Author Archives: ilkeraslan

“Orada Bir Yerde” Ne Var? *

 

Orada Bir Yerde, Engin Türkgeldi’nin ilk matbu öykü kitabı. Kendisini çeşitli öykü dergilerinden tanıyanlar mutlaka olacaktır. Aynı zamanda elektronik ortamda yayın yapan mevsimlik altZine edebiyat dergisinin yayın kurulunda yer alıyor. Türkgeldi’nin ilk öykü kitabı olan “Gölgeler Ordusu” 2003’te yine elektronik ortamda yayın yapan ve altZine’e bağlı altKitap’tan çıktı. Yakın zamanda çıkan ilk matbu öykü kitabı “Orada Bir Yerde” ile de öykü dünyasındaki varlığının tesadüf eseri olmadığını gösterdi bana göre.

 

Türkgeldi’nin hacimce ince ama buna ters orantılı bir şekilde yoğun ve etkili öyküleri, okuma sırasında olduğu kadar okuma bittikten sonra da bir hayli düşündürüyor okuru. Anlatımı her ne kadar son derece akıcı olsa da bu akıcılığın içinde muhteva olarak zihinsel efor gerektiren öyküler kaleme aldığı da bir gerçek. Öyküleri birkaç anahtar kelimeyle tanımlamak gerekseydi ilk olarak –tıpkı arka kapağında da vurgulandığı üzere- “fantastik, muğlak, alegorik, distopik” derdim. Peygamberler, krallar, köleler, efendiler, cüceler, cellatlar ve daha niceleriyle adeta bir orta dünya atmosferi sunuyor Engin Türkgeldi. Ancak bu anlatı hiç de zorlama değil, tam tersine doğal akışında ilerleyen, bu ilerleyişle birlikte gittikçe zenginleşen bir atmosfer yaratıyor yazar. Öyle ki Türkgeldi’nin öyküleri tıpkı kitabın ismi gibi “orada bir yerde” geçiyor. Bu “oradalık” ister istemez metinlere bir muğlaklık ve aynı zamanda da bir alegori katıyor. Bu alegoriyle tamamlanan fantastik anlatım biçimi zaman zaman okura distopik bir lezzet de sunuyor. Yani öykülerin nerede, hangi zamanda, kimler arasında geçtiği belirgin değil çoğu zaman. Bunun, yazarın özel bir tavrının ürünü olduğunu görmek de zor değil. Öyküler içerisindeki yolculuk devam ederken; burası neresi, bunlar kim gibi sorular okurun aklına bile gelmiyor. Bunun yerine anlatının bütüncül olarak bizatihi kendisine odaklanan okur, “Orada Bir Yerde”nin muğlak atmosferinde kayboluyor. Böylece Türkgeldi sadece kendi öykü dünyasını okura sunmakla kalmıyor, bununla beraber boşlukları okurun dolduracağı ve hayal gücünün sınırlarının zorlanacağı bir anlatı bütünü ortaya çıkarıyor. Bu yüzden Türkgeldi’nin öykülerini kelimelerle yapılan bir resme benzetirsek sanırım abartılı bir ifade kullanmış olmayız.

 

Öykülerin genel atmosferi fantastik bir anlatıyla kurulu, zaman zaman distopik bir kurguya varan yapıda demiştik. Bu kurgusal düzen içerisinde yazar dili ustalıkla kullanarak okurun kopmasının zor olduğu bir anlatı geliştiriyor. Anlatı içerisindeki dünyanın, kendine has düzeni ve bir ilerleyiş biçimi var. Ancak bu düzen içerisinde başlangıç veya sonun bir önemi yok gibi görünüyor. Öyle ki yazarın, okurun hayal gücünü ortaya çıkarmak ve okuru da metne dahil edebilmek adına böyle bir yaklaşım seçtiği de düşünülebilir. Örneğin, Kutsal adlı öyküsünün son paragraflarındaki cümleler, yazarın bu tavrının belirgin örneklerinden biri: “Çok sıcaktı. Terden bir hale veya bir taç vardı sanki başımın etrafında. Gökyüzüne kaçamak bir bakış attım. Güneşin daha önce nerede olduğunu hatırlayamadım. Yükseliyor muydu, yoksa batıyor muydu? Müneccimbaşı bana yaklaştı. Beklenen an gelmişti. Kılıcını havaya kaldırdı. Bir hükümdarı kutsayacak veya bir kurbanın boynunu vuracak gibi.” Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi Türkgeldi’de belirgin bir son yok. Bundan ziyade sona dair soru işaretleri ve ucu açık ifadeler var. Bununla birlikte zamanın ve mekanın neresi olduğuna dair muğlak ifadeleri de anlatıyı zenginleştiren ve okurun metne karşı soru sormasına yardımcı olan ayrıntılar. Metnin belki de en önemli özelliği bu muğlaklık üzerine kurduğu fantastik anlatı.

 

Türkgeldi, belki de gecikmiş, ilk matbu kitabıyla öykü dünyamız içerisindeki kendine has konumunu sağlamlaştırdı bana kalırsa. Pek çok açıdan çizgi dışı olan öyküleriyle bundan yıllar sonra da güncelliğini koruyacak ve okunmaya devam edecek gibi. Zaman gösterecek…


__________________________


* Arka Kapak, 24. Sayı, Eylül 2017.

Reklamlar

Borges Uykudan Uyanırsa*

“Yani buraya gelecek herkes oyun izlemeye gelecek ve siz o kadar insanı oyuna getirmek zorunda kalacaksınız. Kandırmalısınız onları. O kadar müthiş kandırmalısınız ki söyleyeceğiniz bütün yalanlara kanıp ortada bir yalan yokmuş zannetsinler. Ki kandırabildiğiniz kadar işiniz gerçek olacaktır bunun farkındasınızdır biliyorum.” diyor Remzi Şimşek “Borges mi Ben mi” adlı öykü kitabının “Oyun” isimli öyküsünde. Bu uzun alıntıyı yapma sebebim, kitabı oluşturan öykülerin bütünüyle bir paralellik içermesi, belki de kitabın mini bir özeti olması. Yalan mı gerçek mi? Oyun mu sahi mi? Bu sorular, metnin tamamında okurların kafasını kurcalayan sorular olarak sık sık kendisini hissettiriyor. Bu kafa karışıklığı öyle bir hal alıyor ki, bana kalıyorsa öykülerin yazarı da, karakterleri de bu kafa karışıklığından nasibini alıyor ve nihayetinde tıpkı soru işaretiyle sonlanmayan kitap ismi gibi yine soru işareti barındırmayan sorular kalıyor okurların zihninde.

 

Bu anlamda, Remzi Şimşek’in öykülerini tanımlayan en önemli kelimelerden birisi “oyun” olsa gerek. Yazar, öykülerinde düş ile gerçek arasında bir köprü kuruyor. Bazen bizatihi yazarın kendisi zaman zaman “ben buradayım” diyor; bazense karakterler kim olduklarını, ne olduklarını ve bütün bunların bir kurgu olup olmadıklarını sorguluyorlar. Remzi Şimşek her şeyi bir kenara bırakıp zaman zaman bizlere bu yazılanların sadece birer oyun, birer kurgu olduğunu hatırlatıyor. Bu anlamda büyülü gerçekçiliğe göz kırpan öyküler, Remzi Şimşek’in Borges’le arasında kurduğu bağı da gösteriyor.

 

Şimşek’in öykülerini özel kılan bir başka nokta da yakaladığı dil. Üslubu son derece yerine oturmuş, akıcı ve iddialı anlatım biçimi, öykülerin yarı yolda kalmamasına ve vurucu bir şekilde finale ulaşmasına yardımcı oluyor. Dilin yazının en önemli parçası, lokomotifi; onu bizzat var eden unsur olduğunu düşünürsek, Remzi Şimşek’in üslubunun okuru kolay yakalayabilecek ancak kolay bırakmayacak bir dil üzerine kurulu olduğunu söylememiz mümkün gibi görünüyor. Özellikle vurucu sonla biten öyküleriyle, okuru o sona bir nefeste taşıdığını vurgulamak gerek. Kısacası Şimşek’in dili son derece oturmuş, bir anlatım biçimi olarak öyküye son derece yakışan ve iddialı bir dil.

 

Bununla birlikle Şimşek’in kurgu dünyası da son derece zengin ve geniş. Her şey yerli yerinde. Laf kalabalıkları, gereksiz diyaloglar ve özlü sözlerle bezeli değil öyküler. Şimşek’in en büyük derdi hikayesini anlatabilmek ki bunu da son derece etkili kurgularıyla hasarsız bir şekilde başarıyor. Öykülerin iskeletindeki sağlamlık, okurun öykülerin çatısına dair kafasında soru işareti kalmamasına da yardımcı oluyor. Iskalamayan, hedefi vuran öyküler yer alıyor kısacası “Borges mi Ben mi”nin içerisinde.

 

Remzi Şimşek, on iki öyküden oluşan bu kitabında, bazı öyküleri birbirinin devamı ya da bir bütünün parçaları olarak kuruyor. Bunu da vurgulamak gerek. Bakış açılarını biraz değiştirerek aynı anlatının içine tekrar tekrar sokuyor okuru. Ama bunu yaparken oldukça temkinli ve hassas davrandığını da söylemek gerek. Öyle ki okur, herhangi bir öyküde “bunu daha önce okumuştum” hissine kapılmıyor. Tam tersine, aynı kurgu denizinde yüzdürse de okuru boğmadan, ona yeni bir derinliği göstererek tamamlıyor öykülerini. Bu anlamda da dikkate değer bir öykü zenginliği ve biçin ustalığı var Şimşek’te.

 

“Borges mi Ben mi” okurun kafasını karıştıran, soru sorduran ama illaki cevapları bulmaya sevk etmeyen öykülerden oluşuyor. Şimşek, okurlara bir kapı aralıyor; bir ışık gösteriyor. Gerisini ise okurun kendisine bırakıyor. Yazarın ilk öykü kitabı olmasına rağmen son derece başarılı metinlerle dolu olduğunu söylemek gerek bu yükte hafif pahada ağır kitabın. Akıcı ama bir o kadar yoğun bir kapıdan girmek isteyen okurlar, Şimşek’e mutlaka şans vermeli.

 

Bunun dışında ufak bir eleştiri ile bitireceğim: Kitapta sık sık kendisini tekrar eden, son derece ciddi noktalama ve imla hataları var. Kitabın bir editörü ve bir de redaktörü olduğu künyesinde yazılı. Ben onların yerinde olsam bu 90 sayfaya bile varmayan incecik kitabı, en azından yazarının emeğini göz önüne alarak yeniden okur ve düzeltirdim. Zira ben kabaca kırkı aşkın hata buldum. Böylesi sağlam kurgulanmış, etkili bir dille kaleme alınmış öyküler, bu hataları hak etmiyor diye düşünüyorum.

 

Kitabı bitirdiğinizde Remzi Şimşek’in sorusunu kendinize tekrar soracak ve belki bir cevap arayacaksınız: Borges mi Ben mi? Cevap: İkiniz birden.


___________________________

* Arka Kapak, 23. Sayı, Ağustos 2017.


Bisiklet-102: Bisikletten Üst Düzey Performans Alabilmenin Birkaç Yolu

17799705caaa746d17c785001054869c

Bisiklete dair daha önce Bisiklet-101 başlığıyla bir yazı hazırlamıştım. Bu yazıda daha önce bisikletle tanışmamış olan arkadaşlar için birkaç kısa hatırlatma vardı. Ne tip bisiklet almalıyım, nelere dikkat etmeliyim vs. gibi basit şeyler. Bu yazıda da bisikletinizden iyi bir performans alabilmeniz için nelere dikkat etmelisiniz, biraz bunlara değinmeyi düşünüyorum. Mutlaka işinize yarayacaktır.

*

Ekran Resmi 2017-08-10 14.52.07

Doğru kadro boyu nasıl ölçülür. İşte benim kişisel verilerim. Aşağıdaki linkten ilgili web sayfasına ulaşıp siz de kadro boyunuzu öğrenebilirsiniz.

1. Doğru Kadro ve Jant Boyu:
Aslında bu konuya bir önceki yazıda çok kısa değinmiştim. Doğru kadro tercihi sizin performansınızı büyük ölçüde etkileyecektir. Eğer boyunuza ve iç bacak uzunluğunuza uygun kadro boyunda bir bisikletiniz yoksa, sürüşten keyif almak bir yana dursun, sürüşünüz eziyete dönüşebilir. Kadro boyunu hesaplamak için çok hoş bir sayfa var. ŞURAYA TIKLAYARAK boyunuzu ve iç bacak boyunuzu ilgili alanlara girdikten sonra kadro boyunuzu hesaplayabilirsiniz. Örneğin benim boyum ortalama olarak 180 cm. İç bacak boyumsa 80 cm civarı. İlgili alanlara girdiğimde karşıma kadro boyumun 54 cm olduğu çıkıyor. Gerçekten de kullandığım bisikletin kadro boyu 54. Bir diğer husus da jant. Jantlar piyasada en fazla 26 ve 28 olarak görülüyor. Kadro boyu ile orantılı bir şekilde ilerler ve kadro ile jant birbirini destekler. Mesela boyunuz 180 cm ise ve 54 cm bir kadro kullanıyorsanız jant da 28 olmalıdır. Bu arada dağ bisikletleri ve yol bisikletleri için farklı kadro boyları karşınıza çıkabilir. Buna da dikkat etmek gerek. Yani kadro boyunuzu etkileyen bir diğer etmen de hangi tip bisiklet kullanacağınız. Bu arada ŞURAYA TIKLAYARAK da kadro boyunuzu nasıl hesaplayacağınızı bir başka şekilde görebilirsiniz.

*

 

original

Pedala basmanın da düzgün şekli mi olur demeyin. Performansınızı büyük ölçüde etkiliyor bu durum.

2. Pedala Doğru Basmak:
Belki de bazılarınız ne alaka yahu, pedal işte, bas geç diyebilir. Ama öyle değil. Şayet pedala ayağınızın doğru yeriyle basmazsanız, daha çabuk yorulacak ve bacaklarınız bir süre sonra pedal çeviremeyecek hale gelecektir. Yukarıdaki görselde de görüldüğü üzere pedala basmanız gereken nokta ayak parmaklarımızın başlangıç kısmı. Kitaplığınızın en üst rafından bir kitap almanız gerek ve uzanıp alacaksınız. Nasıl hareket edersiniz? Ayak parmaklarınızın üzerine kalkarak değil mi? Tam şimdi deneyin hadi, evde yüksek bir yerden bir şey almak için ayağa kalkın. En kötü ihtimal salondaki avizeye uzanın. Demek istediğimi anlayacaksınız. İşte orası, aslında ayağımızın en güçlü ve maksimum kuvvet uygulayabileceğimiz noktası. Bu yüzden pedala görselde de görülen noktadan basarsanız, hem daha az yorulur hem de daha keyifli bir sürüş çıkarırsınız. Bu arada yukarıdaki görselde profesyonel bir bisikletçi var ve bisiklet ayakkabısı kullanıyor. Kilitli pedal denilen pedal tipleriyle birlikte kullanılan ayakkabılar da pedala tam olarak bahsettiğimiz yerden kilitlenir. Eee, fizik bu işte. Bilim yalan söylemez.

*

How-to-properly-adjust-the-bike-saddle-height1

Doğru sele yüksekliği hayat kurtarır.

3. Sele (Koltuk) Yüksekliği:
Sele yüksekliğini yanlış ayarlamanız sürüş esnasında ve sonrasında yoğun sırt ve bel ağrıları çekmenize sebep olabilir. Selenizi doğru ayarlayabilmeniz için pedallardan herhangi biri yere tam paralelken, ayağınızın topuğa yakın kısmını (bu arada ayak kemiklerinin isimlerini bilmediğimi de şu anda fark etmiş oldum) pedala oturtup, bacağınızın 180 derece açık olmasına dikkat etmeniz gerek. Yüksek sele belinizin ve kalçanızın sürüş esnasında yalpalanmasına; alçak sele de bacağınız tam olarak açılmadığı için bacak ve dolayısıyla bel ile sırt ağrısı çekmenize sebep olabilir. Konuyla ilgili YOUTUBE’DA ŞÖYLE KISACIK VE ÇOK AÇIKLAYICI BİR VİDEO VAR DİLERSENİZ BURAYA TIKLAYARAK doğru sele yüksekliğinin nasıl ayarlanacağını görebilirsiniz.

*

 

maxresdefault

Pek çok lastiğin üzerinde ne kadar hava basmanız gerektiği yazılıdır.

4. Doğru Lastik Basıncı:
Bisiklette doğru lastik basıncının azımsanamayacak derece bir önemi var. Performansınızı direkt olarak etkiliyor. Hatta bu konu düşündüğünüzden daha da ayrıntılı. Yol bisikletlerinde ayrı, tur bisikletlerinde ayrı, dağ bisikletlerinde ayrı hava basıncı değerleri var. Örneğin yol bisikletlerinde lastikler elle dokunduğunuzda sıkamayacağınız derede sert, taş gibi olmalı. Dağ bisikletlerinde ise daha yumuşak basınçlı lastikler kullanılıyor. Bunların çeşitli sebepleri var tabi ama çok ayrıntıya girmek istemiyorum. YouTube’a “doğru lastik basıncı” gibi bir şeyler yazarsanız karşınıza çeşitli videolar çıkacaktır. Mesela bir tanesini ben buraya koyayım, siz de merak ederseniz ŞURAYA TIKLAYARAK ulaşın. Bu basınçların da tabi ki rakamsal değerleri var. Hatta bazı lastiklerin üzerinde yukarıdaki görselde de göreceğiniz üzere ne kadar hava vurmanız gerektiği yazar. Temel vurgu: Lastiklerin çok çok önemli olduğu. Öyle ki sadece performansınızı değil güvenliğinizi de etkileyecek derecede önemli bu lastik basıncı konusu.

*

Meseleyi şimdilik burada bırakıyorum. Tabi ki performansınızı etkileyecek başka unsurlar da var. Aklıma geldikçe yazacağım. Ama temel olarak yukarıdaki bilgiler, ilk etapta keyifli bir sürüş yaşamanızı ve yorulmadan eve dönmenizi sağlayacaktır. Herkese kazasız belasız sürüşler dilerim. Unutmayın: Bisiklet varsa, problem yok.

ad0e2c0ba952c67e1ca4cf8cbecc5b11


J. M. Coetzee – David Attwell Konuşması*

JM-Coetzee

Öncelikle, aldığınız ödülden dolayı sizi içtenlikle tebrik ederim. (Nobel Ödülü’nü kastediyor.)

Teşekkürler.

 

Sizce hem kişisel hem de geniş anlamda Nobel’in önemi nedir?

Edebiyat ödülünün mantığı, yazarın, yaptığı iş sayesinde bir bilge olarak görüldüğü zamanlara dayanıyor. Herhangi bir kuruma bağlı olmadığı için hem içinde bulunulan dönem hem de ahlaki değerler hakkında son sözü söyleyebilecek bir bilge.

 

Şimdi sizi neler bekliyor?

Daha şimdiden seyahat ve konferans davetleri almaya başladım bile. Zaten bana göre edebî şöhretin en tuhaf yanı da o ya. Kendini bir yazar ve hikâye anlatıcısı olarak ispatlarsın, sonra da insanlar, konuşmalar yapman ve dünya hakkındaki görüşlerini anlatman için sana yana yakıla davetlerde bulunurlar.

 

Doubling the Point’ten bu yana, hem otobiyografi türünde eserler verdiniz hem de türün kendisi hakkında yazdınız. Bunlar arasında daha az bilinen “Homage”da [sadakat] Rilke, Musil, Pound, Faulkner, Ford Madox Ford ve Beckett’ın üzerinizdeki etkilerinden bahsetmiştiniz. Bunlar, edebiyat otoriteleri tarafından herhangi bir akım altında toplanan isimler değil, ama demek ki sizin için bir topluluk olarak belli bir anlam ifade ediyorlar. Burada asıl dikkat çekici olansa onlarla olan derin bağınız. Birinin başka yazarlardan alabileceğinin, “fikirler” değil, özetle “tarz” olduğunu ifade ediyorsunuz. Peki o zaman, kendinize göre yan yana getirmiş olduğunuz bir yazarlar grubu, sizin için bir isimler silsilesinden ziyade bir yaşama biçimini mi ifade ediyor?

Bahsettiğiniz makale aslında ders verdiğim günlerden kalma bir yazı. Yakın okuma yapmaya değmez bence. Çünkü etkilendiğimi söylediğim kişiler aynı akımdan değiller. Kişinin üzerinde en çok etki bırakan yazarlar, genellikle daha etkileyici olan gençlik yılları hakkında bir şeyler okuduğunuz yazarlar oluyor. O yazarların gençlik yıllarında yazdıkları eserler de kişiyi en fazla etkileyen kitaplar oluyor. Musil’i ele alalım örneğin. Beni gençken etkileyen, kesinlikle Niteliksiz Adam değildi, daha önce yazdığı, daha kanlı canlı hikâyeleriydi. Beckett’a gelince, 1952’den önce yazdığı eserlerdi beni en çok etkileyen, sonrasındakiler değil.

Yazıda bir sorun daha var. Bazı edebiyat eserleri vardır, üzerinizdeki etkisi güçlü ama dolaylıdır. Çünkü doğrudan taklit etmezsiniz belki ama tüm bir kültür aracılığıyla ulaşır size. Wordsworth aklıma gelen ilk isim. Eserlerimde Wordsworth’ün düşünce veya yazma  tarzının etkisini görmüyorum ama buna rağmen Wordsworth, insan ve doğayla ilişkisi hakkında yazdıklarımda hep var.

Sorunuza dönersek, insan kendi yarattığı bir listede, deneyime karşı oluşturulan bir cevap tarzı veya daha temkinli söylersek, kendi cevaplarını teyit etme yolları buluyor.

 

Aynı makalede, “Bazı dönemler ve yerler, yarattıkları zorluklarla başa çıkabilen yazarları öne çıkarır, bazıları çıkarmaz” diyorsunuz. Tahminen, birinin edebiyat formasyonu o kişiyi yaşayacağı zorluklara hazırlıyor, olur da hazırlayamazsa da, bu kez kişi duruma uyum sağlıyor. Oluşturduğunuz kişisel ‘antolojinizle’ Güney Afrika arasındaki ilişkiyi düşündüğünüz oldu mu hiç? Geriye dönüp baktığınızda, bu ilişki eserlerinizde kendini ne şekilde gösterdi sizce?

Dışarıdan bakıldığında tarihsel bir örneklem olarak görülen ben, Hıristiyan takvimiyle 16. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılın ortasına uzanan Avrupa’nın o geniş yayılmacı hareketinin geç bir temsilcisiyim aslında. Bu hareket, Amerika ve Okyanusya kıtalarındaki işgal ve yerleşme emellerini aşağı yukarı gerçekleştirdi ama Asya’da tamamen, Afrika’da ise kısmen yenilgiye uğradı. Bu hareketi temsil ediyorum çünkü entelektüel birikimim kesinlikle Avrupalı, Afrikalı değil. Ben ayrıca, ırkçı rejimden en çok fayda sağlaması tasarlanan Güney Afrikalı bir neslin de temsilcisiyim aynı zamanda.

 

Arkaplanında bir zulüm tarihi yatan bu hezimete uğramış ya da uğramakta olan sömürgeci hareketin temsilcisi ile kendisine bir yer açmak istediği ama yapamadığı bölge ve insanları arasındaki doğru ilişki biçimi ne olmalıdır?

Bu sorunun cevabından emin değilim. Bence bunu soyut terimlerle cevaplandırmaya çalışmaktansa, ömrüm yettiği kadarıyla, bunu yaşamaya çalışmak daha üretken oldu ve öyle de olacaktır. Bu soruyu “yaşamak” dediysem, sadece günlük yaşamda değil, eserlerimde de yaşamayı kastediyorum.

Gördüğünüz gibi, kurgu yaratmayı, yani fantezi icat etmeyi ve geliştirmeyi, bir tür soyut düşünce olarak görmüyorum. Aklın faydasını da inkâr etmek istemem tabii ama bazen insan sadece akılla bir yere varamadığında, sezgilerini devreye sokar.

 

Az önce bahsettiğiniz, Avrupa’nın yayılmacı hareketi içerisinde, 20. yüzyılın başı ve ortasının estetik anlayışı özellikle etkin olmuş gibi duruyor. Siz bu gelenek içerisinde kendi markanızı yarattınız. Belki de yazılarınızın büyük çoğunluğunu yazdığınız Güney Afrika’dan, eserlerinizde büyük yer tutan ıstırabı ve beden algısını almış olmanızdan kaynaklanıyordur bu. Bir başka örnek de, – etik ve estetik anlayışı bakımından – farklılıkla, ötekilikle yaşamanın ne demek olduğuna dair sizin getirdiğiniz açıklama. Bu anlamda, sizin yazdıklarınız, insanların iletişimsizliğini ele alan geleneksel metinlerden çok daha zorlayıcı. Başka başarılarınız da var elbette. Zaten bunları İsveç Akademisi gözlemlemiş ve takdir de etmiş.

İsveç Akademisi’yle ilgili söyledikleriniz hakkında bir şey söylemek bana düşmez. Ama madem Samuel Beckett’ın üzerimdeki şekillendirici etkisinden bahsettiniz, şunu söyleyeyim o zaman. Beckett elbette yüksek modern veya daha doğrusu, ilk postmodernlerden görülebilir. Beckett, Afrika’yla hiçbir bağı bulunmayan bir İrlandalı ve de bir Avrupalı’ydı. Ancak Athol Fugard gibi duyarlı ve yetenekli bir oyun yazarının elinde, Beckett Güney Afrika’ya aktarılabilir, öyle ki neredeyse bir yerli gibi gösterilebilir. Peki bu ne anlama geliyor? Sanat tarihinin, aslında çitler ve sınırlar arasında durmaksızın süren çapraz-döllenmenin tarihi olduğunu.

 

2003 yılında Booker aday adayı olan Elizabeth Costello adlı romanınızın aynı adı taşıyan başkarakterinde bir kendinden şüphe etme meselesi var, bu da “Francis Bacon’a, Elizabeth, Lady Chandos’un Mektubu” adlı bölümde doruğa ulaşıyor. Elizabeth’in mektubu onu bir kriz duygusuna itiyor, daha doğrusu felakete. Çünkü mektubun tarihi 11 Eylül (1603)! Daha doğrusu Elizabeth, metinden kendini yadsıyarak ayrılıyor. Şunu mu söylemek istiyor? Edebiyat yaşamı sonuçta “uçtaki ruh” için bir çıkış veya rahatlama sağlamaz.

Benden eserlerimi yorumlamam istendiğinde, genellikle buna direnirim. Kurgunun ne söylediğini açıklamanın daha iyi, daha açık ve kısa bir yolu varsa, o zaman kurguyu ıskartaya çıkaralım, olsun bitsin… Elizabeth, dilin sınırları dahilinde yazdığını iddia ediyor. Eğer koştur koştur onun peşine düşüp, yeterince zeki olmadığı için ifade etmek isteyip de edemediklerini açıklamaya kalksam, ona hakaret etmiş olmaz mıyım? 1 Mayıs gibi 11 Eylül de bazı insanlar için çok önemli, bazıları içinse sıradan bir gün sadece.

“Uçtaki ruh” için en iyi yaşam tarzının ne olduğuna gelince, az önce “yazın hayatı” dediğiniz şey, ya da bize varlığımız üzerine kafa yorma araçlarını sağlayan başka herhangi bir yaşam tarzı – fantezi, göstergeler, hikâye anlatımı – bana iyi geliyor. İyi derken, etik anlamda sorumluluktan bahsediyorum.

____________________
J. M. Coetzee ile David Attwell’in yaptığı bu röportaj  İsveç Dagens Nyheter gazetesinde yayımladı. Metin, 11 Ekim 2009’da Taraf Pazar’da Türkçeye çevirilerek aktarıldı. İlgili gazeteden olduğu gibi alınmıştır.


Günce: 12 Temmuz Çarşamba

yascca7lc4b1.jpg

Kaygıdan bahsediyoruz: Belki kaygı, canlı olduğumuzu hissetmemizi sağlayan en özel duygulardan. İçgüdüsel. Kaygı bizi harekete geçirir. Her anlamda. Ama kaygı ile korku arasında da ince bir çizgi var galiba. Bunu nasıl ayırt etmeli?

*

2014’te çıkan bir öykü kitabını okuyorum şu sıra. İsmi lazım değil. Konumuz o değil çünkü. İçinde her türden pek çok yazım hatası var. Bu kitabın editörü, bir başka öykücü, hem de öykülerini sevdiğim öykücülerden biri. Bir adım daha atalım, kitabın bir de redaktörü var. Mesele ne? Mesele şu: Muhtemelen bu iki arkadaş da kitabı okumayıp şöyle bir üstünden geçmişler. Öyle yazım hataları var ki ilkokul çocuğu yapmaz. Kitaptaki öyküleri de belli ölçüde beğendim doğrusu. Buna rağmen hatalar öyle fazla ki bir süre sonra öykülerden kopup hataların altını çizerken buldum kendimi. Muhtemelen uygun bir dille yayınevine de iletirim bu durumu. Her neyse. Durumun özü: Memleket işini kötü yapan insanlarla dolu. İşinizi kötü yapmaktansa o işe hiç bulaşmasanız daha iyi olacak. Editör, yani öykücü kişi bir başka öykücü arkadaşına, evet bir de arkadaşlar, bu kötülüğü yapmaz. Meslek ahlakı diye bir şey olmalı. Ben yine de kimseye ahlaksız demiyorum ama bunu bir düşünelim.

*

“Kral çıplak!” diye bağırmak değil mesele. Belki çıplaktır ve bağırmıyoruzdur; belki çıplak değildir ve yanlış bir sesi haykırırız. Ama şunu söylüyorum: En azından “Kral çıplak olabilir mi acaba?” sorusunu zihnimizden hiç çıkarmayalım. Sorular, dünyamızı zenginleştirir. Sorarak bir yolda yürürüz. Yol illaki bir yere de çıkarır ama mühim olan, bu anlamda ve burada, yolda yürümek. Yani soru sormak. Soruları zihnimizden çıkarmamak. Soruyorum: Kral çıplak olabilir mi?

*

Okuma listeme yeni bir kitap eklendi bugün. Dostum ve hocam dediğim arkadaşım alıp hediye etti ve  bu yaz mutlaka oku dedi. Not düşelim: Peter Berger‘den “Sosyolojiye Çağrı” (İletişim Yayınları).


Günce: 30 Haziran Cuma

tree-dawn-nature-bucovina-56875

Bazı anları sadece yazarak kurtarabiliriz gibi geliyor bana.

*

Çocukluğumda birkaç kere günlük tutmaya çalıştım. Dağınıklığım o zamanlardan belliydi. Pek başarılı olamadım. Yazdıklarım da pek matah şeyler olmadı ya da fazlasıyla çocukça oldu. Belki de çocukluğun bu yönü güzeldir. Hiçbir kaygı gütmeden bir şeyleri sadece yapıyor olmak için yapma güzelliği… Hayatımızın ilerleyen zamanlarında, yani artık büyüdükçe ve hatta yaşlandıkça, bu histen uzaklaşıp eylemlerimizin merkezine daha az duygu daha fazla kaygı yerleştiriyoruz. Kendimiz için yaptığımız birtakım eylemleri, kendimize rağmen ve başkaları ne der diye yapmaya başlıyoruz. Bu, kendimiz olmaktan uzaklaştığımız anlamına geliyor. Başka birine dönüşüyoruz. Ama kime?

*

Pohpohlayarak edebiyat olmaz. Olur belki ancak kalmaz. Şu isim, bu isim… Dolanıp duruyor ortalıkta, görüyorum. Görüyorsunuz. Bazı okumadığım yazarları sırf o pohpohlamalardan aldığım referansla okuyorum. Vakit kaybı… Bence daha çok düşünmeli, daha az eylemeliyiz. Düşünsel sağlam bir zemine oturmamış eylemler, ufalanmaya ve yok olmaya mahkumdur. Gibi geliyor bana. En azından şimdilik.

*

Hüseyin Kıran’ın “Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor”u geldi aklıma şimdi, o kadar karşıma çıkmıştı ki. Temel meselesi dili kullanmak. Dilin zeminini yerinden oynatmak. Kurgusal bakımdan çok üst düzey bir alegori yok, ama iyi metin. Dil olarak, kendine has ama yorucu. Yoruldum. Bazı yerler o kadar zorlama ki metnin bütünlüğünden kopuyor okur. Bu kadarına gerek var mıydı diye sordum kendime çünkü doğal değil. Dili fazla zorlayınca doğallığı ortadan kalkıyor ve yerleştiği yapaylık, anlatıyı zedeleyecek kadar hırpalayabiliyor. Yine de bu tip deneysel anlatı biçimlerine ihtiyacımız var gibi. Pohpoh deyince neden Hüseyin Kıran geldiyse aklıma… Bir not daha: “Benim Adım Meleklerin Hizasına Yazılıdır”ı 30-40 sayfa okuyup bir kenara koymuştum.

*

Coetzee, geç okumaya başladığım, harika bir yazar. Zararın neresinden dönersen kârdır. Bir tavsiye olarak burada dursun.

*

Mutlaka bir amacı olmalı insanın. Evvela kendisi için. Bütün başka kaygılardan uzak. “Rutin” ile “sıradan” arasında büyük bir fark var. Sıradan olmayın. Sıradan insan, sıradan olan diğer her şey gibi yok olur gider. Bir amacın bayrağını taşımak gerekli. Bir şeye inanarak yaşamak… En az bir şeye. “Bir söz söyle, bir şiir oku, bir taş at,” mı diyordu Malcolm X? Evet, hiçbir şey yapamıyorsan çığlık at ama anlamlı bir çığlık. Sesin büyüsün. Çünkü eğer tutkuyla yapıyorsan gerçekleştirdiğin eylemi, bir çocuk yetiştirmekle bir ağaç yetiştirmek arasında büyük bir benzerlik vardır. Yeter ki inanasın…


Bisiklet-101: Yeni Başlayanlar İçin Bisiklete Dair Birkaç Kısa Hatırlatma

69fdf12b8fcda1abd6beb0874fef2441

Blogun genel çizgisinin bir hayli dışında ama ismiyle paralel bir yazı olacak bu. Zaman zaman bisiklet üzerine soru soranlar oluyor bana. İşin profesyoneli olmasam da bisiklete dair temel bilgilerimi bazı arkadaşlarla paylaşıyorum. Mümkün mertebe çok çok basit bir dille anlatmaya çalışacak ve teknik tabirler kullanmayacağım. Bunun bir sebebi şu: Geçenlerde bir arkadaşla bisiklet üzerine konuşurken ona “gidon”lardan bahsediyordum. Biraz dinledi, sonra bana gidon ne, dedi, ya şuna direksiyon desene. Haklıydı çünkü o bir gidon olduğu kadar aynı zamanda bir direksiyon da. O yüzden hiç bilgisi olmayan arkadaşlar da belki faydalanır diye daha az teknik bir dil kullanacağım.

Nasıl bir bisiklet almalıyım sorusuyla karşıma çıkan dostlara ilk sorduğum ne kadar parası olduğu oluyor genelde. Acımasız bir soru gibi gelebilir size belki ama şöyle bir ayrıntılı bakayım derseniz 250 liraya da bisiklet bulabilirsiniz, 25 bin liraya da… Yani aslında temel meselemiz bisikletten ne istediğimiz. Bir bisiklet alacaksanız, kendinize şu temel soruları sormalısınız siz de:

1. Ne kadar bütçem var?
2. Bisikletimi ne sıklıkta kullanacağım?
3. Bisikletimi nerelerde kullanacağım?

DAhtRhwXkAA3buS

Yakın zamanda aldığım Lapierre Shaper 200. Tipik bir yol (yarış olarak da geçer) bisikletinden en büyük farkı gidonun (direksiyon) düz gidon olması. Aşağıda bir yol bisikleti de paylaşacağım, farkı daha net göreceksiniz.

Soruları genişletebilirsiniz mutlaka. Aslında otomobillere aşina olanlarınız varsa durumu daha iyi anlayabilirler belki. Çünkü bir bisiklet almanın temel olarak bir otomobil almaktan farkı yok. Örneğin nasıl bir kadrosu olmalı sorusu, bu sorulardan birisi. Bu soru şuna benziyor: Sedan otomobil mi alsam, hatchback mi? Çok mu abartılı oldu? Bence değil. Ama bu, Bisiklet-102 dersinin bir alt başlığı olabilir belki. O yüzden şimdilik geçiyorum. Sadece dışarıdan göründüğü kadar basit bir uğraş olmadığını vurgulamak istediğim için bu örneği verdim.

Nasıl Bir Bisiklet Almalıyım?
Valla bilmiyorum. Sana nasıl bir bisiklet lazım? O zaman şöyle yapalım, temel olarak bisiklet türleri hangileri, bir göz atalım. Piyasada en yaygın kullanılan bisiklet türleri şöyle:

12-5F6A1026Yol/Yarış Bisikletleri:
Bu bisikletleri genelde bisikleti bir yaşam biçimi haline getirmiş ve hobiden ziyade spor amaçlı da bisiklet kullanan insanlar tercih ediyor. Bunların en büyük özelliği sadece temiz asfalt zeminde kullanılmaları. Çünkü lastikleri çok ince ve pürüzsüz. Buna bağlı olarak, örneğin ıslak veya kaygan zeminde yol tutuş problemi yaşayabilirsiniz. Ancak en büyük artısı tam anlamıyla bir hız performansı bisikleti. Zaten yarış bisikleti… Adı üstünde. Bu arada, bu demek değil ki bisikleti sadece asfaltta kullanabilirsiniz. Dikkatli bir sürüşle hafif bozuk zeminlerde de kullanmanız mümkün. Ama lastiklere dikkat, çünkü patlama ihtimali, bozuk yolda, bir MTB’ye (Mountain Bike) göre çok daha yüksek. Bu bisikletler, bisikletle ilk tanışacak olanlar için tercih edilen bir tür değil. Zaten herhangi bir bisikletçiye gittiğinizde, ilk kez bisiklet alacağım derseniz size bir yol/yarış bisikleti tavsiye etmez. Günübirlik turlar ve performans sürüşleri tercih edilen yol/yarış bisikletleriyle uzun süreli tura çıkmanız da alınası bir risk değil gibi. Ama işin bir adım ötesine geçtiğinizde bu bisikletlere ister istemez merak saracaksınızdır.

20161031_165225-01.jpeg

Yaklaşık 3,5 yıl kullandığım Carraro Sportive 227 Tur Bisikletim. Lapierre’i almadan önceki bisikletim buydu. Fiyat performans açısından piyasada bulabileceğiniz en iyi bisikletlerden birisi. Güncel fiyatı 1850 lira civarı.

Şehir/Tur Bisikletleri:
Hybrid bisiklet olarak da geçer bu bisikletlerin isimleri. Bir önceki bisikletim görselde de görebileceğiniz üzere böyle bir bisikletti. Bu bisikleti şehir içinde, gündelik sürüşlerde kullanabileceğiniz gibi birkaç güne yayılmış uzun planlı  turlarınızda da tercih edebilirsiniz. Özellikle şehir hayatına uyum sağlamış, son derece nitelikli bisikletler. Hybrid (Kırma) olmasının sebebi ise donanımından geliyor. Bu bisikletler yol bisikletleri ile MTB’lerin belli özelliklerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş. Örneğin lastikleri MTB kadar kalın, yol bisikleti kadar ince değil. Tercihen ön süspansiyonlu modelleri bozuk zeminde ilerlerken sarsıntıyı daha az hissetmenize yardımcı olur. Bu anlamda isminin hakkını veren bir bisiklet türü. Tabi ki bunlar da kendi içlerinde alt türlere ayrılıyor. Örneğin şehir bisikleti dendiğinde akla bir şey gelirken tur bisikleti dendiğinde farklı bir şey canlanıyor. Sayfayı görsellerle doldurmak istemediğimden tipik bir şehir bisikleti nasıl olura dair bir görsel paylaşmayacağım. Google görsellere “city bike yazarsanız ne demek istediğimi daha net göreceksinizdir. Gündelik hayatta, şehir içinde, kısa mesafeli performas sürüşlerinde bu bisiklet tipi işinizi görecektir.

549198MTB:
Mountain bike, yani dağ bisikleti: Dağ bisikletinin (kişisel bir yorum ama) bende hissettirdiği en önemli özellik kendimi diğer bisiklere göre daha güvende hissetmem. Çünkü kalın lastikleri yol tutuşunu güçlendiriyor. Islak ve kaygan zeminlerde bile çekinmeden (siz yine de biraz çekinin, temkinli olmakta fayda var) yaşayabileceğiniz bir sürüş keyfi veriyor size. Bu bisikletleri, diğer bisikletleri kullandığınız her yerde kullanabilirsiniz. Ama, örneğin pırıl pırıl asfalt zeminde bir yol bisikletine göre sizi daha fazla yorar, daha fazla enerji harcayarak daha az mesafe almanıza sebep olur. Bu yüzden genelde asfalt zeminde bisiklet kullananlar MTB değil yol bisikletini tercih ederler. Şehir içinde ise en az şehir/tur bisikletleri kadar yaygındırlar. Ancak ben yine de çok bozuk, pürüzlü yollarda kullanmayacaklar için MTB tavsiye etmiyorum. Dediğim gibi, bu işin önemli bir kısmını enerji tüketimi oluşturuyor ve düz yolda MTB kullanmak sanki performansı düşürüyor gibi geliyor bana. Kişisel fikrim.

dahon-train-tracks.jpgKatlanabilir Bisiklet:
Katlanabilir bisikletler bizim memlekette özellikle son yıllarda moda oldular. Laf aramızda ben bu bisikletle, bisiklet kullanıyor hissine kapılamıyorum maalesef. Yani bana o tadı vermiyor. Ama günümüzde şehir hayatının verdiği problemlerden tutun da ergonomik oluşu; metroda otobüste rahatça yanınıza alabileceğiniz şekilde katlanabilmesi gibi etmenler bu bisikletlerin tercih edilmesine sebep oluyorlar. Gündelik hayat için oldukça kullanışlı yani. Bir de muhafaza probleminiz varsa şayet, bisikleti evimde nerede saklayacağım gibi, bu bisiklet oldukça ideal. Ama fiyatları hiç de tipleri gibi küçük değil, buna dikkat. Normal bisikletler gibi bir fiyat aralığına sahipler. Bu tipte bisiklet almak isteyenlere Dahon ve Cern markalarını tavsiye ederim. Özellikle Dahon çok yaygın, gayet de güzel katlanabilir bisikletler üretiyorlar.

Farklı bisiklet türleri de mevcut. Hepsine tek tek değinmedim ama temel olarak bu bisikletler, piyasada en fazla görebileceğiniz bisiklet türlerinden. Örneğin koca lastikli Fat Bike’larla dağdan dağa uçabilirsiniz. Çok yaygın bir bisiklet türü değil, özellikle de bizim memlekette. Veya yarış bisikleti kadrosuna MTB lastiği takarsanız Cyclocross Bike olur ki bunun da kullanım alanı farklı. Demem o ki her kafaya, her bütçeye, her yola uygun bir bisiklet türü var. Yeter ki siz bisiklet sürmek isteyin. Şimdi birkaç sıkça sorulan soruya kısa cevaplar verip yazıyı sonlandırayım, zaten uzattım. Uzun yazılar okunmuyor, sıkılıyorsunuz. Biliyorum.

b8a19e60cc3e3d69629f17e522e34300

Bisikletimin Kadro Boyu ve Jant Boyu Önemli mi?
Bu nasıl soru? Tabi ki önemli. Hatta ikisi aynı anda önemli. Tıpkı ceket ya da tişörtler gibi bisikletlerin de medium, large gibi bedenleri var. Kadro boyları buna bağlı olarak değişiyor. 52, 54… vs. Daha küçükleri de var. Örneğin boyunuz 1.70 altı ise 54 kadro boyunca bir bisiklet almanız sizin için ufak bir problem teşkil edebilir. Ufak mı dedim? Pardon…

V Fren mi Disk Fren mi?
Ne istediğinize bağlı. Bilmeyenler için V fren dediğimiz, klasik pabuçlu frenler. Çocukken kullandığımız bisikletlerde de olan cinsten. Disk fren ise (ki hidrolik disk ve mekanik disk diye ikiye ayrılıyor. Hidrolik çok daha yaygın.) motosikletlerde, hatta otomobillerde de teknik olarak kullanılan cinsten. Disk fren, V frene göre daha daha çabuk kavrar, daha kısa mesafede durur. V fren janttan kavrarken, disk fren göbekten kavradığı için akort bozulmalarından etkilenmez.  V fren, disk frene göre daha hafiftir. Dolayısıyla bisikletinizin de daha hafif olmasına yardımcı olur. (Bisiklette hafiflik inanılmaz önemli bu arada. İnsanlar 100 gram daha hafif olacak diye bir sürü para verip parça değiştirebiliyor.) Disk frenin dezavantajı, bakımı. Olası bir hasar durumunda kendi başınıza onarmanız zor olabilir, bir bilene danışmanız lazım. Ama V fren öyle değil. En kötü ihtimalle teli koparsa veya pabuç eskirse değişirsiniz olur biter. Ben ikisini de kullandım. Disk fren daha havalı görünmesine rağmen özellikle yol bisiklerine bakarsanız, çok üst düzey olanlarında bile V fren kullanıldığını fark edersiniz. Burada işte hafiflik devreye giriyor. Şehir içi kullanımlarında disk frenin çok da gereği. Ki ben disk frenli bir bisikletten V frenli bir bisiklete döndüm. Tercih sizin.

7ea270cb8a6ea89f64accdb4a7b96488

Bisiklette Marka Önemli mi?
Bisiklette markadan ziyade donanım önemli. Bu tabi marka ile paralel giden bir şey ancak her pahalı bisiklet, o fiyatı eder diye de bir şey yok. Örneğin kendi eski bisikletim olan Carraro Sportive 227’den bahsedeyim. Carraro TL üzerinden satılan bir bisiklet. Türkiye’de üretiliyor. En büyük artısı arka değiştirici (vites attırıcı) Deore (Shimano’nun bir modeli, vites takımlarında da en yaygın marka takdir edersiniz ki Shimano’da. Deore, Altus, Acera vs. gibi modelleri, özellikle tur bisikletlerinde yaygın kullanılan modeller.) ön değiştici Altus’tu. Bu donanıma sahip Euro üzerinden satılan herhangi bir muadil bisikleti Carraro’dan çok daha yüksek bir fiyata alma ihtimaliniz çok yüksek. Ancak tek unsur vites takımı ve değiştiriciler değil tabi. Kadro kalitesinden tutun da jantlar, lastikler, gidon, sele vs. gibi pek çok öğe bisikletin karakterini ve fiyatını belirleyen unsurlar. Ama markadan ziyade donanım odaklı gitmenizi tavsiye ederim. Bianchi alayım ya da Lapierre alayım değil de, kadrom şöyle olsun, şu takımlar olsun gibi tercihlerle yola çıkmanızı tavsiye ederim.

Süspansiyon (Amortisör) Gerekli mi?
Nerede kullanacağına bağlı olarak bu soru da değişir. Örneğin düz, temiz yolda süspansiyon enerjinizi fazladan emer. Daha rahat değil, aksine sizi rahatsız eder. Bu yüzden düz maşalı bisikletler temiz yollarda daha ideal. Öte yandan hafif bozuk yollarda süspansiyon işinizi görebilir. Bana sorarsanız şehir hayatı için çok fazla gerekli değil. Tercih sizin.

0d8e37074546bb9a7e21c9600d678465

Çok güzel bir illüstrasyon ama siz yine de bisiklet kullanırken telefonunuzu bir kenarda bırakın…

Peki ya güvenlik…
Güvenlik her şeyden önemli. Ne olursa olsun, kendinize ne kadar güvenirseniz güvenin kesinlikle kasksız yola çıkmayın. O hiçbir halta yaramadığını sandığınız kask, hayatınızı kurtarabilir. Vücudunuzdaki en önemli bölge kafanız. Kafatası kırıkları kolay müdahale edilemeyen, ölümcül hasarlara sebep olabilen durumlardır. Aşırı hız yapmayın, kasksız yola çıkmayın. Araçlar kadar yayalar da tehlike oluşturabiliyor. İki kere dikkatli olmanız gerek bu yüzden. Maalesef ülkemizde bisiklet yolları yeterince yaygın olmadığı gibi olanlar da efektif kullanılamıyor. Halkımız da bisiklete karşı çok duyarsız ve bilinçsiz. Ama insanlara bisikleti anlatarak işe başlayabiliriz. Denemeye değer.

*

Bisikletle ilgili sorular bitmez mutlaka. Sorusu olanlara mutlaka yardımcı olmaya çalışırım. Pek çok arkadaşımı bisiklet sahibi yaptım, mutluyum. İlgilenen olursa yardımcı olmak çok isterim. Burada yazdıklarım temel bir iki bilgi. Bunun haricinde Youtube üzerinde güzel kanallar var. Ayrıca bisikletforum.com mutlaka uğramanız gereken bir yer. Aradığınız hemen her şey orada mevcut. Twitter’da Bisikletli Ulaşım Platformu’nu takip edin derim. Piyasada nitelikli bisiklet dergileri var. Pedal gibi, Cyclist gibi… Onlara da bakabilirsiniz. Şimdilik benden bu kadar. Unutmayın: Bisiklet varsa, problem yok.

ad0e2c0ba952c67e1ca4cf8cbecc5b11