Monthly Archives: Ocak 2016

Düşler onur kırıcı; gerçekler şahsi…

şahsi düşler ve

Yakın zamanda İletişim Yayınları tarafından basılan yeni bir öykü kitabı çekmişti dikkatimi: Batıkan Köse‘nin Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler adlı kitabı. Açıkçası kendisinin ismini maalesef daha önce duymamıştım. Benim cehaletim olsun bu. Kitabın ilk sayfasındaki biyografi kısmında, yazarın 1995 doğumlu olduğunu görünce hem sevindim hem de biraz tedirgin oldum. Çünkü İletişim gibi bir yayınevinin bu kadar genç bir arkadaşın kitabını basması için öykülerin ya gerçekten çok iyi olması gerekiyordu ya da içeriden bir bağlantı… Tabi benim “kötü niyetli” oluşuma da bağlayabilirsiniz bunu ama ister istemez böyle bir algı oluşuyor maalesef. Bir de yine biyografide “öyküleri Kitap-lık dergisinde yayımlandı” diye bir ifade vardı. Kitap-lık ara ara baktığım bir dergi ama sürekli ve düzenli takip etmem. Belki de benim kaçırdığım sayılarında öyküleri vardır, bilemiyorum. Ama başka herhangi bir edebiyat dergisinin isminin geçmemesi biraz garip geldi bana açıkçası.

Hemen girişte öyküleri beğenmediğimi dile getireyim ben. Sonrasında “neden” sorusunu dilim döndüğünce cevaplamaya çalışayım.

“Abi bana iki öykü sar.”
“Az bekle çıkar.” Elleri yana yana tezgaha öyküleri bıraktı, üstü başı mürekkepti. Elimi uzattım, “Dokunma,” dedi. Yazıcıdan yeni çıkmışlar.
“Durum mu olsun olay mı yeğenim?” dedi.
“Olay olsun,” dedim, bu ara pek durumum yok.

Yukarıdaki cümleler kitaptaki ilk öykü olan “Öykü Dükkanı” adlı öykünün ilk cümleleri. Burada öykü ile ekmek arasında bir bağlantı kurarak yazmış öyküyü Batıkan Köse. Bu bağlantı öykünün sonuna dek devam ediyor. Öykünün kendisini bir öykü malzemesi yapmak elbette ilk bakışta güzel ve ilginç bir fikir gibi görünüyor. Ama bunu nasıl yaptığın da önemli. Yukarıdaki alıntıladığım kısım son derece klişe. Öykünün tekerleği yazarın sadece bu öyküsünde değil neredeyse kitaptaki bütün öykülerde kullandığı söz oyunları. Söz oyunu yapmak, yeni bir teknik değil bilindiği üzere. Ama yazar bunu o kadar tekrarlamış ve zaman zaman o kadar yapay kullanmış ki, okur bir süre sonra mevzuyu kaçıracak hale geliyor. “Durum mu olsun? Olay olsun, durumum yok.” gibi son derece basit bir şekilde kurulan söz oyunları, öykünün nefesinin bir yerden sonra kesilmesine sebep oluyor. Dediğim gibi, yazar bunu bir iki öyküsünde de yapmıyor. Neredeyse bütün öykülerini bu şekilde kurmuş.

Aslında perşembenin geleceği çarşambadan bellidir derler. Önce kitabın ismi, sonrasında da “içindekiler” kısmına göz atmakla karşımıza çıkan öykü isimleri, öykülerin nasıl kurulduğuna dair de bir fikir veriyor tabi: Misafirli Çocuklu Zeytinli Rüyanın Psikanalizi, Yaratıcı İntiharlar Departmanı, Bir Öykü Nasıl Yazılır?, Babamın Postmodern Otobiyografik Romanı, Tanrının Yırtmacı, Çavdar Tarlasında Çavlan… Listeyi uzatmak mümkün. Sadece öyküler değil öykü isimlerini seçerken de söz oyunu yapmaktan kaçınmamış Batıkan Köse.

Bazı öykülerini sadece diyalog ile kurmuş yazar. Diyalog ile öykü kurmak, yani betimleme, tanımlama vs. gibi tekniklere başvurmadan yazmak bana kalırsa hem zor hem de oldukça riskli bir tercih. Burada aklıma çok sevdiğim Murat Gülsoy‘un “Karanlıkta” adlı öyküsü geldi. (Hangi kitabındaydı unuttum.) Diyalog ile kurulmuş olmasına rağmen karakterler, çevre, karakterlerin arka planında yaşadıkları, düşündükleri vs. gibi pek çok konuyu tamamlıyordu Gülsoy. Burada Batıkan Köse ile Murat Gülsoy’u kıyaslıyor değilim, sakın yanlış anlaşılmasın. Zaten teknik olarak da çok uzaklar birbirlerine, üslup olarak da. Sadece diyalog deyince aklıma gelen bir örnek olduğu için ismini zikrettim. Her neyse… Batıkan Köse’nin diyalogla kurduğu öyküleri ise son derece yavan, derinliksiz, herhangi bir meselesi olmayan, sadece yazılmış olmak için yazılan öyküler. Mesela “Ekinsiz Topraklarda” adlı öyküsünün son kısmı ve bitişi:

“Şimdi üzgün müsün?”
“Bilmem. Üzülmeli miyim?”
“Kendini üzülmek zorundaymış gibi hissediyor musun?”
“Evet.”
“O zaman üzülme.”
“Olur.”
“Sence…”
“Hayır.”
“Peki…”
“Sanmam.”
“O halde…”
“Umarım.”
“Sonuç olarak…”
“Sanırım bir şeyler yapmak zorundayız.”
“Kesinlikle.”
“Ne yapmak istersin?”
“Hadi mısır ekelim.”

Tamam kardeşim sen bu kısmı alıntıladın ama belki baş kısmı ile bir bağlantı vardır, şeklinde düşünenler olabilir tabi. Hak veriyorum. Ama ben o bağlantıyı kuramadım. Hatta ne anlattığına dair en ufak bir fikrim yok. İki kişi konuşuyor. Ne konuştukları da belli değil. Bir mısır ekme davası var ortada ama ana fikir bu da değil. Dediğim gibi son derece basit, bir meselesi olmayan, ne dediği anlaşılmayan diyaloglar kurmuş Batıkan Köse. Varsa bir mesele de ben anlamadıysam affola. Ama birisi anlamış olsun lütfen…

Yazarın kullandığı bir yöntem de üst-kurmaca. “Bir Öykü Nasıl Yazılır?” adlı öyküsü bir öykünün yazılış sürecini anlatıyor. Yine diyalog ile başlayan öykü, kendi yazılışını da eleştiriyor. Aslında bu kısmı sevdim: “Yine diyalogla başlamışsın. Sıkıyorsun okuyucuyu. Okuyucu bunları istemiyor.” diyen karakter (yazar) belki de kendisini eleştiriyor. Umarım öyledir. Okur ne istiyor bilmiyorum ben ama diyalogla başlayan öykülerin okuru sıktığını düşünmüyorum. Yeter ki metinler iyi kurulsun. Batıkan Köse’nin öykülerindeki temel problem yapaylık. Bakın, gerçeklik demiyorum. Gerçeklik dediğimiz farklı bir mesele. Kurduğunuz fantastik bir öykü olabilir, rüyalarla iç içe geçen (ki rüya, çok sık kullanılan güzel bir kaçış yöntemidir) dünyaları anlatıyor olabilirsiniz. Metnin gerçekliğini sorgulamak ayrı bir şeydir. Ama benim bahsettiğim öykülerdeki yavanlık. Öykü karakterlerini bir otobüse doldurmak güzel bir fikir, ama sonunda o otobüsün nereye gittiğini de düşünmemiz gerek. Bir öykünün nasıl yazıldığını soran öykü maalesef bize öykünün nasıl yazılmayacağını göstermiş oluyor böylece.

“Hık” isimli öykü, basit diyalog ve benzetmelerle kurulu bir başka öyküsü kitabın: “Sevgilimin gözünden düştüm. Hem de hiç uğramadığım mahalleye […]” şeklinde başlayan öykü “düşmek” fiilinin deyimde geçen mecaz anlamını (gözden düşmek) dönüştürerek gerçek anlamda (bir yerden aşağıya inmek gibi) kullanılmasıyla oluşturulan bir öykü. Öykünün başından sonuna kadar bu durum devam ediyor. Sürekli “düşmek”ten bahsediliyor ama gözden düşmek sanki gerçekten ayağın takılıp düşülmesi gibi gerçek bir düşme biçimiymişçesine…

“Sen nereden düştün?” dedim.
İçimde bir yerlerden tanıyordum onu.
Bir şey demedi.
Sanıyorum ki o da böbreğimden düşmüştü.

Kaş yapayım derken göz çıkarılmış adeta. Öyküyü, sürekli olarak “düşmek” fiilinin git-geli üzerine kurunca, bir yerden sonra okurun dikkati dağılıyor ve zaten bir şey anlatmayan öyküyü zihinsel olarak terk etmesi çok daha kolay oluyor.

Kitapta kötülerin iyisi diyebileceğim tek öykü “Meddahbaşı Mehmet Rıza’nın Manav Torunu” isimli öykü. Bu öykünün de giriş kısmı son derece amatörce tasarlanmış: “Ülkenin en tanınmış komedyenlerinden biriyken nasıl eniştemle manav işine girdiğimi soran gazetecilere anlattığım öyküyü bir de size anlatırsam sanırım bir zararı olmaz.” şeklinde başlayan öykü, son derece zayıf bir başlama vuruşu yapıyor. Oysaki öykünün kurgusu kitabın bütününün aksine hiç de fena değil. Tam olarak isminde söylediği şeyi anlatan öykünün bu giriş cümlesini hiç kurmamış olsa ya da farklı bir şekilde öyküye yedirmiş olsa yazar, daha iyi bir metin çıkarabilirdi ortaya. İçerisindeki basit ve öykünün genelini zedeleyici (“Günde kaç imza veriyorsunuz?” / “Yüz kadar.” / “Hemen elliye düşürün.” / “Neden?” / “Bünyeniz buna alışık değil.” gibi) diyaloglara rağmen, kitabın en iyi öyküsü bu öykü diye düşünüyorum. En azından bir meselesi olan, gerçekten bir hikaye üzerine inşa edilen bir öykü.

“Olimpos’tan Beşiktaş’a” adlı öyküsündeki “[…] / Bende şans olsa. / Yok mu? / Yok.” şeklinde kurulan basit ve yapay mizah denemeleri neredeyse kitabın tamamına hakim. Zaman zaman tadında espriler yakalamış olsa da kitabın geneli itibariyle zayıf ve dediğim gibi yapay bir mizah anlayışıyla kurmuş öykülerini. Belki de bu yapaylığın asıl sebebi, neredeyse bütün öykülerinde aynı ya da benzer şeyleri denemiş olmasıdır. Tekrarlar can sıkıcı bir hale gelip bir süre sonra aynı öyküleri okuyormuş hissiyatı uyandırıyor insanda. Zaten bana kalırsa Batıkan Köse’nin en büyük eksiği çok fazla diyalog kurmaya çalışması ama diyaloglarının doğal olmaması. Bir şekilde okur o diyalogların, tabi genelinde de öykülerin çok zorlama ve yapay olduğunu düşünebilecektir. Bu da “ne anlatıyor sahi?” sorusunu sorduruyor insana haliyle.

Postmodern edebiyat yazarlara pek çok imkan sundu. Ama bana kalırsa bir noktadan sonra öyküye (genel olarak bakarsak belki yazıya hatta sanata da) zarar vermeye de başladı. Nasılsa postmodernizm diye bir şey var, aklına ne geliyorsa yaz, zihniyeti neyin gerçekten öykü olup olmadığını da sorgulatamaz oldu bize. Eldeki çimento, demir, kum gibi malzemeleri kullanarak bina yapmak mümkün. Ama bunun için iyi bir mühendis olmak lazım. Neyi nerede ne kadar kullanacağını bilmek lazım. Ben ne yazık ki Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler’in içinde yer alan öyküleri beğenmedim. Mutlaka bu öykülerin de bir alıcısı, bir okuru olacaktır. Ama bende bir karşılık bulamadı bu öyküler. Belki de çok önemli bir şeyi göz ardı ediyorumdur. Bilmem. Varsa böyle düşünen, öykülerin ne kadar iyi öyküler olduğunu düşünen, seve seve dinlemeye/okumaya hazırım. Her şeye rağmen çok genç bir arkadaşın İletişim’den öykü kitabı çıkması güzel. Belki Batıkan Köse de on yıl sonra bu yazdıklarını beğenmeyecek. Belli mi olur? Ömrümüz vefa ederse, bekleyip göreceğiz. Bakalım…


Dönülmez Akşamın Ufku: Hesap Günü

hesap günü

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKU: HESAP GÜNÜ *

Mustafa Kutlu, yeni kitabı Hesap Günü’nde okuruna pek de alışkın olmadık bir şekilde hoş geldin diyor: “Musallada bir tabut, yeşil örtü üstünde, yapayalnız.” Bu cümle, kitabın henüz ilk sayfalarından. Kutlu, hikâyesine “varlıklı, alafranga bir muhitte gariban bir cami”nin avlusundaki musalla taşında yatmakta olan bir merhumu betimleyerek başlıyor. Böylece, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü’nde yaptığına benzer bir şey yaparak, okurun “kitabın sonunda ne oluyor” sorusunu sormasına gerek bırakmıyor. Ama bu sefer okur başka bir soru soruyor: Nasıl?

İşte bu soruyla birlikte başlıyor musallada yatmakta olan Bedir’in hikâyesi. Varlıklı bir Osmanlı paşasının torunu olan Bedir üzerinden anlatılan hikâye, aslında –Kutlu’nun her kitabında olduğu gibi- okurların kendisinden bir parça bulabileceği kesitler taşıyor. Bedir musallada yatarken Kutlu, Bedir’in geçmişine gidiyor. Çocukluğundan itibaren yaşadıkları, bulunduğu çevre, iş hayatı, insan ilişkileri, sosyal statüsü gibi pek çok konuya değiniliyor. “Malı veren de Allah, alan da Allah. ‘Ben’ dersen yoldan çıkarsın.” diyen Kutlu, bireyselliğin iyice ön plana çıktığı, insanlara “ben” duygusunun hâkim olduğu yeni dünya düzenini irdelemekten geri durmuyor her zamanki gibi.

Kutlu’nun Hesap Günü’nde eleştirdiği önemli konulardan biri de bu bireyselliğe bağlı olarak şekillenen aile ilişkisi ve düzeni. İnsanların aile kurmakta zorlandığı; eşleriyle, çocuklarıyla yaşadığı iletişimsizliğin arttığı “modern” dünya insanın özüne pek de yakışmayan bir manzara sunuyor aslında. “Ben” diyenin yoldan çıkacağı modern dünyanın “ben” diyen insanlarla dolu olduğunu görmek de zor olmuyor tabi.

Hesap Günü’nün bir başka önemli meselesi de “devlet-siyaset-ticaret” ilişkisi üzerine söylenenler. Kapitalist düzende “para” için nelerin yapılabileceğini bütün gerçekliğiyle yüzümüze vuran Kutlu, aslında toplumun çok geniş bir aynasını tutuyor bize. Bazen görmediğimiz, bazen görsek de geçip gittiğimiz bu gerçekler, yozlaşmanın neresinde durduğumuzu sorgulamamız açısından da önemli: “Önüne dört tane kaz katsan otaramayacak adamlar ihracat yapıyor, imalat yapıyor, siyaseten devlete sızıp devlet imkânlarını kullanarak han hamam sahibi oluyor.” diyen Kutlu, sonraki sayfalarda “Ehliyet ve liyakat sahipleri yönetime gelmeli. Önce ahlâk, sonra kanun.” şeklinde sözlerine devam etse de cümlelerini “Zor be!” diye bitiriyor. Ama Kutlu okurları bilir ki onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Mutlaka bir çıkış yolu vardır. Zor olsa da imkânsız olmayan bu ilişkiler ağı içerisinde insan, işe kendini bilmekle başlamalı. Kutlu da bunu vurguluyor, kendimizi bilmeyi.

Kutlu, zaman zaman fantastik bir üslupla (musalla taşında yatan Bedir’in cenazeye gelenlerle hesaplaşması gibi) anlattığı son kitabı Hesap Günü’nü “Az önce orada biri vardı. Şimdi yok.” diyerek bitiriyor. Bu son cümleler bile çok önemli bir mesaj veriyor aslında. Bir nefes kadar hızlı geçen ömürde Kutlu, Hesap Günü’nü sondan, yani musalla taşından, başlatarak da bunu amaçlıyor: Hesap günü gelmeden hesabımızı yapmanın gerekliliğini. Hesabı yapmak ise Kutlu’nun dünyasına alışkın olan sadık okurlarına kalıyor…

____________________________
Arka Kapak Dergisi, Aralık 2015, Sayı: 3.


La Bu Barış Bıçakçı Size Neytti?

seyrek-yagmur

Son derece kötü bir kapak ile piyasaya çıkmış olan Barış Bıçakçı’nın son romanı Seyrek Yağmur, insanları ciddi anlamda ikiye bölmeyi başardı. En azından benim çevremde romanı okuyanlar ikiye bölünmüş vaziyette: Beğenenler ve hiç beğenmeyenler. Tabi büyük bir merakla ben de okudum kitabı. Çevremdeki insanların neyi neden beğenmediklerini sorgulamaya başladım haliyle. Kitabı beğenenler için söyleyecek pek bir şeyim yok çünkü zaten roman Barış Bıçakçı’nın klasik üslubundan uzak değil. Bu anlamda her romanı (özellikle “roman” diyorum) aşağı yukarı aynı üslupta ve benzer meseleleri olan romanlar. Bu yüzden “ben bunu beğenmiştim çünkü şunu da beğenmiştim” diyebilecek bir okurun, romanı neden beğendiğini açıklaması kolay olacaktır. Beğenmeyenler?

Öncelikle kendimden başlayayım, Barış Bıçakçı’nın -sanırım- bütün eserlerini okumuş biriyim. Öykülerini son derece zayıf ve derinliksiz bulurum ve bunu her zaman da söylerim. Hatta öykü ile ilgilenen arkadaşlara okumaları için öykü tavsiye ederken Barış Bıçakçı’nın da ismini zikreder ama onun öykülerini değil romanlarını okumalarını tavsiye ederim hep. Romanları ise genel hatlarıyla başarılıdır benim gözümde. Kimi satırların altını çizdiğim olmuştur sık sık ki Seyrek Yağmur’da da birkaç tane altı kırmızı kalemle çizili satırım var. Öte yandan Sinek Isırıklarının Müellifi adlı romanını ayrı bir yere koyarım. Çok beğenerek okuduğum bir romandı, hala da ara ara dönüp bakarım. Hatta bu blog’un sayfaları arasında, işte tam da şu altı çizili yerde, Sinek Isırıklarının Müellifi’nden altını çizdiğim bazı satırlara ulaşabilirsiniz.

Her neyse… Sosyal medyada Seyrek Yağmur’u beğenmeyen pek çok kişiye denk geldim. Romana vurulmadım açıkçası. Ama çok kötü bir roman olduğunu da düşünmüyorum. Romanla ilgili söyleyeceğim bazı şeylere geleyim şimdi. Mesela bu roman neden beğenilmemiş olabilir?

barış bıçakçı sempozyumu

Barış Bıçakçı Sempozyumu afişinden bir kesit.

  1. Seyrek Yağmur, BB’nin önceki romanlarına kıyasla lineer bir biçimde ilerlemiyor. Bu da okurun, romanı takip etmesini zorlaştırırken meseleyi kaçırmasını da kolaylaştırıyor. BB, Rıfat karakteri üzerinden, aslında başka romanlarındaki karakterler üzerinden yaptığı gibi, mesela Cemil’de olduğu gibi, modern kent insanının bir profilini oluşturuyor. Bu insanı hepimiz tanıyoruz aslında. Küçük kaygıları, küçük umutları, basit hayalleri ve ona bağlı olarak çoğu zaman büyük hayal kırıklıkları olan bir tip bu. Aslında bir “looser” çizmek amacında değil BB belki de. Ama hayat, BB’nin karakterlerini o kadar yoruyor ki son tahlilde karşımıza hep bir kaybeden çıkıyor. Konudan sapmadan ilk cümle üzerinden devam edeyim: Romanın lineer ilerlememesi, yani doğrusal bir zaman-mekan aralığına sıkışmamış olmaması okurun dikkatini dağıtabiliyor. Çünkü Rıfat, sıradan hayatına devam ederken bir yandan geriye dönüyor, hatırlıyor, bir sonraki kısımda geleceğe dair bir hayalinden bahsediyor, sonraki kısımda bir umutsuzluğunu dile getiriyor derken son derece dallı budaklı bir roman çıkıyor ortaya.
  2. BB, farklı zaman kipleriyle kuruyor Seyrek Yağmur’u ki bu da bir üstteki madde ile doğrudan alakalı. Ben şu şekilde okumaya çalıştım: Şimdiki zaman ile çekimlediği bölümler (-yor) Rıfat’ın doğrusal biçimde ilerleyen hayatının parçaları olsun. Gelecek zaman ve geçmiş zaman (ki buna rivayet ve hikaye çekimli zamanlar da dahil) ise Rıfat’ın kendi hayatı üzerine düşünüp durduğu, bazen aşırıya kaçtığı noktalar. Bu doğrusal olmayan çoklu zaman anlatımı da yine metnin bütünlüğü açısından problem teşkil etmiş olabilir.
  3. Özellikle başlarda “Küçük Prens” edasıyla ortaya çıkan ve okura sunulan bir Rıfat var. Küçük bir Rıfatcık varmış, şunu yapmış, bunu yapmış gibi zaman zaman masalsı bir anlatımın hakim olduğu satırlar romanın -bu anlamdaki- gerçekliğini zedelemiş olabilir diye düşünüyorum. Buna bağlı olarak zaten BB’nin seyrek olarak gerçeküstüne kayan anlatımı (kediye dönüşen anne metaforu) da bu masalsı üsluba eşlik edince, okur “ne anlatıyordu sahi?” duygusuna kapılabilir.
  4. Bazen bölümlerin son derece kısa olması… Aslında bu bir sebep olabilir mi bilmiyorum, çünkü BB zaten romanlarını küçük küçük bölümlerle anlatan birisi. O yüzden okur, buna bakarak metnin bütünlüğünden kopmuş olamaz herhalde diye düşünüyorum. Ama yine de bu bölümlerdeki kısalık, az önce söylediğim lineer olmayan anlatımla birleşince kurgusal boşluklara, kara deliklere sebep olabilir.
  5. Bir başka mesele de başka yazar ve kitaplara olan göndermeler. BB okurları buna çok uzak değildir muhakkak çünkü diğer eserlerinde de bunu sık sık yapan bir yazar kendisi. Ama Seyrek Yağmur biraz aşırıya kaçmış mı acaba diye düşünmeden de edemedim ben. Pek çok farklı yazar ismi, sürekli bir yerlerden fırlayan alıntılar, kitap isimleri falan derken mesele bambaşka bir noktaya evriliyor. Ben, kişisel olarak çok fazla gönderme seven bir okur değilim. Tamam, tadında yapılınca güzel olabiliyor ama iki sayfada bir yazar ismi görmek de sıkıyor beni.
  6. Seyrek Yağmur’da BB çeşitli siyasi göndermelere de yer veriyor. Aslında benim de biraz zorlama bulduğum noktalar bunlar ama yazarın BB olduğu düşünüldüğünde “ancak bu kadar olurdu BB’nin siyaseti” diye de geçirdim içimden. Son derece naif bir siyasi mesaj var romanda. Sert değil ama BB romanlarında alışkın olmadığımız için bize ters köşe gelmiş olabilir. Yalnız bu göndermeler, kısa süre içinde romanın bir parçası haline geliyor ve metnin kurgusal bütünlüğü/lineer akışı içinde yer alıyor. Bu yüzden çok da yadırgamamak gerek diye düşünüyorum.
  7. Rıfat’ın meselesi ne? Bana kalırsa BB okuru bu soruyu sormasın artık bir zahmet. Rıfat da tıpkı diğer eserlerinde yer alan karakterler gibi modern dünyanın içine hapsolmuş, kent hayatının içinde kendisini var etmeye çalışan bir birey. Zaman zaman “aylaklık” ediyor gibi görünse de bence flanör/aylak değil. Çünkü hep bir kaygısı var. Bir şeylerin peşinden gidiyor. Umut ediyor. Hayal kuruyor. Hayat gelip bir tekme atıyor. Kalkıyor. Koşuyor. Düşüyor. Düşünüyor. Daha bir sürü şey. Rıfat’ın Cemil’den bir farkı yok aslında. Ya da herhangi birimizden. Dediğim gibi Rıfat’ı farklı yapan belki de Seyrek Yağmur’un kurgulanış biçimi. Onun dışında çok da farklı gelmedi bana RIfat’ın ruh hali.
  8. Artık tarihe karışmış olan (yani karışmadıysa da karışmasına az kaldı galiba) fotoğraf albümlerini hatırlarsınız herhalde. Benim de bir bebeklik albümüm var. Evimizdeki başka büyük albümler gibi. Daha ziyade çocukken o albümleri alır anneme getirirdim ve annem sayfaları çevirdikçe fotoğrafların hikayelerini anlatmaya başlardı bana. Seyrek Yağmur’da tam olarak kapıldığım duygu bu. Seyrek Yağmur bir büyük fotoğraf albümü gibi Rıfat’ın hayatını gösteriyor bize. Fotoğraf albümüne bakmak roman okumak kadar kolay değildir. Çünkü bazıları yakın zamanlı çekilmiş olsa da bütününde farklı zamanlara ait fotoğraflar vardır albümde. Seyrek Yağmur’da da Rıfat’ın fotoğrafları var. Geçmişte kalmış, yıllar öncesine ait fotoğrafların yanında henüz çekilmemiş fotoğraflar da var o albümde. Bu yüzden kolay gibi görünen ama takibi zaman zaman zorlaşan bir yolculuk bu. Belki de bazı BB okurları fotoğraf albümüne bakmayı sevmiyordur. Olamaz mı?

Romanla ilgili şimdilik aklıma gelen birkaç notu paylaşmış olayım böylece. Rıfat’ın, hepimizin hayatına benzeyen hayatı, önceki BB romanlarından çok da farklı değil. Aslında BB, ilginç bir şekilde benzer meseleleri anlatmasına rağmen farklılaştırmayı başarabiliyor anlatısını. Modern kent insanının içinde bulunduğu açmazları, hayatın basit pratiklerini her zamanki naiflik ile sunuyor BB.

Bu arada kitap henüz piyasaya çıkmadan, kitabın kapağı ile ilgili (evet o rezil kapak tasarımından bahsediyorum) o kadar kötü ve haklı eleştiriler geldi ki, sanırım insanlar bu kötü kapak tasarımından etkilenerek romanı okudular. Öyle bir şeyin olmayacağını umarak dile getiriyorum tabi bunu. Her neyse…

Çok fazla zamanınızı almayacak olan bu romanı bir de siz okuyun bakalım beğenecek ya da önceki eserlerle kıyaslayacak mısınız… Biraz hayal kırıklığı, biraz memnuniyet ile okudum ben romanı. Dediğim gibi kötü bulmadım ama çarpıcı bir etki de yaratmadı üstümde. Her okur ayrı bir dünya ve her dünya ayrı yorumlamalara açık diye düşünüyorum. Benden bu kadar. Benim dünyam burada son sayfasını çevirdi Seyrek Yağmur’un.

 


Öykü Konuşmaları: Artistik Bellek / Sayı:7 / Aylâ Yılmaz-On Üç

ayla yılmaz on üç.jpg

İ: Evet, yine bir öykü konuşması. Artistik Bellek dergisinin yedinci sayısında yer alan bir öykü bu sefer. Aylâ Yılmaz’ın On Üç isimli öyküsü. Yine bir kadın yazar. Öyle denk geldi.

A: Kadın yazar değil, yazar. Cinsiyet belirtmeye gerek var mı?

İ: (Gülümsüyor)

A: Herhangi bir erkek yazara “erkek yazar” diyor musun?

İ: Böyle bir şey denk gelseydi, iki tane üst üste erkek denk gelseydi yani, derdim. Özellikle belirtmek için. “Yine bir erkek yazar…” gibi.

A: Herhangi bir erkek yazarı tanımlarken “erkek yazar” diyor musun? Üst üste denk gelmesini bir yana bırak yani.

İ: Virginia Woolf’ten bahsederken “kadın yazar” demiyorum ki zaten.

A: Evet, tamam. Belki böyle bir seri yaparız hep kadınlardan oluşan.

İ: Olabilir fark etmez. Öyküye gelelim mi?

A: Evet, tabi.

İ: Ayşegül Ergül’ün beğendiği bir öyküye denk geldik bu arada. Çok ilginç. Kendisi bir türlü beğenemiyor zira. Not düşelim bunu da. (Gülüşmeler)

A: Ben beğeniyorum canım. Beğenmediklerim de oluyor tabi. Neyse… Şimdi bu öyküde ne güzel? Güzel olan bir kere öykünün rengi. Bu çok kişisel bir şey gerçi, o yüzden geçelim bunu. Olayları anlatma biçimi mesela, başarılı. Sonradan, isminin Fatih olduğunu öğreneceğimiz karakterin, üzerindeki kazaktan, ki o kazağı bilerek giymek gibi bir kötülük de yapıyor…

İ: Hatta kazağın üzerindeki desen aslında, di mi?

A: Geyikler. Evet. Çok güzel bir ayrıntı. Anlatımı çok net bir şekilde kazağı, okurun gözünün önüne getiriyor. Oradan, dedesine, aslında çocukluğuna gitmesi… O uzanma biçimi çok güzel.

İ: Onlar biraz keskin geldi bana sanki. Daha yumuşak olabilir miydi, bilemiyorum.

A: Bana, geçişler çok ustalıkla yapılmış gibi geldi. Fatih’in kazağını anlatıp anlatıp sonra Cumhuriyet’in ilk yıllarına, oradan anneannesine falan gitmesi… Dedesinden bahsetmesi…

İ: Ama sanki biraz şey var burada, bütün o anlattığı flaşbekler, yani kazağın deseninin ona hatırlattığı geçmişin izleri diyeyim, ilişkisiyle yani Fatih’le bir alakası yok gibi geldi bana.

A: Aslında bence ilgili. Yani Fatih’in güzelliği dışında, ki onu da ideal bir güzellik olarak anlatıyor, Fatih’in yüzünün güzelliği, öyküde güzel bir ayrıntı yok.

İ: Hayır, şu anlamda söyledim. O anlamda doğru, karanlık bir hikayesi var zaten öykünün. Senin söylediğin çok üst bir çatı oldu. Daha aşağıdan kurulan bir benzerlik ya da ortaklık…

A: Ona da değinecektim şimdi.

İ: Tamam, değin o zaman.

A: Bu bir güzellik anlatısı değil. Fatih’in bilerek geyikli kazakla gelip kahramanın önünde oturması, tam onu hissetmiyor ama, belki de ilişkinin bitmesine sebep olması falan bunu bir güzellik anlatısı olmaktan çıkarıyor. Bir son buluşma var ortada. Daha sonra buluşmadılarsa eğer…

İ: Kahve olayından sonra bir daha buluşmamışlardır herhalde.

A: Belki de sırf kahveyi döktüğü için tekrar buluşmuşlardır, bilmem. Neyse, Fatih’in bu kadar güzel anlatılması da öyküde anlatılan en tiz ayrıntılardan biri. Fatih, yüzüne bakılırsa eğer ayrılmaktan vazgeçilecek kadar güzel bir figür gibi çiziliyor.

İ: Evet, orada güzel bir zıtlık kurmuş.

A: Fatih o kadar güzel ama ilişki, alışkanlıklar, çocuklukla ilgili hatırlananlar hep çok kötü, sinir bozucu.

İ: Belki de şey var, hani çok söylenir ya, dış güzellik meselesi.

A: İçi güzel değil Fatih’in. (Gülüşmeler)

İ:Günümüzde yaşanan bir ilişki biçimi olarak “dış güzellik” gibi..

A: Güzel bir insanla güzel bir şey yaşayamamak gibi bir şey mi, olabilir tabi. “Büyük küpeler taktığımız için bile laf yediğimiz şehirde…” şeklinde girdiği paragrafta verdiği ayrıntı mesela, yazarın ne kadar hassas olduğunu da gösteriyor sanki bize. Çok hassas buldum ben öyküyü ve tavladığı yerlerden biri de o oldu galiba beni. Ve öykünün bana göre tek zayıf noktası…

İ: Sonu tabi ki.

A: Evet. İnanılmaz klişe. Yani hiçbir şekilde böyle sonlanmasını beklemezdim bu öykünün.

İ: Klişeden de ziyade, böyle sert, tık diye…

A: Olabilir mi böyle bir şey? Yapılır mı gerçekten, gibi sorular soruyorsun kendine. Öyle bir kadın sanki yapmazdı onu. O şekilde davranmazdı gibi.

İ: İkinci sınıf pop şarkıcılarının kliplerinden fırlamış gibi bir sahne…

A: Birdenbire bir Gökhan Özen’in klibine düşüyorsun sanki di mi.. (Gülüşmeler)

İ: Evet, hoşuma gitmedi pek.

A: Yani kahraman, bu kadar derin ve ince düşünebilen biriyken, öyle yüzeysel bir tepki nasıl verir diye düşünüyorsun haliyle.

İ: Bir de bu öykü ne kadar bir zaman geçiyor acaba? Çünkü diyalog yok. Gerçi ana karakter anlatıyor sonra Fatih şunu dedi, bunu dedi gibilerinden ama gerçek zamanı nedir bu öykünün onu tam çıkaramadım ben. Sanki şey kurdum kafamda, bunlar bir masada oturmuş, içecekler önlerinde, birbirlerine bakıyorlar. O arada kız bir sürü şey düşünüyor işte. Çünkü Fatih’in sesini de hiç duyamadığımız için… Belki geçerli sebepleri vardır. (Gülüşmeler) Gerçi öykü için böyle bir şey denemez tabi de. Yazarın hikayeyi kurma biçimi bu. Karakterin sesini duyurmak zorunda değil sonuçta. Ama, sanki bir boşluk oluşuyor gibi…

A: Bana, yaşanmış bir hikaye gibi geldi bu. Gerçek gibi.

İ: Evet olabilir, illaki bir gerçeklik payı vardır.

A: Bu sonla ilgili, sanki çok canın sıkılır birisine ve kafasına bir şeyle vurmak istersin ya; sadece kafandan geçirirsin ama bunu. İşte sanki böyle bir şey gibi düşündüm bu öykünün sonunu da. Gerçek değil de zihninden geçmiş gibi. Öykünün sonunu sevebilmek için kendimi kandırdım belki de böyle düşünerek. Öç almak için kahve dökülebilirdi ama döktü mü? Kazağa zaten bir şekilde zarar verecekti. Orada bir hesaplaşma var. Kazağa da başka ne yapılır ki yani? Geyiklerle bir alacak verecek var, belli ki.

İ: Evet.

A: Fatih’e de o kazağı giydiği için ayrıca bir öfkesi var. İkisini nasıl birleştirecek, ancak kahve dökerek filan işte.

İ: Bak bu son kısımda, Fatih’ten bahsettiği yer var gerçi, az önce söyledim ya, Fatih’in sesi çıkmıyor diye. Ama burada da kendisi anlatıyor yine. Diyalog olsaydı da olur muydu? Bilmiyorum, nasıl olurdu. Belki de olmazdı. Belki anlatıcıyı değiştirerek, yani üçüncü kişi anlatıcıyla bir diyalog yazabilirdi falan. Gerçi o zaman da bambaşka bir şey olurdu tabi, farklı bir yere gidiyor konu. Yazara o kadar karışmamak gerek. Böyle yazmak istemiş, yazmış.

A: Yani senin söylediğini anladım, evet. Öyle çok dolambaçlı falan olurdu belki de.

İ: Evet, bu şekilde düz bir öykü.

A: Yoo, bence düz değil. Geriye gidişler falan…

İ: Yok, o anlamda söylemedim, çetrefilli değil yani.

A: Biçim olarak söylüyorsun.

İ: Yani, evet.

A: Ben çok fazla konuştum bu sefer.

İ: Evet, sen beğenmiştin çünkü.

A: Sen de beğenmedim demedin.

İ: Evet, ama öyle çok dikkatimi çeken bir öykü olmadı yani. Başka bir öykü vardı daha çok dikkatimi çekti o.

A: Ama bence biraz böyle olağan düzeyde dikkat çekecek şeylere de ihtiyacımız var.

İ: Ne anlamda?

A: Düzlük anlamında. Biraz daha geleneksel şeyleri özlüyoruz sanki.

İ: Bu da dikkatimizi çekebilmeli mi diyorsun?

A: Benim çekti zaten. Olağan bir ‘giriş-gelişme-sonuç’u özledik gibi.

İ: Tabi canım o ayrı. Ben bir Mustafa Kutlu okuru olarak… (Gülüşmeler)

A: Bir hikaye anlatsın istiyoruz artık öykü. Söz oyunları, biçimsel denemeler falan… Bir yere kadar.

İ: Bak mesela bir sonraki öykü, isim vermeden geçelim…

A: Bütün dergiyi konuşurmuşuz. (Gülüşmeler)

İ: Tabi ki öyle bir şey yapmayacağız. Bir sonraki öyküde, isteyen dergiyi alır bakar, ben ne anlatılıyor anlamadım.

A: İşte onu demek istedim ben de. Postmodernist şeyler çok deneniyor. Yazma biçimleri, büyük harfler, boşluklar…

İ: Evet, o arada işte ne anlattığını anlamıyorsun. Belki de bir şey anlatmıyor. Orada ince bir çizgi var. Biçim yapacağım diye hikaye oluşmuyor bu sefer.

A: Evet, bence de öyle. Bu arada öykünün ismi de, On Üç…

İ: Bir dakika ben ismine gelmeden şeyi söyleyeyim, biraz zorlama bir yorum yaptım. Hani sürekli geyiğin boynuzlarından bahsediliyor ya, karakterde bir aldatılma sendromu mu var diye…

A: Ama o, dedesinin evindeki figürlerden falan ilk aklında kalabilecek olan şey boynuz olabilir. Bilinçaltı meselesi..

İ: Evet, zorlama bir yorum yaptım zaten. Öyle bir amaçla dile getirmişse zaten biraz basit bir yol olmuş olurdu. Başlık diyordun?

A: Öykünün adı, öykünün içeriğini vermiyor. Bu güzel. Sadece bir yerde on üç dakikalık bir süreden bahsediyor o kadar. Reel zamanı veriyor yani. Bu da ayrıca güzeldi. Sakin bir isim. Bir ipucu takıntısı olmadan kullanmış.

İ: Evet. Neyse. Bu kadar yeter şimdilik. Geç oldu, uykum geldi. Teşekkür ediyoruz size hocam. Bir sonraki öyküde görüşmek üzere.

A: Belki şiir konuşuruz.

İ: Ben, şiirin tekniğine uzağım. Sadece bir okur olarak bende çağrıştırdıklarından bahsedebilirim o kadar.

A: İyi ya yakınlaşırsın belki böylece. (Gülüşmeler)

İ: Belki de. Bakalım.

artistik bellek 7