Öykü Konuşmaları: Artistik Bellek / Sayı:7 / Aylâ Yılmaz-On Üç

ayla yılmaz on üç.jpg

İ: Evet, yine bir öykü konuşması. Artistik Bellek dergisinin yedinci sayısında yer alan bir öykü bu sefer. Aylâ Yılmaz’ın On Üç isimli öyküsü. Yine bir kadın yazar. Öyle denk geldi.

A: Kadın yazar değil, yazar. Cinsiyet belirtmeye gerek var mı?

İ: (Gülümsüyor)

A: Herhangi bir erkek yazara “erkek yazar” diyor musun?

İ: Böyle bir şey denk gelseydi, iki tane üst üste erkek denk gelseydi yani, derdim. Özellikle belirtmek için. “Yine bir erkek yazar…” gibi.

A: Herhangi bir erkek yazarı tanımlarken “erkek yazar” diyor musun? Üst üste denk gelmesini bir yana bırak yani.

İ: Virginia Woolf’ten bahsederken “kadın yazar” demiyorum ki zaten.

A: Evet, tamam. Belki böyle bir seri yaparız hep kadınlardan oluşan.

İ: Olabilir fark etmez. Öyküye gelelim mi?

A: Evet, tabi.

İ: Ayşegül Ergül’ün beğendiği bir öyküye denk geldik bu arada. Çok ilginç. Kendisi bir türlü beğenemiyor zira. Not düşelim bunu da. (Gülüşmeler)

A: Ben beğeniyorum canım. Beğenmediklerim de oluyor tabi. Neyse… Şimdi bu öyküde ne güzel? Güzel olan bir kere öykünün rengi. Bu çok kişisel bir şey gerçi, o yüzden geçelim bunu. Olayları anlatma biçimi mesela, başarılı. Sonradan, isminin Fatih olduğunu öğreneceğimiz karakterin, üzerindeki kazaktan, ki o kazağı bilerek giymek gibi bir kötülük de yapıyor…

İ: Hatta kazağın üzerindeki desen aslında, di mi?

A: Geyikler. Evet. Çok güzel bir ayrıntı. Anlatımı çok net bir şekilde kazağı, okurun gözünün önüne getiriyor. Oradan, dedesine, aslında çocukluğuna gitmesi… O uzanma biçimi çok güzel.

İ: Onlar biraz keskin geldi bana sanki. Daha yumuşak olabilir miydi, bilemiyorum.

A: Bana, geçişler çok ustalıkla yapılmış gibi geldi. Fatih’in kazağını anlatıp anlatıp sonra Cumhuriyet’in ilk yıllarına, oradan anneannesine falan gitmesi… Dedesinden bahsetmesi…

İ: Ama sanki biraz şey var burada, bütün o anlattığı flaşbekler, yani kazağın deseninin ona hatırlattığı geçmişin izleri diyeyim, ilişkisiyle yani Fatih’le bir alakası yok gibi geldi bana.

A: Aslında bence ilgili. Yani Fatih’in güzelliği dışında, ki onu da ideal bir güzellik olarak anlatıyor, Fatih’in yüzünün güzelliği, öyküde güzel bir ayrıntı yok.

İ: Hayır, şu anlamda söyledim. O anlamda doğru, karanlık bir hikayesi var zaten öykünün. Senin söylediğin çok üst bir çatı oldu. Daha aşağıdan kurulan bir benzerlik ya da ortaklık…

A: Ona da değinecektim şimdi.

İ: Tamam, değin o zaman.

A: Bu bir güzellik anlatısı değil. Fatih’in bilerek geyikli kazakla gelip kahramanın önünde oturması, tam onu hissetmiyor ama, belki de ilişkinin bitmesine sebep olması falan bunu bir güzellik anlatısı olmaktan çıkarıyor. Bir son buluşma var ortada. Daha sonra buluşmadılarsa eğer…

İ: Kahve olayından sonra bir daha buluşmamışlardır herhalde.

A: Belki de sırf kahveyi döktüğü için tekrar buluşmuşlardır, bilmem. Neyse, Fatih’in bu kadar güzel anlatılması da öyküde anlatılan en tiz ayrıntılardan biri. Fatih, yüzüne bakılırsa eğer ayrılmaktan vazgeçilecek kadar güzel bir figür gibi çiziliyor.

İ: Evet, orada güzel bir zıtlık kurmuş.

A: Fatih o kadar güzel ama ilişki, alışkanlıklar, çocuklukla ilgili hatırlananlar hep çok kötü, sinir bozucu.

İ: Belki de şey var, hani çok söylenir ya, dış güzellik meselesi.

A: İçi güzel değil Fatih’in. (Gülüşmeler)

İ:Günümüzde yaşanan bir ilişki biçimi olarak “dış güzellik” gibi..

A: Güzel bir insanla güzel bir şey yaşayamamak gibi bir şey mi, olabilir tabi. “Büyük küpeler taktığımız için bile laf yediğimiz şehirde…” şeklinde girdiği paragrafta verdiği ayrıntı mesela, yazarın ne kadar hassas olduğunu da gösteriyor sanki bize. Çok hassas buldum ben öyküyü ve tavladığı yerlerden biri de o oldu galiba beni. Ve öykünün bana göre tek zayıf noktası…

İ: Sonu tabi ki.

A: Evet. İnanılmaz klişe. Yani hiçbir şekilde böyle sonlanmasını beklemezdim bu öykünün.

İ: Klişeden de ziyade, böyle sert, tık diye…

A: Olabilir mi böyle bir şey? Yapılır mı gerçekten, gibi sorular soruyorsun kendine. Öyle bir kadın sanki yapmazdı onu. O şekilde davranmazdı gibi.

İ: İkinci sınıf pop şarkıcılarının kliplerinden fırlamış gibi bir sahne…

A: Birdenbire bir Gökhan Özen’in klibine düşüyorsun sanki di mi.. (Gülüşmeler)

İ: Evet, hoşuma gitmedi pek.

A: Yani kahraman, bu kadar derin ve ince düşünebilen biriyken, öyle yüzeysel bir tepki nasıl verir diye düşünüyorsun haliyle.

İ: Bir de bu öykü ne kadar bir zaman geçiyor acaba? Çünkü diyalog yok. Gerçi ana karakter anlatıyor sonra Fatih şunu dedi, bunu dedi gibilerinden ama gerçek zamanı nedir bu öykünün onu tam çıkaramadım ben. Sanki şey kurdum kafamda, bunlar bir masada oturmuş, içecekler önlerinde, birbirlerine bakıyorlar. O arada kız bir sürü şey düşünüyor işte. Çünkü Fatih’in sesini de hiç duyamadığımız için… Belki geçerli sebepleri vardır. (Gülüşmeler) Gerçi öykü için böyle bir şey denemez tabi de. Yazarın hikayeyi kurma biçimi bu. Karakterin sesini duyurmak zorunda değil sonuçta. Ama, sanki bir boşluk oluşuyor gibi…

A: Bana, yaşanmış bir hikaye gibi geldi bu. Gerçek gibi.

İ: Evet olabilir, illaki bir gerçeklik payı vardır.

A: Bu sonla ilgili, sanki çok canın sıkılır birisine ve kafasına bir şeyle vurmak istersin ya; sadece kafandan geçirirsin ama bunu. İşte sanki böyle bir şey gibi düşündüm bu öykünün sonunu da. Gerçek değil de zihninden geçmiş gibi. Öykünün sonunu sevebilmek için kendimi kandırdım belki de böyle düşünerek. Öç almak için kahve dökülebilirdi ama döktü mü? Kazağa zaten bir şekilde zarar verecekti. Orada bir hesaplaşma var. Kazağa da başka ne yapılır ki yani? Geyiklerle bir alacak verecek var, belli ki.

İ: Evet.

A: Fatih’e de o kazağı giydiği için ayrıca bir öfkesi var. İkisini nasıl birleştirecek, ancak kahve dökerek filan işte.

İ: Bak bu son kısımda, Fatih’ten bahsettiği yer var gerçi, az önce söyledim ya, Fatih’in sesi çıkmıyor diye. Ama burada da kendisi anlatıyor yine. Diyalog olsaydı da olur muydu? Bilmiyorum, nasıl olurdu. Belki de olmazdı. Belki anlatıcıyı değiştirerek, yani üçüncü kişi anlatıcıyla bir diyalog yazabilirdi falan. Gerçi o zaman da bambaşka bir şey olurdu tabi, farklı bir yere gidiyor konu. Yazara o kadar karışmamak gerek. Böyle yazmak istemiş, yazmış.

A: Yani senin söylediğini anladım, evet. Öyle çok dolambaçlı falan olurdu belki de.

İ: Evet, bu şekilde düz bir öykü.

A: Yoo, bence düz değil. Geriye gidişler falan…

İ: Yok, o anlamda söylemedim, çetrefilli değil yani.

A: Biçim olarak söylüyorsun.

İ: Yani, evet.

A: Ben çok fazla konuştum bu sefer.

İ: Evet, sen beğenmiştin çünkü.

A: Sen de beğenmedim demedin.

İ: Evet, ama öyle çok dikkatimi çeken bir öykü olmadı yani. Başka bir öykü vardı daha çok dikkatimi çekti o.

A: Ama bence biraz böyle olağan düzeyde dikkat çekecek şeylere de ihtiyacımız var.

İ: Ne anlamda?

A: Düzlük anlamında. Biraz daha geleneksel şeyleri özlüyoruz sanki.

İ: Bu da dikkatimizi çekebilmeli mi diyorsun?

A: Benim çekti zaten. Olağan bir ‘giriş-gelişme-sonuç’u özledik gibi.

İ: Tabi canım o ayrı. Ben bir Mustafa Kutlu okuru olarak… (Gülüşmeler)

A: Bir hikaye anlatsın istiyoruz artık öykü. Söz oyunları, biçimsel denemeler falan… Bir yere kadar.

İ: Bak mesela bir sonraki öykü, isim vermeden geçelim…

A: Bütün dergiyi konuşurmuşuz. (Gülüşmeler)

İ: Tabi ki öyle bir şey yapmayacağız. Bir sonraki öyküde, isteyen dergiyi alır bakar, ben ne anlatılıyor anlamadım.

A: İşte onu demek istedim ben de. Postmodernist şeyler çok deneniyor. Yazma biçimleri, büyük harfler, boşluklar…

İ: Evet, o arada işte ne anlattığını anlamıyorsun. Belki de bir şey anlatmıyor. Orada ince bir çizgi var. Biçim yapacağım diye hikaye oluşmuyor bu sefer.

A: Evet, bence de öyle. Bu arada öykünün ismi de, On Üç…

İ: Bir dakika ben ismine gelmeden şeyi söyleyeyim, biraz zorlama bir yorum yaptım. Hani sürekli geyiğin boynuzlarından bahsediliyor ya, karakterde bir aldatılma sendromu mu var diye…

A: Ama o, dedesinin evindeki figürlerden falan ilk aklında kalabilecek olan şey boynuz olabilir. Bilinçaltı meselesi..

İ: Evet, zorlama bir yorum yaptım zaten. Öyle bir amaçla dile getirmişse zaten biraz basit bir yol olmuş olurdu. Başlık diyordun?

A: Öykünün adı, öykünün içeriğini vermiyor. Bu güzel. Sadece bir yerde on üç dakikalık bir süreden bahsediyor o kadar. Reel zamanı veriyor yani. Bu da ayrıca güzeldi. Sakin bir isim. Bir ipucu takıntısı olmadan kullanmış.

İ: Evet. Neyse. Bu kadar yeter şimdilik. Geç oldu, uykum geldi. Teşekkür ediyoruz size hocam. Bir sonraki öyküde görüşmek üzere.

A: Belki şiir konuşuruz.

İ: Ben, şiirin tekniğine uzağım. Sadece bir okur olarak bende çağrıştırdıklarından bahsedebilirim o kadar.

A: İyi ya yakınlaşırsın belki böylece. (Gülüşmeler)

İ: Belki de. Bakalım.

artistik bellek 7

Reklamlar

Sen de söyle. Korkma. Ne düşündün?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: