Monthly Archives: Haziran 2014

İki İstanbul’un Hikayesi: Gölgeler ve Hayaller Şehrinde

gölgeler ve hayaller şehrinde

Murat Gülsoy yıllardır takip ettiğim, zaman zaman yazarken öykündüğüm, bazen beni hayretler içinde bırakan bir yazar. Çokça dile getirmişimdir kendisine olan ilgimi. Mavi Yeşil için geçtiğimiz yıl kendisiyle bir röportaj yaptığımızda onu daha yakından tanıma imkanı buldum. Çeşitli sosyal ve fen bilimlerine olan ilgisi (ihtisas sahası dışında da) yazdıklarını da fazlasıyla zenginleştiriyor bana kalırsa. Onu “iyi” bir yazar yapan da bu belki de. Öte yandan onda gördüğüm en önemli özelliklerden birisi de kendini tekrar etmemek için özel çaba harcaması. Yenilik peşinde bir yazar ne yapar, sürekli farklı bir kanal arar. Yazdığının, önceki yazdıklarına benzememesi için uğraşır. Gülsoy’un bu anlamda bilinçli bir çaba ile yazdıkları üzerinde yoğunlaştığını düşünüyorum bir okur olarak. O yüzden de her yeni çalışmasında deneysel bir yön var. İşte “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” adlı yeni romanının da bu yeniliklerin ve farklı bir şey yapmaya çalışmanın bir ürünü olduğunu düşünüyorum.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’yi (bundan sonra “GHŞ” şeklinde yazacağım) yazarının ismini kapatıp önüme koysalardı, onun yazarının Murat Gülsoy olduğunu anlayamazdım açıkçası. Çünkü bu son roman, daha önceki hiçbir romana benzemiyor. Teknik olarak yine postmodern, evet, ama konu ve çerçeve itibariyle Murat Gülsoy ismine çok da yakın değil. Öte yandan GHŞ her ne kadar tarihten besleniyor olsa da tam olarak bir tarihi roman değil. Postmodern tarih kuramının dile getirdiği gibi roman, tarihin başka bir yönünü vurguluyor bize. Tıpkı Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanında olduğu gibi, Gülsoy’un bu romanında da meselemiz padişahlarla, hanlarla, saraylarla falan değil. (Bu arada GHŞ’yi teknik olarak da içerik olarak da Beyaz Kale’ye benzettiğimi söylemeden geçemeyeceğim.) GHŞ’de Gülsoy, çok katmanlı bir tarihten bahsediyor. Nasıl mı?

Fuat adlı bir Türk asıllı Fransız karakter (daha sonra babasının Beşir Fuat olduğunu öğreniyoruz) bir vesile ile İstanbul’a gelir. İstanbul’a gelirken yolda Sabahattin Bey (geleneksel tarih kitaplarında “Prens Sabahattin” olarak da anılır) ile karşılaşır, onunla tanışır ve fikirlerinden etkilenir. Fuat, babasının Beşir Fuat olduğunu öğrenmesiyle kendisi ve geçmişi ile ilgili çeşitli araştırmalara girer. Konudan çok fazla bahsedip, kitabı okumamış olanların şevkini kırmak istemiyorum ancak Fuat’ın araştırmaları, babasının intiharıyla ilgili ulaştığı çeşitli bilgilerle babasına ve yaşadıklarına farklı gözle bakmasıyla sonuçlanır. Fuat bir yandan “baba” imgesiyle hesaplaşırken bir yandan da babasını anlamaya ve onun intiharını anlamlandırmaya çalışır. Öyle ya, “gerçek” denilen şey, sandığımız gibi olmayabilir.

murat gülsoy

 

Öte yandan Fuat’ın bu yaşadıkları devam ederken, Osmanlı’da da Abdülhamit dönemi yaşanmaktadır. Kısa süren ilk meşrutiyet döneminin ardından yaşanan İstibdat Döneminin baskıcı havası bütün ülkede hissedilmektedir. Bir yandan baskı devri devam ederken diğer yandan da meşrutiyet yanlılarının çalışmaları devam eder padişaha karşı. Gülsoy’un bu noktada Fuat’ın ağzından anlattıkları da dikkate değer. Evet, diyor Fuat, istibdat dönemi sona eriyor ancak yeni gelenler de kendi baskı dönemlerini yaratıyorlar. Burada, tarihe karşı geliştirilen reaksiyonla, “özgürlük” sandığımız şeyin aslında ne olduğu, nelere ihtiyaç duyduğu ve kimlerin elinde şekillendiği gibi sorular Fuat’ın ağzından dökülen satırlarda cevap arıyor kendisine.

Gülsoy, bütün bunları yaparken, belki de nispeten kolay bir yol olan “mektup” tekniğini kullanıyor. Fuat, bu yaşadıklarını Alex isimli arkadaşına yazdığı mektuplarda anlatıyor ve bizim de bu şekilde durumdan haberimiz oluyor. Umarım bana kızmaz ama ben bir roman yazım türü olarak mektubu biraz kaçış noktası olarak görürüm. Aynısını Beyaz Kale’de de düşünmüştüm. Ancak yanlış anlaşılmak istemem. Mektup, romanın ne bütünlüğüne zarar vermiş ne de onu basitleştirmiş. Roman, zenginliğinden ve çok katmanlılığından bir şey kaybetmiyor.

Postmodern tarih kuramının getirdiği, tarihin aslının bilinemez olduğu düşüncesi, GHŞ’de tam olarak karşımıza çıkıyor. Beşir Fuat üzerine olan fikirlerimizi bir daha sorgulamamıza, onun intihar sebebinin ne/ler olabileceğini yeniden düşünmemize sebep oluyor. Beşir Fuat’a olan özel ilgisinden yola çıkarak bu romanı yazdığını dile getiren Murat Gülsoy, Beşir Fuat-Fuat-Abdülhamit Dönemi üçgeninde (ve yan karakterlerle beraber geniş bir çokgen çıkıyor karşımıza) devam eden romanla, doğu ile batı arasındaki farka da işaret ediyor bana kalırsa. Fuat’ın bir “Türk” olarak Fransa’da yaşadıkları ve bir “Fransız” olarak Türkiye’de yaşadıkları oldukça objektif bir bakış açısıyla ele alınmış. Bu yüzden de Tanpınar’ın “eşikte kalmış” dediği bir tip çıkıyor ortaya. Batının madde dünyasıyla doğunun mana dünyası arasında fark, sıkça dile getiriliyor. Sadece bir dönem romanı değil aynı zamanda bir “sıkışmışlık” romanı olarak da okumak gerek GHŞ’yi.

Roman üzerine başka şeyler de söylenebilir kuşkusuz. Gülsoy’un verdiği röportajlarda ve GHŞ üzerine yazılan yazılarda farklı noktalara da dikkat çekildi. Ben konuyu çok fazla açıp da roman hakkında fazla ipucu vermek istemiyorum.  GHŞ, bir yazar olarak Murat Gülsoy’un yine “farklı” bir şekli ve içeriği denediği yabana atılmaması gereken bir roman. Murat Gülsoy sevenler, onun yazdıklarına benzetemese de (ki bu iyi bir şey) bu romanı mutlaka beğenecektirler. Bu arada son söz olarak dile getirmemde fayda var, ben bir Murat Gülsoy okuru olarak, “Murat Gülsoy Öyküleri” okumayı çok özledim. Bu dileğim de burada böylece dursun.


>Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

MURAT GÜLSOY

>

Üzerine çok fazla bir şey söylemeyeceğim, romanı okumak gerek. Son zamanlarda beni en çok etkileyen kitaplardan biri Barış Bıçakçı’nın romanı: Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra. Garip şey, bir intiharı anlatıyor kitap ama bende uyandırdığı duygular trajik değil; evet, hüzünlü ama asla acı değil. İnsanı kendinden çıkaran bir acı değil. Daha çok şöyle bir duygu: şehrin keşmekeşi içinde debelenirken aniden bir Bülent Ortaçgil şarkısı ile duraklamak ya da bir Fikret Kızılok şarkısıyla geçmişe dönmek. Ama kaybolup gidene üzülmek değil. İşte hiçbir şey kaybolmadı, hepsi hep buradaydı, ama sadece zaman geçti, demek gibi.
Kitabın adı gözümün önünde bir sahne canlandırıyor: bir çocuk, kâğıttan yaptığı uçağı yüksek bir yerden bırakıveriyor ve uçak bir süre yere paralel gittikten sonra çakılıyor. Çocuk daha uçağı yaparken biliyor çakılacağını ama yine de o uçabildiği kısa süre boyunca eşsiz bir deneyim yaşıyor. Hayatın ne olduğunu anlatan bir deneyim. Ama henüz çocuğun bu deneyimi ifade edecek sözcükleri…

View original post 374 kelime daha