Monthly Archives: Eylül 2018

Bir Arayışın Hikâyesi: Tristessa

tristessa

Jack Kerouac… Büyük bir kesim tarafından, belki kendisinin pek de istemediği şekilde, “beat kuşağı ve karşı kültürün en önemli temsilcilerinden biri” olarak görülen Kerouac’ın hayatı aslında bu tanıma uyacak cinsten anekdotlar içeriyor. Ailevi meselelere yaşadığı dönem ve ortamın şartları da eklenince, ruhunun sınırlarını aşmaya çalışan bu özgür adam genç yaştaki ölümüne dek sürecek arayışından hiç vazgeçmiyor. Aştığı yollar, tanıdığı insanlar, yaşadığı olaylarla 47 yıllık ömrüne, bu zaman zarfına sığabileceklerden daha fazlasını yüklediği kesin.

Bu arayışların bir neticesi olarak 1955-56 yıllarında bulunduğu Meksika’da yaşadıklarının bir haritası olarak görülebilecek Tristessa, Siren Yayınları tarafından 2018 Temmuz’unda ilk kez Türkçe edebiyat okuru ile buluştu. Metni konuşmaya başlamadan önce, Tristessa’yı son derece akıcı bir üslupla çeviren kitabın çevirmeni Begüm Gür Erdost’a ayrıca teşekkür etmek gerek. Tabi ki kitaba katkı sunan ve son şeklini veren editörleri de unutmamalı.

Kitap, “Yayıncının Notu” başlıklı kısa bir yazı ile açılıyor. Bu yazı, Tristessa’nın nasıl ortaya çıktığına dair küçük bir başlangıç ipucu sunuyor okura. “Yeni ufukların, yeni deneyimlerin açlığını çeken” Kerouac, otostopla başladığı yolculuğunda kendini Meksika’da buluyor. “Amerika’da tanımadığı cinsten bir özgürlüğün tadını çıkaracak” olan yazar, hiç de tekin olmayan Meksika gecelerinde alkol ve uyuşturucunun da etkisiyle gerçekten de daha önce deneyimlemediği bir tecrübenin ortasında buluyor kendini: “Mexico City’deyim işte,” diyor, “darmadağın saçlarım ve deliliğimle birlikte, yağmur trafiğinde; Cine Mexico’nun önünden geçmekte olan taksinin içinde şişeyi kafama dikip dikip içiyorum.” İşte Tristessa da bu zaman zarfında yaşadıklarını anlattığı, otobiyografik öğelerle dolu bir metin.

Kitaba da ismini veren Tristessa, Kerouac’ın Meksika’da tanışıp âşık olduğu bir kadın. Tutkulu bir aşkın pençesine düşen Kerouac’ın sürekli kendini sorgulamasına, kalmakla gitmek arasında kalışına, “Onu seviyorum ama gitmek istiyorum” serzenişlerine sık sık tanık oluyoruz satırlar ilerledikçe. Arka kapakta “en duygusal metinlerinden biri” olarak nitelenen Tristessa’da Kerouac aşkı ve ölümü sorguluyor. Son satıra kadar devam eden bu sorgulayış, yazarın ruhunun derinliklerinde sürekli yankılanıyor: “Ayağımıza geçirdiğimiz ölümlülük botlarımızın içinde tir tir titriyoruz hepimiz, ölmek için doğmuşuz, şu karşımdaki duvara ve hatta Amerika’daki tüm duvarlara yazmak istiyorum bunu işte: ÖLMEK İÇİN DOĞMUŞUZ (…)” diyen yazar, Tanrı ile arasında da mutlak bir ilişki kurmaktan geri durmuyor. “Tanrı gözün gördüğü her şeyi önceden planlamıştır. Ölümümüz de dâhil olmak üzere.” şeklindeki cümleleri, maddi dünyayla manevi olan arasında kurduğu ilişkiyi de gösteriyor okura.

Tristessa bu anlamda sadece bir kadını merkeze alan, maddi aşkın peşinden gidilen bir metin olmanın çok ötesinde. Aşk ile ölüm aynı zihnin derinliklerinde anlamını arıyor. Kerouac yürümekten, sormaktan ve düşünmekten hiçbir zaman vazgeçmiyor. Bu yüzden nerede olduğu, kimlerle olduğu da bir süre sonra anlamını kaybediyor belki de. Bulunduğu yer, çevresindeki insanlar sadece bir dekor işlevi görüyor. Onu bu sorgulamaya iten büyük bir fotoğrafın arka planı…

Şiirsel üslubu; bazen bir fotoğraf karesine bakıyormuş, bazen bir film sahnesini seyrediyormuş hissi uyandıran anlatımıyla Tristessa, “Kerouac’ın aşka ve ölüme, yaratılışa ve yok oluşa dair şarkısı; zincirlerinden kurtulmuş bir Amerikalının yabancı topraklarda gerçeği, özü arayışı.” Önemli olanın nerede ve kimlerle olduğumuz olmadığını hatırlatan Kerouac belki de bu yüzden, “Hayat söylencemdeki insanlara dair uzun ve hüzünlü hikâyeler yazacağım – Buraya kadarki kısım benim bu filmdeki rolümdü, şimdi sizinkini dinleyelim” diye nokta koymadan bitiriyor hikâyesini. Her münferit hikâye, büyük anlatının bir parçası ne de olsa. Şimdi belki de sıra, hikâyemizi anlatmak için çoktan bize gelmiştir bile. Kim bilir…

___________________________________________________________
* Arka Kapak, 35. Sayı, Ağustos 2018.

Reklamlar

Futbolun Bir Adım Ötesinde: Evdeyken Deplasmanda

Evdeyken_Deplasmanda

2018 Dünya Kupası’nın, dünyanın her yerinde gündemin birinci maddesini oluşturduğu şu günlerde Monokl Yayınları tarafından, özellikle Dünya Kupası özelinde futbola ilgi duyanların son derece keyif alacağı bir kitap sürüldü piyasaya: Evdeyken Deplasmanda. Kitap, dilimize yine Monokl Yayınları tarafından kazandırılan Kavgam serisi ile tanınan Karl Ove Knausgaard ile İsveçli yazar Fredrik Ekelund arasındaki mektuplaşmalardan oluşuyor. Mektuplar, 10 Haziran 2014 ile 14 Temmuz 2014 tarihleri arasında geçiyor. Yani yaklaşık olarak 2014 Dünya Kupası’nın düzenlendiği tarihler bunlar. Hâl böyle olunca yazışmaların ana temasını da futbol oluşturuyor tabi.

11 Haziran tarihli ilk mektubunda, “Yarın Dünya Kupası başlıyor. İple çekiyorum,” diyor Karl Ove ve ekliyor, “Kupaları hep televizyonda izledim, asla gerçekten görmedim ve bunun böyle sürmesini istiyorum, bu kitabın çıkış noktası burası, öyle değil mi?” Bu cümle, o sıralarda kupayı takip etmek için Brezilya’da olan Fredrik Ekelund ile aralarındaki maddi mesafeyi de gösteriyor bize. Birinin coşkuyu her şeyiyle yaşadığı Brezilya’dan, diğerinin ise büyülü ekrandan takip ettiği kupa sohbetleri sadece futbolla da sınırlı kalmıyor tabii. Özel yaşamları, gündelik hayatları, aile ilişkilerine dair geçmişlerinden bugünlerine pek çok konu yer alıyor bu mektuplarda. Yazışmaların çoğu da bir şekilde futbola bağlanıyor. Mektuplar, izlenen maçların önemli anlarına yapılan vurgular ya da oynanacak maçlara dair tahminlerle sonlanıyor. İki yazar da futbolun –istesek de istemesek de- hayatın önemli bir parçası olduğu konusunda hemfikir. Bu yüzden sohbet zaman zaman farklı alanlara ve konulara kaysa da bir şekilde futbola ve o an için en önemli gündem maddesi olan Dünya Kupası’na dönüyor. Geçmiş kupalarla mukayeseler, favoriler, tahminler… En önemlisi de endüstriyel futbolla birlikte değişen ve dönüşen futbol algısı, sık sık tartışmaya açılıyor. 2014’te Brezilya nüfusunun azımsanmayacak bir kısmının Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan Brezilya’da, ekonomik gidişatının kötü olduğu ve bir kupaya ev sahipliği yapmanın ülkenin öncelikli meselesi olmadığı düşüncesiyle tepki gösterdiğini de unutmamak gerek.

5 Temmuz 2014 tarihli mektubunda, vakit geçirdikleri bir mekânda, Brezilya’daki bir dostunun kızı olan Helena tarafından sarf edilen cümleleri “2018 Rusya, Putin. 2022 Katar. FIFA faşizmi de giderek kötüleşir büyük olasılıkla. Bu Dünya Kupası –şimdi oynanan– en son büyük futbol eğlencesi. Gelecekte insanlar, futbol tarihinin şahikası diye dönüp buraya bakacak. Hiçbiri bunu geçemeyecek.” şeklinde aktarıyor Fredrik Ekelund. Bu cümleler aynı zamanda futbol kültürünün nasıl değiştiğinin de bir göstergesi, bir özeti âdeta. Paranın gücünün hissedildiği her alaan gibi futbolun içeriği de değişiyor artık. Fakirlerin oynayıp zenginlerin izlediği futbol maçları için durum tam tersi bir boyutta. Sıfırdan var olurken bir “işçi takımı” hüviyetinde olan Liverpool futbol takımı için taraftarları hâlâ “You’ll never walk alone” diye tezahüratlarda bulunuyor olsa da bu, takımın sermaye sahibi iş adamlarının elinde “başka” bir şeye dönüştüğü gerçeğini değiştirmiyor. Keza diğer pek çok futbol kulübü için de geçerli bu tabii. Paranın ve siyasetin nüfuzunu artık ciddi şekilde hissettirdiği futbol kulüpleri, iyiden iyiye bir “A.Ş.”ye dönüşmüş vaziyette. Karl Ove Knausgaard ve Fredrik Ekelund’un yazışmaları da hem bu duruma eleştirilerini hem de her şeye rağmen futbolun o çocuksu ve amatör ruhundan zevk almaya çalışan iki adamın nostaljisini dile getirdikleri mektuplar. Dünya siyasetinden kültürler arası etkileşime, gündelik hayat pratiklerinden küresel ekonomiye kadar pek çok konunun futbol ile kesiştiği bu mektuplar, sadece Dünya Kupası tarihi üzerine değil; aynı zamanda futbolun diğer pek çok alanla ilişkisi üzerine de düşünmeye itecek okuru. Kitabın son satırlarını okuduğunuzda ise aklınızda kalan tek şey şampiyonun kim olduğu olmayacak.

___________________________________________________________
* Arka Kapak, 34. Sayı, Temmuz 2018.