Category Archives: Dipnot

“Görkemli Dünya”nın Kapısını Aralamak *

görkemli dünya

David Le Breton, Yürümeye Övgü[1] adlı kitabının hemen başında yürüyüş için, “Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur. (…) Yürüyüş çoğu zaman insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan bir dönemeçtir.” ifadelerini kullanıyor. Özellikle doğa yürüyüşleri, insanın kendi içine dönmesine, kendisini ve dünyayı her anlamda sorgulamasına yardımcı olan bir derinliği içinde barındırır. Yürüyüşün özünde var olan bu sorgulama, insanı önceki halinden belli ölçülerde farklılaştırır. Breton’un “İnsan bazen yürüyüşten değişmiş olarak döner,” cümlesi de bu sorgulamanın bir sonucudur mutlaka.

Everest Yayınları tarafından Temmuz 2018’de, Esen Akyel çevirisiyle okurla buluşturulan Görkemli Dünya, dünya edebiyatına Siddhartha, Bozkırkurdu, Boncuk Oyunu gibi çok önemli eserleri kazandıran Hermann Hesse’nin gezgin, düşünür, şair ve hatta ressam olarak bir portesini sunuyor bize. Hesse, doğayı, yürüyüşü ve kendini anlamayı merkeze alarak sadece edebi bir metin değil aynı zamanda felsefi, psikolojik ve sosyolojik yönleri de olan çok yönlü bir yapıt ortaya koyuyor. Dışarının çağrısına uyarak tek başına evinden ayrılan Hesse, doğa ile bütünlük kurdukça adeta başka birine dönüşüyor veya içindeki öteki Hesse’yi keşfediyor. “Dünya üzerinde hiçbir şey sınırlardan daha tiksinti verici, daha aşağılık olamaz.” diyen yazar, sınırları aşıyor ve vardığı her yeni nokta onun kendisini, dünyayı, varoluşunu yeniden düşündüğü bir uzama dönüşüyor. Görkemli Dünya’da Hesse’nin yürüyüşleri esnasında aldığı notların yanı sıra çeşitli fotoğrafları, çizimleri ve şiirleri de yer alıyor. Böylece bu incecik kitap, romancılığıyla tanınan Hesse’nin farklı yönlerini de gösteriyor bize. Tabi bütün bir kitabın odak noktasını yürüyüş fikrinin oluşturduğunu da bir kere daha vurgulamak gerek.

*

Oruç Aruoba, Yürüme adlı kitabında şöyle diyor: “Yol, iki yer arası değildir – yer iki yol arasıdır. Yola çıkan kişi, bir yerden kalkıp başka bir yere ulaşmağa çalışan değildir – yolu yürüyendir. Yer görelidir; mutlak olan, yoldur – ya da, yürümek…” Bu cümleler, yürümenin düşünsel derinliğine dair önemli bir rota çiziyor bizlere. Görkemli Dünya’yı Oruç Aruoba’nın Yürüme’sinden çok önce kaleme alan Hesse ise Aruoba ile aynı fikirde olacak ki sık sık yürüyüşün bizatihi kendisine; sadece fiziksel değil düşünsel bir eylem olarak da yürüyüşe; “belli bir yönü olmadan gezmek” fikrine odaklanıyor. Yürürken düşünmek, doğayı ve doğadaki kendini yeniden keşfetmek anlamına geliyor. Hesse’nin de temel olarak yaptığı şey bu aslında: Yürüyüşü fiziksel bir eylem olmanın, iki nokta arasındaki mesafeyi kat etme biçimi olmanın çok daha ötesine taşımak…

*

hermann-hesse

Kitap incecik. Ama hacmine oranla son derece dolu ve bir hayli de yoğun. Çiftlik Evi, Küçük Kasaba, Köprü, Ağaçlar, Öğle Dinlenmesi ve Göl, Ağaç, Dağ gibi alt başlıklara ayrılan metinlerin her biri yine Hesse’nin çeşitli çizimleriyle süslenmiş. Çizimler, adeta Hesse’nin gezip gördüğü yerlerin zihnindeki yansımasının somutlaşmış hali. Bu vesileyle okur olarak bizler de Hesse’nin bir başka özelliği ile tanışmış oluyoruz böylece, ressamlığıyla. Öte yandan yine bölümler arasında Hesse’nin şiirlerine de yer verilmiş. “Her Şey Geçici” başlıklı şiirinde “Bugün parlayan ne varsa / Yakında sönecek” diyen Hermann Hesse’nin yürüyüşleri esnasında sık sık ölümün karanlık duygusuna kapıldığını da görüyoruz. “Hiçbir şey doğru değil. Hiçbir şey insanı mutlu etmiyor ve ısıtmıyor. Her şey ıssız hüzünlü ve bulanık. Tüm notaların akordu bozuk. Tüm renkler soluk.” şeklindeki cümleleri, onun sık sık kapıldığı bu karamsar düşüncelerin de bir özeti aslında.

Açıkçası,” diyor Hesse, “belli bir yönü olmadan gezmek, bir aylağın yaşamı gibi günışığında her şeyi kolayından alabilmektir bu yaşam. Sırtımda çantayla yaşamaya istekliyim ve bırakıyorum pantolonlarım istedikleri gibi aşınsınlar.” Bu cümleler, yürüyüşün aslında bir direniş biçimi, bir karşı duruş olduğunu da gösteriyor bize. Amacı bir noktadan diğerine varmak olmayan “yürüyüş fikri”, böylece felsefi bir eylem halini alıyor. Yürüyüşün derinliği burada saklı. Hesse de bunun farkında olsa gerek ki onun yürüyüşlerinde de varılacak yer değil, yürüyüşün kendisi önem kazanıyor. Henry Thoreau’nun, “(…) kısa bir yürüyüşe bile ölümsüz bir serüven ruhuyla, geri dönmeyecekmiş gibi, terk ettiğimiz krallıklara birer anmalık olarak yalnızca mumyalanmış kalplerimizi yollamayı göze alarak çıkmalıyız.”[2] şeklindeki sözlerini doğrularcasına yola çıkıyor Hesse. Çünkü yürüyüş, ancak bu anlamıyla kişinin kendisi ile kurduğu iletişimi anlamlı kılıyor ve ancak bu şekilde kurulabilecek iletişim bireyin kendine dönük kapıları açmasına yardımcı oluyor. Başka bir deyişle, bu yürüyüş sayesinde kişi “görkemli dünyanın” gizemlerini çözmeye başlıyor. Evlerin, patikaların, ağaçların içinden geçip giden Hermann Hesse de gördüğü her yeni manzarada tekrardan büyüleniyor. Bazen melankoliye kapılan yazar, ölüm ve aşk arasında gidip geliyor. Ağaçlarla, ormanla öylesine güçlü bir ilişki kuruyor ki, “Ağaçlar bir çeşit tapınaktır. Kim ki onlarla konuşmayı ve onları dinlemeyi becerir, gerçeği öğrenebilir.” demekten geri durmuyor.

*

Henry David Thoreau, doğadan ve yürüyüşten şu şekilde bahsediyor: “Sağlığı toplumda bulamaz, doğada bulursunuz. Ayaklarımız doğanın ortasına basmadığı sürece, yüzümüz sararıp solacaktır.” Doğa ile kurulacak ilişki insanın daha özüne dönük, daha kendisiyle ilgilidir mutlaka. Thoreau’nun söylediği gibi Hesse de doğa ile böylesi bir ilişki kuruyor. Öyle ki, “Ne zaman Alplerin güney yamaçlarına, bu kutsanmış yörelere gelsem, kendimi sürgünden eve gelmiş, bir kez daha dağların olmam gereken tarafındaymışım gibi hissederim.” diyor Hermann Hesse. İnsanların fakirliklerine rağmen iyi, medeni ve dost olduklarını vurgulaması da yine bu ilişkinin bir tezahürünü oluşturuyor. Hesse’nin yapmaya çalıştığı doğayla gerçek bir ilişki kurmak, böylece doğada kayboldukça kendini daha iyi tanımak, keşfetmek…

Görkemli Dünya, okuru doğaya çağıracak mı bilinmez. Ama en azından bir ışık zerresi olacağı kesin. Belki Hesse’nin cümlelerini okudukça en azından nerede olduğumuzu, neden burada olduğumuzu sorgulama fırsatı bulacağız. Bu incecik kitap bize sadece Hermann Hesse’nin doğayla kurduğu ilişkiyi göstermeyecek muhakkak. Aynı zamanda bizim de doğaya ne kadar ihtiyacımız olduğunun altını kalın bir kalemle çizecek. Görkemli Dünya, Hermann Hesse’nin yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide yürüdüğü mesafelerin çok kısa bir pusulası adeta. Hayata dair pek çok düşünce, bu incecik kitabın sayfaları arasında yerini bulmuş. Hesse, yürürken düşünüyor ve yazdıklarıyla da okuru düşündürüyor. Her ne kadar “ölmek yaşamaktan çok daha iyi” dese de o, yaşamın anlamını aramaya devam ediyor. En sonunda biz de bu görkemli dünyanın bir köşesinde kendimize soruyoruz Hesse gibi: “Acaba gerçek olarak ele aldığım her şey sadece dışarı atılmış bir şekilde iç dünyamın yansıması mı?”

[1] David Le Breton, Yürümeye Övgü, Sel Yayıncılık, Çev. İsmail Yerguz.

[2] Henry David Thoreau, Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler, Everest Yayınları, Çev. Aytek Sever.

_____________________________________

* Arka Kapak, 36. Sayı, Eylül 2018.

Reklamlar

Yeni Bir İmkân: Edebiyat ve Sosyoloji *

IMG_20180627_160931.jpg

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi (İÜEF) Sosyoloji Bölümü, bir süredir oldukça hareketli bir dönemden geçiyordu. Kendi bünyesinde, dışa açık olarak gerçekleştirdikleri seminerlerle, öncelikle bu ülkeye ve daha geniş perspektifte de dünyaya dair sorular soran, cevaplar arayan, irdeleyen, tartışan; belli bir sosyal gerçekliğin peşinde olan önemli çalışmalara imza attılar. Bu çalışmalardan, edebiyat ve sosyolojinin dirsek temasının kurulduğu, bu iki alanın birbiriyle ilişkisinin incelendiği, edebiyatın ve sosyolojinin imkânlarının üzerinde durulduğu bir dizi seminer yakın zamanda (Haziran 2018) Sosyoloji Seminerleri 1: Edebiyat ve Sosyoloji adıyla Alfa Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.

Kitap İsmail Coşkun’un sunuş yazısı ve Mehmet Ali Akyurt’un önsözü dışında toplamda beş farklı yazıdan oluşuyor. “Edebiyat sosyolojiye ne söyler? Toplumsal gerçekliği kavramada, soruşturmada, araştırma ve çözümlemede ‘edebiyat’ bize ne söyler? Başlangıç sorularımız bunlardı.”diyor İsmail Coşkun kısa sunuş yazısında. Kitap tam olarak bu sorular etrafında şekilleniyor. İlerleyen yazılarla birlikte soruların zenginleştiğini, yer yer spesifikleştiğini ve böylece konuya dair farklı tartışmaların açıldığını fark edecektir okur. Böylece bu iki alanın birbiriyle olan ilişkisinin çok daha güçlü noktaları da belirginleşecektir.

TÜRKİYE’Yİ OKUMA
Kitapta her birinin kendi sorusu, kendi cevabı olan beş farklı yazı var. Bunlardan birincisi kendisini aynı zamanda “öykücü” olarak da tanıdığımız Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Köksal Alver’in “Edebiyat Sosyolojiye Ne Anlatır?” başlıklı yazısı. Bu iki alanın birbiriyle ilişkisini çok temel düzeyde ele alıyor Alver; kendi ifadeleriyle yazının, “(…) ağırlıklı olarak bir sosyoloğun, bir sosyoloji talebesinin, sosyolojik okumalar yapan bir kişinin edebiyattan ne alacağıyla ilgili, edebiyatın ona ne söylediğiyle ilgili” olduğunu vurguluyor ve “Bir sosyolog edebiyat okursa ne olur? Edebiyat neyi anlatır? Edebiyat nasıl anlatır?” soruları üzerinde duruyor. İkinci yazı, Alver’in fikirlerini biraz daha açan, derinleştiren Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümünden, “mektepli bir edebiyatçı” olan M. Kayahan Özgül’e ait: “Sosyoloji, Edebiyatın Nesi Olur?” Toplumsal olanı ele alırken, yerelliğe vurgu yapan Özgül, her toplumun kendi iç dinamikleriyle tarihsel süreçte var olduğunu dile getirirken, edebiyatın da bu süreç içerisinde, aynı yerellikten beslendiği üzerinde duruyor: “Yerli bir malzemenin üzerine yabancı bir teknikle bir sanat veya bilim kurmaya çalışıyoruz. Kendi haline bırakılsa, belki bu toprakta Isparta gülü yetişecek.” diyen Özgül, bu yerelliğin edebiyatı da sosyolojiyi de anlamak için önemli olduğunu bir kere daha vurguluyor.

Bir sonraki yazı Ankara Üniversitesi emekli öğretim üyesi Kurtuluş Kayalı’nın “Türk Romanı Ekseninde Türkiye’yi Okuma Teşebbüsü ile Sosyolojik Metinlere Yansıyan Türkiye Fotoğrafı Arasında Bağlantı Kurulabilir mi?” başlıklı yazısı. Kurtuluş Kayalı, sosyolojinin imkânlarını sanat, sinema, edebiyat alanlarıyla sentezlemeyi, belli bir tarihsellik ve nedensellikle konuya yaklaşmayı önemseyen bir isim. Bu yazısında da edebiyatın sosyolojiyle ilişkisini son derece spesifik bir başlık altında birleştirmiş, kendi yaşam tecrübelerinden de yola çıkarak edebiyat ve sosyoloji (ve hatta tarih) arasında güçlü bir bağ kurmuş. “Bizde edebiyatçılar sosyal bilimciler gibi, belki de sosyal bilimcilerden daha fazla toplumla ilgili.” vurgusunu yapan Kayalı, edebiyatın sosyolojinin neresinde durduğunu da net bir şekilde gösteriyor.

VAZGEÇİLMEZ TEMA
“Edebiyat ve Sosyolojinin İmkânları” başlıklı yazı, yazar Ayfer Tunç ve MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı’ndan Handan İnci’nin ortak konuşmasına dayanıyor. Handan İnci’nin edebiyat ve sosyoloji ilişkisine “Türk romanının vazgeçilmez teması olan Batılılaşma/modernleşme ekseninde” yaklaşması, yerel olandan hareketle ortaya çıkan bu karşılıklı temasın yakın tarihteki köklerini görmek açısından önemli. İnci’nin, Türk toplumunun modernleşme serüvenini anlamak için yapılan pek çok çalışmanın bu bağlamda kaleme alınan romanlara sık sık değindiğine dair vurgusu; edebiyatı sosyolojiye yaklaştıran en önemli tarihsel dinamiklerden de biri aslında. Ayfer Tunç, edebiyatı daha evrensel değerler etrafında, varoluşsal bir boyutta ele alıyor. Edebiyatın, nihai kertede sınırları yok eden gücünden bahseden Tunç, farklı dinamiklerden hareket etse de belli bir hedefte buluşma anlamında da bir ortaklık kuruyor sosyoloji ve edebiyat arasında.

Son yazı, İÜEF Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Ayşen Şatıroğlu’nun kitabın ismine nazire yapan “Sosyoloji ve Edebiyat” başlıklı yazısı. “Sosyoloji, genelde sanata, özelde ise edebiyata toplumsal bir olgu olarak bakar.” diyen Şatıroğlu, sanatın tanımında insanla gerçeklik arasındaki estetik ilişkinin var olduğu noktasına vurgu yapıyor. Edebiyatçının sosyoloğa göre çok daha özgür olduğunu da ifade eden Şatıroğlu, edebiyatçı ile sosyoloğun her şeye rağmen farklı noktalarda durduğunu da ifade ediyor.

Edebiyat ve Sosyoloji, İÜEF Sosyoloji Bölümünün seminerler dizisinin ilk kitabı. Sunuşta da belirtildiği üzere artık her yıl düzenli olarak yapılan seminerlerin matbu hali ile karşılaşacağız. Sosyolojinin sınırlarını aşan bu seminerler, ele aldığı konu bağlamında yeni sorular üreten, farklı okumalara da kapı aralayan çalışmalar aslında. Metin sonlarındaki soru cevap bölümlerinden tutun, metnin bütününe hâkim olan konuşma havasının, kitabın ortalama bir okur tarafından da ilgiyle okunacağının bir göstergesi. Bakalım bir sonraki kitapta sosyolojiye kim eşlik edecek. Bekleyip göreceğiz.

___________________________
* Star Kitap, 16 Haziran 2018.


Çoksesli Bir Haykırış: Deccal İncili *

fırat caner deccal incili

Deccal İncili, akademisyen ve şair/yazar Fırat Caner’in, Heyamola Yayınları’ndan çıkan, anlatı türündeki yeni kitabı. Caner’i daha önce, 2013 yılında kendisine şiir dalında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandıran Zeval isimli şiir kitabının yanı sıra, Hayıflanma (2013), Geyiğin Laneti (2013) ve Kuşla Kediye Ağıt (2014) adlı eserlerinden de hatırlıyoruz. Farklı türlerde eserler vermekten imtina etmeyen Caner’in son eseri Deccal İncili de kolaya kaçmayı sevmeyen okurların ilgisini çekecek türden.

Deccal İncili beş ana bölümden oluşuyor. Bunlar, “Metinde Yeri Belirtilmemiş Dipnotlar”, “Eski Ahit”, “Yeni Ahit”, “Deccal İncili” ve “Yobaz” başlıklarını taşıyor. Birbiriyle tam olarak organik bir bağı bulunmayan bu bölümlerde yazar, farklı seslere konuşma imkânı tanıyarak, metnin bütününde farklı ideolojilerin, ahlâkî ölçütlerin veya yaşam şekillerinin gündeme gelmesini sağlıyor. Büyük bir bağ(lantı) olmamasına rağmen bu bölümler arasında diyalektik bir ilişki olduğunu, metnin bütününü göz önüne aldığımızda görmekte zorlanmayacağız diye düşünüyorum okur olarak. Caner’in kurmaya çalıştığı anlatı dünyası, modern romanın temel dinamiklerinden olan “çokseslilik” kavramını akla getiriyor. Bu anlamda Mihail Bahtin’in çokseslilik için “orada bütün sesler özerktir” önermesini hatırlıyoruz. Bahtin’e göre anlatıcıların romandaki söylemleri kendi başlarına bir anlam ifade eder ve yazarın ideolojisine bağ(ım)lı değildir. Çoksesli romanlarda yazarın asıl yapmak istediği daha demokratik bir ortam yaratmaktır. Bu anlamda Caner’in metninin temel dinamiğinin Bahtin’in de vurguladığı çokseslilik olduğunu söylersem aşırıya kaşmış olmam diye düşünüyorum.

“Metinde Yeri Belirtilmemiş Dipnotlar” aforizma olarak tanımlanabilecek, süreklilik içerisinde ilerlemeyen cümle ve paragraflardan oluşuyor. Cümleleri kuranın kim olduğu belirsiz. Cümlelerin sahibi bizzat yazar olabilir; yani yukarıda da bahsedildiği gibi metnin çoksesliliğine yazarın bu şekilde dâhil olduğu varsayılabilir. Bahsi geçen konular belli bir çerçeve içine sığmasa da dünya düzeniyle ilgili çeşitli kaygılar ve rahatsızlıklar anlatıcının dile getirdiği konuların temelini oluşturuyor diyebiliriz. Bu bölümün 14. maddesinde anlatıcı, […] Hakikatin ancak bir kısmıyla yüzleşebildiği bir olasılıklar yığını olduğunu anlayıp kalemi eline alması yirmi altı yılını aldı.” diyerek, bu çoksesli dünyadaki gerçeklik kavramının eğretiliğini vurguluyor. Birden çok gerçeğin veya doğrunun yer aldığı çoksesli romanların nesnel dünyaya bakışı da anlatıcıların dünyayı algılama biçimi kadar ve anlatıcıların eleştirel tutumu şeylerin algılanış biçimine yönelik. İnsanın dünyayı algılaması çoğu zaman kendi penceresinden oluyor ve insan bu yüzden de kendi ideolojisi dışına çıkarak başkalarını dinlemeyi beceremiyor belki de. Deccal İncili’nde yazarın yaptığı biraz da başka seslere fırsat vermek diye düşünüyorum.

Kitaba da adını veren “Deccal İncili” adlı bölüm, metnin en uzun bölümü ve bu bölümde konuşan, kutsal kitaplarda bir kötülük timsali olarak gösterilen Şeytan. Şeytan, bu uzun bölümde, geleneksel imgesini yıkmaya çalışıyor. Bunu yaparken bir yandan da Tanrı ile hesaplaşma içine giriyor. Metnin bir başka bölümü olan “Yobaz”da yine farklı bir ses yükseliyor. Bu bölümün anlatıcısı, Şeytan gibi belirgin bir varlık değil bir imgeden ibaret. “Yobaz” imgesi de tıpkı “Deccal İncili” bölümündeki Şeytan gibi özerk bir yapıya sahip ve kendi ideolojisini aktaran bir ses. Yobaz, yaygın tanımının aksine, kendi ideolojisini savunurken bir yandan da onu eleştirebilen bir yapıya sahip. Aydın olarak nitelendirilen insanların bir yansıması gibi görünen Yobaz, çoğu zaman onları eleştirerek konuşuyor. Bu da metindeki çoksesli armoninin bir başka göstergesi.

Deccal İncili, kendi içinde farklı alt bölümlere yer veren ve farklı seslerle var olan bir metin. Yazar, metnin çeşitli kısımlarında sesini yükseltiyor olsa da diğer seslere müdahalede bulunmuyor ve onların seslerini/söylediklerini etkilemiyor. Deccal İncili, bütünsellik içerisinde bakılırsa anlatıcılarına kendi ideolojilerini savunabilecekleri demokratik bir ortam tanıyor. Caner’in edebi dili ile zenginleşen anlatı, kendi alt türü içerisinde dikkate değer bir yerde konumlanıyor. Zor metinlerden korkmayan okurların mutlaka ilgisini çekecek Deccal İncili.

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 32. Sayı, Mayıs 2018.

 


“Kör Islık”ın Sesi Ne Kadar Uzağa Gider? *

kör ıslık

Kör Islık, ismini farklı dergilerden tanıdığımız, üç yıla yakın zamandır da Öykülem dergisinin yürütücülüğünü yapan Eyüp Tosun’un Tefrika Yayınları tarafından piyasaya sürülen ilk öykü kitabı. Dil cambazlıklarından, yapmacık kurgulardan, gelişigüzel cümlelerden uzak; iyi düşünülmüş, üzerinde çalışılmış, öykünün dar alanda kullanılabilecek ne kadar imkânı varsa bunlardan pek çoğunu ustalıkla kullanmayı başaran bir ilk kitap aslında Kör Islık. Eyüp Tosun’un uzun yıllardır öykü üzerine düşündüğünü ve çalıştığını belli eder nitelikteki öyküleri, tanıdık olduğumuz küçük dünyaların kapılarını açıyor bize.

Kör Islık 9 + 11 öyküden oluşuyor. On bir öykü, Tosun’un, “Kısa’lar” ana başlığıyla kitabın en sonunda yer verdiği kısa öykülerinin sayısı, ancak ben kısalıklarına rağmen hepsi ayrı bir hikâye taşıdığı için toplam öykü sayısının yirmi olduğunu söylemekte bir sakınca görmüyorum. Bu öyküler büyük ölçüde birbirinden bağımsız şekilde kurgulanmış olsa da Tosun’un kurduğu anlatı atmosferi içerisinde hepsi bir şekilde birbirine yaslı duruyor. Yazarın dil ile kurduğu naif ve doğal ilişki, öykülerin tamamında kendini hissettiriyor. Buna bir de anlatı atmosferinin bütünselliği eklenince, Eyüp Tosun’un öykü dünyasının genel havasını solumak daha kolay oluyor. Aşk, umut, keder, sevinç, hüzün, hayal kırıklığı… Kör Islık’ta insanın mayasına dair pek çok ortak duyguya rastlamak mümkün. Tabii bu büyük ortaklık okurun da öykülere daha kolay temas etmesine yardımcı oluyor dersek yanılmış olmayız sanıyorum. Bu anlamda, öykülerin içine girmek, onlarla hemhal olmak bir hayli kolay. Metruk Şifa ile bir apartmanın dairelerinde dolaşacak, belki siz de “İnsan doğduğu evden uzaklaştıkça mutsuzlaşıyor,” diyeceksiniz yazar gibi. Münir Bey’in kesmeyen bıçağı; Selim Oymaz’ın hüzünlü bakışları olacaksınız. Nihayetinde biraz içiniz burularak, yer yer tebessüm ederek, o öykü karakterlerinden biri olacak, bir köşede bekleyeceksiniz. Kör Islık’taki insana dokunan öyküler, bir çırpıda sizi içine çekecek mutlaka.

Edebi eser derken kastettiğimiz şey,” diyor Terry Eagleton Edebiyat Nasıl Okunur? başlıklı metninde, “kısmen, ne söylediği nasıl söylediğine dayanarak alınması gereken eserdir.” Bu cümle, öykü yazarları için daha çileli bir yolculuğun da ifadesi olabilir. Öyle ki öyküde kullanmanız gereken alan daha sınırlı, buna nazaran anlatınız ortalama bir romandan daha derin olabilir. Dil ile kurulması gereken denge burada daha net fark ediliyor. Söylenen kadar, söyleme şekli de ayrıca anlam kazanıyor. Bunun Kör Islık’taki en güzel örneği, Eyüp Tosun’un kitabın sonuna sakladığı ve “Kısa’lar” ana başlığıyla topladığı bazıları kısa, hatta bazıları tek cümlelik olan öyküleri. Belki de kitapta, anlatının sınırlarının en çok zorlandığı öyküler bunlar. Örneğin Kapı Zili adlı öyküsü, “Birinin gelecek olma ihtimali onu tüm işlerinden alıkoyuyordu.” şeklinde. Tek cümlelik bu küçürek öykü, zihnimizde öyle bir yankılanıyor ki yazarın anlatısı devasa boyutlara varıyor ve böylece yazının gücünü, etkileme alanını ve sınırsızlığını çok derinden hissediyor okur. Kitapta bu duyguya sık sık kapılmanız olası.

Kör Islık’ta anlatılan öyküler mutlaka yabancısı olmadığımız hikâyeler. Belki bizim, belki yakın bir dostumuzun, belki yan komşumuzun başından geçen sıradan öyküler. Öyküleri çizginin bir basamak üzerine taşıyan da yine yukarıda belirtildiği gibi Tosun’un anlatı dili ve o dil ile oluşturduğu anlatı dünyasının zenginliği. Yarım kalmış aşklar, hayata kırgın adamlar, her şeye rağmen umudunu kaybetmemeye çalışan insanlar ve bazen de hayatın o karmaşık gürültüsü içinde kör bir ıslığı uzayın sonsuz boşluğuna savururken kendini kaybedenler… Köşeyi dönünce karşılaşabileceğimiz bir hikâyenin tanığı yapıyor bizi Eyüp Tosun, dili yormadan, zihni zorlamadan. Kör Islık belki de bu yüzden bir çırpıda okunabilecek, etkisi uzun sürecek ve damakta mutlaka yoğun bir tat bırakacak öyküler toplamı. Bundan sonrası kendi hikâyesini görmek isteyen okurlara kalmış. Çünkü ne olursa olsun bir metnin en önemli parçası okurdur. Yani Eagleton’ın söylediği gibi: “Okur yoksa edebiyat da yoktur.”

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 31. Sayı, Nisan 2018.

 


Ardını Bilmediğin Kapıları Aç! *

Deneysel öykünün genç ve başarılı isimlerinden Orçun Ünal, ilk öykü kitabı Dekadans ve Ölüm’den (Raskol’un Baltası Yayınları, 2014) dört yıl sonra, Everest Yayınları etiketiyle piyasaya sürülen yeni öykü kitabı Bu Ben Değilim ile okurlarını tekrar selamladı. Ünal’ın ismini farklı edebiyat dergilerinde görmeye alışkınız. Yeniliğe açık, kendini kolay kolay tekrar etmeyen, postmodern edebiyatın pek çok imkânını ustalıkla kullanan ve farklı biçimler denemekten korkmayan yazar, Bu Ben Değilim’de de büyük ölçüde bu çizgisini sürdürüyor. Orçun Ünal’ı kendi kuşağı içerisinde farklı bir noktada konumlandıran da bu farklılığı olsa gerek. Sadece içerik olarak değil, biçim olarak da öyküye ciddi mesai ayırdığı, öykü üzerine düşündüğü fark edilen Ünal, yeni öykü kitabı ile de sözünü ettiğim şahsına münhasır yerini korumaya devam edecek gibi görünüyor.

1, 1+1, 1-1, 0 ve½ şeklinde beş farklı ana bölüme ayrılmış olan Bu Ben Değilim toplamda 15 öyküden oluşuyor. İlk öykü kitabı Dekadans ve Ölüm’e oranla Bu Ben Değilim’de biçimi bir nebze daha geri plana attığı söylenebilir Orçun Ünal’ın. Bu anlamda klasik anlatı biçimine yakınlaşmış gibi görünse de yenilikçi ve çizgi dışı duruşunu kaybettiği kesinlikle söylenemez. Tıpkı ilk kitabında olduğu gibi yeni kitabında da sınırları zorlayarak zihnin derinliklerinde, karanlık köşelerinde, keyifli ancak bir o kadar da zor bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Yaşama ve ölüme dair ne varsa, Orçun Ünal’ın öykülerinde bunlardan izler bulmak mümkün. Öyküler bir çırpıda okunup bitirilebilecek metinler olsa bile zihindeki etkisi çok daha uzun sürüyor. Bu anlamda okunması kolay ancak hazmedilmesi zor öyküler. Belli ki Orçun Ünal da bunun farkında. Kutsal Olmayan Üçleme adlı öyküsünde geçen cümleler, belki de bu farkındalığın bir dışavurumu: “Ansızın fark ediyor ki herkesin anlayabileceği bir dilde yazılmamış metni,” diyor Orçun Ünal ve soruyor: “Hem öyle bir dil var mı dünyada? İnsanlar dillerle ayrılmış birbirlerinden. Diller duvarlardan daha aşılmaz, kapılardan daha kapalı, parmaklıklardan daha güçlü. O zaman nasıl ulaşacak metni herkese?”Bu açıdan bakılırsa, Orçun Ünal’ın öykülerinin, “Edebi eserlerde dil, gerçekliğin yahut deneyimin basit bir aracı değil, esasıdır,” diyen Terry Eagleton’ı hatırlatıyor olması da tesadüf değil muhakkak. Bu Ben Değilim’de okurun çıkacağı zorlu yolculuk için öngörülebilir bir rota yok. Ünal, boşlukları seviyor ve okuru yönlendirmekten ziyade onlara geçebilecekleri kapıları gösteriyor. Bu kapıların ardında ne olduğu, biraz da okurun metinle kurduğu ilişkiye; metni alımlama ve yorumlama biçimine bağlı diye düşünüyorum. Çünkü –yine Eagleton’dan bir alıntıyla ifade edecek olursak-, “Okur, daima yazarın kafasında kurduğunu düşündüğü şeye boyun eğmek zorunda değildir.” Bu anlamda Orçun Ünal’ın da okurları serbest bıraktığı, -varsa öyle bir şey- kendi gerçekliğine inandırmaktan ziyade, farklı gerçekliklerin mümkün olduğunu gösterdiği söylenebilir.

Orçun Ünal, bir tür olarak “öykü” üzerine olduğu kadar, bizatihi yazı ve dilin kendisine dair de düşünmeyi seven bir yazar. (Dil üzerine çalışan bir akademisyen olduğunu da belki hatırlamak gerekli.) Öykülerinde de yazının ve dilin imkânlarını felsefi bir düşünce temelinde kurgulaması, bunun en açık göstergesi gibi duruyor. Bunun dışında Bu Ben Değilim’de de ilk öykü kitabında olduğu gibi ölüm, intihar, hafıza, benlik gibi temaları gündeminden düşürmüyor. Hayal ile gerçek arasında kurduğu sağlam köprüde, çoğu zaman okuru yalnız bırakıp kendi yolunu bulmasını bekliyor. Kitabın son öyküsü olan Duvar: Bir Yürüyüş’te de söylediği gibi: “Evi sırtında olanın yalnızlığı bakidir.” İlk kitabında kendi öykü evrenini incelikle kurmaya çalışan Orçun Ünal, yeni kitabı Bu Ben Değilim’de de bu evrenin duvarlarını sağlamlaştırıyor. Biçim ile içeriği son derece ustalıkla harmanlayan yazar, ele aldığı temalar bakımından da bundan uzun yıllar sonra da hatırlanacak, hiç eskimeyecek metinlere imzasını atıyor. Yalnız yürümekten, ardını bilmediği kapıları açmaktan korkmayan okurlar, Orçun Ünal’ın öykü evreninde kaybolmayı mutlaka göze alacaktır.

____________________________
* Star Kitap, 10 Mayıs 2018.

 


Neden Sorusu Etrafında “Bir Sürü Endişe” *

bir sürü endişe

Bir Sürü Endişe, 2017’nin Kasım ayında Sel Yayıncılık tarafından piyasaya sürülen, yönetmen ve senarist (ve belki “şair” de demeliyiz) Onur Ünlü ile Alper Kırklar’ın yapmış olduğu bir hayli uzun nehir söyleşi kitabı. Söyleşiler, hele de nehir söyleşiler, yazarla (ya da burada olduğu gibi bir yönetmen veya senaristle) direkt temasa geçilerek yapıldığı için, son derece ilgi çekici edebi metinlerdendir bana kalırsa. Onur Ünlü ile yapılan bu nehir söyleşi de oldukça ilginç satırlar içeriyor. Bir şekilde hep başkaları (izleyiciler, sinema eleştirmenleri vs.) tarafından yorumlanan ve belki de zaman zaman aşırı yoruma kaçılarak Ünlü’nün vurgulamaya çalıştığı noktaların bir adım ötesine uzanan açıklamaları bu sefer kendisinden dinleme imkânı buluyoruz. Böylece kişisel hayatından şairliğine, yaptığı filmlerden okuduğu metinlere, dünya görüşüne kadar pek çok farklı konuda son derece akıcı ve eğlenceli bir diyaloglar bütünü çıkıyor karşımıza.

Kitap, “Bir fikir kendi başına parlak olabilir ama temel fikre hizmet etmiyorsa bir işe yaramaz,” diyen Onur Ünlü ile Alper Kırklar arasında yaklaşık bir buçuk aylık bir süreçte gerçekleşen konuşmalar bütünü. Her ne kadar ilk bakışta farklı başlıklar altında bulunan on tane söyleşiyle karşı karşıyaymışız gibi görünse de aslında bu konuşmalar süreklilik arz eden bir bütünün parçaları. En başta çocukluk yıllarından ailevi hayatına ve üniversite dönemine; ilgisini çeken, beslendiği metinler ve yazarlardan şiirle tanışmasına kadar daha ziyade özel hayatına odaklanan bir çerçevede başlıyor söyleşi. Sonrasında ise tek tek ve kronolojik olarak filmleri üzerinde duruluyor. Onur Ünlü sevenlerin zaten bir hayli beğeneceğini ve besleneceğini düşündüğüm Bir Sürü Endişe, aslında onun filmleriyle direkt ilişkisi olmayan sinema izleyicilerinin de ilgisini çekebilecek noktalar içeriyor.

Onur Ünlü’ye dair en dikkat çekici bulduğum hususlardan birisi aslında sinemaya inanmaması ve sinemanın ne olduğu üzerine sık sık düşünmesi: “Sinemanın ne olduğu sorunu ahlaki bir sorundur. Çünkü sinema parayla yapılır. Parayla bu kadar içli dışlı olan herhangi bir şeyin, her zaman ahlak sorunu vardır,” diyen Ünlü sinemanın modern bir icat olduğu üzerinde duruyor. Kapitalist sermaye ilişkilerinin görmezden gelinemeyeceği sinema sektörünü belki de bu yüzden sık sık sorguluyor Ünlü ve ekliyor: “Hep beraber aya gidersek şiir yazarız ama aya gidersek sinemayla uğraşır mıyız, emin değilim.”

Ünlü’nün filmlerini takip edenler, onun gerçekle kurduğu ilişkiye dikkat etmiştir. Bu ilişki aslında onun hayatla kurmaya çalıştığı iletişimin de bir sonucu bana kalırsa. “Bütün mevzu,” diyor Onur Ünlü, “algı mevzusu.” ve ekliyor: “Biz dünyada niye olduğumuzu bilmiyoruz. Biz dünyada niye olduğumuzu anlamlandırmaya çalışıyoruz. Dünyada olma halimize bir anlam atfediyoruz ve atfettiğimiz şeye inanıyoruz. Yoksa deliririz, gerçekle bağlantı kuramayız.” İşte onun filmlerinin masalsı boyutunu da bu bağlantı kurma çabası oluşturuyor dersek yanlış olmaz diye düşünüyorum. “Bir tane problem var: Burada ne yapıyoruz?” sorusu etrafında, kendi cevaplarını üretmeye çalışıyor Ünlü. Bir Sürü Endişe de bu cevapları daha da açtığı ve filmlerine dair açık yüreklilikle pek çok ayrıntı verdiği, filmlerinin karanlık veya bulanık taraflarını aydınlattığı cümlelerle dolu.

Sözün özü, Bir Sürü Endişe, Onur Ünlü’ye dair pek çok sorunun cevabı niteliğinde. Sadece filmleriyle değil, dünya görüşüyle ilgili de epeyce soru işareti silinecek kafanızda. Seveni kadar sevmeyeni, hatta kendisinden nefret edeni de olan bir isim Onur Ünlü. En azından çevremde böyle düşünen pek çok insana rastladım şahsen. Ama her şeye rağmen, fikirlerine katılsak da katılmasak da, filmlerini sevsek de sevmesek de, bu kitap en kötü ihtimalle “burada ne yapıyoruz?” sorusunu sorduracak okuyanlara bence. Ve bu soruya cevap aramakla başlayacak pek çok şey. Mutlaka…

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 30. Sayı, Mart 2018.


2017 Öykü Soruşturması: Öykünün Neresindeyiz? *

Mevsim Yenice ​• Tunç Kurt ​• Caner Almaz ​• Oğuzhan Yeşiltuna • Gamze Arslan

 Mustafa Orman • Güray Süngü • Orçun Ünal


2014 yılında bir hayli öykü kitabı çıkmıştı piyasaya. O tarihten bu yana dalgalı bir şekilde seyretse de dolaşıma pek çok yeni öykü kitabının girdiği aşikâr. 2017, bu yönüyle 2014’e benziyor diye düşünüyorum. Bazılarının ilk olduğu pek çok yeni öykü kitabı okurla buluştu. Öyküye karşı olan bu ilgi mutlaka sevindirici. Ancak bu kadar çok kitabın piyasaya çıkmasının yayıncılık sektörünün geçmişe nazaran bir hayli büyümüş olmasıyla da ilgisi vardır diye düşünüyorum. “İyi” ile “kötü” ayrımını nasıl yapacağımıza dair elimizde ne yazık ki bir rehber yok. Ucu keskin iyiler ve kötüler var mı gerçekten, bundan da emin değilim. Ama şahsi fikrim, her şeye rağmen öykünün de bir matematiği olduğu yönünde. Öyle ki bazen bir virgülün, fazladan tek bir kelimenin öyküdeki (aslında bütün edebi türlerde bu böyle) akışı bozduğunu söylemek yanlış bir çıkarım olmayacaktır. “İyi/kötü öykü nedir” sorusunun yerine belki de sormamız gereken “Öyküde ne arıyoruz,” sorusudur.

Büyük ölçüde kişisel merakımla yola çıktığım, acaba başka öykücüler bu konuda ne düşünüyor diye sorguladığım bu düşünceler ışığında, “öznel” değerlendirmelerle cevaplanacağını düşündüğüm iki soru geldi aklıma. (Bu arada soruların Öykülem dergisinden Eyüp Tosun’la bir sohbet esnasında ortaya çıktığını da vurgulamam gerek.) Bir şekilde iletişim kurduğum pek çok arkadaşın soruşturmaya katılma konusunda yardımcı olmasına da ayrıca sevindim. Sorulara içtenlikle cevap veren bütün öykücülere ayrı ayrı teşekkür etmek isterim buradan. Bu arada, kadın öykücü sayısının azlığını, katılan iki isim dışında ulaştığım başka iki ismin soruşturmaya katılmayacağını belirtmelerinden kaynaklandığını da ayrıca ifade etmem gerek. Bu küçük soruşturmanın öykü dünyasında taşları yerinden oynatacağını falan düşünmüyorum tabi. Ama yine de öyküye dair küçük de olsa bir kanal açıp zerre katkı sağlarsa; meseleye daha fazla kafa yorulmasına sebep olursa ne mutlu bana.


  1. 2017’de çıkan öykü kitaplarından beğendiğiniz ve beğenmediğiniz bir kitabı, nedeniyle birlikte söyler misiniz?
  2. 2014’ten sonra 2017 de pek çok yeni (ve bazıları ilk) öykü kitabının çıktığı yıl oldu. Bu kadar çok kitabın çıkmasının öyküye olumlu olumsuz etkileri nelerdir sizce? 

2) soruşturma mevsim yenice

Fizik eğitimi aldı. 2015 ve 2016’da Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulundu. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlandı. İlk öykü kitabı Tekme Tokatlı Şehir Rehberi Everest Yayınları’ndan çıktı.

 

Mevsim Yenice

  1. 2017,  okur olarak kendimi şanslı hissettiğim yıllardan biri. Okuduğum hemen hemen tüm kitaplar keyif verdi diyebilirim. O nedenle beni hayal kırıklığına uğratan bir kitap olmadı. Engin Türkgeldi’nin Can Yayınları etiketiyle yayımlanan Orada Bir Yerde isimli öykü kitabı beni en çok heyecanlandıran, etkileyen kitap oldu. Kitabın en ilgi çekici yanlarından biri, Türkgeldi’nin hiç bir ayrıntıyı es geçmeden, incelikle kurduğu atmosfer. Savaşlar, saat kuleleri, büyük salgınlar, kitabeler ve bu coğrafyaya hizmet eden karakterler. Her öykünün kendine has dünyasında gezerken, bir sonraki öyküde bir diğerinden iz bulmak zekice kurgulanmış bir bütünün parçası elbette. Yabancısı olduğum toprakları arşınlarken, tanımadığım dünyalara buyur edildiğimi hissettim. Hem de bu öyle bir buyur etmek ki, kitap bittiğinde ben de artık Orada Bir Yerde, onlardan biri oldum. Değişik bir okuma deneyimiydi benim için.

  1. Ben öyküye verilen önemin artmasında kötü bir yan göremiyorum. Görmek de istemiyorum. Çıkan işlerin nitelikli olup olmadığı tartışma konusu şimdilerde. Konu üretimse beğenenlerin olacağı gibi olmayacağı da aşikar. Herkes kendi beğenisine göre “iyi kitap” skalası belirliyor bir okur olarak. E o halde yine en güzel sonu zaman yazacak. Bu çeşitliliğin devam edip etmeyeceğine okur zamanla karar verecek, bu hep böyle olmadı mı?

 

Tunç Kurt

2) soruşturma tunç kurt

Çeşitli dergilerde öyküleri yayınladı. Herkesin İçinde Hiç Olmak, Annemin Kuşları, Bay Prada Nasıl Öldürüldü kitaplarını yazdı.

 

  1. 2017’de basılmış herhangi bir öykü kitabını okumadım. 2016’da çıkan öykü kitaplarının neredeyse hemen hepsini okudum ve elle tutulur 3-5 öykü kitabı dışında başka kitapla karşılaşmadım. Okuduğum öykülerin çoğu, içselleşmemiş meselelerin melodrama dönüşmüş anlatıları, hatta santimantal metinlerdi. Yine birçoğu nostaljinin ağına düşmüş, giriş-gelişme-sonuç öyküleriydi. Okumalarım bu şekilde ilerlemesi beni rahatsız ettiği için öykü okumalarını bıraktım. Bu benim için zaman kaybı olduğu gibi, beni köreltiyordu aynı zamanda. Bu yüzden 2017 okumalarımı çocuk edebiyatı ve romana ayırmaya karar verdim. İsim vermeye gerek yok diye düşünüyorum, iki kitap arasına 2 yıl gibi kısa bir süre koyan her öykücüyü beğenmediğim kitaplar listesine dâhil edebiliriz. Acelecilik hissi belli oluyor. Öykünün raf ömrü kısa olabilir lakin olgunlaşması oldukça zaman isteyen bir tür. Öyküde damak tadı iyi olanlar zaten bunu bilir.

  1. Benim gibi ilk kitap heyecanını 2010’da yaşayanlar az çok tahmin edecektir. Günümüzde basılan pek çok öykü kitabı 2010’da şansını deneseydi bu kitaplar basılmazdı. O zamanlar bu kadar öykü basan yayınevi olmadığı gibi, öykü lafını duyan yayıncı kitabınızı basmamak için bin dereden su getirirdi. Ne oldu da bu kadar öykü kitabı basıldı anlamak güç. Arz ve talep ilişkisi dâhilinde olduğunu sanmıyorum. Ortada büyük bir matematik hatası var. Yani ben öykünün yükselişte olduğuna inanmıyorum. Hatta 2010’lara dönüş kaçınılmaz olacak diye düşünüyorum. Bu öykü enflasyonu beraberinde krizi de getirecektir. Getirmeli de. Belki de bu sayede öykü küllerinden var olacak.

 

2) soruşturma caner almaz

Çeşitli dergilerde öykü ve yazılarıyla yer aldı. Kırgın Anlatıcı adlı ilk öykü kitabı Alakarga Yayınları etiketiyle çıktı. Ne Okuyorum adlı sivil edebiyat platformunun emekçilerinden biri.

Caner Almaz

 

  1. Engin Barış Kalkan’ın İletişim Yayınları etiketiyle çıkan Maveraünnehir Nereye Dökülür? isimli öykü kitabı, 2017 yılında okuduğum en başarılı öykü kitabıydı, diyebilirim. Kalkan’ın kitabı bir ilk kitap; ilk kitabında birçok açıdan olgunluğa erişmiş bir yazarın öykülerini okumuş olmak beni etkiledi. Dil ve üslubun oturmasının yanında, olay ve mekân seçimleri, karakter tahlilleriyle, her açıdan doyurucu bir kitap. Beğenmemekten ziyade, kendi öykü anlayışım açısından kendime yakın göremediğim bir dil ve kitap içerisinde farklı postmodern unsurlar uç noktalarda kullanıldığı için Erhan Memiş’in Geceleyin Gökyüzü (Koç Üniversitesi Yayınları) isimli öykü kitabını buraya yazabilirim.

  1. Çokça öykü üretilen bir dönemde olduğumuz aşikâr. Bu üretimin birkaç senedir yaygınlaşan dergi ve fanzin yayımcılığının sonucu olduğunu düşünüyorum. Birkaç yıl öncesine kadar bağımsız dergileri ve fanzinleri sayabilirken, artık takip etmekte zorlanıyorsunuz. Hatta takibi bırakıyorsunuz. Genç cenahın bu tarz girişimlerde bulunması takdir edilesi. Lakin şahsi düşüncem şöyle bir handikap söz konusu: Dergilerde öyküleri, şiirleri çıkan genç arkadaşlarımız iyi yazdıklarını, nitelikli ürettiklerini düşünmeye başlıyorlar. Ve çalışmıyorlar; iyi yazmanın yolu ciddi çalışma ve okumadan geçer. Buralarda yetiştiğini, gelişimini tamamladığını düşünen arkadaşlarımız dosyalarını yayımlatmanın derdine düşüyorlar. Yayınevlerinin işi gerçekten çok zor. O kadar dosya içerisinden doğru dosyayı bulabilmek gerçekten meşakkat. İyi öyküyü bulup okuyabilmek, içinde bulunduğumuz dönemde iyice zorlaştı… Özellikle bu yıl çok fazla ilk öykü kitabının çıkması, bu birikmişliğin bir ürünü gibi görünüyor. Lakin bu sene yayımlanan çoğu ilk kitabı okumuş bir okur olarak, iyi sesler, farklı kalemler çıkacağını önümüzdeki senelerde daha iyi göreceğimizi söyleyebilirim.

 

2) soruşturma oğuzhan yeşiltuna

Edremit doğumlu. Çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı. İlk kitabı Ev Yapımı Hüzünler Notabene Yayınları tarafından 2017’de çıktı. Halen Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenimini sürdürüyor. İkinci kitabının çalışmalarına devam ediyor.

Oğuzhan Yeşiltuna

 

  1. Birer okur olarak okuduğumuz kitapların çoğunun iyi olduğuna inandırabiliyoruz kendimizi. Herhangi bir kitabı okumayı seçerek aynı zamanda onu okuma süremiz boyunca pek çok kitaptan vazgeçmiş de oluyoruz. Bu yüzden okurun herhangi bir kitabı beğenmediğini belirtmesi sık görülmeyen ve hayli zor bir durum fikrimce. Zor olandan başlamam gerekirse, her kitabın her okurda farklı etkileşimler doğurabileceği ve bu yüzden de nesnel kötünün olmadığı çekincesini koyarak, Anıl Mert Özsoy’un Korku Yokuş Aşağıydı’sını beğenmediğimi söyleyebilirim. Özsoy’un okurken yazımı aceleye gelmiş izlenimi uyandıran cümleleri ve çokça kullanılmış öykü konularını malzeme edinse de yeni bir şey söylemiyor oluşu beni bunu belirtmeye itiyor. Kendisi ve okurları hoş görsün. Yıl içerisinde çıkan öykü kitaplarından beni en çok etkileyen ise Abdullah Ataşçı’nın Kimse Bilmesin adını taşıyan toplu öyküleri oldu. Tavsiye üzerine arayıp da bulamadığım eski kitaplarıyla birlikte yayımlanmamış öykülerinden de oluşan bu toplamı çıkar çıkmaz alıp okumuştum. Yolun henüz başında olan biri olarak bana bir coğrafyanın, dili anlamsız zorlamalara sürüklemeden ve yaşanmışlıkları romantize etmeden de anlatılabileceğini göstermesi benim için çok değerliydi.

  1. Sayısal artıştan bir kaygı duymuyorum açıkçası. Bugün basılan bin kitaptan yarına kalacak birkaç eser çıkacak elbette. Bırakalım yazan yazsın. Tanıdıkları varsa rahatça, yoksa biraz uğraşarak bastırsın. Bu noktada her kitabın kendi yolunu çizdiğine inanıyorum. Yazarken hangi noktalama işaretlerini kullanmamamız, öyküde olabildiğince sıradan olayları anlatmamız gerektiği gibi tek tipleşmeye yol açan görüşler öyküye zarar veriyor esas. Neyse ki iyi edebiyat bunların hemen ardında, yıkarak varılan bir yerde bulunuyor. Raymond Carver taklidi öykülerde ya da yazmanın bilmem kaç kuralında değil.

Gamze Arslan

2) soruşturma gamze arslan

1986 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı’nı bitirdi. 2016 yılında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde öykü dalında ödüle değer görülen Çerçialan isimli dosyası Varlık Yayınları tarafından basıldı. İstanbul’da yaşıyor. Senaryo yazarlığı ve dramaturgluk yapmakta.

 

  1. Zamanın ve mekânın belirsiz kılınıp karakterlerin adsızlaştırıldığı ve dilin oldukça yalın, aforizmalara boğulmadan, ne anlatmak istediğinden emin bir şekilde kullanıldığı Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’si 2017’nin en beğendiğim öykü kitaplarından biri oldu. Anlatıcıların sesleri o kadar kuvvetliydi ki, biz de okur olarak “Orada Bir Yerde” dolaştık gibi hissettim. 2017 senesi içerisinde çıkan ve okuduğum öykü kitapları arasında kesin sınırlarla “beğenmediğim” bir kitap olduğunu söyleyemem. Belli noktalardan bir okuyucu olarak eksikliklerini hissettiğim ya da bağ kuramadığım kitaplar oldu diyebilirim sadece.

  1. Öncelikle üretimin çokluğunu farklı noktalardan okuyabiliriz diye düşünüyorum. Öykünün serüveni açısından baktığımızda bize heyecan verici gelen bu durum, tüketim hızının yükseldiği bu çağ için göz korkutucu ve endişe verici bir hal almaya başlıyor. Son dönemde “hızlı tüketilen dergi”lerle birlikte öyküde dil, duyuş, dünya, karakter ve biçim kavrayışları silikleşmeye başladı sanki. Bu da ister istemez okuyucunun hep daha fazlasını istemesini ve içerilerde bir yerlerde tortuların kalmasını beklemeden bir yenisine geçmesini beraberinde getirdi. Yine de üretimin fazla olmasını öykü için umut verici buluyorum. Bu durumun ne istediğini bilen okuyucu için eleştirel bir bakış sağladığını ve geliştirilecek seçici tavrın öykü dünyasına yansıyacağını düşünüyorum.

2) soruşturma mustafa orman

Çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı. İzafi edebiyat dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. İlk öykü kitabı Derdin İncinmesi Everest Yayınları’ndan çıktı.

Mustafa Orman

 

  1. Kültürel alan da siyasete benzer bir yapıyla ilerliyor. Orta sınıf tahakkümündeki üstten bakışın karar merci olduğu bir ortamdan bahsediyorum. Ama son sözü dipten gelenler söyleyecektir, deyip asıl konuya geçebilirim: Benim bir şeyler söylemem bir şeyleri değiştirmeyecek bunu da çoktan biliyorum. Bir kavramı, bir olayı reddetme mekanizması yok hiçbir metinde. Buna yazarın yaşamı da dâhil. Her şey kişisel mubahlar meclisinde ağırlanıyor. Eleştirilerde ya herkes çok mükemmel ya da çok berbat. Bu da kişisel sevme biçimini önümüze seriyor. “Ben sizi değil, metninizi sevmiyorum,” cümlesinin ötesinde daha başka şeyler dönüyor. Bu yüzden iyi metin kötü metin noktasını geçtim, bir metin var mı o da belli değil. Birçok öykü kitabı okudum. Bu da benim fikrim: Aynı konuların tekrarı beni eski kuşak yazarlarına kitaplarına götürdü. Çünkü onlar o konuları yazmıştı. Bu yüzden kitaplardan bir iki öykü ya da birkaç pasajın dışında öyle beni kendine çeken bir öykü kitabı olmadı.

  1. Öyküye elbette önemli yönden etkileri oldu. Ama rüzgâr getirdiği bazı şeyleri götürür de. Bir kuşak olamama sorun vardır. Yazılarda geçen “kuşak” kelimesi sadece doğum tarihlerinden ibarettir. Öyküde dile yönelik eğilimlerde örnekler çoğaldı. Kimi metinde hem dille hem de hikâyeyle sorunu varken, kimi metinlerde de hiçbir şeyle sorunu olmayan, bir hevesin ötesine geçmeyen konular yer aldı. Öte yandan çok sesli bir öykü dünyası oluştu. Bu ne kadar iyi tam olarak emin değilim. Sanırım bir diğer kötü yanı da öykü yazarının öykü okuyucusundan daha çok olması. Belki de sadece birbirimizi okuyoruz.

 

Güray Süngü

2) soruşturma güray süngü

Çeşitli dergilerde uzun yıllardır öyküleri yayımlanmakta. Düş Kesiği romanı ile 2010’da Oğuz Atay Roman Ödülü’nü; Kış Bahçesi adlı romanıyla da 2011’de TYB Roman Ödülü’nü aldı. Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi (2012) ve Deli Gömleği (2010) ile Necip Fazıl Hikâye Ödülü’ne layık görüldü.

 

  1. Beğendiklerimi elbette söyleyebilirim. Yıldız Ramazanoğlu, Adem’in Cevap Vermesi; Abdullah Harmancı, Melek Kayıtları; Mukadder Gemici, Nuh’un Kızı. Ama beğenmediklerimi söyleyemem. Ortaya nitelikli bir eleştiri koymadan bu şekilde beğenmedim demek anlamlı değil.

  1. Bu soruya odaklanmak istiyorum bu arada. Çok sayıda öykü kitabı yayınlandı evet. Bundan şikâyet edenler var. Niteliğin düştüğünü söyleyenler var. Bana göre bunlar da pek anlamlı yaklaşımlar değil. Bunca öykü kitabı yayınlanmasının öykü üzerinde olumsuz bir etkisi olmaz. Öykü sanatı açısından bakarsak, nitelik elbette aslolandır ama seviyeyi üst sınır belirler. Alt sınır değil. Beş tane çok iyi kitap çıkar, yüz tane vasat altı kitap öykü çıtasını düşürmeye yetmez. Romanda da böyledir, şiirde de böyledir. O üç beş kitap geleceğe kalır. Öykü sanatı değil de sektörel olarak bakarsak meseleye, çok kitap yayınlanması pazarı genişletir, rakipler üstelik kötü öyküden bile daha kötü sayılabilecek kitaplar. Çok dergi kötüdür, çok kitap yayınlanması kötüdür, herkes yazar oldu, herkes şair oldu gibi yazıklanmaları ben tuhaf buluyorum. Büyük esere inanıyorum. Sanatın bir deha işi olduğuna inanıyorum. Öte yandan bu şikâyetler kimseye bir yarar sağlamaz.

 

Orçun Ünal

2) soruşturma orçun ünal

Uygulamalı tiyatro, Türkoloji ve Karşılaştırmalı Dil Bilimi okudu. 2012’de Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulundu. 2014 yılında altkitap öykü ödülünü aldı. Aynı yıl Raskol’un Baltası Yayınları’ndan Dekadans ve Ölüm adlı ilk öykü kitabı çıktı. Çeşitli dergilerde öyküler yazmaya devam ediyor.

 

  1. Bu soru bana güncel edebiyatı biraz geriden takip ettiğimi fark ettirdi. 2017’de yayımlanan öykü kitaplarından ziyade geçen senelerden kalanlara odaklanıyormuşum demek ki. Son yıllarda Türkiye’de çok fazla öykü kitabı çıktığı için her şeyi sıcağı sıcağına takip etmek zor. Okuma vaktimiz kısıtlı, değerli. Yeni çıkan her kitabı okumak istesek de mümkün değil. Bir yıl gibi kısa bir süre içinde bile kimlerin süzgecin üstünde kaldığı hemen belli oluyor. O yüzden biraz bekleyip titiz seçimler yapmakta fayda var. Yakın zamanda okuduğum güncel bir öykü kitabı var gerçi: Engin Türkgeldi’nin Orada Bir Yerde’si. Sadece bir ilk kitap olarak değil, genel anlamda beğendiğim bir eser oldu. Beğenmediğim kitaplarsa seneye kalsın.

 

  1. Kanımca, az ya da çok kitap yayımlanmasının pek önemi yok. Her halükarda, edebî kalite değişmiyor. On kitaptan da yüz kitaptan da geriye yalnızca üç beş kitap kalıyor. Ne var ki çok kitabın bir medya -özellikle sosyal medya- kirliliği yarattığı açık. Çok sayıda yayın, suyu bulandırıp iyi olana kısa sürede ulaşmamıza engel oluyor. Yine de çok üretim az üretimden iyidir düşüncesindeyim. Hiç kimse, yazmadan daha iyi olamaz. Hepimiz ancak yazdıkça daha iyi yazacağız.

 


*Mavi Yeşil Dergisinin Ocak-Şubat 2018, 109.sayısında yayımlanmıştır.