Category Archives: Dipnot

“Orada Bir Yerde” Ne Var? *

 

Orada Bir Yerde, Engin Türkgeldi’nin ilk matbu öykü kitabı. Kendisini çeşitli öykü dergilerinden tanıyanlar mutlaka olacaktır. Aynı zamanda elektronik ortamda yayın yapan mevsimlik altZine edebiyat dergisinin yayın kurulunda yer alıyor. Türkgeldi’nin ilk öykü kitabı olan “Gölgeler Ordusu” 2003’te yine elektronik ortamda yayın yapan ve altZine’e bağlı altKitap’tan çıktı. Yakın zamanda çıkan ilk matbu öykü kitabı “Orada Bir Yerde” ile de öykü dünyasındaki varlığının tesadüf eseri olmadığını gösterdi bana göre.

 

Türkgeldi’nin hacimce ince ama buna ters orantılı bir şekilde yoğun ve etkili öyküleri, okuma sırasında olduğu kadar okuma bittikten sonra da bir hayli düşündürüyor okuru. Anlatımı her ne kadar son derece akıcı olsa da bu akıcılığın içinde muhteva olarak zihinsel efor gerektiren öyküler kaleme aldığı da bir gerçek. Öyküleri birkaç anahtar kelimeyle tanımlamak gerekseydi ilk olarak –tıpkı arka kapağında da vurgulandığı üzere- “fantastik, muğlak, alegorik, distopik” derdim. Peygamberler, krallar, köleler, efendiler, cüceler, cellatlar ve daha niceleriyle adeta bir orta dünya atmosferi sunuyor Engin Türkgeldi. Ancak bu anlatı hiç de zorlama değil, tam tersine doğal akışında ilerleyen, bu ilerleyişle birlikte gittikçe zenginleşen bir atmosfer yaratıyor yazar. Öyle ki Türkgeldi’nin öyküleri tıpkı kitabın ismi gibi “orada bir yerde” geçiyor. Bu “oradalık” ister istemez metinlere bir muğlaklık ve aynı zamanda da bir alegori katıyor. Bu alegoriyle tamamlanan fantastik anlatım biçimi zaman zaman okura distopik bir lezzet de sunuyor. Yani öykülerin nerede, hangi zamanda, kimler arasında geçtiği belirgin değil çoğu zaman. Bunun, yazarın özel bir tavrının ürünü olduğunu görmek de zor değil. Öyküler içerisindeki yolculuk devam ederken; burası neresi, bunlar kim gibi sorular okurun aklına bile gelmiyor. Bunun yerine anlatının bütüncül olarak bizatihi kendisine odaklanan okur, “Orada Bir Yerde”nin muğlak atmosferinde kayboluyor. Böylece Türkgeldi sadece kendi öykü dünyasını okura sunmakla kalmıyor, bununla beraber boşlukları okurun dolduracağı ve hayal gücünün sınırlarının zorlanacağı bir anlatı bütünü ortaya çıkarıyor. Bu yüzden Türkgeldi’nin öykülerini kelimelerle yapılan bir resme benzetirsek sanırım abartılı bir ifade kullanmış olmayız.

 

Öykülerin genel atmosferi fantastik bir anlatıyla kurulu, zaman zaman distopik bir kurguya varan yapıda demiştik. Bu kurgusal düzen içerisinde yazar dili ustalıkla kullanarak okurun kopmasının zor olduğu bir anlatı geliştiriyor. Anlatı içerisindeki dünyanın, kendine has düzeni ve bir ilerleyiş biçimi var. Ancak bu düzen içerisinde başlangıç veya sonun bir önemi yok gibi görünüyor. Öyle ki yazarın, okurun hayal gücünü ortaya çıkarmak ve okuru da metne dahil edebilmek adına böyle bir yaklaşım seçtiği de düşünülebilir. Örneğin, Kutsal adlı öyküsünün son paragraflarındaki cümleler, yazarın bu tavrının belirgin örneklerinden biri: “Çok sıcaktı. Terden bir hale veya bir taç vardı sanki başımın etrafında. Gökyüzüne kaçamak bir bakış attım. Güneşin daha önce nerede olduğunu hatırlayamadım. Yükseliyor muydu, yoksa batıyor muydu? Müneccimbaşı bana yaklaştı. Beklenen an gelmişti. Kılıcını havaya kaldırdı. Bir hükümdarı kutsayacak veya bir kurbanın boynunu vuracak gibi.” Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi Türkgeldi’de belirgin bir son yok. Bundan ziyade sona dair soru işaretleri ve ucu açık ifadeler var. Bununla birlikte zamanın ve mekanın neresi olduğuna dair muğlak ifadeleri de anlatıyı zenginleştiren ve okurun metne karşı soru sormasına yardımcı olan ayrıntılar. Metnin belki de en önemli özelliği bu muğlaklık üzerine kurduğu fantastik anlatı.

 

Türkgeldi, belki de gecikmiş, ilk matbu kitabıyla öykü dünyamız içerisindeki kendine has konumunu sağlamlaştırdı bana kalırsa. Pek çok açıdan çizgi dışı olan öyküleriyle bundan yıllar sonra da güncelliğini koruyacak ve okunmaya devam edecek gibi. Zaman gösterecek…


__________________________


* Arka Kapak, 24. Sayı, Eylül 2017.

Reklamlar

Borges Uykudan Uyanırsa*

“Yani buraya gelecek herkes oyun izlemeye gelecek ve siz o kadar insanı oyuna getirmek zorunda kalacaksınız. Kandırmalısınız onları. O kadar müthiş kandırmalısınız ki söyleyeceğiniz bütün yalanlara kanıp ortada bir yalan yokmuş zannetsinler. Ki kandırabildiğiniz kadar işiniz gerçek olacaktır bunun farkındasınızdır biliyorum.” diyor Remzi Şimşek “Borges mi Ben mi” adlı öykü kitabının “Oyun” isimli öyküsünde. Bu uzun alıntıyı yapma sebebim, kitabı oluşturan öykülerin bütünüyle bir paralellik içermesi, belki de kitabın mini bir özeti olması. Yalan mı gerçek mi? Oyun mu sahi mi? Bu sorular, metnin tamamında okurların kafasını kurcalayan sorular olarak sık sık kendisini hissettiriyor. Bu kafa karışıklığı öyle bir hal alıyor ki, bana kalıyorsa öykülerin yazarı da, karakterleri de bu kafa karışıklığından nasibini alıyor ve nihayetinde tıpkı soru işaretiyle sonlanmayan kitap ismi gibi yine soru işareti barındırmayan sorular kalıyor okurların zihninde.

 

Bu anlamda, Remzi Şimşek’in öykülerini tanımlayan en önemli kelimelerden birisi “oyun” olsa gerek. Yazar, öykülerinde düş ile gerçek arasında bir köprü kuruyor. Bazen bizatihi yazarın kendisi zaman zaman “ben buradayım” diyor; bazense karakterler kim olduklarını, ne olduklarını ve bütün bunların bir kurgu olup olmadıklarını sorguluyorlar. Remzi Şimşek her şeyi bir kenara bırakıp zaman zaman bizlere bu yazılanların sadece birer oyun, birer kurgu olduğunu hatırlatıyor. Bu anlamda büyülü gerçekçiliğe göz kırpan öyküler, Remzi Şimşek’in Borges’le arasında kurduğu bağı da gösteriyor.

 

Şimşek’in öykülerini özel kılan bir başka nokta da yakaladığı dil. Üslubu son derece yerine oturmuş, akıcı ve iddialı anlatım biçimi, öykülerin yarı yolda kalmamasına ve vurucu bir şekilde finale ulaşmasına yardımcı oluyor. Dilin yazının en önemli parçası, lokomotifi; onu bizzat var eden unsur olduğunu düşünürsek, Remzi Şimşek’in üslubunun okuru kolay yakalayabilecek ancak kolay bırakmayacak bir dil üzerine kurulu olduğunu söylememiz mümkün gibi görünüyor. Özellikle vurucu sonla biten öyküleriyle, okuru o sona bir nefeste taşıdığını vurgulamak gerek. Kısacası Şimşek’in dili son derece oturmuş, bir anlatım biçimi olarak öyküye son derece yakışan ve iddialı bir dil.

 

Bununla birlikle Şimşek’in kurgu dünyası da son derece zengin ve geniş. Her şey yerli yerinde. Laf kalabalıkları, gereksiz diyaloglar ve özlü sözlerle bezeli değil öyküler. Şimşek’in en büyük derdi hikayesini anlatabilmek ki bunu da son derece etkili kurgularıyla hasarsız bir şekilde başarıyor. Öykülerin iskeletindeki sağlamlık, okurun öykülerin çatısına dair kafasında soru işareti kalmamasına da yardımcı oluyor. Iskalamayan, hedefi vuran öyküler yer alıyor kısacası “Borges mi Ben mi”nin içerisinde.

 

Remzi Şimşek, on iki öyküden oluşan bu kitabında, bazı öyküleri birbirinin devamı ya da bir bütünün parçaları olarak kuruyor. Bunu da vurgulamak gerek. Bakış açılarını biraz değiştirerek aynı anlatının içine tekrar tekrar sokuyor okuru. Ama bunu yaparken oldukça temkinli ve hassas davrandığını da söylemek gerek. Öyle ki okur, herhangi bir öyküde “bunu daha önce okumuştum” hissine kapılmıyor. Tam tersine, aynı kurgu denizinde yüzdürse de okuru boğmadan, ona yeni bir derinliği göstererek tamamlıyor öykülerini. Bu anlamda da dikkate değer bir öykü zenginliği ve biçin ustalığı var Şimşek’te.

 

“Borges mi Ben mi” okurun kafasını karıştıran, soru sorduran ama illaki cevapları bulmaya sevk etmeyen öykülerden oluşuyor. Şimşek, okurlara bir kapı aralıyor; bir ışık gösteriyor. Gerisini ise okurun kendisine bırakıyor. Yazarın ilk öykü kitabı olmasına rağmen son derece başarılı metinlerle dolu olduğunu söylemek gerek bu yükte hafif pahada ağır kitabın. Akıcı ama bir o kadar yoğun bir kapıdan girmek isteyen okurlar, Şimşek’e mutlaka şans vermeli.

 

Bunun dışında ufak bir eleştiri ile bitireceğim: Kitapta sık sık kendisini tekrar eden, son derece ciddi noktalama ve imla hataları var. Kitabın bir editörü ve bir de redaktörü olduğu künyesinde yazılı. Ben onların yerinde olsam bu 90 sayfaya bile varmayan incecik kitabı, en azından yazarının emeğini göz önüne alarak yeniden okur ve düzeltirdim. Zira ben kabaca kırkı aşkın hata buldum. Böylesi sağlam kurgulanmış, etkili bir dille kaleme alınmış öyküler, bu hataları hak etmiyor diye düşünüyorum.

 

Kitabı bitirdiğinizde Remzi Şimşek’in sorusunu kendinize tekrar soracak ve belki bir cevap arayacaksınız: Borges mi Ben mi? Cevap: İkiniz birden.


___________________________

* Arka Kapak, 23. Sayı, Ağustos 2017.


J. M. Coetzee – David Attwell Konuşması*

JM-Coetzee

Öncelikle, aldığınız ödülden dolayı sizi içtenlikle tebrik ederim. (Nobel Ödülü’nü kastediyor.)

Teşekkürler.

 

Sizce hem kişisel hem de geniş anlamda Nobel’in önemi nedir?

Edebiyat ödülünün mantığı, yazarın, yaptığı iş sayesinde bir bilge olarak görüldüğü zamanlara dayanıyor. Herhangi bir kuruma bağlı olmadığı için hem içinde bulunulan dönem hem de ahlaki değerler hakkında son sözü söyleyebilecek bir bilge.

 

Şimdi sizi neler bekliyor?

Daha şimdiden seyahat ve konferans davetleri almaya başladım bile. Zaten bana göre edebî şöhretin en tuhaf yanı da o ya. Kendini bir yazar ve hikâye anlatıcısı olarak ispatlarsın, sonra da insanlar, konuşmalar yapman ve dünya hakkındaki görüşlerini anlatman için sana yana yakıla davetlerde bulunurlar.

 

Doubling the Point’ten bu yana, hem otobiyografi türünde eserler verdiniz hem de türün kendisi hakkında yazdınız. Bunlar arasında daha az bilinen “Homage”da [sadakat] Rilke, Musil, Pound, Faulkner, Ford Madox Ford ve Beckett’ın üzerinizdeki etkilerinden bahsetmiştiniz. Bunlar, edebiyat otoriteleri tarafından herhangi bir akım altında toplanan isimler değil, ama demek ki sizin için bir topluluk olarak belli bir anlam ifade ediyorlar. Burada asıl dikkat çekici olansa onlarla olan derin bağınız. Birinin başka yazarlardan alabileceğinin, “fikirler” değil, özetle “tarz” olduğunu ifade ediyorsunuz. Peki o zaman, kendinize göre yan yana getirmiş olduğunuz bir yazarlar grubu, sizin için bir isimler silsilesinden ziyade bir yaşama biçimini mi ifade ediyor?

Bahsettiğiniz makale aslında ders verdiğim günlerden kalma bir yazı. Yakın okuma yapmaya değmez bence. Çünkü etkilendiğimi söylediğim kişiler aynı akımdan değiller. Kişinin üzerinde en çok etki bırakan yazarlar, genellikle daha etkileyici olan gençlik yılları hakkında bir şeyler okuduğunuz yazarlar oluyor. O yazarların gençlik yıllarında yazdıkları eserler de kişiyi en fazla etkileyen kitaplar oluyor. Musil’i ele alalım örneğin. Beni gençken etkileyen, kesinlikle Niteliksiz Adam değildi, daha önce yazdığı, daha kanlı canlı hikâyeleriydi. Beckett’a gelince, 1952’den önce yazdığı eserlerdi beni en çok etkileyen, sonrasındakiler değil.

Yazıda bir sorun daha var. Bazı edebiyat eserleri vardır, üzerinizdeki etkisi güçlü ama dolaylıdır. Çünkü doğrudan taklit etmezsiniz belki ama tüm bir kültür aracılığıyla ulaşır size. Wordsworth aklıma gelen ilk isim. Eserlerimde Wordsworth’ün düşünce veya yazma  tarzının etkisini görmüyorum ama buna rağmen Wordsworth, insan ve doğayla ilişkisi hakkında yazdıklarımda hep var.

Sorunuza dönersek, insan kendi yarattığı bir listede, deneyime karşı oluşturulan bir cevap tarzı veya daha temkinli söylersek, kendi cevaplarını teyit etme yolları buluyor.

 

Aynı makalede, “Bazı dönemler ve yerler, yarattıkları zorluklarla başa çıkabilen yazarları öne çıkarır, bazıları çıkarmaz” diyorsunuz. Tahminen, birinin edebiyat formasyonu o kişiyi yaşayacağı zorluklara hazırlıyor, olur da hazırlayamazsa da, bu kez kişi duruma uyum sağlıyor. Oluşturduğunuz kişisel ‘antolojinizle’ Güney Afrika arasındaki ilişkiyi düşündüğünüz oldu mu hiç? Geriye dönüp baktığınızda, bu ilişki eserlerinizde kendini ne şekilde gösterdi sizce?

Dışarıdan bakıldığında tarihsel bir örneklem olarak görülen ben, Hıristiyan takvimiyle 16. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılın ortasına uzanan Avrupa’nın o geniş yayılmacı hareketinin geç bir temsilcisiyim aslında. Bu hareket, Amerika ve Okyanusya kıtalarındaki işgal ve yerleşme emellerini aşağı yukarı gerçekleştirdi ama Asya’da tamamen, Afrika’da ise kısmen yenilgiye uğradı. Bu hareketi temsil ediyorum çünkü entelektüel birikimim kesinlikle Avrupalı, Afrikalı değil. Ben ayrıca, ırkçı rejimden en çok fayda sağlaması tasarlanan Güney Afrikalı bir neslin de temsilcisiyim aynı zamanda.

 

Arkaplanında bir zulüm tarihi yatan bu hezimete uğramış ya da uğramakta olan sömürgeci hareketin temsilcisi ile kendisine bir yer açmak istediği ama yapamadığı bölge ve insanları arasındaki doğru ilişki biçimi ne olmalıdır?

Bu sorunun cevabından emin değilim. Bence bunu soyut terimlerle cevaplandırmaya çalışmaktansa, ömrüm yettiği kadarıyla, bunu yaşamaya çalışmak daha üretken oldu ve öyle de olacaktır. Bu soruyu “yaşamak” dediysem, sadece günlük yaşamda değil, eserlerimde de yaşamayı kastediyorum.

Gördüğünüz gibi, kurgu yaratmayı, yani fantezi icat etmeyi ve geliştirmeyi, bir tür soyut düşünce olarak görmüyorum. Aklın faydasını da inkâr etmek istemem tabii ama bazen insan sadece akılla bir yere varamadığında, sezgilerini devreye sokar.

 

Az önce bahsettiğiniz, Avrupa’nın yayılmacı hareketi içerisinde, 20. yüzyılın başı ve ortasının estetik anlayışı özellikle etkin olmuş gibi duruyor. Siz bu gelenek içerisinde kendi markanızı yarattınız. Belki de yazılarınızın büyük çoğunluğunu yazdığınız Güney Afrika’dan, eserlerinizde büyük yer tutan ıstırabı ve beden algısını almış olmanızdan kaynaklanıyordur bu. Bir başka örnek de, – etik ve estetik anlayışı bakımından – farklılıkla, ötekilikle yaşamanın ne demek olduğuna dair sizin getirdiğiniz açıklama. Bu anlamda, sizin yazdıklarınız, insanların iletişimsizliğini ele alan geleneksel metinlerden çok daha zorlayıcı. Başka başarılarınız da var elbette. Zaten bunları İsveç Akademisi gözlemlemiş ve takdir de etmiş.

İsveç Akademisi’yle ilgili söyledikleriniz hakkında bir şey söylemek bana düşmez. Ama madem Samuel Beckett’ın üzerimdeki şekillendirici etkisinden bahsettiniz, şunu söyleyeyim o zaman. Beckett elbette yüksek modern veya daha doğrusu, ilk postmodernlerden görülebilir. Beckett, Afrika’yla hiçbir bağı bulunmayan bir İrlandalı ve de bir Avrupalı’ydı. Ancak Athol Fugard gibi duyarlı ve yetenekli bir oyun yazarının elinde, Beckett Güney Afrika’ya aktarılabilir, öyle ki neredeyse bir yerli gibi gösterilebilir. Peki bu ne anlama geliyor? Sanat tarihinin, aslında çitler ve sınırlar arasında durmaksızın süren çapraz-döllenmenin tarihi olduğunu.

 

2003 yılında Booker aday adayı olan Elizabeth Costello adlı romanınızın aynı adı taşıyan başkarakterinde bir kendinden şüphe etme meselesi var, bu da “Francis Bacon’a, Elizabeth, Lady Chandos’un Mektubu” adlı bölümde doruğa ulaşıyor. Elizabeth’in mektubu onu bir kriz duygusuna itiyor, daha doğrusu felakete. Çünkü mektubun tarihi 11 Eylül (1603)! Daha doğrusu Elizabeth, metinden kendini yadsıyarak ayrılıyor. Şunu mu söylemek istiyor? Edebiyat yaşamı sonuçta “uçtaki ruh” için bir çıkış veya rahatlama sağlamaz.

Benden eserlerimi yorumlamam istendiğinde, genellikle buna direnirim. Kurgunun ne söylediğini açıklamanın daha iyi, daha açık ve kısa bir yolu varsa, o zaman kurguyu ıskartaya çıkaralım, olsun bitsin… Elizabeth, dilin sınırları dahilinde yazdığını iddia ediyor. Eğer koştur koştur onun peşine düşüp, yeterince zeki olmadığı için ifade etmek isteyip de edemediklerini açıklamaya kalksam, ona hakaret etmiş olmaz mıyım? 1 Mayıs gibi 11 Eylül de bazı insanlar için çok önemli, bazıları içinse sıradan bir gün sadece.

“Uçtaki ruh” için en iyi yaşam tarzının ne olduğuna gelince, az önce “yazın hayatı” dediğiniz şey, ya da bize varlığımız üzerine kafa yorma araçlarını sağlayan başka herhangi bir yaşam tarzı – fantezi, göstergeler, hikâye anlatımı – bana iyi geliyor. İyi derken, etik anlamda sorumluluktan bahsediyorum.

____________________
J. M. Coetzee ile David Attwell’in yaptığı bu röportaj  İsveç Dagens Nyheter gazetesinde yayımladı. Metin, 11 Ekim 2009’da Taraf Pazar’da Türkçeye çevirilerek aktarıldı. İlgili gazeteden olduğu gibi alınmıştır.


Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

 

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi *

Mevsim Yenice’yi 2015’te aldığı altKitap öykü ödülünden ve iki yıl üst üste farklı dosyalarla katıldığı ve ikisinde de dikkate değer görüldüğü Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nden tanıyor olabilirsiniz. Ödülleri bir kenara bırakırsak –ki benim için bir şey ifade etmiyorlar- özellikle son zamanlarda farklı dergilerde sık sık öyküleri yayımlanan bir isim Mevsim Yenice. Bu anlamda bakarsak öyküde oldukça üretken ve kendini yenilemeye çalışan bir isim olduğunu söyleyebiliriz onun. Bu üretkenliği nihayet edebiyat dergilerinin sınırlarını aşarak kitaplaştı. İlk öykü kitabı “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi” yakın zamanda Everest Yayınları’ndan çıktı.

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi toplamda on bir öyküden oluşuyor. Bir ilk kitap için ideal sayılabilecek bir sayı. İlk kitaplar her zaman bir riski de beraberinde taşır maalesef. Hele de ismi çok fazla bilinmeyen bir yazarsa kitabı çıkan, okurun öykülere temkinli yaklaşması ve daha ikinci öyküden kitabı bir kenara bırakması zaman zaman muhtemel olabiliyor. Mevsim’in avantajı, isminin sık sık öykü dergilerinde görünmesi. Ama ne yazık ki edebiyat dergilerine sınırlı sayıda ilgi duyan bir okur kitlesi var Türkiye’de ve belki pek çok başka genç öykücü gibi Mevsim’in de gözden kaçmış olması muhtemel. Her neyse… Bu mesele belki bir başka yazının konusu olabilir. Mevsim’in kitabına dönersek, belki en sonda söylenmesi gerekeni en başta söyleyeceğim, mutlaka zaman ayırılması ve şans verilmesi gereken bir kitap Tekme Tokatlı Şehir Rehberi. Hatta bir adım ileriye gidip, bir ilk kitap için gayet başarılı ve iddialı olduğunu söyleyebilirim.

Mevsim’in öykülerini genel çerçevede tanımlamak gerekseydi herhalde onlara ‘kentli öyküler’ derdim. Kentli öyküler çünkü gerek öykülerin yapısal bütünlüğü gerekse karakterlerin kurgusal dünyası son derece modern bir çizgide. ‘Kalabalıklar içerisinde yalnız bireylerin hikayeleri’ gibi klişe bir tanıma kaçmak istemem ama yine de Mevsim’in öykülerinde sık sık bu modern birey tipine denk gelmek mümkün. İşte, bu modern dünyanın içerisindeki bireylerin birbirleriyle ilişkilerinin büyük ölçüde kent dili ile kurulduğu bir atmosferi var öykülerin. Bu ilişkiler kimi zaman dede-torun, kimi zaman karı-koca, kimi zaman baba-oğul, kimi zamansa arkadaş ilişkileri oluyor. Dikkatimi çeken ana noktalardan birisi, öykülerin temel kurgusunda iki ana karakter olduğu ve hikayelerin büyük ölçüde bu iki ana karakter üzerinden şekillendiği yönünde. Hikayelerde başka karakterler de yok değil tabi ki ancak öykülerin genel çerçevede lokomotifini oluşturan bu ikili ilişkiler oluyor. Zaman zaman tekrara kaçıyormuş gibi görünse de öykülerdeki karakterlerin değişkenliği hem kurguya hem de dile yansıyor ve metin, tekrara kaçıyormuş yanılgısından hemen kurtarıyor okuru.

Mevsim’in öykülerinin bir başka dikkat çekici noktası da diyalog. Uzun bir süredir Türkçe öyküde diyalog probleminin olup olmadığı bazı eleştirmenlerce konuşulmuştur. Öyküde illa da diyalog olmalı mı meselesi bu problemin ana vurgusu olarak bir köşede kalsın. Mevsim’in öykülerinde ise diyaloglara sık sık denk geliyoruz. Bu da okuru düz bir anlatının içinde hapsolmaktan kurtarıyor muhakkak. Diyalogların kuruluş biçimi ise son derece akıcı. Okuru yormayan, zihni tırmalamayan ve karakterlerin ruh hallerine çoğu zaman son derece uygun bir üslupla verilen bu diyaloglar öykülerin çıtasını bir tık yukarıya taşıyor bana kalırsa. Üslubun temel öğesi ise tabi ki sadece diyaloglar değil. Tadında ve aşırıya kaçmayan betimlemeler öyküleri zenginleştiriyor. Öykü gibi dar alanda kısa paslaşmayı zorunlu kılan bir türde betimlemenin dozunu tutturmak pek de kolay değildir diye düşünüyorum. Mevsim’in öyküleri ise büyük ölçüde bu dozu tutturuyor. Belki zaman zaman betimlemelerin zayıf kaldığı, anlatımın az da olsa sekteye uğradığı noktalar olduğu düşünülebilir ancak bu durum metnin genel bütünlüğüne zarar vermiyor ve akıcı üslubun da etkisiyle bir çırpıda öykünün son cümlesinde buluyor okur kendisini.

Baştan beri akıcı olduğunu vurguladığım Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’nin üslubuna yalın bir dil de eşlik ediyor. Belki de bu yalın dil sayesinde diyaloglar daha sağlam, karakterler daha dik ve kurgu daha net duruyor. Gereksiz ayrıntılarla boğulmayan öyküler sadece kendi meselesine odaklanıyor. Başta da söylediğim gibi bu mesele büyük ölçüde modern insanının hikayesi. Olabildiğince yalın bir dille kurulan bu hikayelerin en güzel yanlarından biri ise yine aşırıya kaçmayan, okuru yormayan bir humora sahip olması. Belki son derece kişisel bir yorum olacak ama eklemem gerek; özellikle son birkaç yılda genç öykücülerin bazılarında, belki birtakım çevrelerde, ortaya çıkan vıcık vıcık bir mizah anlayışı var. Öyküde komiklik yapmak, sırf komik olsun diye gereksiz dil oyunlarına başvurmak başka bir şeydir; anlattığın hikayenin kendi içerisinde komik olması ise başka bir şey. Örneğin Mevsim’in Açık Arttırma adlı öyküsü, “Rahmetli dedem kendini Freud sanırdı.” cümlesi ile başlıyor ve kendini Freud sanan bu adamla torunu arasında geçen trajikomik hikaye anlatılıyor. Bu öykü aslında büyük bir komikliğin üzerine kurulmuş değil ama yazar zaman zaman dede ile torun arasında geçen hikayeyi öyle trajik anlatıyor ki okurun bu acıklı duruma gülümsemesi içten bile olmuyor. Öykünün bir yerinde dedesi için “İnsan bunamamak için, elden ayaktan düşmemek için kendini tutar mı? Dedem tuttu. Gözlerimle gördüm.” diyen Ahmetcan’ın bu cümlesi, bahsettiğim ‘dozunda mizah’ın rengini gösteren örneklerden sadece biri belki de.

Uzatmayalım. Gözden kaçırma ihtimalimin olduğu pek çok nokta ile birlikte Mevsim Yenice’nin Tekme Tokatlı Şehir Rehberi adlı ilk öykü kitabı, üzerinde epeyce çalışılmış bir ilk kitap izlenimi veriyor. Umuyorum ki hak ettiği değeri görür. Gerek özellikle üzerinde durduğum diyalog zenginliği, gerek dozu iyi ayarlanmış betimlemeler ve humor ile birleşen akıcı anlatımı, Mevsim’in öykülerini ortalama öykü çizgisinin üzerine taşıyor bana kalırsa ve çok da yabancısı olmadığımız modern kent insanının yaşamından başka başka ve şahsına münhasır kesitler sunuyor okura. Gerisi ilk kitaplardan korkmayan cesur okurlara kalmış…

____________________________
* Bu yazı, 13 Nisan 2017 tarihli Star Gazetesi’nin kitap eki olan Star Kitap‘ta yayımlanmıştır. Yazının gazetede (bir hayli kısaltılarak) yayımlanan hali aşağıdaki gibidir.

Tekme Tokatlı Star 1Tekme Tokatlı Star 2

 


Ferhat Özkan’la “Yoksunlar” Üzerine Söyleşi

ferhat-ozkan

FERHAT ÖZKAN’LA “YOKSUNLAR” ÜZERİNE SÖYLEŞİ *

Yoksunlar’a Dostoyevski’den yaptığınız bir alıntı ile başlıyorsunuz. “… Tuhaf tuhaf düşünceler doldurmuş kafamın içini, sanki onlar da ağrıyorlar.” cümlesini duyuyoruz Makar Aleksiyeviç’ten.  Öyküleri okuyunca gerçekten de “bu öykülerin yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyor okur tarafından. Öyküleri ortaya çıkaran ne tür bir ağrı? Herhangi bir anlamda ağrısı/acısı olmayan insan yazabilir miydi bu öyküleri?

O cümleyi söyleyen, Dostoyevski’nin yarattığı bir karakter. Elbette Dostoyevski’nin kafasındaki “ağrıyan düşünceleri” sorgulamak haddimiz değil ama Makar Aleksiyeviç’in “ne kadar Dostoyevski” olduğunu asla öğrenemeyiz. Durum böyle olunca hele benim kafamdaki -eğer varsa- ağrının da, orada bahsedilen düşünce ağrılarıyla ne kadar benzeştiğini de bilemeyiz, daha doğrusu ben bilemem. Ben öyküleri hep bir “fikir” üzerinden ilerletmeye çalışıyorum, öykülerde “yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyorsa, belki sebebi budur ve bu durumda teşekkür etmekten başka yapacak bir şey kalmıyor bana.

Özellikle son zamanlarda okuduğumuz postmodern öykülerde –biraz aşırı bir yorum olabilir benimki ama- vıcık vıcık bir mizah var. Biçim ve dil oyunlarıyla bezeli mizah artık çok yaygın. Yoksunlar’da ise metinlerin derininde gezinen ince bir mizah var. Komiklik olsun diye yapılmamış belli ki. Bir durum, bir olay var anlatılan ve yazar okuru yormayan naif bir mizahla bunu aktarmış. Örneğin “Bir Gün Burnum Kokmaya Başladı” adlı öykünüz mizahi bir dille yazılan ağır öykülerden. Öykülere sızan bu mizah kendiliğinden gelişen bir süreç mi yoksa üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü mü? Günümüz öykücülüğünde çok sık görülen biçim ve dil oyunlarının yapaylığından özellikle uzak durduğunuz söylenebilir mi?

Vıcık vıcıklık aslında her yerde. Mizah; aşk, nostalji ve hüzünle birlikte o vıcık vıcıklığın kendisini en bariz gösterdiği yerlerden biri sadece… Oysa iyi mizah, istisnalar dışında, “güldürme” amacı taşımadığı zaman değer kazanıyor. Hatta edebiyatta iyi mizah, çok ciddi yerlere saklanıyor. Murat Aykul’un “Kafka okurken gülmeyen insan kafkaeskin tanımıdır,” diye bir sözü vardı. Kara mizah, mizah, mizahi dil gibi kavramların her biri sadece bu cümleden yola çıkılarak anlatılabilir.

Bahsettiğiniz öyküdeki kara mizah ve onun içinde yer yer beliren mizahi dil ise, öykünün kendisiyle birlikte oluştu. Daha doğrusu öykü o üslup içinde doğdu. Bunu hesaplamam, tasarlamam mümkün değildi. Hatta öyle ki Logosoloji’deki Bir Şairden Mektup’la -yine karamizaha da dayanan bir şekilde- kesişmesi/örtüşmesi de kendiliğinden oldu ve bunu planlasam bile yapamazdım gibi geliyor şimdi.

Ama bu, sonrasında bir planmanın olmadığı anlamına gelmiyor. Kâğıda aktarılmış olan üzerindeki her “dokunuş” gibi, her “olduğu gibi bırakma” da bir planlamanın sonucu olarak görülebilir. Bu nedenle o soruya verilebilecek en net cevap şöyle olur herhalde: Hem doğaçlama, hem de planlı. İlk önce kendiliğinden gelişen, daha sonra ise üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü…

Biçim ve dil oyunlarına ise bilinçli olarak mesafeli davranıyorum. Aslında kendimce, ikisine de çok yatkın olduğumu düşünsem de, bana göre “hikâye” adı üzerinde “anlatılan”ın üzerinde yükseliyor. Elbette “öykü”nün onu işleme, biçimsel numaralardan yararlanma gibi bir özgürlüğü var ve yan yana gelmiş en basit iki cümlede bile bir “biçimsel kaygı” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama sonuçta aslolan hikâyedir. Anlatmak istediğiniz bir şey var ki yazıyorsunuzdur. Zekice bir oyun zekâmızı okşayıp bir süre bizi mutlu edebilir, dile dayanan bir anlatı gözümüze kulağımıza bir süre hoş görünebilir; ama bize dokunan, ruhumuza daha çok yaklaşan hikâyenin kendisidir hep. O hikâyenin sunuşunda “biçim oyunu” varsa onu, öykünün bir parçası haline gelebildiği ölçüde -ne kadar uçuk veya sıra dışı olduğuna bakmaksızın- sahici bulup beğeniyorum. Bu nedenle deneyselliği, kurgu/sunuş tekniklerini küçümsediğim gibi bir anlam çıkmamalı. Calvino’nun, Perec’in, Barthelme’nin, David Markson’un yazdıkları hiç de “geleneksel” değil örneğin, ama o kadar oyunun içinde hiçbir yapaylık hissetmeyiz, en azından ben hissetmiyorum. Çünkü -en basit şekilde söylersem- yazarın derdi numaralar çekip gözümüzü boyamak değildir. Bu oyunlar, hikâyeye içkin mi yoksa anlatacak bir şey olmamasının veya “anlatamama”nın telafisi mi, buna bakıyorum kendimce. Yazarken mesafeli davranmam da bu yüzden.

Bu mesafeyi ise, Schiller’in Romantizmin de en önemli metinlerinden olan “Doğalcı ve Düşünselci Edebiyat Üzerine” [Orhan Pamuk’un, Saf ve Düşünceli şeklini tercih ettiği] makalesinden başlayarak anlatmak gerek belki de… Ne kadar doğalcı veya ne kadar düşüncelci olunacağına dair her yazarın ve her okurun içinde farklı bir terazi olduğunu düşünüyorum ve bu terazinin ayarı da haliyle öznel ve bir o kadar açıklanamaz oluyor. Matematik bir kesinlikle ifade edilmesi biraz zor olan bu karışımın çeşitliliği sayesinde oluşuyor edebiyat aslında. Altın bir oran olsaydı herkes öyle yazardı ve biz de hep aynı şeyleri okurduk. Başka bir ifadeyle, bir süre sonra hiçbir şey okumazdık. Benim içimdeki terazide dengeyi sağlayan şekilde yazıyor olmam, diğerlerinin daha düşük olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki o terazi sabit durmuyor insanın içinde.

Neredeyse bütün öyküleriniz küçük insanı anlatıyor. Bireyin hayat karşısındaki durumu, gündelik yaşamın içindeki varoluş çabası göze çarpıyor. Modern dünyanın insanı sürekli bir kaybetme korkusuyla, kaybediş gerçeğiyle sınadığı yargısından hareketle, öykülerinizdeki bireylerin de kaybedişin kıyısında duran “yoksunlar” olduğunu söyleyebilir miyiz? Buradan hareketle kitabın isminin de böyle bir fikirle ortaya çıktığı yargısına varırsak aşırıya kaçmış olur muyuz?

Hayır, olmayız. Ve o eksiklik durumun anlatmak da hep eksik kalacak bir durum, yoksun olan sadece insanlar değil, onların öyküleri de…

Butik bir yayınevinden daha merkezi, köklü bir yayınevine geçtiniz. Bu süreçte bir öykücü olarak sizde bir şeyler değişti mi? Öyküye ya da yayıncılığa dair herhangi bir bakış açısı olabilir… Bu durumu biraz merkez-taşra ayrımına benzetebilir miyiz? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Eğer bir karşıtlık kuracaksak, merkez ve taşra, butik ve köklü yerine iyi ve kötü yayınevi karşıtlığı üzerinden konuşmak daha sağlıklı olur. Blog yazılarından öykü kitabı yapan, o bahsettiğimiz vıcık vıcıklıkta kitapları yayımlayan bir yayınevinin “köklü” olması, bir yerden çok da önemli olmuyor çünkü. O yayınevinin ofisinin bir Anadolu kasabasında değil de İstanbul’da olması da… Logosoloji, Raskol’un Baltası’nın ilk öykü kitabıydı. Ama Raskol’un Baltası, Orhan Duru ve Ahmet Güntan basmıştı ve Logosoloji’yle birlikte Ozan Çınar’ın ilk kitabı da yayımlanıyordu. Dağıtım sorunlarının, kitabın daha çok insana duyurulamamasının benim de canımı sıktığı zamanlar oldu tabii ki. İnsanlık hali… Ama bir “ilk kitap”ın, hangi kitaplarla yan yana durduğu, yazarını nasıl bir edebî/insani duruşun ve niteliğin içine dâhil ettiği, dağıtım ve reklamdan çok daha önemli… Raskol’un Baltası’nı bu nedenle kendi adıma büyük bir şans olarak görüyorum. Bir sığlaşma, ucuzlaşma, ciddiyetsizlik süreci yaşıyoruz ve maalesef yayın dünyası da o sürece dâhil. Raskol’un Baltası, o dünyanın içinde şimdilik belki küçük ama saygın yer tutuyor. Zaten internet varken, kitabın ulaşılabilirliği çok da dert değil artık. Kitaptan haberdar olacak insan, bir şekilde o kitaptan haberdar olur. O kitabı okuyacak insan, evinden çıkmadan bile alır o kitabı. İyi ve köklü bir yayınevinin ise, insana yazdıklarının bir daha net ve güçlü bir karşılık bulduğuna dair iyi bir his verdiği, onu bir öykü geleneğinin içine dâhil ettiği de ayrı bir gerçek. Bunu da şu anda Yoksunlar ile yaşadığım için yine şanslı sayıyorum kendimi.

Son olarak; dergilerde sık sık karşılaştığımız bir isimsiniz. Dergilerin öyküye/öykücüye ne gibi etkileri oluyor sizce? İkinci kitabınızı çıkarmış olmanıza rağmen dergilere karşı duyduğunuz ilgi ve heyecan devam ediyor mu? Yoksa dergileri sadece bir basamak taşı olarak mı görmek gerek?

Evet, heyecan tabii ki ediyor. Sadece öykülerin toplamı kafamda şekillenmeden, öyküleri iyice eleyip düzenlemeden yayımlamak istemiyorum. Ama sonrasında, yazdığım bir öykünün dergide yayımlanmasından mutlu oluyorum. Kaldı ki henüz ikinci kitabı çıkarmış olmak, heyecanın kaybolmasına sebep olacak bir şey değil. Hâlâ yolun başı sayılır.

Edebiyat dergileri hem yazarlar hem de okurlar için büyük bir şans. Özellikle şiir ve öykü gibi türlerde… İlk ürünler ortaya çıkarken dergiler yazara “aşılması gereken bir eşik” sunuyor dergiler. Tepkilerinin doğruluğu veya yanlışlığı elbette tartışılır. Ama sahicilik, irade, adanmışlık testine dönüşüyor bu süreç ve bunlar da yazarlığa dâhil. Dergileri bir basamak olarak görmek anlamına gelmiyor bu, derginin kendisi çıkılması gereken bir basamak zaten. Hele hele ilk kitaptan önce… Daha sonrasında ise, okur ve yazar buluşması için iyi bir mecra. Okuru, bir insanın edebiyatla ilişkisini diri tutan bir tarafı da var dergilerin. Neyse ki öykücülüğümüzde hoş bir dergi geleneği var, umarım gelişerek devam eder.

oykulem

__________________________________________
* Öykülem’in 2016 İlkbahar tarihli 4.sayısında yayınlanmıştır.


Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez

iyiler-olmez

Hakikatin Peşinde Bir Uzun Hikâye: İyiler Ölmez *

“Eğer inanıyorsak sanat hakikate giden yolda bize yardımcı olur. Kalbimizi açar, bizi merhamet ve şefkat sahibi kılar. Kâinatın kitabını, yani temaşayı öğretir. Güzelliğin farkına varırız.” diyor Mustafa Kutlu, son kitabı İyiler Ölmez’in satır aralarında. Kutlu’nun dünyası için elbet rastgele edilmiş bir cümle değil bu. Yazdığı hemen her hikâyede, “hakikat” vurgusu yapan ve hakikati arayan Kutlu’nun bu sözlerinde, yazdıklarının sadece bir hikâye değil, aynı zamanda ilahi kelamı anlamanın bir pusulası olduğunun sonucuna da tekrardan varıyoruz Kutlu okurları olarak. Kutlu’nun son kitabı olan İyiler Ölmez’de de bu durumun yeni bir örneğini görüyor, Kutlu ile birlikte bir kez daha hakikatin yoluna çıkıyor, hakikati sorgulamaya devam ediyoruz.

İyiler Ölmez, taşrada, bir kahvehanede bir araya gelmiş dört kader ortağının hikâyesi: Sıtkı, Civan, Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa, Doktor. Kutlu bu dört karakterin hikâyesini de kendi isimlerini taşıyan ara başlıklarla aktarıyor okura. Onların başlarından geçenleri anlatırken, hiç de yabancısı olmadığımız o klasik Kutlu üslubu, sanki bu dörtlünün yanındaymışız, hikâyenin bir köşesine iliştirilmiş bir tabureye oturmuş da bu dört yoldaşın hikâyelerini dinliyormuşuz gibi içine çekiyor bizi.

Kutlu, her karakterini ayrı ayrı örüyor ve taşranın bir köşesinde birleştiriyor. Karakterlerin kim olduklarını, geçmişlerini, aileleri ve çevrelerini, neler yaşadıkları ve neden “burada” olduklarını ince ince anlatıyor. Bu anlatım, Kutlu okurları için oldukça tanıdık elbet. Kutlu’nun karakterleri gökten zembille inmez, mutlaka sosyal ve psikolojik olarak bir zeminde bulunurlar. İyiler Ölmez’in karakterleri de böyle.

Mekân taşra… Tesadüf mü? Kutlu’da tesadüfe yer yok. Derinlikle işlenmiş Kutlu’nun hikâyesi. Öyle ki hikâyenin aksayan kısımlarına bile bir yazar olarak müdahil olup, itiraz ediyor. Bir bakıyorsunuz Kutlu hikâyenin bir yerinde sesini yükseltmiş: “[…] Bu hikâyede bir eksiklik var. Ama ne? Şudur: Hikâyenin dramatik yapısı yetersiz.” diye yazdığı hikâyede, kendi tabiriyle “kabiliyet yoksulu yazar” olarak söz sahibi oluyor. Daha sonra, “Hikaye içinde hikaye için ahkam kesmeyi bırakalım.” diyerek de kaldığı yerden anlatısına devam ediyor. Burası bile Kutlu hikâyeciliğinin inceliğini görmeye yeter belki de.

 

Mekânın taşra olmasının tesadüf olmadığını dile getirdik. Taşra, Kutlu hikâyelerinde belli ölçülerde “kutsanan” bir mekân. Kent-kır ayrımını yaparken, kenti belli yönleriyle her zaman eleştirdiğini biliyoruz Kutlu’nun. Sanayileşme, çarpık şehirleşme, yabancılaşma, ekolojik problemler gibi başlıklar, Kutlu’nun kişisel hayatında da hassas olduğu konular. Modern dünyanın elimizden aldıklarına ağıt yakmak yerine o bilindik Mustafa Kutlu reçetelerinden birini görüyoruz satır aralarında. Bu anlamda çareyi bir kere daha kırda, yani taşrada arıyor Kutlu. Taşranın sıcaklığı, samimiyeti, maddeden çok manaya kıymet veren bakış açısı İyiler Ölmez’in de önemli hususlarından. Dertleri, kederleri, hayal kırklıkları ve hatalarıyla soluğu taşranın bir kahvehanesinde alan dört karakter, zamanla taşranın sıcaklığı içerisinde erirken kendi dertlerini unutup başkalarının dertlerine derman olmaya başlıyorlar. Kutlu’nun taşrası böyle bir yer. Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yok!

Kutlu okurları, onun didaktik bir yazar olduğunu bilirler. İyiler Ölmez’de de aynı geleneği sürdürüyor Kutlu. Yukarıda da vurgulanan alıntıda olduğu gibi, Mustafa Kutlu’yu her an bir yerden söze girecekmiş gibi arıyor zaman zaman gözlerimiz. O da bu arayışı boşa çıkarmıyor. Kâh yanlış bilinen bir fikri düzeltiyor kâh pek de bilinmeyen bir konu hakkında okuru aydınlatıyor. Ama bunu öylesine yapıyor ki okur hikâyeden bir an olsun kopmuyor. Öyle ki hikâyeye başlamakla son sayfayı çevirmek arasında sanki bir göz açıp kapatmışçasına kısa bir zaman geçiyor. Son satırlara geldiğimizde ise Kutlu, hikâyeyi daha da dramatik hale getiriyor. Belki okurun pek de ummadığı bir şekilde bitiyor hikâye. Ama dedik ya, Kutlu’nun hikâyelerinde umutsuzluğa, karamsarlığa yer yok. O da bunu bir kere daha hatırlatıyor okura ve son noktayı koyuyor hikâyesine: “Böyledir. Bizde iyiler ölmez. Evliya olup aramızda yaşarlar.”

arka-kapak-sayi-14

_____________________________________________
* Arka Kapak Dergisi, Kasım 2016, Sayı:14 (Derginin 14.sayısında Yunus Emre Tozal’ın Mustafa Kutlu’yla yaptığı mini bir söyleşiye de ulaşmanız mümkün.)


Soruşturma: 2000 Sonrası Yayınevleri ve Yayın Politikaları

 

my 96 kapak görseli

(Mavi Yeşil 96. Sayı Kapak Görseli: “Üç Çark Bir İptal”, Yalçın Ece)

SORUŞTURMA: 2000 SONRASI YAYINEVLERİ ve YAYIN POLİTİKALARI *
Hazırlayan: İlker Aslan

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de edebiyat yayıncılığı her geçen gün ilerleme kaydediyor. Bugün, geçmişle kıyaslandığında çok daha fazla yayınevi ve bunun getirisi olarak da çok daha fazla kitap var piyasada. Bu durumun elbette olumlu olduğu kadar olumsuz sonuçları da var. Daha fazla yazarın kendini göstermesi için fırsat bulduğu yeni yayıncılık dönemi, zaman zaman piyasada bir kirlilik oluşup oluşmadığı sorusunu da gündeme taşıyor. Öte yandan yayıncılar artık sadece kitap basmakla değil aynı zamanda yayınevlerinin akıbeti için o kitapların bir şekilde okurla buluşması adına da ekstra çaba sarf ediyorlar. Çünkü, söz konusu yeni dünyada piyasa o kadar kalabalık ki yeni kitapların ufalanıp gitmesi, hatta görmezden gelinmesi işten bile değil. Bu yüzden her ne kadar teknoloji ile birlikte gelişen yayıncılık sektörü pozitif bir tablo çiziyor olsa da farklı yöndeki zorlukları da beraberinde taşıyor gibi görünüyor.

Bu yeni dünyanın yayıncıları meseleye nasıl bakıyordu peki? Bunu anlamak için Mavi Yeşil adına çeşitli yayınevlerinin genel yayın yönetmenlerine ya da editörlerine e-posta, Facebook ve/veya Twitter yoluyla ulaşmaya çalıştım. Aşağıda da görüleceği üzere ulaştığım yayınevlerinden Alakarga Yayınları adına Suat Duman, Aylak Adam Yayınları adına Kaya Tokmakçıoğlu, Alef Yayınevi adına Sinan Kılıç, Lemur Kitap adına Sedat Özgür ve MonoKL Yayınları adına Rasim Emirosmanoğlu soruşturmamıza zaman ayırarak katıldılar.

Öte yandan Encore Yayınları, Siren Yayınları, Okur Kitaplığı, Norgunk Yayınları, Pegasus Yayınları, April Yayınları, on8 Yayınları, Versus Kitap, Agora Yayınları, Kolektif Kitap, Panama Yayınları ve Postiga Yayınlarından ne yazık ki olumlu ya da olumsuz bir dönüş yapan olmadı. Bu yayınevlerinden bazılarının, gönderdiğimiz mesajı görmüş olmasına rağmen dönüş yapmadığını bilmek de kişisel olarak beni ayrıca üzdü. Bununla beraber Jaguar Yayınları, Raskol’un Baltası, Dedalus Yayınları ve Notos Yayınlarının anonim hesaplarından (Facebook, Twitter ve/veya e-posta hesapları) dönüş yapılacağına dair mesaj almamıza rağmen devamı gelmedi. Yine aynı şekilde Kırmızı Kedi Yayınlarından İ. Zeynep Konuralp dosyayı aldığını ve dönüş yapacağını belirtti ancak buradan da herhangi bir sonuç alınamadı. Son olarak Kadim Yayın Grubu adına mesajımıza dönüş yapan Serhat Buhari Baytekin, soruşturmamızın kapsamına değinerek katılmamalarının kendileri adına daha uygun olacağını nazik bir şekilde özür dileyerek belirtti.

Soruşturmamız kapsamında yayıncılara kurumsal kimlikleri, yayıncılık anlayışları, sansür/oto-sansür ve bu ülkenin edebiyatına olan bakışlarını ve yaklaşımlarını sorduk. Samimi bir şekilde cevap veren beş yayıncıya da dergimiz adına içten bir teşekkürü borç biliyorum. Katılan ve katılmayan bütün yayınevlerinin yolu açık olsun. En karanlık zamanlarda bile bizi kurtaracak tek şey olan edebiyat ve yazıya katkı sağladıkları için var olsunlar.

alakarga

  • Bütün imkân ve imkânsızlıkları bir araya getirdiğinizde, yayıneviniz Türkiye’de nasıl bir boşluğu dolduruyor? Kendinizi tam olarak ne şekilde tanımlıyor ve nerede konumlandırıyorsunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Devletin boş bıraktığı ve/veya politik sebeplerle içini boşalttığı bir kültür ortamında nefes alıp veriyoruz. Yalnızca yayıncıların değil aklı kesen her bireyin temel sorunlarından biri sayılmalıdır, doğru ve bilinçli okumanın yollarının bulunması ve hızla yaygınlaştırılması gerekiyor. Tabii yalnızca devletin değil, kültür ortamımızdaki çoğu aktörün, bir boşluğu doldurmaktan ziyade, mevcut boşluğu genişleten tutum ve yaklaşımları olduğunu gözlemliyoruz. İşte biz de tam buradayız, Türkiye’nin ve hepimizin yaşadığı büyük bocalamanın tam ortasında. Bize ulaştırılmayanı, bizim gibilere ulaştırmaya çalışıyoruz. Yazarını bulamayan iyi okura yazarını götürmeye çalışıyoruz; okuruna ulaşamayan iyi yazarı okuruyla buluşturmaya çalışıyoruz.

 

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Aylak Adam, öncelikle modernist edebiyata ayrı bir önem atfediyor. Bu bağlamda Gyula Krudy gibi Türkçeye ilk defa kazandırılan bir yazarı da yayın planımıza almakla birlikte, Pessoa, Lawrence, Joyce, Pirandello, Svevo vb. yazarların çevrilmemiş yapıtlarını da yayımlıyoruz. Bununla birlikte dünya edebiyatında çok yetenekli genç kuşaklara mensup yazarlar var. Onlar da yayın programımızın bir parçasını oluşturuyor. Türkiyeli okur, zannediyorum her şeyden önce yayıncılıkta özen istiyor. Sizin, herhangi bir yapıta verdiğiniz değeri görmek istiyor. Dolayısıyla çevirisinden tutun kapak tasarımına kadar yayımladığımız her kitaba azami bir özen gösteriyoruz.

 

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Yayınevimiz 2014 Ekim ayında kuruldu. İlk iki kitabımız Nisan 2015’te yayımlandı. Eylül ayında üçüncü kitabımızı yayımladık. Ekim ayından itibaren de her ay yeni bir kitap yayımlamayı düşünüyoruz. Yayınevi olarak yurt dışında yayımlanmış kurgu ve kurgu dışı kategorisindeki kitapları yayımlıyoruz. Küçük ve kendi imkânlarıyla kitap piyasasında tutunmaya çalışan birçok yayınevi gibi bizi de en çok döviz kurlarındaki artışlar etkiliyor. Şimdilik mümkün olduğunca belli edebi çizgideki kitapları listemizde bulunduruyoruz ve kendimize has bir çizgi yaratmaya çalışıyoruz. Yurt dışında yayımlanıp ülkemizde yayımlanmayan çok iyi kitaplar var. Özellikle bu kitapları araştırıp, burada okurlarla buluşturmayı amaçlıyoruz. Klasik edebiyat alanında da ilerleyen süreçte bazı planlarımız var. İlk kitabımız “Damların Efendileri – On üç Kedi Hikâyesi” bu alanda yayımladığımız ilk kitap olması açısından bizim için çok önemliydi. Kitaptaki birçok hikâye ilk kez Türkçeye çevrildi. Bunun gibi listemizde çok kitap var ve her birini zamanı geldiğinde yayımlayacağız.

 

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Alef başta roman olmak üzere çağdaş dünya edebiyatından metinler yayımlıyor. Metinler arası klasikler de yayım çizgimize uymaktadır. Yeni metinler bulmaya çalışıyoruz. Okura yeni bir yazar keşfetme heyecanını yaşatacak metinler. Keşfedilmiş, büyüklüğü kabul edilmiş, zaten geniş bir okur kitlesine sahip olmuş metinler bizim alanımıza girmiyor. Tirza, Şumanların Gelini, Sonny Boy, Yağmur Durmadı, Köpekbalığı Metinleri, Centuria, Netame, Öğlen Kadını, Animal Triste ve en son yayımladığımız İtiraf Ediyorum yeni metin olarak okurların dikkatini çekmeyi başardı. Yayın hazırlıklarının büyük kısmını kendimiz yapıyoruz. Dışarıdan editoryal destek almamız gerektiğinde mesleğin ustalarıyla çalışıyoruz. Çeviri kalitesi ve titiz bir yayın hazırlığından taviz vermiyoruz.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Öncelikle sorularınız için yayınevim adına teşekkür ederim. Bu soruya yanıt verebilmek adına biraz MonoKL Yayınları’nı tanıtmam gerekecek sanıyorum. MonoKL, diğer bir adıyla Mono Kurgusuz Labirent, bir düşünce dergisi olarak 2007 yılında yayın hayatına başlayıp adını, özellikle felsefe ile ilgilenen kitleye, hızla duyurdu. Bu dergi daha sonra felsefe ağırlıklı bir yayınevine evrildi. Şimdilerde ise edebiyat kitapları da yayımlayan ve her iki alanda da varlığını sürdüren bir yayınevi niteliğinde. MonoKL Yayınları bağımsız bir yayın politikasıyla, tamamıyla kendi tercihleri ve vizyonu ışığında ilerliyor. Felsefe kanadımız özellikle az satmasına kesin gözüyle bakılan değerli ve çağdaş felsefi eserleri Türkçeye kazandırmak ve okur kitlesini bu kitaplara yönlendirmek hedefinde ve uğraşında. Edebiyat kanadımız ise tamamen bizim beğendiğimiz kitapları okurlarla paylaşma isteğimizden doğdu diyebiliriz. Bir öğrenci topluluğu olarak çıktığımız bu yolda iddiamız oldukça mütevazı: MonoKL beğendiği, değerli bulduğu ve okunması gerektiğini düşündüğü kitapları yayımlayan, bağımsız bir yayınevi.

 

alef kitap

  • M. Bernstein, “Kapitalizmde bütün üretim piyasa içindir; mallar insan ihtiyaçlarını ve arzularını karşılamak için değil, kâr elde etmek için, daha fazla sermaye edinmek için üretilir” diyor. 2000 sonrası, tam da böyle bir ortamda bulunan ve mücadele eden yayıneviniz, bu sözün ne kadar uzağında ya da yakınında? Kapitalizm ve kültür endüstrisinin kitabı getirdiği bu noktada kaçınılmaz olarak var olan üretim-tüketim ilişkisi, yayın politikanızı ne kadar etkiliyor?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Türkiye bahsettiğiniz piyasa koşullarının dışında değil -şansımız belki de, tam ortasında da değil. Biraz geç kalmışlığın etkisiyle biraz da geleneksel yapının korunuyor olmasından, kendinizi “kâr elde etmek için, daha fazla sermaye edinmek için üretilir” cümlesindeki boğucu nesnellikten kurtarabiliyorsunuz. Diğer taraftan bu tespitin Türkiye’de bir karşılığı da var ne yazık ki. Tüm o çoksatarlara, kapak tasarımlarından, isimlerine, içeriklerinden, tanıtım pazarlama yöntemlerine dek bakınız, orada kâr ve sermaye birikimi dışında bir hedef bulamazsınız. Bize gelince, Bernstein’in tanımladığı durum bizim pratiğimizle çakışmıyor. Bugüne dek yayınladığımız her kitabı olabildiğince çok okura ulaştırmak için bütün gücümüzle çalıştık. Çünkü bastığımız her kitabın bu çabayı hak ettiğini biliyoruz. Başladığımız yerdeyiz ve böyle iyiyiz.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Piyasanın içindeyiz elbette. Onun içinde eyliyoruz, daha doğru olacak bir ifadeyle. Tekelleşme yönünde atılan adımlardan tutun, dağıtımcıların kârı maksimize eden yaklaşımlarına kadar birçok farklı şeyle mücadele etmek zorundasınız. İki yıldan fazla bir zaman önce yola koyulurken bunların elbette bilincindeydik. Bununla birlikte bugüne kadar yayın politikamızdan taviz vermedik. Hiçbir zaman yayımlamak istediğimiz bir kitap, acaba çok satar mı, diye düşünmedik. Okurunuzu yarattıktan ve peşinizden sürükledikten sonra gerisi geliyor, sanırım.

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Bir önceki maddede bahsettiğim gibi küçük ve belli sermayeyle kitap sektöründe tutunmaya çalışan yayınevlerinin ortak derdi devletten yeterli desteği görememek. Bu normal olarak birçok yayınevinin yayımladığı kitaplarda değişime neden olabiliyor. Bizim için de aynı şey söz konusu. Yayımlamak istediğimiz ancak satış kaygısıyla yayımlamaktan vazgeçtiğimiz birçok kitap var. Bu konuda da yayınevi olarak ince eleyip sık dokuyoruz. Özellikle kitaplarımızın çevirisine ve daha sonrasındaki editör katkısına çok önem veriyoruz. Bizim için en önemli konu çevirinin kalitesi. Mümkün olduğunca kendi tarzında iyi işler çıkartan genç çevirmenlerle çalışıyoruz. Kitaplarımızın kapak tasarımları da bizim için olmazsa olmazlardan.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Yayınevini kurduğumuz 2006 yılının hemen ardından yayımladığımız kitapların ticari başarı sağlayamayacağı ortaya çıktı. Buna rağmen finans sorununu çözmek için satış imkânları araştırmak yerine teknik becerilerimizi geliştirmeyi tercih ettik. Piyasada rekabet çok arttı. Büyük sermayeli yayınevleri satış yapan ya da yapmayan ne varsa el atmaya başladı. Onların daha ilk başta gözden çıkardıkları editör, çevirmen, redaktör gibi nitelikli emeklerden bizim feragat etmemiz söz konusu değil.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Biz, yayımladığımız onlarca çağdaş felsefe kitabıyla bu çizginin hayli uzağında duruyoruz dersem yanlış olmayacaktır sanıyorum. Düzenlediğimiz uluslararası ücretsiz konferanslarda eserlerini çevirdiğimiz filozofları ve yazarları okurlarımızla elimizden geldiğince buluşturmaya çabalıyoruz. Bu noktada Türkçe felsefe üretimine katkıda bulunmak gibi bir misyonumuz var. Genel yayın yönetmenimiz Volkan Çelebi’nin de her zaman vurguladığı gibi, düşünce yalnızca yazıyla gelmiyor, kanlı canlı karşımıza çıktıklarında filozofların düşüncelerine jestleri, sesleri ve bakışları da ekleniyor. Bu konferansların Türkçe okurları ve potansiyel düşünürleri için eşsiz deneyimler olduğunu düşünüyoruz. Soruya net bir cevap verebilmek adına; elbette ki ister istemez bu şartların içinde yer alıyoruz ancak aynı zamanda da sistem ve rutin olarak tüm bunların uzağında bulunmaya gayret ediyoruz. Yapı olarak da bir işveren ve işçi sistemimiz var diyemem, çünkü MonoKL bir grup arkadaşın ayakta tuttuğu ve yaşattığı bir topluluk.

aylak adam

  • Yakın zamanda Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından Türkiye’nin çeşitli illerinde “Yayınlama Özgürlüğü Yolunda” adında bir proje gerçekleştirildi. En önemli konu da sansürdü. Burada hemen akla birkaç yıl önce Ayrıntı Yayınları’nın Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı kitabını piyasaya sürmesi ve kitabın “müstehcen” olduğu iddiasıyla mahkemelik olması geliyor. Peki, sansüre karşı sizin yayınevinizin duruşu nedir? Bir eseri yayımlarken sansüre uğrar mıyım kaygısı oluşur mu? Türkiye’de edebiyatın sansürle sık sık yüz yüze geldiğini düşünüyor musunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Sansür, Türkiye yayıncılarının tarihidir. Fakat kültür mücadelesi biraz da böyle veriliyor. Bir kitabı yayınlayıp kenara çekilemiyorsunuz. Çünkü her kitap insanların, toplumun önüne, masasına, gündemine, hayatının orta yerine bırakılmış yeni bir fikirdir. Onun yarattığı ve yaratacağı her tartışmayı göğüslemeniz gerekiyor. Türkiyeli yayıncıların bu konuda iyi sınavlar verdiğini düşünüyorum. Fedakâr ve cefakâr yayıncılardan, direngen yazarlardan el almış bulunuyoruz. Biz yayınevimize gelen dosyalarda öncelikle metnin edebi niteliğine bakıyoruz. Bu yönüyle, en azından bizim kurulumuzu geçen bir dosyanın basılmaması için bir neden göremiyorum.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Sansürün bizim ülkemizde toplumsal tarihi sanılandan daha da eskilere gidiyor, sanıyorum. Bununla birlikte buna karşı girişilen cesur hamleler, örgütlenmelerin tarihi de bir o kadar eski. Baskı karşı tezini yaratmakta kesinlikle gecikmiyor. En basitinden 2. Abdülhamid devrini düşünebilirsiniz. Sansür elbette kabul edilemez. Bu anlamda bir evrensellikten bahsedebiliriz. Bir eseri yayımlarken yazarın niyetinin ne olduğuna dikkat etmeye çalışıyoruz açıkçası. Örneğin hiçbir biçimde “ahlakçılık” yapmıyoruz. Sansüre uğrarım kaygısı da taşıdığımız söylenemez. Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok çünkü.

lg8H5xkB

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Türkiye’de sansür her alanda uygulanıyor. İnternet, televizyon, sinema ve tabii ki edebiyat. Bu baskıyı kırmanın en temel yolu da en azından edebiyat konusunda yayıncıların bir çatı altında toplanmaları ve bu baskıyla hep beraber baş etmeleridir. Ama her alanda olduğu gibi bu alanda da birlik olmak ülkemizde ütopyadan öteye geçemiyor. Yayıncılar bu baskıyla baş başa bırakılıyor. Kitaplarımızı ben ve iki arkadaşım seçiyoruz. Şu âna kadar seçtiğimiz ve yayımlayacağımız kitaplardan sansüre takılacağını düşündüğümüz bir kitap yok. Seçerken de bu kitap sansüre takılır, bu takılmaz diye bir kriterimiz yok. Bizim için en önemli kriter kitabın okuyucuyu ve bizi tatmin etmesi.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Sansüre uğrama ya da baskıyla karşılaşma kaygısı tabii ki duyarız. Ama bu bizi oto-sansüre götüremez. Türkiye’de baskı ve sansür o kadar sıradanlaştı ki bir kitap mağazasının satın alma görevlisi bile kitabınızı sakıncalı bulup mağazasında sergilemeyebiliyor. En kötüsü de bu: Mahkemelik olmuşsanız hiç olmazsa bir yasağın mağduru ilan edilirsiniz. Kitabınız mağazaların satın alma görevlilerinde, gazete kitap eklerinin editörlerinde, kapağında, isminde ya da içinde bir gerekçeyle yasaklama izlenimi uyandırırsa, bu sansürü siz kendiniz bile duymayabilirsiniz. Gerekçeler de hiç olmadığı kadar çoğaldı: Din, siyaset, cinsellik, eşcinsellik, Atatürk/Cumhuriyet, bölücülük, ordu, millet, bayrak, terör vs. Bunlardan herhangi birinden birilerinin hoşuna gitmeyecek bir şekilde söz etme riski var ve ancak bir bitki bunlardan herhangi birisiyle ilgili bir düşünceyi kafasında taşımaz.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Henüz tehlikeli olabileceğini düşünüp vazgeçtiğimiz bir eserle karşı karşıya kalmadık. Ama gerek Ayrıntı Yayınları’nın gerekse Sel Yayınları’nın dâhil olmak zorunda kaldığı sansür davalarına yayıncılara destek olmak adına biz de bizzat katıldık yahut destek verdik. Yayıncıların bu devirde bu türden sansür davalarıyla karşı karşıya kalmalarının gerçekten büyük bir rezalet olduğunu düşünüyorum. Sansür davalarının sayısında artışlar olabilir, ancak bu davaların gerçek yayıncıları bezdirebileceğini düşünmüyorum. Biz bir kitabı yayınlarken onun yayın çizgimize uygun bir kitap olup olmadığına dikkat ediyoruz yalnızca. Eğer uygun bulmuşsak, hiçbir kaygı taşımadan o kitabı yayımlıyoruz ve bundan sonrasında da yayımlamaya devam edeceğiz.

monokl

  • Yayınevi sayısının günden güne artmasıyla Türkiyeli yazarlar da kendilerine yazdıklarını yayınlatmak için daha geniş imkânlar buluyor. Bu ülkede yayın yapan bir yayınevi olarak, yerli edebiyata bakışınız nedir? Kendinizi, Türkiye edebiyatının (öykü, roman veya şiir özelinde) neresinde görüyorsunuz? Yayın politikanızda Türkiye edebiyatına ne kadar yer açıyorsunuz?

 

Suat Duman (Alakarga Yayınları): Alakarga’nın kuruluş düşüncesinde yerli yazarlara öncelik vermek hep vardı. Yerli yazarlardan uzak duran bir yayınevinin yayın dünyamızın gelişmesine de bir katkı sağlayamayacağını düşünüyorum. Yerli, genç yazarlara kapılarımız sonuna kadar açık. Sadece önümüzdeki dönemde daha seçici davranacağımızı söyleyebilirim. Bugüne dek yayınladığımız kitapların büyük kısmı, yerli yazarların ilk kitaplarından oluşuyor. Bu kitapların da birçoğu önemli ödüllere değer görüldüler. Bu yönüyle Alakarga yerli öykü ve roman yayıncılığında üzerine düşeni yapmaktadır diyebilirim.

Kaya Tokmakçıoğlu (Aylak Adam Yayınları): Her şeyden önce Türkçenin gelişmesi açısından yerli edebiyatın desteklenmesi kaçınılmaz. Birçok yayınevinde olduğu gibi bize de çok sayıda yerli dosya başvurusu oluyor. Fazlasıyla titiz ve seçici davrandığımızı söyleyebilirim ki bugüne kadar yayımladığımız Türkçe eserlerin oranına bakıldığında ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Şiir, kesinlikle çok önemli bir türdür. Aylak Adam’ın kısa ve orta vadede şiir yayıncılığında olmayacağını söyleyebilirim. Bu başka bir mesainin konusu açıkçası. Benzer şekilde de başvuran dosyaların çoğunluğu öyküler toplamından oluştuğu için bugüne kadar fazla roman yayımlamadığımızı da bir kenara not edeyim.

Sedat Özgür (Lemur Kitap): Yayınevi olarak çeviri eserleri yayımlamak için yola çıktık. Fakat tamamen yerli yazarlara da kapımız kapalı değil. Hemen hemen her gün yerli yazarlardan dosyaları inceliyoruz. Bugüne kadar bizi tatmin edecek bir dosyayla karşılaşmadık. Eğer inandığımız bir dosyayla karşılaşırsak da yayımlamaya tereddüt etmeyiz.

Sinan Kılıç (Alef Yayınevi): Yeni, farklı ve kesinlikle “edebi” olan metinleri yayımlıyoruz. Neyin edebi neyin edebi olmadığına dair ölçütümüz bir izahat düzeyindedir: Yayınevimize gönderilen onlarca—piyasaya çıkan yüzlerce ve bazen de best-seller olan onlarca—metin arasında kendi yayımladığımız kitabın arkasında durabilmek. Ticari başarı kazanmak uğruna vasatlık üretimine katkıda bulunmamak, “edebi” metin arayışını sürdürmek.

Rasim Emirosmanoğlu (MonoKL Yayınları): Şimdiye kadar Türkçe edebî bir eser yayımlamadık ancak bu konuyla ilgili çalışmalarımız sürüyor. Elimize ulaşan metin dosyalarını titizlikle inceliyoruz. Özellikle 2016 yılının ikinci yarısı için değerlendirmeyi düşündüğümüz birkaç eser var.  MonoKL olarak Türkçe edebiyata bakış açımız, dünya edebiyatı kitaplarımız için geçerli olan yayınevi prensiplerinin aynılarıyla şekilleniyor. Çabamız, okurunu bulması gerektiğini düşündüğümüz kitapları yayın dünyasına kazandırmaktan yana.

_____________________________________________
* Bu soruşturma Mavi Yeşil Dergisi Kasım-Aralık 2015 tarihli 96.sayısında yayımlanmıştır.

my96