Monthly Archives: Kasım 2016

Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez

iyiler-olmez

Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez *

“Eğer inanıyorsak sanat hakikate giden yolda bize yardımcı olur. Kalbimizi açar, bizi merhamet ve şefkat sahibi kılar. Kâinatın kitabını, yani temaşayı öğretir. Güzelliğin farkına varırız.” diyor Mustafa Kutlu, son kitabı İyiler Ölmez’in satır aralarında. Kutlu’nun dünyası için elbet rastgele edilmiş bir cümle değil bu. Yazdığı hemen her hikâyede, “hakikat” vurgusu yapan ve hakikati arayan Kutlu’nun bu sözlerinde, yazdıklarının sadece bir hikâye değil, aynı zamanda ilahi kelamı anlamanın bir pusulası olduğunun sonucuna da tekrardan varıyoruz Kutlu okurları olarak. Kutlu’nun son kitabı olan İyiler Ölmez’de de bu durumun yeni bir örneğini görüyor, Kutlu ile birlikte bir kez daha hakikatin yoluna çıkıyor, hakikati sorgulamaya devam ediyoruz.

İyiler Ölmez, taşrada, bir kahvehanede bir araya gelmiş dört kader ortağının hikâyesi: Sıtkı, Civan, Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa, Doktor. Kutlu bu dört karakterin hikâyesini de kendi isimlerini taşıyan ara başlıklarla aktarıyor okura. Onların başlarından geçenleri anlatırken, hiç de yabancısı olmadığımız o klasik Kutlu üslubu, sanki bu dörtlünün yanındaymışız, hikâyenin bir köşesine iliştirilmiş bir tabureye oturmuş da bu dört yoldaşın hikâyelerini dinliyormuşuz gibi içine çekiyor bizi.

Kutlu, her karakterini ayrı ayrı örüyor ve taşranın bir köşesinde birleştiriyor. Karakterlerin kim olduklarını, geçmişlerini, aileleri ve çevrelerini, neler yaşadıkları ve neden “burada” olduklarını ince ince anlatıyor. Bu anlatım, Kutlu okurları için oldukça tanıdık elbet. Kutlu’nun karakterleri gökten zembille inmez, mutlaka sosyal ve psikolojik olarak bir zeminde bulunurlar. İyiler Ölmez’in karakterleri de böyle.

Mekân taşra… Tesadüf mü? Kutlu’da tesadüfe yer yok. Derinlikle işlenmiş Kutlu’nun hikâyesi. Öyle ki hikâyenin aksayan kısımlarına bile bir yazar olarak müdahil olup, itiraz ediyor. Bir bakıyorsunuz Kutlu hikâyenin bir yerinde sesini yükseltmiş: “[…] Bu hikâyede bir eksiklik var. Ama ne? Şudur: Hikâyenin dramatik yapısı yetersiz.” diye yazdığı hikâyede, kendi tabiriyle “kabiliyet yoksulu yazar” olarak söz sahibi oluyor. Daha sonra, “Hikaye içinde hikaye için ahkam kesmeyi bırakalım.” diyerek de kaldığı yerden anlatısına devam ediyor. Burası bile Kutlu hikâyeciliğinin inceliğini görmeye yeter belki de.

 

Mekânın taşra olmasının tesadüf olmadığını dile getirdik. Taşra, Kutlu hikâyelerinde belli ölçülerde “kutsanan” bir mekân. Kent-kır ayrımını yaparken, kenti belli yönleriyle her zaman eleştirdiğini biliyoruz Kutlu’nun. Sanayileşme, çarpık şehirleşme, yabancılaşma, ekolojik problemler gibi başlıklar, Kutlu’nun kişisel hayatında da hassas olduğu konular. Modern dünyanın elimizden aldıklarına ağıt yakmak yerine o bilindik Mustafa Kutlu reçetelerinden birini görüyoruz satır aralarında. Bu anlamda çareyi bir kere daha kırda, yani taşrada arıyor Kutlu. Taşranın sıcaklığı, samimiyeti, maddeden çok manaya kıymet veren bakış açısı İyiler Ölmez’in de önemli hususlarından. Dertleri, kederleri, hayal kırklıkları ve hatalarıyla soluğu taşranın bir kahvehanesinde alan dört karakter, zamanla taşranın sıcaklığı içerisinde erirken kendi dertlerini unutup başkalarının dertlerine derman olmaya başlıyorlar. Kutlu’nun taşrası böyle bir yer. Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yok!

Kutlu okurları, onun didaktik bir yazar olduğunu bilirler. İyiler Ölmez’de de aynı geleneği sürdürüyor Kutlu. Yukarıda da vurgulanan alıntıda olduğu gibi, Mustafa Kutlu’yu her an bir yerden söze girecekmiş gibi arıyor zaman zaman gözlerimiz. O da bu arayışı boşa çıkarmıyor. Kâh yanlış bilinen bir fikri düzeltiyor kâh pek de bilinmeyen bir konu hakkında okuru aydınlatıyor. Ama bunu öylesine yapıyor ki okur hikâyeden bir an olsun kopmuyor. Öyle ki hikâyeye başlamakla son sayfayı çevirmek arasında sanki bir göz açıp kapatmışçasına kısa bir zaman geçiyor. Son satırlara geldiğimizde ise Kutlu, hikâyeyi daha da dramatik hale getiriyor. Belki okurun pek de ummadığı bir şekilde bitiyor hikâye. Ama dedik ya, Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa, karamsarlığa yer yok. O da bunu bir kere daha hatırlatıyor okura ve son noktayı koyuyor hikâyesine: “Böyledir. Bizde iyiler ölmez. Evliya olup aramızda yaşarlar.”

arka-kapak-sayi-14

_____________________________________________
* Arka Kapak Dergisi, Kasım 2016, Sayı:14 (Derginin 14.sayısında Yunus Emre Tozal’ın Mustafa Kutlu’yla yaptığı mini bir söyleşiye de ulaşmanız mümkün.)

Reklamlar

#YazarımaDokunma ya da Bu Ne Biçim Hikâye Böyle?

rodins-thinker-2

Uzun zamandır blog sayfamı ihmal ettiğimi ancak şöyle bir bakmaya girince fark ettim. Bana bu yazıyla yeniden bloğuma dönmeme ortam sağlayan herkese şimdiden teşekkür edeyim. Konu bence uzun ama uzatmaya da pek niyetim yok açıkçası. Sadece 140 karakter sınırlaması olmayan daha geniş bir platformda kafama takılan bir konuya dair birkaç kelam etmek istedim. Yazıya şöyle bir göz atın, hoşuna gitmezse sağ üst köşedeki X işaretine tıkayıp kapıyı kapatabilirsiniz. Çünkü gerçekten de aslında mevzu edilecek bir olay bile yok ortada. Anlatayım…

Ne olmuştu?

Geçtiğimiz aylarda (İstanbul’da yaşayanlar bilir) Mephisto Kitabevi’nde bir etkinlik düzenlendi. Tutuklu yazarların kitaplarını imzalayan başka yazarların imza günü. (Nasıl bir tamlama oldu bu be..) Taksim’deki Mephisto’nun önünden geçerken gördük bunu sanırım. Bir hayli anlamsız geldi bana. Eleştirdik. Manasız bulduk. Neden ki, diye sorduk. Geçtik gitti. Konuyla ilgili sosyal medyada bir şey yazmadım. Sonra bir iki gün önce Tüyap’ta, benzer bir olayın daha geniş katılımla gerçekleştirileceğine dair bir haber gördüm. Onun üzerine şöyle bir tweet attım:
imza

Tweet’teki üslup için peşinen özür dileyeyim. Özellikle twitter’da bu şekilde argo içerikli paylaşımlarım oluyor. Önce bu konuya değineyim madem girdim. Üslup problemli. İçeriğinde “Mal mısınız?” geçen bir soru cümlesinin ciddiye alınmasını beklemem anlamsız olabilirdi. Ama muhatap buldu bu soru. Üslubunun tartışılmaya açılması meselenin bir boyutu olabilirdi ama öyle olmadı. Sadece takipleştiğim bir öykücü arkadaşımız (M. Barış Övün) üslubun problemli olabileceğinden bahsetti. Haklıydı.

Ama ben ne yazık ki üslupla ilgili bir eleştiriye maruz kalmadım. “Bu nedir kardeşim, haklıysan bile bu soru böyle mi sorulur?” diye karşıma çıkan kimse olmadı. Çıksaydı, özür diler, soruyu başka türlü sorardım. Ki bu üslup için tekrardan özür dileyeyim ben tabi. Ancak bu konu nasıl olmuşsa, mention atmamış olmama rağmen, muhtemelen kendi ismini twitter’da zaman zaman aratan egolu ünlülerden biri olan Tuna Kiremitçi’nin ekranına düştü. Kendisi ile şu şekilde bir diyaloğa girdik:

tuna-kiremitci-vakasi

Sanırım “herkesin her işi yaptığı” derken kendisini kastettiğimi anlamış olacak ki devam etmedi bu mentionlaşmaya. Ya da konuyla ilgili gerçekten beni haklı buldu. Bilemiyorum. Bildiğiniz üzere kendisi bir şekilde romanlarını (ben iki romanını okudum) bastırmış kötü bir yazar. Bunu fark etmiş olacak ki daha iyi yaptığı iş olan müzisyenliğe geri döndü. En azından roman yazmayı bıraktığını falan açıkladı geçtiğimiz günlerde. Umarım ikinci bir Emrah Serbes vakasına dönmez olay da Tuna Kiremitçi’nin ismini iki ay sonra yeni romanıyla raflarda görmeyiz.

Olay Tuna Kiremitçi ile kapanmadı tabi ki. Kendisine “düşünce faşisti” demekten herhangi bir beis duymayacağım solcu yazarlardan olan Aslı Tohumcu da hemen beni “kötü” ilan ederek olaya müdahil oldu:

asli-tohumcu-airways

Bu tweette geçen “kötü” ibaresi bana mı yoksa olaya mı diye düşünürken, en iyisi kendisine sorayım dedim dolaylı yoldan. Bu tip insanlarla diyaloğa girmenin zor olduğunu bilsem de İbrahim’e su taşıyan karınca misali en azından o yolda ölürüm hesabı diyaloğa girmeyi deneyeyim dedim:

asli-tohumcu-vakasi

Bakın kendisiyle ne de güzel diyaloğa girememişim değil mi? Uzatmamak için eyvallah deyip bıraktım, uğraşsam sabaha kadar konuşurduk bu hanımefendiyle. Ama kendisi ön yargılı ve saldırgan bir kişilik olduğundan hiç yeltenmedim bile.

Öte yandan bir insanı “kötü” ilan etmek ne kadar kolay değil mi? Oysaki yıllar önce kendisinin “Taş Uykusu” adlı kitabı ile ilgili yazdığım yazıyı kendi sosyal medya hesaplarından paylaşırken hiç de böyle düşünmüyordu. (Yazıya BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Kendi ismimle kullanmadığım twitter hesabımdan “kötü” olduğumu ilan etmesi ise sadece birkaç saniyesini aldı.

Peki neden kötüyüm?
1) Kendisinin “şiddetle” savunduğu fikri savunmuyorum diye.
2) O fikir doğrultusunda gerçekleştirdiği eylem pratiğini eleştiriyorum diye.
3) Ona benzemiyorum diye.

Bu listeyi maddeler halinde uzatırım ama gerek yok. Tuna Kiremitçi’nin sözde ironik üslubu, Aslı Tohumcu’nun faşist söylemi ile birleşince Türkiye’de kendini “aydın” zanneden solun, artık vıcık vıcık hale gelmiş samimiyetsizliği bir kere daha ortaya çıkmış oluyor özetle. Gündüz twitter’da bu bölgenin artık çoğu kesimi tarafından kaderine terk edilen bölgesi olan Doğu için ağıt yakıp, akşamında Cumhuriyet Meyhanesi’nden rakı kadehi elinde fotoğraf paylaşan çakma solcuları canlı canlı gördük. Görmeye de devam edeceğiz. Ben bunu biliyorum. Kendileri de farkına varır umarım.

Bir insanı iyi ya da kötü yapanın ne olduğunu tartışmaya açacak değilim. Dallanıp budaklansın da istemiyorum mevzu bu satırlar arasında. Ama bu tip sözde özgürlükçü aydın karikatürleri, iğnenin ucu kendilerine dokunduğu zaman nasıl da hırçınlaşıyorlar görülsün istiyorum. Eleştirdikleri iktidara dönüşmeleri çok fazla zaman almazdı, şayet iktidar olabilecek güç ellerinde olsaydı. Aynı derecede, belki daha sert, tahammülsüz ve eleştiriye kapalılar. Tek farkları iktidar koltuğunda oturmuyor olmaları. Bir de gücü elinde tutsalardı neler olurdu kim bilir… Lafa gelse, bu toplumun ne kadar da sorgulamayan bireylerden oluştuğu dillerinden düşmez. O fildişi kulelerinden bakınca, her seçim sonrası toplumun ne cahilliğini bırakırlar ne aptallığını. Ama kendilerinin eylem pratikleri sorgulamaya açılınca, eleştirilince hemen kaplan kesilirler.

Bu tip insanlar, bu ülkedeki aydın probleminin bir başka yönünü gösteriyor. Bu memlekette aydın problemi olduğu aşikar. Herkes kendi köşesinden diğerlerine salladıkça çözülecek gibi de durmuyor. Eleştiriye açık insanları mumla aramaya devam edeceğiz gibi. Her neyse…

Peki benim esas eleştirdiğim neydi?
Tuna Kiremitçi mi? Aslı Tohumcu mu? İkisi de değil. Diğerleri de değil. Benim eleştirdiğim o insanlar değil. Eylemin bütünsel olarak kendisi. Bir eylem düşünün, hapisteki yazarlar müebbetle yargılanırken, onlar adına dayanışma adı altında yapılsın. Bu eylem belli ki pratik somut bir sonuç hedeflenerek yapılıyor. Ama mümkün mü? Bu eylemin kazananı, Aslı Erdoğan’ın kitaplarının tekrar baskılarını yaparak onu yeniden çok satanlar raflarına taşıyan yayıneviyse, eylemin kendisi neden sorgulanmıyor? Dayanışmanın pek çok biçimi olduğunu düşünüyorum ama bu yapılan, o dayanışma biçimlerinden birisi değil bana kalırsa. Olsa olsa birkaç yazarın kendi egolarını tatmin etmesi adına oluşturulmuş ve yayınevine hem de kitap fuarı gibi büyük bir kapitalist tezgahta daha fazla para kazandıran bir oyun olabilir. Eylemlerinin alkışlanmasıyla koltukları kabaran, eleştirildiklerinde karşısındakini birkaç saniye içinde “kötü” ilan edebilecek insanların da aralarında bulunduğu bu insanların bazıları (lafım hepsine değil) aydın değil, olsa olsa kötü bir aydın taklidi olabilirler diye düşünüyorum.

Konuyu uzatmayayım. Görünen o ki Aslı Tohumcu gibi figüranlar, kendi yazdıkları roman karakterlerine (Taş Uykusu) dönüşmekte vakit kaybetmiyor. Umarım bunun farkına varırlar.

Verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür dilerim. Sürçi lisan ettimse affola.

Her şey bir yana: Özgürlük kazansın. Her anlamda…