Monthly Archives: Ağustos 2017

Bisiklet-102: Bisikletten Üst Düzey Performans Alabilmenin Birkaç Yolu

17799705caaa746d17c785001054869c

Bisiklete dair daha önce Bisiklet-101 başlığıyla bir yazı hazırlamıştım. Bu yazıda daha önce bisikletle tanışmamış olan arkadaşlar için birkaç kısa hatırlatma vardı. Ne tip bisiklet almalıyım, nelere dikkat etmeliyim vs. gibi basit şeyler. Bu yazıda da bisikletinizden iyi bir performans alabilmeniz için nelere dikkat etmelisiniz, biraz bunlara değinmeyi düşünüyorum. Mutlaka işinize yarayacaktır.

*

Ekran Resmi 2017-08-10 14.52.07

Doğru kadro boyu nasıl ölçülür. İşte benim kişisel verilerim. Aşağıdaki linkten ilgili web sayfasına ulaşıp siz de kadro boyunuzu öğrenebilirsiniz.

1. Doğru Kadro ve Jant Boyu:
Aslında bu konuya bir önceki yazıda çok kısa değinmiştim. Doğru kadro tercihi sizin performansınızı büyük ölçüde etkileyecektir. Eğer boyunuza ve iç bacak uzunluğunuza uygun kadro boyunda bir bisikletiniz yoksa, sürüşten keyif almak bir yana dursun, sürüşünüz eziyete dönüşebilir. Kadro boyunu hesaplamak için çok hoş bir sayfa var. ŞURAYA TIKLAYARAK boyunuzu ve iç bacak boyunuzu ilgili alanlara girdikten sonra kadro boyunuzu hesaplayabilirsiniz. Örneğin benim boyum ortalama olarak 180 cm. İç bacak boyumsa 80 cm civarı. İlgili alanlara girdiğimde karşıma kadro boyumun 54 cm olduğu çıkıyor. Gerçekten de kullandığım bisikletin kadro boyu 54. Bir diğer husus da jant. Jantlar piyasada en fazla 26 ve 28 olarak görülüyor. Kadro boyu ile orantılı bir şekilde ilerler ve kadro ile jant birbirini destekler. Mesela boyunuz 180 cm ise ve 54 cm bir kadro kullanıyorsanız jant da 28 olmalıdır. Bu arada dağ bisikletleri ve yol bisikletleri için farklı kadro boyları karşınıza çıkabilir. Buna da dikkat etmek gerek. Yani kadro boyunuzu etkileyen bir diğer etmen de hangi tip bisiklet kullanacağınız. Bu arada ŞURAYA TIKLAYARAK da kadro boyunuzu nasıl hesaplayacağınızı bir başka şekilde görebilirsiniz.

*

 

original

Pedala basmanın da düzgün şekli mi olur demeyin. Performansınızı büyük ölçüde etkiliyor bu durum.

2. Pedala Doğru Basmak:
Belki de bazılarınız ne alaka yahu, pedal işte, bas geç diyebilir. Ama öyle değil. Şayet pedala ayağınızın doğru yeriyle basmazsanız, daha çabuk yorulacak ve bacaklarınız bir süre sonra pedal çeviremeyecek hale gelecektir. Yukarıdaki görselde de görüldüğü üzere pedala basmanız gereken nokta ayak parmaklarımızın başlangıç kısmı. Kitaplığınızın en üst rafından bir kitap almanız gerek ve uzanıp alacaksınız. Nasıl hareket edersiniz? Ayak parmaklarınızın üzerine kalkarak değil mi? Tam şimdi deneyin hadi, evde yüksek bir yerden bir şey almak için ayağa kalkın. En kötü ihtimal salondaki avizeye uzanın. Demek istediğimi anlayacaksınız. İşte orası, aslında ayağımızın en güçlü ve maksimum kuvvet uygulayabileceğimiz noktası. Bu yüzden pedala görselde de görülen noktadan basarsanız, hem daha az yorulur hem de daha keyifli bir sürüş çıkarırsınız. Bu arada yukarıdaki görselde profesyonel bir bisikletçi var ve bisiklet ayakkabısı kullanıyor. Kilitli pedal denilen pedal tipleriyle birlikte kullanılan ayakkabılar da pedala tam olarak bahsettiğimiz yerden kilitlenir. Eee, fizik bu işte. Bilim yalan söylemez.

*

How-to-properly-adjust-the-bike-saddle-height1

Doğru sele yüksekliği hayat kurtarır.

3. Sele (Koltuk) Yüksekliği:
Sele yüksekliğini yanlış ayarlamanız sürüş esnasında ve sonrasında yoğun sırt ve bel ağrıları çekmenize sebep olabilir. Selenizi doğru ayarlayabilmeniz için pedallardan herhangi biri yere tam paralelken, ayağınızın topuğa yakın kısmını (bu arada ayak kemiklerinin isimlerini bilmediğimi de şu anda fark etmiş oldum) pedala oturtup, bacağınızın 180 derece açık olmasına dikkat etmeniz gerek. Yüksek sele belinizin ve kalçanızın sürüş esnasında yalpalanmasına; alçak sele de bacağınız tam olarak açılmadığı için bacak ve dolayısıyla bel ile sırt ağrısı çekmenize sebep olabilir. Konuyla ilgili YOUTUBE’DA ŞÖYLE KISACIK VE ÇOK AÇIKLAYICI BİR VİDEO VAR DİLERSENİZ BURAYA TIKLAYARAK doğru sele yüksekliğinin nasıl ayarlanacağını görebilirsiniz.

*

 

maxresdefault

Pek çok lastiğin üzerinde ne kadar hava basmanız gerektiği yazılıdır.

4. Doğru Lastik Basıncı:
Bisiklette doğru lastik basıncının azımsanamayacak derece bir önemi var. Performansınızı direkt olarak etkiliyor. Hatta bu konu düşündüğünüzden daha da ayrıntılı. Yol bisikletlerinde ayrı, tur bisikletlerinde ayrı, dağ bisikletlerinde ayrı hava basıncı değerleri var. Örneğin yol bisikletlerinde lastikler elle dokunduğunuzda sıkamayacağınız derede sert, taş gibi olmalı. Dağ bisikletlerinde ise daha yumuşak basınçlı lastikler kullanılıyor. Bunların çeşitli sebepleri var tabi ama çok ayrıntıya girmek istemiyorum. YouTube’a “doğru lastik basıncı” gibi bir şeyler yazarsanız karşınıza çeşitli videolar çıkacaktır. Mesela bir tanesini ben buraya koyayım, siz de merak ederseniz ŞURAYA TIKLAYARAK ulaşın. Bu basınçların da tabi ki rakamsal değerleri var. Hatta bazı lastiklerin üzerinde yukarıdaki görselde de göreceğiniz üzere ne kadar hava vurmanız gerektiği yazar. Temel vurgu: Lastiklerin çok çok önemli olduğu. Öyle ki sadece performansınızı değil güvenliğinizi de etkileyecek derecede önemli bu lastik basıncı konusu.

*

Meseleyi şimdilik burada bırakıyorum. Tabi ki performansınızı etkileyecek başka unsurlar da var. Aklıma geldikçe yazacağım. Ama temel olarak yukarıdaki bilgiler, ilk etapta keyifli bir sürüş yaşamanızı ve yorulmadan eve dönmenizi sağlayacaktır. Herkese kazasız belasız sürüşler dilerim. Unutmayın: Bisiklet varsa, problem yok.

ad0e2c0ba952c67e1ca4cf8cbecc5b11

Reklamlar

J. M. Coetzee – David Attwell Konuşması*

JM-Coetzee

Öncelikle, aldığınız ödülden dolayı sizi içtenlikle tebrik ederim. (Nobel Ödülü’nü kastediyor.)

Teşekkürler.

 

Sizce hem kişisel hem de geniş anlamda Nobel’in önemi nedir?

Edebiyat ödülünün mantığı, yazarın, yaptığı iş sayesinde bir bilge olarak görüldüğü zamanlara dayanıyor. Herhangi bir kuruma bağlı olmadığı için hem içinde bulunulan dönem hem de ahlaki değerler hakkında son sözü söyleyebilecek bir bilge.

 

Şimdi sizi neler bekliyor?

Daha şimdiden seyahat ve konferans davetleri almaya başladım bile. Zaten bana göre edebî şöhretin en tuhaf yanı da o ya. Kendini bir yazar ve hikâye anlatıcısı olarak ispatlarsın, sonra da insanlar, konuşmalar yapman ve dünya hakkındaki görüşlerini anlatman için sana yana yakıla davetlerde bulunurlar.

 

Doubling the Point’ten bu yana, hem otobiyografi türünde eserler verdiniz hem de türün kendisi hakkında yazdınız. Bunlar arasında daha az bilinen “Homage”da [sadakat] Rilke, Musil, Pound, Faulkner, Ford Madox Ford ve Beckett’ın üzerinizdeki etkilerinden bahsetmiştiniz. Bunlar, edebiyat otoriteleri tarafından herhangi bir akım altında toplanan isimler değil, ama demek ki sizin için bir topluluk olarak belli bir anlam ifade ediyorlar. Burada asıl dikkat çekici olansa onlarla olan derin bağınız. Birinin başka yazarlardan alabileceğinin, “fikirler” değil, özetle “tarz” olduğunu ifade ediyorsunuz. Peki o zaman, kendinize göre yan yana getirmiş olduğunuz bir yazarlar grubu, sizin için bir isimler silsilesinden ziyade bir yaşama biçimini mi ifade ediyor?

Bahsettiğiniz makale aslında ders verdiğim günlerden kalma bir yazı. Yakın okuma yapmaya değmez bence. Çünkü etkilendiğimi söylediğim kişiler aynı akımdan değiller. Kişinin üzerinde en çok etki bırakan yazarlar, genellikle daha etkileyici olan gençlik yılları hakkında bir şeyler okuduğunuz yazarlar oluyor. O yazarların gençlik yıllarında yazdıkları eserler de kişiyi en fazla etkileyen kitaplar oluyor. Musil’i ele alalım örneğin. Beni gençken etkileyen, kesinlikle Niteliksiz Adam değildi, daha önce yazdığı, daha kanlı canlı hikâyeleriydi. Beckett’a gelince, 1952’den önce yazdığı eserlerdi beni en çok etkileyen, sonrasındakiler değil.

Yazıda bir sorun daha var. Bazı edebiyat eserleri vardır, üzerinizdeki etkisi güçlü ama dolaylıdır. Çünkü doğrudan taklit etmezsiniz belki ama tüm bir kültür aracılığıyla ulaşır size. Wordsworth aklıma gelen ilk isim. Eserlerimde Wordsworth’ün düşünce veya yazma  tarzının etkisini görmüyorum ama buna rağmen Wordsworth, insan ve doğayla ilişkisi hakkında yazdıklarımda hep var.

Sorunuza dönersek, insan kendi yarattığı bir listede, deneyime karşı oluşturulan bir cevap tarzı veya daha temkinli söylersek, kendi cevaplarını teyit etme yolları buluyor.

 

Aynı makalede, “Bazı dönemler ve yerler, yarattıkları zorluklarla başa çıkabilen yazarları öne çıkarır, bazıları çıkarmaz” diyorsunuz. Tahminen, birinin edebiyat formasyonu o kişiyi yaşayacağı zorluklara hazırlıyor, olur da hazırlayamazsa da, bu kez kişi duruma uyum sağlıyor. Oluşturduğunuz kişisel ‘antolojinizle’ Güney Afrika arasındaki ilişkiyi düşündüğünüz oldu mu hiç? Geriye dönüp baktığınızda, bu ilişki eserlerinizde kendini ne şekilde gösterdi sizce?

Dışarıdan bakıldığında tarihsel bir örneklem olarak görülen ben, Hıristiyan takvimiyle 16. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılın ortasına uzanan Avrupa’nın o geniş yayılmacı hareketinin geç bir temsilcisiyim aslında. Bu hareket, Amerika ve Okyanusya kıtalarındaki işgal ve yerleşme emellerini aşağı yukarı gerçekleştirdi ama Asya’da tamamen, Afrika’da ise kısmen yenilgiye uğradı. Bu hareketi temsil ediyorum çünkü entelektüel birikimim kesinlikle Avrupalı, Afrikalı değil. Ben ayrıca, ırkçı rejimden en çok fayda sağlaması tasarlanan Güney Afrikalı bir neslin de temsilcisiyim aynı zamanda.

 

Arkaplanında bir zulüm tarihi yatan bu hezimete uğramış ya da uğramakta olan sömürgeci hareketin temsilcisi ile kendisine bir yer açmak istediği ama yapamadığı bölge ve insanları arasındaki doğru ilişki biçimi ne olmalıdır?

Bu sorunun cevabından emin değilim. Bence bunu soyut terimlerle cevaplandırmaya çalışmaktansa, ömrüm yettiği kadarıyla, bunu yaşamaya çalışmak daha üretken oldu ve öyle de olacaktır. Bu soruyu “yaşamak” dediysem, sadece günlük yaşamda değil, eserlerimde de yaşamayı kastediyorum.

Gördüğünüz gibi, kurgu yaratmayı, yani fantezi icat etmeyi ve geliştirmeyi, bir tür soyut düşünce olarak görmüyorum. Aklın faydasını da inkâr etmek istemem tabii ama bazen insan sadece akılla bir yere varamadığında, sezgilerini devreye sokar.

 

Az önce bahsettiğiniz, Avrupa’nın yayılmacı hareketi içerisinde, 20. yüzyılın başı ve ortasının estetik anlayışı özellikle etkin olmuş gibi duruyor. Siz bu gelenek içerisinde kendi markanızı yarattınız. Belki de yazılarınızın büyük çoğunluğunu yazdığınız Güney Afrika’dan, eserlerinizde büyük yer tutan ıstırabı ve beden algısını almış olmanızdan kaynaklanıyordur bu. Bir başka örnek de, – etik ve estetik anlayışı bakımından – farklılıkla, ötekilikle yaşamanın ne demek olduğuna dair sizin getirdiğiniz açıklama. Bu anlamda, sizin yazdıklarınız, insanların iletişimsizliğini ele alan geleneksel metinlerden çok daha zorlayıcı. Başka başarılarınız da var elbette. Zaten bunları İsveç Akademisi gözlemlemiş ve takdir de etmiş.

İsveç Akademisi’yle ilgili söyledikleriniz hakkında bir şey söylemek bana düşmez. Ama madem Samuel Beckett’ın üzerimdeki şekillendirici etkisinden bahsettiniz, şunu söyleyeyim o zaman. Beckett elbette yüksek modern veya daha doğrusu, ilk postmodernlerden görülebilir. Beckett, Afrika’yla hiçbir bağı bulunmayan bir İrlandalı ve de bir Avrupalı’ydı. Ancak Athol Fugard gibi duyarlı ve yetenekli bir oyun yazarının elinde, Beckett Güney Afrika’ya aktarılabilir, öyle ki neredeyse bir yerli gibi gösterilebilir. Peki bu ne anlama geliyor? Sanat tarihinin, aslında çitler ve sınırlar arasında durmaksızın süren çapraz-döllenmenin tarihi olduğunu.

 

2003 yılında Booker aday adayı olan Elizabeth Costello adlı romanınızın aynı adı taşıyan başkarakterinde bir kendinden şüphe etme meselesi var, bu da “Francis Bacon’a, Elizabeth, Lady Chandos’un Mektubu” adlı bölümde doruğa ulaşıyor. Elizabeth’in mektubu onu bir kriz duygusuna itiyor, daha doğrusu felakete. Çünkü mektubun tarihi 11 Eylül (1603)! Daha doğrusu Elizabeth, metinden kendini yadsıyarak ayrılıyor. Şunu mu söylemek istiyor? Edebiyat yaşamı sonuçta “uçtaki ruh” için bir çıkış veya rahatlama sağlamaz.

Benden eserlerimi yorumlamam istendiğinde, genellikle buna direnirim. Kurgunun ne söylediğini açıklamanın daha iyi, daha açık ve kısa bir yolu varsa, o zaman kurguyu ıskartaya çıkaralım, olsun bitsin… Elizabeth, dilin sınırları dahilinde yazdığını iddia ediyor. Eğer koştur koştur onun peşine düşüp, yeterince zeki olmadığı için ifade etmek isteyip de edemediklerini açıklamaya kalksam, ona hakaret etmiş olmaz mıyım? 1 Mayıs gibi 11 Eylül de bazı insanlar için çok önemli, bazıları içinse sıradan bir gün sadece.

“Uçtaki ruh” için en iyi yaşam tarzının ne olduğuna gelince, az önce “yazın hayatı” dediğiniz şey, ya da bize varlığımız üzerine kafa yorma araçlarını sağlayan başka herhangi bir yaşam tarzı – fantezi, göstergeler, hikâye anlatımı – bana iyi geliyor. İyi derken, etik anlamda sorumluluktan bahsediyorum.

____________________
J. M. Coetzee ile David Attwell’in yaptığı bu röportaj  İsveç Dagens Nyheter gazetesinde yayımladı. Metin, 11 Ekim 2009’da Taraf Pazar’da Türkçeye çevirilerek aktarıldı. İlgili gazeteden olduğu gibi alınmıştır.