Monthly Archives: Kasım 2015

Mavi Yeşil’in 96. Sayısı Çıktı..!

my96

96.sayımız çıkalı epeyce oldu. Bu, şu demek: 2015 yılı bizim için tamamlanmıştır. Zaman bir hayli çabuk geçiyor. Birkaç güne kalmaz bakarsınız 97.sayının çıkış duyurusunu da yaparız.

Bu sayı benim için özel bir sayı. 2000 sonrası kurulan yeni yayınevlerine ulaşmaya ve bir soruşturma dosyası hazırlamaya çalıştım. Aslında sonuç olarak başarılı da oldum ancak bazı yayınevlerinin vurdumduymaz tavırları çileden çıkardı açıkçası. Olsun dedik. Şimdi soruşturmaya katılmayan ve benim biraz sitem ettiğim yayınevlerinden ikisi, dosya çıktıktan sonra ulaştılar ve dönüş yaptılar. Dergi baskıya girmiş olduğu için tabi ki dergide bunu belirtemedim. Bu yüzden şimdi burada yazmak istedim. Birincisi Jaguar Yayınlarından Behlül Dündar, mail yoluyla ulaşarak, bir iki istisna dışında bu tip soruşturma, söyleşi vb. çalışmalara katılmadıklarını belirttiler. Tavırlarının bizimle ilgili olmadığını özür dileyerek belirtti kendisi. Bir diğeri de Dedalus Yayınlarından Sedat Demir. O da, durumdan haberdar olmadığını (kurumdal e-posta adreslerine ileti göndermiş ve cevap almıştım ama bunu Sedat Demir’e iletmedikleri anlaşıldı o çalışanların) mümkünse katılabileceğini söyledi ama vakit geçmişti. İki isme de buradan ilgileri için teşekkür edeyim ve onları istisna tutayım. Bu uzun girişi de bu yüzden yazdım. Yanlış anlaşılmalara yer açmamak için. İşte derginin 96.sayısının tanıtım yazısı ve içeriği de şöyle:

Mavi Yeşil dergisinin 96. sayısı Ülkü Tamer çevirisiyle açılıyor; bu sayı, ayını zamanda on altıncı yılımızın da son sayısıdır. Edebiyat ve özellikle de edebiyat dergilerinin ilgilileri, Mavi Yeşil’in Ülkü Tamer ile başlamasını ve bu derginin doksan altı sayılık aralıksız yayımını gözden kaçırmamış olsa gerekir. Özkan Satılmış, Erva Küçükislamoğlu, Melih Elhan, Ramazan Aydın, Ömer Eski, Tufan Ali, Güven Fatsa ve Hasan Ildız, bu sayının şairleri. 96. sayımız, öykü açısından da zengin bir hayli; Ayşegül Özalp, Ahmet Burak Köroğlu, Merve Kırman, Burhan Yeşilyurt, Ahmet Can Demir ve Merve Özgenli, bu sayımıza öyküleriyle katıldılar. Canan Sevinç, kültür ile coğrafyayı yan yana getirdiği yaşanmışlığın ürünü yazısında Sait Faik Müzesi hakkında aydınlattı okurları. Nurullah Ulutaş, bizde nedense ölüm denilince akla gelen ve “otuz beş yaş” şairi olarak bilinen Cahit Sıtkı’daki aşkı yazdı. Serkan Eldemir, bir şiirinden esinle Attila İlhan’ı; Emine Ulu ise Adalet Ağaoğlu’nu gündeme getirdi. Ülkü Tatar, Ahmet Say ve Anıl Sakallıoğlu, yazılarıyla aramızda yine. Bu derginin varlığının tanığı İlker Aslan, yeni kurulan yayınevleriyle görüşerek kitabın yakın dönemdeki serüvenine ışık tuttu. Bu sayının kapak tasarımı da her zamanki gibi Yalçın Ece’ye ait. Çalışmasının ismi Üç Çark Bir İptal.

96.Sayının İçindekiler

Hiyeroglif | Wallace Stevens – Türkçesi: Ülkü Tamer…2
Burgazada ve Sait Faik Abasıyanık Müzesi | Canan Sevinç…3
Cahit Sıtkı’yı Var Kılan Duygu: Aşk | Nurullah Ulutaş…6
Attila İlhan ve Memleketimin Bereketli Kadınları | Serkan Eldemir…8
Çoklu Pencere | Özkan Satılmış…9
Ne Zaman Sokağa Çıksam | Erva Küçükislamoğlu…10
Balkonları Kapanan Şehir | Melih Elhan…10
Soruşturma: 2000 Sonrası Yayınevleri ve Yayın Politikaları | İlker Aslan…11
‘Hayır…’ı Semih Gümüş’ün Gözüyle Okumak | Emine Ulu…15
Ayakta Kalma Denemeleri | Ramazan Aydın…17
Deli Deliyi Görünce Asılırmış ya da İntihar Edermiş | Anıl Sakallıoğlu…18
Gül Bileği Düş Yazı | Ömer Eski…19
Halit Çelenk | Ahmet Say…20
Arasta | Tufan Ali…21
Kar Beyaz | Ülkü Tatar…22
Issız Bir Çığlık | Güven Fatsa…23
Kırmızı ve Ötesi | Merve Özgenli…24
Mandalina | Ahmet Can Demir…25
Dağ da Konuşur | Hasan Ildız…26
Siyah Oda | Burhan Yeşilyurt…27
Kimse | Merve Kırman…28
Köşe Başında, Dondurmacı Tezgâhı | Ahmet Burak Köroğlu…30
Beşir Sen Şimdi Öldün mü Yani? | Ayşegül Özalp…31
bilgi@maviyesildergisi.com


Öykü Konuşmaları: Öykülem / Sayı:2 / Nazlı Yıldırım-Matbaayı Kim Buldu?

Matbaayı Kim Buldu

İ: Şimdi, Öykülem’in ikinci sayısındaki Nazlı Yıldırım’ın Matbaayı Kim Buldu adlı öyküsünü neden beğenmediğini anlatacak bize Ayşegül Hanım. Evet, sizi dinliyoruz hocam?

(Gülüşmeler)

A: Ben neden beğenmediğimi açıklamayacağım. Sen neden beğendiğini söyleyeceksin, ben de beğenmediğim şeyleri söyleyeceğim. Tek taraflı olmayacak yani.

İ: Ben beğendiğim yerleri söyleyeyim o zaman… Birincisi, anlatım çok yalın. Bir iki yer dışında, fazlalık yok. Kalabalık yapan bir şey yok. Bazı cümleler var hoşuma giden. Mesela, “Ceketin boşluğunu hissedince titredi askı”. İyi bir ifade. Şiirsel bir ifade. Ama genel olarak da öyle kurmamış öyküyü. Dediğim gibi, fazlalık yok. “Kustu. Baktı. İğrendi. Baktı.” gibi ifadeler sürükleyici olmuş. Bir de şunu diyeyim, bu öykü uzun bir öykü de olsaydı bunu beğenirdim. Genel olarak uzun cümleleri sevmiyorum çünkü. Noktayla kesmeyi seviyorum daha çok ben de. Bir başka şeye gelelim… Yazının, kitabın, yazarlığın karşılıksız bir şey olduğunu güzel vermiş mesela.

A: Bak, beni en başta iten bu oldu.

İ: Güzel vermiş ama gözüne sokmamış bence.

A: Esas onu sokmuş. Bu, Sait Faik buhranı…

İ: Bak bir dakika bölüyorum. Şu ilk paragrafta, onunla ilgili hiçbir şey yok. Zaten üç kısa paragraf öykü.

A: Tamam, sonra gel. Mesela şu çok yapay bir ifade: “İsa’nın çarmıha gerilişindeki kıvranma ve sessizlikle yatağa uzandı.”

İ: Evet, evet. Bence de…

A: Bu durumdaki bir insanın yatağa uzanmasını İsa’nın çarmıha gerilmesine benzetiyorsan inanılmaz bir sanat kaygın var demektir.

İ: Eee..? Sanat kaygısı olabilir. Bu seni bağlamaz ki.

A: Beni bağlar. Ben okurum. Ben, öykü okuyorum.

İ: Şimdi şöyle…..

A: Bak şurada bir ifade var, başta: “Yitmedi. […] Yitmedi.” şeklinde. Çok güzel. Çok etkili. Ama şuraya geldiğin anda, nereye geldik, ne oldu diyorsun.

İ: Bu da o aşağıdaki ifade gibi bence. Şiirsel bir ifade. Aslında öykünün genel gidişine uymayan bir ifade.

A: Öyküyü parçalayan bir ifade bence. Net bir şekilde burada ne oldu ki şimdi diyorsun.

İ: Evet, o cümleye ben de katılıyorum.

A: Sonra… Şöyle, baştaki iç anlatım, birdenbire dış anlatıma dönüşüyor. Yayınevleri dolaşmıştı, sadece kendisi değil yayınevi de kötü durumda…

İ: İç-Dış derken hangi anlamda söylüyorsun? Psikolojik bir anlatım varken daha nesnel, olayın kendisini anlatmaya dönüyor. O galiba.

A: Evet. Sonrasında olaya geçiyor, konunun kendisine dönüyor yani. Yayınevi batıyor. Öykünün sonunda kendisinin de bir batışı var falan. Konu olarak dedin ya yazının, kitabın karşılıksız bir şey olduğunu anlatıyor diye. Bence çok küflü bir konu.

İ: Yoo.. Küflü bir konu diye bir şey yoktur.

A: Tamam, bu kişisel bir şey. Ama bu, yazıyorum, bastıramıyorumlar falan…

İ: Hayır, kişisel bir şey değil. Küflü konu diye bir şey yoktur diyorum sana ben. Onu nasıl verdiğinle alakalı.

A: Tabi ki öyle.

İ: O yüzden de bana batmadı işte. Bak sen zaten en başta konuyu problemli buldun. Konunun kendisinden hoşlanmadığın için…

A: Bak, buradaki dert, en baştaki, kitabın basılmaması derdine dönüştüğünde çok basitleşti. Baştaki anlatım çok güzel bir anlatım. Büyük bir anlatım. Ama ilerleyince, sanatla falan boğuyor öyküyü, ilerliyor, meteliksizlik falan derken bu defalarca okunmuş bir şeye dönüyor. En baştaki vurucu etkiyi devam ettirememiş yani.

İ: İyi de öyle bir yere geleceği, öykünün başlığından belli zaten.

A: Öykünün en güzel şeyi de adı bence. İlk paragraf ve adı. Ayrıca katılmıyorum. Matbaayı kim buldu? Yanıt veriyor mu sana, oraya geleceği belli diyorsun da.

İ: Matbaayı kim buldu derken, tabi ki ona yanıt vermiyor. Yani yazıyla, kitapla alakalı bir öykü olduğu belli. Onu demek istedim. Bu mesajı da ilk paragrafta çok kapalı veriyor. Esas konuya ikincide giriyor.

A: Şöyle diyelim, paragraf paragraf bakarsak, ayrı ayrı yani, uyumsuz bir öykü. Ne dil olarak, ne olay olarak ne de bağlam olarak.

İ: Bölümlese olur muydu? Nasıl olurdu sence? Yani numara verseydi paragraflara, bir iki üç diye.

A: Şunu söyleyeceğim. Metin eleştirilerinde şöyle bir şey aranır: Tabi ki bölümler birbirinden farklı olabilir, kişiler değişebilir, olaylar değişebilir ama bir bağlantı ararsın. Kişi olur, olay olur… Bir bağlantı olmalı.

İ: Bağlantı var zaten burada.

A: Ne bağlantısı var? İsa’nın çarmıha gerilişine nasıl geçtik?

İ: Tamam İsa’yı bırak şimdi. Orada bir benzetme yapmış.

A: Burada, tamamen, bu kişi kendisini neden vuracak, bunu anlatmak için o arayı yazmış. Sonuna varmak için somut olayları sıralamış sana. Arada bağ kurulmamış. Dolayısıyla da bence kopuk bir öykü bu.

İ: Vuruyor mu kendini sonunda?

A: Kapı vuruluyor: Pat pat pat. Silah sesi mi kapı sesi mi? O, çok okura kalmış bir şey.

İ: Bence kapı sesi. (Gülüşmeler)

A: Ben silah sesi derim sen kapı sesi dersin. Net bir son olmaması da güzel ayrıca.

İ: Neyse, en azından bir noktada hemfikiriz.

A: Olası bir cinnetin eşiğindeki bir insanı anlatma iddiası varsa da onun için de uygun anlatım değil bence. Yani o psikolojiyi vermiyor. O açıdan baktığında bile, ödünç bir silahı çekmeceden çıkarmış insanın psikolojisini verememiş. O gerginliği verememiş.

İ: O başka bir şey.

A: Yani o soğukkanlılıkla bu öykü okunmaz. Bence.

İ: Ben şeye takıldım, başta bir çatı uyumsuzluğu var ama özellikle yapmış onu. Şimdiki zamandan, geçmiş zamana gidiyor falan.

A: Evet. İlk paragraftaki buz gibi anlatım, sert anlatım, sonra bir anda bozuluyor.

İ: Öykünün en vurucu paragrafı birinci paragraf zaten. En iyi kısım orası.

A: Benim için ilk paragrafın sonunda bitebilirdi öykü. O zaman buna iyi bir öykü derdim. Ama ikincide basitleştirip, son paragrafta o psikolojiyi tamamen soğutunca başarısız olmuş.

İ: Bence güzel. Bu kadar dar alanda iyi bir öykü. Çok laf kalabalığı yok. Net. Biraz bilinç akışı gibi, yani daha doğrusu bilinç akışı değil bu tabi de, şerit gibi geçiyor. Hoşuma gitti.

A: İşte, şerit gibi geçmiyor. Bir şey gösteriyor, pat, başka bir şeye geçiyor. Bilinç akışında birbiriyle ilgisiz şeyler anlatılabilir tabi ama onları birbirine bağlayan bir akış vardır, anlatım vardır.

İ: Evet.

A: Burada bir şey kesintiye uğruyor. Yeni bir şey başlıyor. Pat diye. Yukarıya hiç benzemiyor. Arayla bağlantı yok.

İ: Öznenin kendisi bir bağlantı olmuyor mu yani?

A: Hayır hayır. Ama, sen çok yüzeysel bir şeye takılıyorsun. Tabi ki özne bağlantı.

İ: Eee.? Nasıl bir bağlantı olması lazım?

A: Dil, kesintiye uğruyor diyorum sana. Başla son arasında bir köprü yok. Dolayısıyla da birbirinden kopuk anlatımlar bunlar.

İ: Sen çok teknik bakıyorsun bence. Tabi o da olmalı da…

A: Nasıl bakıyorum bilmiyorum ama o gerilimi ya da o etkileyiciliği bana vermedi dediğim gibi.

İ: Beğenmedin yani sonuç olarak.

A: Ben beğenmedim.

İ: Ben beğendim.

A: Bunu okuyunca “vay be” demem.

İ: “Vay be”lik bir öykü demedim zaten ben de. Okudum, beğendim.

A: Benim için iyi bir öykü değil. Ki ben kısa öykü de okuduğum için, minimal öykü falan. Ferit Edgü’nün öyküleri gibi. O yüzden dedim, burada bitebilirdi bu öykü diye.

İ: Tabi ki bitebilir. İki kelimelik öyküler de var. Görsel öyküler de var. Var yani.

A: Yok, uzağında olduğum bir tür değil. O anlamda söyledim.

İ: Bence bir öykünün kısalığı, uzunluğu çok önemli değil.

A: Filmler gibi işte. 15 dakikada 2 saatlik filmin verdiği lezzeti verebiliyor bazı filmler.

İ: Evet. [Sessizlik] Peki, Ayşegül hocamıza teşekkür ediyoruz programımıza katıldığı için. (Gülüşmeler) Bir sonraki öyküde görüşmek üzere diyelim o zaman.

A: Belki de başka bir türde.

İ: Belki de başka bir türde, evet. Şiir değil. (Gülüşmeler)

A: Peki.

öykülem

Ayşegül Ergül Aslan & İlker Aslan


Niko’nun İcatları…

nikola tesla icatlarım *

Nikola Tesla ismini herhalde duymayanımız yoktur. Hatta biz onun ismini çoğu zaman Thomas Edison isminin ya önünde ya arkasında görmüşüzdür. Özellikle bizim gibi “taraf olma” hastalığına tutulmuş milletler için Tesla&Edison arasında bir seçim yapmak, bilimin kendisinin varlığından bile önemli hale gelir bazen. Oysaki ömrünü bilime adayan bu önemli insanların kim olduğunu bilmek, aslında ne yaptıklarını bilmekle doğrudan ilgili. Peki ne kadar tanıyoruz? Tesla’yı, Tesla’nın ağzından okumak, onu tanımak için oldukça iyi bir yöntem gibi görünüyor.

Yakın zamanda Zeplin Kitap etiketiyle çıkan “İcatlarım” adlı kitap, Nikola Tesla’nın hem kendisini hem de buluşlarını ve o buluşlara giden yolu anlattığı incecik ama oldukça önemli bir otobiyografi niteliğinde. Öncelikle kitabın çevirisinden ve baskısından bahsetmem gerek ki onu pas geçersem kitaba haksızlık etmiş olurum. Zeplin Kitap oldukça güzel bir iş yapmış kitabı Türkçe’ye kazandırmış. (Kitap daha önce başka bir yayınevinden basılmış mıydı bilmiyorum. Biraz araştırdım ama bir şey bulamadım. Varsa da ben bilmiyorsam affola.) Peren Demirel’in güzel çevirisi ve Gül T. Temur’un editörlüğünde son derece akıcı ve temiz bir kitap okurla buluşmuş.

Tesla’nın (ya da halasının kısaltmasıyla “Niko”nun) hayatını ise kendi kaleminden okumak ayrı zevk. Tesla daha çocuk yaşta ailesinin papaz olmasını istemesine rağmen papazlığa karşı son derece mesafeli duruyor ve bilimin sınırlarını zorlamak istiyor. Küçük yaşta kafasını kurcalayan fizik ve matematik, belki de onun ne olacağını ta o zamanlardan gösteriyor bize. Yani bizdeki yaygın ifadeyle adam olacak çocuk bokundan belli oluyor.

“Her şeyden çok kitapları seviyordum. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı ve becerebildiğim her an okuma tutkumu tatmin etmeye çalışıyordum,” diyen Niko, babasının, kitap okumasını istememesine rağmen kitaplarla buluşmanın bir yolunu buluyor. Sadece bilimsel kitaplar değil edebiyatla da ilgisi var. Çocuk yaşlarda geçirdiği bir hastalık neticesinde sadece kitap okumasına izin verildiği bir dönem var. Tesla, bu hastalık sürecinden çıkışını şu şekilde anlatıyor:

“[…] Bir gün daha önce hiç okumadığım birkaç kitap verildi elime. Bu yeni edebiyat aklımı başımdan almış, ümitsiz halimi unutmamı sağlamıştı. Bunlar Mark Twain’in ilk eserleriydi. Mucizevi iyileşmemi bu kitaplara borçluyum.”

Bu sözlerinden de anlaşıldığı gibi Tesla edebiyata uzak değil. Hatta belki de Tesla’nın bu tavrı, bilimin de edebiyatın da insan ruhunun bir parçasına hitap edebilen, birbirinden çok da kopuk olmayan birer güzellik olduğunu görmek açısından da önemli.

Tesla’nın çocukluk yıllarından gençliğine giden yol, Amerika’ya gidişi, ailesiyle olan “ne kavgam bitti ne sevdam” tarzı ilişkisi ve özellikle annesiyle ilgili söyledikleri hayatına dair önemli ipuçlarından bazıları. Bir de Tesla’nın muhteşem egosundan bahsetmeden geçmek olmaz. Onun cümlelerinde kendisi ve icatları ile ilgili sürekli olarak “muhteşem, muazzam, harika…vs.” gibi kelimeleri görürseniz şaşırmayın. Bu, büyük bir kibrin değil, bana kalırsa kim olduğunu biliyor olmanın verdiği bir özgüvenden kaynaklanıyor.

100 küsur sayfalık kitap Tesla’yı anlamak için ne kadar yeterli bilmiyorum ama yine de bu küçük kitap, onun hakkında bildiklerinizi biraz da olsa genişletecektir diye düşünüyorum. Son söz yine Tesla’dan olsun:

“Hayatımdaki olayları gözden geçirince kaderimize şekil veren etkenlerin nasıl da gizli yerlerde olduğunu fark ediyorum.”

________________________________

  • Nikola Tesla, İcatlarım, Çeviren: Peren Demirel, Zeplin Yayınları, Ekim 2015.