanmış bir oyundur ancak ödülü verenlerin belli ki bundan haberi yoktur. Bu müstehcenlik meselesi akıllara geçtiğimiz zamanlarda İBB Şehir Tiyatroları’nın bir oyununun müstehcen olduğu gerekçesiyle gündeme gelmesini getirebilir. Hatırlarsanız İskender Pala meseleyi gündeme taşımış ve pek çok tiyatrocu tarafından eleştirilmişti. Pala, haklıdır ya da değildir… Tartışılır ancak Kutlu oradan esinlenmiş midir bunu da düşünmek gerek.

Fiyaskoyla devam eden ödül töreni sırasında Nezaket, bu ödüllerin verileceği kişileri bulan avukatı görünce, “Aşk olsun hocam! Bu manyakları bulmak için çok mu çalıştınız?” (s.142) diye sorar. Avukatın cevabı aslında kaş kapayım derken göz çıkarmak kabilinden olur. Aynı anda pek çok şey yapmaya çalışan beşerin bir yerde mutlaka takılacağını da anlamış oluruz böylece ki insanın gücü, enerjisi sınırlıdır. Bu yüzden her şeye yetemez, çok şey yapayım derken hata yapar bir şekilde. Avukatın, “Gazetelere baktım, sanat dergilerine. Edebiyat hocalarına sordum, televizyonu takip ettim. Ne bileyim ben, metropolde değiliz, taşradayız. Baktım en çok bunların sözü ediliyor, gündemde bunlar var.” (s.143) sözleri, aslında meseleye tam olarak hâkim olmadıkları, bilgilerinin sınırlı oldukları bir alanda iş yapmaya girişmiş olan bu insanların, iyi niyetle yola çıksalar bile neden sekteye uğradıklarını da gösterir bizlere.

Bütün bunların dışında bu ödül törenini bir de günümüzün sanat/edebiyat ödülleriyle kıyaslayabiliriz. Kutlu’nun bu tip organizasyonlara pek itibar etmediği bilinir. Keza –ben katılmadım ancak- İstanbul’da düzenlenen Mustafa Kutlu Sempozyumu’na kendisinin katılmadığı dahi söylenmişti. Özellikle günümüzün ödülleri biraz “al gülüm ver gülüm” zihniyetinde geçtiği için itibar edilecek tarafları da kalmamıştır esasında. Herkesin “kendi tarafındaki” adama ödül vererek yücelttiği sanat ve edebiyat camiasında ödül merasimleri, dost sohbetlerinin yapıldığı akşam yemekleri tadından öteye gidemiyor. Kutlu’nun bir işareti de bu noktada bana kalırsa. Ödül alan insanların bile zaman zaman neden o ödülü aldıklarını bilmediği bir dünyada, Kutlu’nun bu eleştirilerini çok yerinde ve isabetli buluyorum şahsen.

Kıssadan Hisse

Kutlu, her hikâyesinde, almak isteyene güzel bir mesaj verir. Bu hikâyesi de farklı olmadı. Her ne kadar hikâyemizin sonunda ödül töreninin hayal kırıklığı ve başarısızlıkla sonuçlandığını görsek de Kutlu’nun asıl vermeye çalıştığı mesaj burada yatmaz. Öncelikle Nezaket’in giriştiği çaba sonuçsuz kalmaz. Nezaket, kendi inancından yola çıkarak harekete geçmiş ve bununla da kalmayıp kasabayı da harekete geçirmiştir. Aslında işaret edilen, bir kişinin, yeri geldiğinde koca bir toplumu uyandırabileceğidir. Nezaket, bunu başarır. Ancak içinde bir yerlerde hala gitmesi gereken yolu bilememenin, o yolu bulamamış olmanın da bir hüznü saklıdır belli ki. Ama Kutlu Nezaket’i o şekilde koyup da kalemi bırakmaz elinden. Tıpkı Sır’daki şeyhin, bütün dünyalıklardan yüz çevirip sarığını ve cübbesini çıkarıp atması gibi Nezaket de hikâyenin sonunda tek minareli camiden gelen ezan sesiyle irkilir ve kendine gelir. İçi anlatılmaz bir duygu ile dolar. Bütün olanı biteni, sokaklarda yatanı, içmişleri, ödül törenini, sahneyi ve dahi kendini bir kenarda bırakarak ezan sesine doğru yürür. Kutlu’nun anlatımıyla yürüdüğü yol, özüne giden yoldur aslında.

_______________________________________________
*Ayraç Dergisi’nin Ağustos 2013′deki 46. sayısında yayımlanmıştır.

ayraç 46

 

Reklamlar

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: