Monthly Archives: Ocak 2014

Mavi Yeşil’in 85. Sayısı Çıktı..!

my85

 

Mavi Yeşil dergisi, 2014 yılının ilk günlerinde çıkan 85. sayısıyla 15. yılına başlıyor; bunu edebiyat dergiciliğinde önemli bir gösterge saymalıyız. 2000 yılının başından bu yana iki ayda bir çıkan hiç sayısı aksamadan yayımlanan Mavi Yeşil, on beşinci yılının başlangıcı olan 85. sayısında zengin bir içerikle okur karşısına çıkıyor. Bu sayıda, gazetelerin “kitap eki” editörleriyle görüşülerek hazırlanan mütevazı dosya, kitap okurlarının olduğu kadar yayın dünyasının da ilgisini çekecek özellikte. Bu sayıda “Cevat Çapan” şiiri hakkında Sezgin Taş yazdı. Fırat Caner, şiirleri yanında “metinler” dizisini de sürdürüyor. Hasan Öztürk, doğumunun yüzüncü yılında “Albert Camus”yü hatırlattı. Nurullah Ulutaş, eski bir roman için yeni bir yazı yazarken Sinan Şanlıtürk de ilginç bir romandan sinemaya aktarılan bir filmi değerlendirdi. Bu sayının öyküsünü Yunus Bektaşoğlu yazdı. Azita Ghahreman, Yeşim Ağaoğlu, Fırat Caner, Erkan Karakiraz, Yavuz Demirci, Ferda Balkaya Çetin, Ömer Eski, Ümit Aydın, Büşra Dilara Karaca, Serkan Demir, Eşref Yener, Deniz Dağdelen Düzgün ve Tan Doğan, bu sayıda şiirleriyle çıktı okur karşısına. *

85. Sayının İçindekiler

Sanatın Duyum Yaratması ve Cevat Çapan / Sezgin Taş… 2
Bir Kadın Geldi Beni Giymeye / Azita Ghahreman… 6
Beş Metin / Fırat Caner… 7
Harcı Âlem / Yeşim Ağaoğlu… 10
Albert Camus’nün Yüzyılı / Hasan Öztürk… 11
Sûr / Fırat Caner… 13
A Clockwork Orange / Sinan Şanlıtürk… 14
Meğer / Erkan Karakiraz… 17
K/adının G/özleri ve /Derin/ / Yavuz Demirci… 17
Söyleşi: Gazetelerin Kitap Ekleri… 19
Esaretin Aşka Dönüşen Hikâyesi / Nurullah Ulutaş… 23
La / Ferda Balkaya Çetin… 26
Sana Getireceğim / Ömer Eski… 26
Terkettiğimiz Temmuzlar Mezarlığı / Ümit Aydın… 27
Yara Terbiyecisi / Yunus Bektaşoğlu… 28
Ora / Büşra Dilara Karaca… 29
Susmayan Çığlık / Serkan Demir… 30
Durum Şiiri / Eşref Yener… 31
Düş Kırıldı İçimde Sen Kaldın / Deniz Dağdelen Düzgün… 31
El Ele / Tan Doğan… 32

* Editör: Sezgin Taş

Reklamlar

Sessizliğin Görüntüsü: Boven Is Het Stil

Boven Is Het Stil

 

Boven Is Het Stil /Her Şey O Kadar Sessiz ki (Bundan sonra BIHS diye belirteceğim) 2013 İKSV film festivalinde oynamış filmlerden biri. Festival zamanı merak ettiğim bu filmi ne yazık ki o dönem izleyemedim. Şimdi fırsat buldum ve izledim. Üzerinde bir iki şey söylenmesi gerek belki.

Bizdeki Nuri Bilge Ceylan filmleri gibi ağır aksak ilerleyen, kasvetli ve yorgun bir film BIHS. Şehirden uzakta bir çiftlikte geçiyor hikaye. Filmin baş karakteri olan Helmer (Jeroen Willems) 50’li yaşlarında, yalnız yaşayan bir adamdır. Çiftlikte bir evi/odası vardır ve bir de bakmak zorunda olduğu babası. Babası yaşlı ve hastadır. Filmde Helmer’ın bir başkası ile arasında geçen şu diyalog, meseleyi özetliyordu aslında:

“-Yukarıda ne yapıyorsun?
-Hiçbir şey. Babam orada yatıyor. Hasta.
-Öyle mi… Nesi var?
-Hiç. Sadece yaşlı.”

Helmer, çiftlikteki sıradan ve rutin hayatına o kadar bağlanmıştır ki kendisinden bile vazgeçmiştir artık. Öte yandan Helmer, komşusu olan bir kadının kendisine ilgi göstermesine karşı mesafeli bir tavır takınır. Bir de yukarıdaki diyaloğu gerçekleştirdiği arkadaşı da ona ilgi duyar. Bu eşcinsel bir ilgidir ve Helmer’ın duyguları da o yönde gibi görünür ancak belki de bastırılmış kimliğini açığa vurmak istemez. Çiftlikte yanlarına çalışmaya gelen genç bir çocukla da benzer bir duygu alışverişi yaşar aslında. Ancak hiçbirinde Helmer’ın net bir şekilde eşcinsel eğilimlerine tanık olmayız. Aşırı bir sahne yoktur ortada. BIHS’in taşıyıcısı baştan sona aktif bir rol üstlenen Jeroen Willems. Williems, filmin çekimleri tamamlandıktan kısa süre sonra hayatını kaybetmiş. Açıkçası filmin sonunda “Jeroen Willems (1962-2012)” yazısını görünce epeyce şaşırdım ve bir o kadar da üzüldüm. Kendisi filmin çıtasını yükseltmiş epeyce. Bu anlamda hakkını vermek lazım.

boven is het stil_

Bir de babası ile arasında geçen münasebet var Helmer’ın. Bir çeşit oidipus kompleksi olarak görebiliriz bunu. Babasına karşı sevgi beslemiyor ve zorunda olduğu için ona bakıyor Helmer. Hatta bir an önce ölmesini bekliyor. Yaşlı adam da Helmer da ölümün çok uzakta olmadığını biliyor aslında. Tek bilmedikleri kaçınılmaz sonun ne zaman geleceği. Bir sahnede Helmer’ın ağzından şu cümleler dökülür: “Elleri çok güzel. Sen nereden bileceksin ki? Senin ellerin sadece dayak atmaya yaradı.” Buradan da görüleceği gibi aslında aralarında büyük bir savaş var. Babası da bunun farkında. Hatta film esnasında Helmer’ın ölen bir kardeşinin olduğunu da öğreniriz. Babası aslında ölmesi gerekenin Helmer olduğunu da söyler içten içe.

Bütün bu yüzleşme ve hesaplaşma film boyunca devam eder. Ancak yaklaşık 1,5 saatlik bir gerçekten de bu tip filmlerden hoşlanmayanlara upuzun gelebilir. Son olarak bir şeye daha değinmem gerek ki o da filmin müzikleri. Bazı sahnelerdeki görüntülere neredeyse cuk oturan müzikleri es geçmek olmaz. Filmde belki de olmasaydı bir şeyleri eksik bırakacaktı bu müzikler.

BIHS, bir adamın karakterinden ve duygularından nasıl uzaklaşıp kendisine yabancılaşabileceğini görebileceğiniz güzel bir film. Bir “kendisi olamama” hikayesi aslında. İzlemesi zor bir film ancak bu türü sevenler zevkle seyredecektir.


Ardahan ile İstanbul Arasındaki Farklar

Memleketimizin dört köşesi cennet. Gezmek görmek lazım. Aylar önce bir abi ile tanıştım İzmir’den gelen, bana, “Buralar (Ardahan yani) çok güzel yerler.” demişti. Ben de ona, “Gezmek için öyle…” dedim. Neden dedim? Çünkü Ardahan’ın İstanbul’dan farkları var. Birkaç tanesini yazacağım. Siz de gelin, görün, yaşayın diye…

 
ardahan

1) İstanbul 1453 yılında fethedilmiştir ve uzun yıllar kültür, sanat, ekonomi ve siyasetin başkentliğini yapmıştır. Ardahan 1992 yılında bağımsızlığını kazanarak Kars’tan ayrılmış ve kafasına göre takılmaya başlamıştır.

2) İstanbul’da Boğaz manzarasına karşı balık yersiniz. Ardahan’da Kura Nehri manzarasına karşı kaz yersiniz. İlginçtir, aşağı yukarı aynı parayı ödersiniz, çünkü kaz çok pahalı bir yiyecek.

3) Boğaz demişken, İstanbul’da Boğaz trafiği diye lanet bir şey vardır ve ömürden ömür alır. Gelin görün ki Ardahan’da Boğaz trafiği diye bir problem yoktur çünkü zaten Boğaz yoktur. Kafanız rahattır.

istanbul

4) İstanbul’da yer yıl rutine bağlamış olan doğal gaz zammını bekler, ay sonunda ödeyeceğiniz yüklü miktardaki faturalara söversiniz. Ardahan ise doğal gaz zamlarından (şimdilik) etkilenmez. Çünkü Ardahan’da doğal gaz şebekesi yoktur.

5) İstanbul’un havası yer yer pistir ve bu her mevsim aynıdır. Otomobil gazları bunun en önemli sebeplerinden biridir. Ardahan’ın havasının pisliği ise mevsimlere göre değişir. Kışın yakacakların bacalardan efil efil havaya salınışı neticesinde ortalık leş gibi kokar ancak yazın havası mistir.

6) İstanbul’da 3 büyükler diye bir şey vardır. Ardahan’da ise tek büyük Ardahanspor’dur, Halk, tek yürektir.

7) İstanbul’da zaman hızlı akar. Ardahan’da (diğer pek çok taşra kenti gibi) zaman ağır aksak ilerler.

8) İstanbul yedi tepedir. Ardahan ise yaklaşık 1800 metrelik rakımıyla İstanbul’un bütün tepelerine uçan tekme atabilecek kapasitededir.

9) İstanbul batıya açılan kapıdır. Ardahan ise doğuya karşı açık seçik bir görüntü sergiler.

10) İstanbul yaşamak için ideal bir kent değildir. Ardahan da yaşamak için ideal bir kent değildir. (Bir de benzerlik olsun dedim.)

 


Hece Dergisinin Özel Sayıları

hece

 

Edebiyat dergiciliği zor iştir. İşin mutfağında olan birisi olarak, bir derginin sıfırdan hazırlanıp da rafa geliş aşamasına kadar olan süreci bilirim. Eminim ki benim gibi olan onlarca dergi emekçisi arkadaşımız vardır. Ancak ben Türkiye’deki dergiciliğin farklı kollardan ilerlediğini düşünüyorum. Kimi dergiler var, kıt kanaat geçinir, ayı zor çıkarır. Türkiye’deki pek çok dergi bu şekilde devam eder yayın hayatına. Bir de bolca reklam alan dergiler var. Bu dergiler, inşaat firmalarından tutun da otobüs şirketlerine kadar her alandan reklam almaktan kaçınmazlar. Öte yandan bu dergilerin bazıları da yayınevi dergileridir. Kitap-lık, Varlık, Hece, Dergah, Türk Edebiyatı, Notos gibi dergiler aynı zamanda kendilerine bağlı bir yayınevi olan dergilerdir. Özellikle Dergah’ın 3 liralık komik fiyatını düşünürseniz, bir yayınevi dergisi olmanın, derginin sürekliliğine olan katkısını daha rahat görebilirsiniz.

Hece, her sayı olmasa da dönem dönem aldığım bir edebiyat dergisi. Sürekli almam ama düzenli olarak takip ederim. Rafa gider, içeriğini okur, kimler yazmış diye kontrol ederim. Ben, öyküye olan özel ilgimden dolayı, genel olarak Hece Öykü’yü alır, okurum. Ama Hece de zaman zaman hazırladığı dosyalar ve zengin içeriğiyle iyi işler yapıyor uzun yıllardır. Hece’nin bir başka önemli özelliği de özel sayıları. Bugüne kadar pek çok özel sayı hazırladılar ve bunlar gerçekten de arşivlik sayılar. Ancak bu anlamda Hece’nin çok büyük bir kusuru var. Hedef kitlesini çok sınırlı tutuyorlar. En son hazırladıkları Orhan Kemal özel sayısı da arşivlik bir sayı ancak 40 lira gibi fahiş bir etiket fiyatı var. Açıkçası Orhan Kemal’e karşı özel bir ilgim yok, bu yüzden de dergiyi (Dergi mi? Yok yahu, ansiklopedi olmasın?) almayı düşünmüyorum. Ama lisans öğrencisiyken ben, bundan yıllar önce, bir özel sayıları lazım oldu. Almak istedim ancak o kadar pahalıydı ki, o zaman için neredeyse 4-5 günlük harçlığımı dergiye vermem gerekecekti. Bu yüzden de dergiyi alamamış, başka bir şekilde edinmeye çalışmıştım.

Sıkıntım şu: Bu dergi bir öğrenci kardeşimize lazım olduğu zaman, buna bu parayı nasıl verip de alacak? Diyeceksiniz ki çok kalın ve dolu bir dergi. Evet, kabul ediyorum. Ama yine de fiyatı pek de makul değil. Bu fiyatı biraz daha aşağıya çekseler daha çekici olmaz mı? Belki maliyet karşılamayacaktır o zaman da, bilemiyorum ancak şu haliyle de Hece’nin öğrencilere yönelik bir şey sunmadığı aşikar. Şu bir çözüm olabilir: Hece bu kalın dosyalı dergilerini tek cilt olarak değil de iki hatta üç cilt olarak çıkarabilir. Fiyatı da o şekilde bölebilir. Böylece cebinde yeterince para olmayan genç arkadaşlarımız, dostlarımız da dergiye ulaşabilir. Bu, belki bir çözümdür. Bilemiyorum ama Hece yetkililerinin buna makul bir çözüm geliştirmesi gerek bence. Çok güzel sayılara insanlar ulaşamıyor. Yazık oluyor. Umarım Hececiler bunu okur ve bir şekilde daha geniş insanlara ulaşması için çaba gösterirler.