Monthly Archives: Mayıs 2014

Mavi Yeşil’in 87. Sayısı Çıktı..!

mavi yeşil 87

Mavi Yeşil dergisi 87. sayısıyla okurlarına ulaşıyor. Mayıs-Haziran 2014 tarihli bu sayımızla 15. yılımızı yarılarken zengin bir içerikle okurlarımızın karşısına çıkabilmek de bizi sevindiriyor. Bu sayımızda, “2013 Cevdet Kudret Şiir Ödülü” sahibi Fırat Caner, yeni kitabı “Kuşla Kediye Ağıt” çevresinde edebiyat/kitap dünyasıyla ilgili görüşlerini anlattı. Nilüfer Aka, günümüzün şairi Haydar Ergülen’in şiirlerinde şehir ve taşra ilişkisini yazdı. Gülşah Şişman, başyapıt niteliği kazanan “Zaman ve Anlatı” kitabının dört ciltlik çevirisini değerlendirdi. Mehmet Nur Karakeçi, doğumunun yeni bir yılında “Mümtaz’ın Korkuları” başlıklı yazısıyla Tanpınar’ı gündeme getirdi. Fuat Arpa, edebiyat ortamında sıkça sözü edilen “saf şiir” konusuna açıklık getirmeye çalıştı. İlkay Coşkun, genç bir şairin “Gelirsen Bir Kimliğim Olur” adlı şiir kitabını; Hasan Öztürk de ortak bir çalışmanın ürünü “Edebiyatımızda Bireyselleşme Serüveni” adlı kitabı değerlendirdi. Ayşegül Özalp ve Yıldırım Türk, bu sayının iki öykücüsü. Fatma Yeşil, Yeşim Ağaoğlu, Erkan Karakiraz, Hasan Ildız, Kaan Turhan, Yavuz Demirci, Ömer Eski ve Nükhet Esen de şiirleriyle katıldılar bu sayımıza.
İyi okumalar…

87. sayının içindekiler

Şiir/Şehir/Taşra İlişkisi ve Ergülen / Nilüfer Aka… 2
“Edebiyatımızda Bireyselleşme Serüveni” Sorunu / Hasan Öztürk… 8
Bulantı / Fatma Yeşil… 10
Boşluk / Yeşim Ağaoğlu… 11
Yanılsamalar / Erkan Karakiraz… 11
Mümtaz’ın Korkuları / Mehmet Nur Karakeçi… 12
Fırat Caner ile Söyleşi / İlker Aslan… 16
Kandır / Hasan Ildız… 18
Bir “başyapıt”: Zaman ve Anlatı / Gülşah Şişman… 19
Gelirsen Bir Kimliğim Olur / İlkay Coşkun… 23
“Saf Şiir” Üzerine / Fuat Arpa… 24
Kadın ve Horoz / Kaan Turhan… 26
Babamın Duymadıkları / Yavuz Demirci… 27
Kepek / Ayşegül Özalp… 28
Günlüğe / Ömer Eski… 29
Bir Deli Rüzgâr / Yıldırım Türk… 30
Gretel’in Kelimeleri / Nükhet Elçin… 32


Bir Salyangozun Emin Adımlarla Bir Yere Doğru Sürünmesi Üzerine

Şunca

Öyle ya, bütün bunların bir bahanesi var pekala.
Pekala şu kupkuru dalların, zamanı gelince yeşermesinin;
şu salyangozun küçük ama kararlı adımlarla, belki de nereye olduğunu dahi bilmeden ilerlemesinin;
şu küçük çocuğun büyümesinin;
annemin akşam yemeğini hazırlamasının;
gökyüzünün güneşe yer açmasının;
denizin böylesi hırçınlığının ardından öylesi dinginliğe kavuşmasının;
o dilencinin yirmi yıldır aynı yerde yılmadan dilenmesinin;
pedalına basılan bütün bisikletlerin dünyayı daha da güzelleştirmesinin;
yolların hiç bitmemesinin ama yine de insanların kendine yeni yollar aramasının;
ve şunların
ve bunların
ve ötekilerinin de…

Bütün bunlar için bir bahane buluyor kişioğlu.
Bahane olmasaydı, bahaneler bulamasaydı, pekala yaşayamazdı belki de.

Salyangoz emin adımlarla ilerliyor.
Bir yerde yalpalıyor, duraksıyor, sonra belli belirsiz kaldırıyor kafasını, ileriye doğru bakıyor.
Daha gitmesine gereken onca yol var.
Ama o yolu arşınlaması için yeterince zamanı olup olmadığını hiç bilemeyecek.
Gidiyor.
Varılması zor bir hedefe doğru…
İşte şimdi, son parça dalı da tırmanacak.
Bir karınca, güneşi görmüş ya, çıkıyor yuvasından dışarıya.
Geriye bakıyor sonra ve belki de ailenin geri kalanlarını da çağırıyor.
Ağızlarındaki kum tanelerini dışarıya çıkarıyorlar tek tek.
Bir arı, peteğinden fazlaca uzaklaşmış olacak ki, dinlenmek üzere, bir dalın kenarına konmuş bekliyor.
Belki de başka bir şeyi bekliyor.
Belki de yeni bir bahane bulmak için bekliyor.

Bütün bunlar olurken göğe bakıyorum.
Bir bahanem olsaydı, bal yapmak, yuva açmak, tepeye varmak gibi…
Büyümek, yemek hazırlamak, dilenmek, ya da direnmek gibi….
Şimdi bütün yazılanları tekrar gözden geçiriyorum.
Hiçbirini beğenmiyorum.
Başımı havaya kaldırıp göğe bakıyorum.
Hayat, diyorum, işte şuncacık bir şey.
Kalemi alıyorum elime bıraktığım yerden, tek tek çiziyorum üstünü.
Üstümü başımı bir de.
Hiçbir şey, o kadar da anlamlı gelmiyor.