Category Archives: Dipnot

Çiçekli Bir Bahçeye Varır Umuduyla: Ovada Paldır Küldür *

ovada paldır küldür.jpg

İlk kitabı Derdin İncinmesin (Everest Yayınları, 2016) ile “kitaplı öykücüler” arasına katılan Mustafa Orman, yaklaşık üç yıl sonra ikinci öykü kitabı Ovada Paldır Küldür (Everest Yayınları, 2019) ile tekrar öykü severlerin karşısına çıktı. Mustafa Orman’ın iyi bir dinlenme dönemi geçirdiği, öyküleri okuyanlar tarafından fark edilecektir. Hem muhteva hem de üslup olarak ilk kitabı Derdin İncinmesin’in üzerine koymuş gibi görünüyor yazar. İlk kitaptaki sayıca fazla ve hacimce (görece) kısa uzunluktaki öykülere nazaran yeni kitabında “Mahcup İnsanlar Geçti” ve “Dağda Yel Sesi Var” adlı iki uzun ve “Kesişme” adlı bir kısa öyküyle beraber toplamda üç öykü yer alıyor. Bu üç öykünün bir diğer önemli özelliği birbirine yaslı bir şekilde var olmaları ve toplamda bir bütünü oluşturmaları. Aynı karakterleri üç öyküde de görmek mümkün. Öyle ki aradaki öykü isimleri ortadan kaldırılsa okurun bu metni geniş bir bütünsellik içerisinde bir novella tadında okuyabileceğini de söylemek mümkün diyebilirim. (Biraz spekülatif bir fikre kapılarak, Mustafa Orman’ın sonraki kitaplarından birinin roman olacağını bile düşündürdü bana Ovada Paldır Küldür.)

İlk kitabını, “Kitabı eline alıp hiçbir zaman okuyamayacak olan anneme…” ifadeleriyle annesine ithaf eden Mustafa Orman, yeni kitabını silahlı bir saldırıda hayatını kaybeden hukukçu ve aktivist Tahir Elçi’ye ithaf etmiş. Tıpkı ilk ithafta gördüğümüze benzer bir duruşu burada da görmek mümkün. Mustafa Orman’ın öykülerini ve hayata karşı takındığı tavrı bilenler, kitabın Tahir Elçi’ye ithaf edilmesinin de tesadüf olmadığını fark edecektir.

Mustafa Orman’ın öykülerinin belirgin özelliklerinden birisi betimleme. Doğaya, eşyaya, insanın türlü hallerine dair yapılan bu betimlemeler öykülerdeki derinliği arttırdığı gibi okurun da metnin içerisinde diri durmasına yardımcı oluyor. Öte yandan ilk öykü kitabına göre Ovada Paldır Küldür, karakterler arası diyaloglar bakımından da daha oturaklı, daha yerli yerinde bir tablo çiziyor. Karakterlerin ağızlarından dökülen her bir cümlede yaşadıkları topraklardan izler olduğu hemen fark ediliyor. Orman’ın karakterlerinde zoraki bir dil yok, her şey akışında ilerliyor. Son derece doğal ve gerçekçi bir üslupla kaleme alınmış olan metinlerin bu sahiciliği taşımasının en önemli sebeplerinden birisi de bana kalırsa Mustafa Orman’ın tanıdığı, bildiği, derdini dert edindiği yerlerin ve kişilerin hikayelerini yazması. Bu hikayeler büyük ölçüde bireysel bir temelden yola çıkılarak yazılsa da mutlaka bir ucu toplumsal olana yaslanıyor.

Kitabın son öyküsü olan Kesişme’ye şu cümlelerle başlıyor Mustafa Orman: “Biz, arada sıkışıp kalmış insanlar, tuhaf insanlarız; ne iyiliğimiz ne de kötülüğümüz bir şeye benziyor. İki insan, iki şehir, iki coğrafya, iki bahçe, iki dil arasında kalmanın tedirginliğindeyiz. Bu şeyler arasında sıkışmanın bocalayışı sürecek her daim, diyorum.” Orman’ın işaret ettiği bocalama hali kitabın neredeyse tamamına hâkim. İki dil, iki coğrafya, iki insan arasında gidip gelen zihinler en çok da yersiz yurtsuzluğu, sığamamışlığı, bir yönüyle hep eksikliği anlatıyor. Ancak yine de ilk kitabındaki bir öyküsünde geçen “Nerede duruyorsa, oraya benziyor insan.” ifadesiyle kurduğu mekân ile insan arasındaki ilişkiyi yeni kitabında da pek çok farklı boyutuyla görüyoruz. Bir yere ait olma ile yersiz yurtsuzluk arasındaki alacakaranlıkta ilerliyoruz böylece ovada paldır küldür… Bütün bunların getirdiği karanlık tablo, içindeki umut kırıntılarıyla birlikte de öykülerin genel atmosferinde varlığını her daim hissettiriyor. Bir yönüyle eksik, biraz savruk o umut kırıntılarıyla birlikte tamamlıyoruz biz de öyküleri. “Dünyanın gidişatına bakıp üzülecek takati bulamıyordum kendimde. Bir yolda yürümeliyim, ağaçların hâlâ yapraklarını döküp yeşerdiğine inandıran, çocukların boş arazilerde topun peşinde koştuğu, annelerin kapı önlerinde çocuklarını beklediği, babaların fırından koltuk altlarına sıcak ekmekleri koyup eve döndüğü bir yol.”

Mustafa Orman, Ovada Paldır Küldür’le edebiyatta kalıcı olacağının, yerini sağlamlaştıracağının izlerini sunuyor okura. Belli bir hassasiyeti ve derdi olan, o derdi ise okurun gözüne sokmadan veren öyküler yazıyor Orman. Onun öyküleriyle dertlenmeye, yer yer tebessüm etmeye ve umudu diri tutmaya devam ediyoruz biz de. Ovada, paldır küldür yuvarlanıyoruz belki ama elbette çiçekli bir bahçeye varacağız umuduyla…

________________________________________________________________

*  Akşam Kitap, 12 Temmuz 2019 Cuma.

Reklamlar

Savaşın Anlamsızlığı ve Bireyin Var Olma Çabası: Kızıl Kahkaha *

leonid andreyev

19. yüzyıl Rus yazarlarından Leonid Andreyev (1871-1919) tarafından kaleme alınan Kızıl Kahkaha, yakın zamanda Everest Yayınları etiketiyle okur ile buluştu. Daha çok bir “oyun yazarı” olarak tanınan Andreyev, hikâyeleri ile de hem klasik Rus edebiyatında hem de dünya edebiyatında şahsına münhasır bir yer kaplıyor.

Leonid Andreyev’in eserlerinde genel olarak hâkim olan huzursuz hava ve karamsar bakışı Kızıl Kahkaha’da da görmek mümkün. Bunun sebebini de belli ölçülerde yazarın yaşamında ve dönemin toplumsal yaşantısında aramalıyız diye düşünmüyorum. Yoksulluk içinde büyüyen ve bu yoksulluktan ötürü üniversiteyi bırakmak zorunda kalan Leonid Andreyev, sonrasında intihara bile kalkışmıştır. Özellikle imparatorluktan çarlık dönemine geçişin yaşandığı 1905 Devrimi ile Çarlık Rusya’sının yıkıldığı 1917 Devrimi arasında etkili olan Andreyev, zorlu sosyal ve siyasal koşulları tüm şiddetiyle yaşamış yazardı. Bütün bunların ışığında, yazarın kısa ömründe pek çok olumsuz tablo ile karşılaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. İşte eserlerine sinen huzursuzluğun da temelini bu manzara oluşturmakta.

Kızıl Kahkaha, yazarın, 1904-1905 yıllarında geçen Japonya-Rus Savaşının etkisiyle kaleme aldığı bir roman. Rusların ciddi bir yenilgiye uğradığı ve Uzakdoğu’daki yayılmacı politikasından vazgeçtiği bu savaş, dünyanın henüz topyekûn bir savaş görmediği dönemin izlerini taşır. Andreyev belki büyük ölçüde yenilginin de etkisiyle, Kızıl Kahkaha’yı kaleme alır ve eser boyunca savaşın toplumsal ve bireysel olarak yıkıcılığı üzerinde durur.

“…delilik ve korku.” diye başlıyor hikâye ve metin boyunca bu iki duygu arasında gidip gelen asker(ler)in düşünceleri anlatılıyor. Savaşın sadece savaş sahasında kalmadığı, en ücra evlerin, en görünmez sosyal ilişkilerin bile içine kadar sızdığı gerçeği metin boyunca farklı şekillerde dile getiriliyor. Delilik ile korku arasına sıkışmış askerlerin bazıları çoktan akli melekelerini yitirmiş; kimisi ise bedenini savaş meydanında bırakmış. Savaşın bir kazananı olabilir mi peki? Gerçekten mümkün mü? Bunun da apaçık bir cevabını veriyor bize yazar:  “Tek bir yerde toplanan ve kendi eylemlerine haklılık kazandırmaya çalışan milyonlarca insan birbirlerini öldürüyor ve hepsi eşit ölçüde acı çekiyor, hepsi eşit ölçüde mutsuz oluyor; nedir bu peki, sonuçta bu delilik değil de nedir?” Savaşın getirdiği; eşit derecede yıkım, mutsuzluk ve acıdan başka bir şey değil. Sadece hikâyenin başkahramanından duyduklarımız bile yeterli aslında bunu anlamaya. Herkesin o büyük yıkımın bir parçası olduğuna ikna olmak da zor olmuyor.

Tıpkı yazar gibi romanın karakterleri de yaşananın ilk savaş olmadığını ve son da olmayacağını biliyor. Tarihin tekerrürden ibaret olduğu ve insanın, tarih sahnesinde sınırlı bir zaman zarfı içerisinde var olan bir figür olduğu tüm sertliğiyle okurun yüzüne çarpıyor. Öyle ki ölüm sadece öleni ilgilendiriyor. Kişinin gelip geçiciliğine nazaran hayatın devam ettiğini gösteren şu pasaj belki de kitabın özetini sunuyor:

Zarfa uzun bir süre baktım ve düşündüm: Onu elinde tutmuştu, bir yerden satın alıp parasını ödemişti, emir eri de kantine gidiyor, pulu yapıştırıp zarfı kapatıyordu ve mektubu kutuya belki de kendi atıyordu. Sonra da posta denilen karmaşık makinenin çarkı harekete geçiyor ve mektup ormanlardan, tarlalardan ve kasabalardan elden ele geçerek yol alıyor, hedefine doğru durmadan ve ısrarla ilerliyordu. Mektubu yazan o sabah botlarını son kez giyiyordu ve mektup yoluna devam ediyordu. Adam öldürülüyor, mektupsa ilerleyişini sürdürüyor. Adam bir çukurun içine atılıyor, üzeri tepeleme ceset ve toprak yığını ile doluyor; mektupsa gri damgalı zarfın içinde yaşayan bir hayalet gibi ormanları, tarlaları ve kasabaları aşıyor.”

Bütün bunların yanında yazarın muazzam üslubu ve metnin akıcılığı da adeta bir anlatı şöleni oluyor okur için. 19. yüzyıl Rus edebiyatının Tolstoy’la, Dostoyevski’yle sınırlı olmadığının en güzel örneklerinden birini sunuyor bize Leonid Andreyev. Savaş ve savaşın getirdikleri üzerinden, huzursuzluk, yıkım, acı, ölüm gibi olguları ustalıkla işleyen yazar, okurun zihnini de “delilik ile korku” arasında sürüklüyor. Yükte hafif, pahada ağır bu kitabın hem yazıldığı dönemin toplumsal ve siyasi koşullarını görmek hem de bireyin bu koşullar altında varoluş mücadelesine tanık olmak için okunması gerektiğini düşünüyorum. Leonid Andreyev’e de klasik edebiyat tarihinde hak ettiği değer mutlaka verilmeli.

_____________________________________________________

* Bu metnin daraltılmış bir hali, Kitap Defteri Dergisi’nin 4. sayısında (Nisan 2019) yayınlanmıştır.


“Görkemli Dünya”nın Kapısını Aralamak *

görkemli dünya

David Le Breton, Yürümeye Övgü[1] adlı kitabının hemen başında yürüyüş için, “Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur. (…) Yürüyüş çoğu zaman insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan bir dönemeçtir.” ifadelerini kullanıyor. Özellikle doğa yürüyüşleri, insanın kendi içine dönmesine, kendisini ve dünyayı her anlamda sorgulamasına yardımcı olan bir derinliği içinde barındırır. Yürüyüşün özünde var olan bu sorgulama, insanı önceki halinden belli ölçülerde farklılaştırır. Breton’un “İnsan bazen yürüyüşten değişmiş olarak döner,” cümlesi de bu sorgulamanın bir sonucudur mutlaka.

Everest Yayınları tarafından Temmuz 2018’de, Esen Akyel çevirisiyle okurla buluşturulan Görkemli Dünya, dünya edebiyatına Siddhartha, Bozkırkurdu, Boncuk Oyunu gibi çok önemli eserleri kazandıran Hermann Hesse’nin gezgin, düşünür, şair ve hatta ressam olarak bir portesini sunuyor bize. Hesse, doğayı, yürüyüşü ve kendini anlamayı merkeze alarak sadece edebi bir metin değil aynı zamanda felsefi, psikolojik ve sosyolojik yönleri de olan çok yönlü bir yapıt ortaya koyuyor. Dışarının çağrısına uyarak tek başına evinden ayrılan Hesse, doğa ile bütünlük kurdukça adeta başka birine dönüşüyor veya içindeki öteki Hesse’yi keşfediyor. “Dünya üzerinde hiçbir şey sınırlardan daha tiksinti verici, daha aşağılık olamaz.” diyen yazar, sınırları aşıyor ve vardığı her yeni nokta onun kendisini, dünyayı, varoluşunu yeniden düşündüğü bir uzama dönüşüyor. Görkemli Dünya’da Hesse’nin yürüyüşleri esnasında aldığı notların yanı sıra çeşitli fotoğrafları, çizimleri ve şiirleri de yer alıyor. Böylece bu incecik kitap, romancılığıyla tanınan Hesse’nin farklı yönlerini de gösteriyor bize. Tabi bütün bir kitabın odak noktasını yürüyüş fikrinin oluşturduğunu da bir kere daha vurgulamak gerek.

*

Oruç Aruoba, Yürüme adlı kitabında şöyle diyor: “Yol, iki yer arası değildir – yer iki yol arasıdır. Yola çıkan kişi, bir yerden kalkıp başka bir yere ulaşmağa çalışan değildir – yolu yürüyendir. Yer görelidir; mutlak olan, yoldur – ya da, yürümek…” Bu cümleler, yürümenin düşünsel derinliğine dair önemli bir rota çiziyor bizlere. Görkemli Dünya’yı Oruç Aruoba’nın Yürüme’sinden çok önce kaleme alan Hesse ise Aruoba ile aynı fikirde olacak ki sık sık yürüyüşün bizatihi kendisine; sadece fiziksel değil düşünsel bir eylem olarak da yürüyüşe; “belli bir yönü olmadan gezmek” fikrine odaklanıyor. Yürürken düşünmek, doğayı ve doğadaki kendini yeniden keşfetmek anlamına geliyor. Hesse’nin de temel olarak yaptığı şey bu aslında: Yürüyüşü fiziksel bir eylem olmanın, iki nokta arasındaki mesafeyi kat etme biçimi olmanın çok daha ötesine taşımak…

*

hermann-hesse

Kitap incecik. Ama hacmine oranla son derece dolu ve bir hayli de yoğun. Çiftlik Evi, Küçük Kasaba, Köprü, Ağaçlar, Öğle Dinlenmesi ve Göl, Ağaç, Dağ gibi alt başlıklara ayrılan metinlerin her biri yine Hesse’nin çeşitli çizimleriyle süslenmiş. Çizimler, adeta Hesse’nin gezip gördüğü yerlerin zihnindeki yansımasının somutlaşmış hali. Bu vesileyle okur olarak bizler de Hesse’nin bir başka özelliği ile tanışmış oluyoruz böylece, ressamlığıyla. Öte yandan yine bölümler arasında Hesse’nin şiirlerine de yer verilmiş. “Her Şey Geçici” başlıklı şiirinde “Bugün parlayan ne varsa / Yakında sönecek” diyen Hermann Hesse’nin yürüyüşleri esnasında sık sık ölümün karanlık duygusuna kapıldığını da görüyoruz. “Hiçbir şey doğru değil. Hiçbir şey insanı mutlu etmiyor ve ısıtmıyor. Her şey ıssız hüzünlü ve bulanık. Tüm notaların akordu bozuk. Tüm renkler soluk.” şeklindeki cümleleri, onun sık sık kapıldığı bu karamsar düşüncelerin de bir özeti aslında.

Açıkçası,” diyor Hesse, “belli bir yönü olmadan gezmek, bir aylağın yaşamı gibi günışığında her şeyi kolayından alabilmektir bu yaşam. Sırtımda çantayla yaşamaya istekliyim ve bırakıyorum pantolonlarım istedikleri gibi aşınsınlar.” Bu cümleler, yürüyüşün aslında bir direniş biçimi, bir karşı duruş olduğunu da gösteriyor bize. Amacı bir noktadan diğerine varmak olmayan “yürüyüş fikri”, böylece felsefi bir eylem halini alıyor. Yürüyüşün derinliği burada saklı. Hesse de bunun farkında olsa gerek ki onun yürüyüşlerinde de varılacak yer değil, yürüyüşün kendisi önem kazanıyor. Henry Thoreau’nun, “(…) kısa bir yürüyüşe bile ölümsüz bir serüven ruhuyla, geri dönmeyecekmiş gibi, terk ettiğimiz krallıklara birer anmalık olarak yalnızca mumyalanmış kalplerimizi yollamayı göze alarak çıkmalıyız.”[2] şeklindeki sözlerini doğrularcasına yola çıkıyor Hesse. Çünkü yürüyüş, ancak bu anlamıyla kişinin kendisi ile kurduğu iletişimi anlamlı kılıyor ve ancak bu şekilde kurulabilecek iletişim bireyin kendine dönük kapıları açmasına yardımcı oluyor. Başka bir deyişle, bu yürüyüş sayesinde kişi “görkemli dünyanın” gizemlerini çözmeye başlıyor. Evlerin, patikaların, ağaçların içinden geçip giden Hermann Hesse de gördüğü her yeni manzarada tekrardan büyüleniyor. Bazen melankoliye kapılan yazar, ölüm ve aşk arasında gidip geliyor. Ağaçlarla, ormanla öylesine güçlü bir ilişki kuruyor ki, “Ağaçlar bir çeşit tapınaktır. Kim ki onlarla konuşmayı ve onları dinlemeyi becerir, gerçeği öğrenebilir.” demekten geri durmuyor.

*

Henry David Thoreau, doğadan ve yürüyüşten şu şekilde bahsediyor: “Sağlığı toplumda bulamaz, doğada bulursunuz. Ayaklarımız doğanın ortasına basmadığı sürece, yüzümüz sararıp solacaktır.” Doğa ile kurulacak ilişki insanın daha özüne dönük, daha kendisiyle ilgilidir mutlaka. Thoreau’nun söylediği gibi Hesse de doğa ile böylesi bir ilişki kuruyor. Öyle ki, “Ne zaman Alplerin güney yamaçlarına, bu kutsanmış yörelere gelsem, kendimi sürgünden eve gelmiş, bir kez daha dağların olmam gereken tarafındaymışım gibi hissederim.” diyor Hermann Hesse. İnsanların fakirliklerine rağmen iyi, medeni ve dost olduklarını vurgulaması da yine bu ilişkinin bir tezahürünü oluşturuyor. Hesse’nin yapmaya çalıştığı doğayla gerçek bir ilişki kurmak, böylece doğada kayboldukça kendini daha iyi tanımak, keşfetmek…

Görkemli Dünya, okuru doğaya çağıracak mı bilinmez. Ama en azından bir ışık zerresi olacağı kesin. Belki Hesse’nin cümlelerini okudukça en azından nerede olduğumuzu, neden burada olduğumuzu sorgulama fırsatı bulacağız. Bu incecik kitap bize sadece Hermann Hesse’nin doğayla kurduğu ilişkiyi göstermeyecek muhakkak. Aynı zamanda bizim de doğaya ne kadar ihtiyacımız olduğunun altını kalın bir kalemle çizecek. Görkemli Dünya, Hermann Hesse’nin yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide yürüdüğü mesafelerin çok kısa bir pusulası adeta. Hayata dair pek çok düşünce, bu incecik kitabın sayfaları arasında yerini bulmuş. Hesse, yürürken düşünüyor ve yazdıklarıyla da okuru düşündürüyor. Her ne kadar “ölmek yaşamaktan çok daha iyi” dese de o, yaşamın anlamını aramaya devam ediyor. En sonunda biz de bu görkemli dünyanın bir köşesinde kendimize soruyoruz Hesse gibi: “Acaba gerçek olarak ele aldığım her şey sadece dışarı atılmış bir şekilde iç dünyamın yansıması mı?”

[1] David Le Breton, Yürümeye Övgü, Sel Yayıncılık, Çev. İsmail Yerguz.

[2] Henry David Thoreau, Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler, Everest Yayınları, Çev. Aytek Sever.

_____________________________________

* Arka Kapak, 36. Sayı, Eylül 2018.


Yeni Bir İmkân: Edebiyat ve Sosyoloji *

IMG_20180627_160931.jpg

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi (İÜEF) Sosyoloji Bölümü, bir süredir oldukça hareketli bir dönemden geçiyordu. Kendi bünyesinde, dışa açık olarak gerçekleştirdikleri seminerlerle, öncelikle bu ülkeye ve daha geniş perspektifte de dünyaya dair sorular soran, cevaplar arayan, irdeleyen, tartışan; belli bir sosyal gerçekliğin peşinde olan önemli çalışmalara imza attılar. Bu çalışmalardan, edebiyat ve sosyolojinin dirsek temasının kurulduğu, bu iki alanın birbiriyle ilişkisinin incelendiği, edebiyatın ve sosyolojinin imkânlarının üzerinde durulduğu bir dizi seminer yakın zamanda (Haziran 2018) Sosyoloji Seminerleri 1: Edebiyat ve Sosyoloji adıyla Alfa Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.

Kitap İsmail Coşkun’un sunuş yazısı ve Mehmet Ali Akyurt’un önsözü dışında toplamda beş farklı yazıdan oluşuyor. “Edebiyat sosyolojiye ne söyler? Toplumsal gerçekliği kavramada, soruşturmada, araştırma ve çözümlemede ‘edebiyat’ bize ne söyler? Başlangıç sorularımız bunlardı.”diyor İsmail Coşkun kısa sunuş yazısında. Kitap tam olarak bu sorular etrafında şekilleniyor. İlerleyen yazılarla birlikte soruların zenginleştiğini, yer yer spesifikleştiğini ve böylece konuya dair farklı tartışmaların açıldığını fark edecektir okur. Böylece bu iki alanın birbiriyle olan ilişkisinin çok daha güçlü noktaları da belirginleşecektir.

TÜRKİYE’Yİ OKUMA
Kitapta her birinin kendi sorusu, kendi cevabı olan beş farklı yazı var. Bunlardan birincisi kendisini aynı zamanda “öykücü” olarak da tanıdığımız Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Köksal Alver’in “Edebiyat Sosyolojiye Ne Anlatır?” başlıklı yazısı. Bu iki alanın birbiriyle ilişkisini çok temel düzeyde ele alıyor Alver; kendi ifadeleriyle yazının, “(…) ağırlıklı olarak bir sosyoloğun, bir sosyoloji talebesinin, sosyolojik okumalar yapan bir kişinin edebiyattan ne alacağıyla ilgili, edebiyatın ona ne söylediğiyle ilgili” olduğunu vurguluyor ve “Bir sosyolog edebiyat okursa ne olur? Edebiyat neyi anlatır? Edebiyat nasıl anlatır?” soruları üzerinde duruyor. İkinci yazı, Alver’in fikirlerini biraz daha açan, derinleştiren Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümünden, “mektepli bir edebiyatçı” olan M. Kayahan Özgül’e ait: “Sosyoloji, Edebiyatın Nesi Olur?” Toplumsal olanı ele alırken, yerelliğe vurgu yapan Özgül, her toplumun kendi iç dinamikleriyle tarihsel süreçte var olduğunu dile getirirken, edebiyatın da bu süreç içerisinde, aynı yerellikten beslendiği üzerinde duruyor: “Yerli bir malzemenin üzerine yabancı bir teknikle bir sanat veya bilim kurmaya çalışıyoruz. Kendi haline bırakılsa, belki bu toprakta Isparta gülü yetişecek.” diyen Özgül, bu yerelliğin edebiyatı da sosyolojiyi de anlamak için önemli olduğunu bir kere daha vurguluyor.

Bir sonraki yazı Ankara Üniversitesi emekli öğretim üyesi Kurtuluş Kayalı’nın “Türk Romanı Ekseninde Türkiye’yi Okuma Teşebbüsü ile Sosyolojik Metinlere Yansıyan Türkiye Fotoğrafı Arasında Bağlantı Kurulabilir mi?” başlıklı yazısı. Kurtuluş Kayalı, sosyolojinin imkânlarını sanat, sinema, edebiyat alanlarıyla sentezlemeyi, belli bir tarihsellik ve nedensellikle konuya yaklaşmayı önemseyen bir isim. Bu yazısında da edebiyatın sosyolojiyle ilişkisini son derece spesifik bir başlık altında birleştirmiş, kendi yaşam tecrübelerinden de yola çıkarak edebiyat ve sosyoloji (ve hatta tarih) arasında güçlü bir bağ kurmuş. “Bizde edebiyatçılar sosyal bilimciler gibi, belki de sosyal bilimcilerden daha fazla toplumla ilgili.” vurgusunu yapan Kayalı, edebiyatın sosyolojinin neresinde durduğunu da net bir şekilde gösteriyor.

VAZGEÇİLMEZ TEMA
“Edebiyat ve Sosyolojinin İmkânları” başlıklı yazı, yazar Ayfer Tunç ve MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı’ndan Handan İnci’nin ortak konuşmasına dayanıyor. Handan İnci’nin edebiyat ve sosyoloji ilişkisine “Türk romanının vazgeçilmez teması olan Batılılaşma/modernleşme ekseninde” yaklaşması, yerel olandan hareketle ortaya çıkan bu karşılıklı temasın yakın tarihteki köklerini görmek açısından önemli. İnci’nin, Türk toplumunun modernleşme serüvenini anlamak için yapılan pek çok çalışmanın bu bağlamda kaleme alınan romanlara sık sık değindiğine dair vurgusu; edebiyatı sosyolojiye yaklaştıran en önemli tarihsel dinamiklerden de biri aslında. Ayfer Tunç, edebiyatı daha evrensel değerler etrafında, varoluşsal bir boyutta ele alıyor. Edebiyatın, nihai kertede sınırları yok eden gücünden bahseden Tunç, farklı dinamiklerden hareket etse de belli bir hedefte buluşma anlamında da bir ortaklık kuruyor sosyoloji ve edebiyat arasında.

Son yazı, İÜEF Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Ayşen Şatıroğlu’nun kitabın ismine nazire yapan “Sosyoloji ve Edebiyat” başlıklı yazısı. “Sosyoloji, genelde sanata, özelde ise edebiyata toplumsal bir olgu olarak bakar.” diyen Şatıroğlu, sanatın tanımında insanla gerçeklik arasındaki estetik ilişkinin var olduğu noktasına vurgu yapıyor. Edebiyatçının sosyoloğa göre çok daha özgür olduğunu da ifade eden Şatıroğlu, edebiyatçı ile sosyoloğun her şeye rağmen farklı noktalarda durduğunu da ifade ediyor.

Edebiyat ve Sosyoloji, İÜEF Sosyoloji Bölümünün seminerler dizisinin ilk kitabı. Sunuşta da belirtildiği üzere artık her yıl düzenli olarak yapılan seminerlerin matbu hali ile karşılaşacağız. Sosyolojinin sınırlarını aşan bu seminerler, ele aldığı konu bağlamında yeni sorular üreten, farklı okumalara da kapı aralayan çalışmalar aslında. Metin sonlarındaki soru cevap bölümlerinden tutun, metnin bütününe hâkim olan konuşma havasının, kitabın ortalama bir okur tarafından da ilgiyle okunacağının bir göstergesi. Bakalım bir sonraki kitapta sosyolojiye kim eşlik edecek. Bekleyip göreceğiz.

___________________________
* Star Kitap, 16 Haziran 2018.


Çoksesli Bir Haykırış: Deccal İncili *

fırat caner deccal incili

Deccal İncili, akademisyen ve şair/yazar Fırat Caner’in, Heyamola Yayınları’ndan çıkan, anlatı türündeki yeni kitabı. Caner’i daha önce, 2013 yılında kendisine şiir dalında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandıran Zeval isimli şiir kitabının yanı sıra, Hayıflanma (2013), Geyiğin Laneti (2013) ve Kuşla Kediye Ağıt (2014) adlı eserlerinden de hatırlıyoruz. Farklı türlerde eserler vermekten imtina etmeyen Caner’in son eseri Deccal İncili de kolaya kaçmayı sevmeyen okurların ilgisini çekecek türden.

Deccal İncili beş ana bölümden oluşuyor. Bunlar, “Metinde Yeri Belirtilmemiş Dipnotlar”, “Eski Ahit”, “Yeni Ahit”, “Deccal İncili” ve “Yobaz” başlıklarını taşıyor. Birbiriyle tam olarak organik bir bağı bulunmayan bu bölümlerde yazar, farklı seslere konuşma imkânı tanıyarak, metnin bütününde farklı ideolojilerin, ahlâkî ölçütlerin veya yaşam şekillerinin gündeme gelmesini sağlıyor. Büyük bir bağ(lantı) olmamasına rağmen bu bölümler arasında diyalektik bir ilişki olduğunu, metnin bütününü göz önüne aldığımızda görmekte zorlanmayacağız diye düşünüyorum okur olarak. Caner’in kurmaya çalıştığı anlatı dünyası, modern romanın temel dinamiklerinden olan “çokseslilik” kavramını akla getiriyor. Bu anlamda Mihail Bahtin’in çokseslilik için “orada bütün sesler özerktir” önermesini hatırlıyoruz. Bahtin’e göre anlatıcıların romandaki söylemleri kendi başlarına bir anlam ifade eder ve yazarın ideolojisine bağ(ım)lı değildir. Çoksesli romanlarda yazarın asıl yapmak istediği daha demokratik bir ortam yaratmaktır. Bu anlamda Caner’in metninin temel dinamiğinin Bahtin’in de vurguladığı çokseslilik olduğunu söylersem aşırıya kaşmış olmam diye düşünüyorum.

“Metinde Yeri Belirtilmemiş Dipnotlar” aforizma olarak tanımlanabilecek, süreklilik içerisinde ilerlemeyen cümle ve paragraflardan oluşuyor. Cümleleri kuranın kim olduğu belirsiz. Cümlelerin sahibi bizzat yazar olabilir; yani yukarıda da bahsedildiği gibi metnin çoksesliliğine yazarın bu şekilde dâhil olduğu varsayılabilir. Bahsi geçen konular belli bir çerçeve içine sığmasa da dünya düzeniyle ilgili çeşitli kaygılar ve rahatsızlıklar anlatıcının dile getirdiği konuların temelini oluşturuyor diyebiliriz. Bu bölümün 14. maddesinde anlatıcı, […] Hakikatin ancak bir kısmıyla yüzleşebildiği bir olasılıklar yığını olduğunu anlayıp kalemi eline alması yirmi altı yılını aldı.” diyerek, bu çoksesli dünyadaki gerçeklik kavramının eğretiliğini vurguluyor. Birden çok gerçeğin veya doğrunun yer aldığı çoksesli romanların nesnel dünyaya bakışı da anlatıcıların dünyayı algılama biçimi kadar ve anlatıcıların eleştirel tutumu şeylerin algılanış biçimine yönelik. İnsanın dünyayı algılaması çoğu zaman kendi penceresinden oluyor ve insan bu yüzden de kendi ideolojisi dışına çıkarak başkalarını dinlemeyi beceremiyor belki de. Deccal İncili’nde yazarın yaptığı biraz da başka seslere fırsat vermek diye düşünüyorum.

Kitaba da adını veren “Deccal İncili” adlı bölüm, metnin en uzun bölümü ve bu bölümde konuşan, kutsal kitaplarda bir kötülük timsali olarak gösterilen Şeytan. Şeytan, bu uzun bölümde, geleneksel imgesini yıkmaya çalışıyor. Bunu yaparken bir yandan da Tanrı ile hesaplaşma içine giriyor. Metnin bir başka bölümü olan “Yobaz”da yine farklı bir ses yükseliyor. Bu bölümün anlatıcısı, Şeytan gibi belirgin bir varlık değil bir imgeden ibaret. “Yobaz” imgesi de tıpkı “Deccal İncili” bölümündeki Şeytan gibi özerk bir yapıya sahip ve kendi ideolojisini aktaran bir ses. Yobaz, yaygın tanımının aksine, kendi ideolojisini savunurken bir yandan da onu eleştirebilen bir yapıya sahip. Aydın olarak nitelendirilen insanların bir yansıması gibi görünen Yobaz, çoğu zaman onları eleştirerek konuşuyor. Bu da metindeki çoksesli armoninin bir başka göstergesi.

Deccal İncili, kendi içinde farklı alt bölümlere yer veren ve farklı seslerle var olan bir metin. Yazar, metnin çeşitli kısımlarında sesini yükseltiyor olsa da diğer seslere müdahalede bulunmuyor ve onların seslerini/söylediklerini etkilemiyor. Deccal İncili, bütünsellik içerisinde bakılırsa anlatıcılarına kendi ideolojilerini savunabilecekleri demokratik bir ortam tanıyor. Caner’in edebi dili ile zenginleşen anlatı, kendi alt türü içerisinde dikkate değer bir yerde konumlanıyor. Zor metinlerden korkmayan okurların mutlaka ilgisini çekecek Deccal İncili.

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 32. Sayı, Mayıs 2018.

 


“Kör Islık”ın Sesi Ne Kadar Uzağa Gider? *

kör ıslık

Kör Islık, ismini farklı dergilerden tanıdığımız, üç yıla yakın zamandır da Öykülem dergisinin yürütücülüğünü yapan Eyüp Tosun’un Tefrika Yayınları tarafından piyasaya sürülen ilk öykü kitabı. Dil cambazlıklarından, yapmacık kurgulardan, gelişigüzel cümlelerden uzak; iyi düşünülmüş, üzerinde çalışılmış, öykünün dar alanda kullanılabilecek ne kadar imkânı varsa bunlardan pek çoğunu ustalıkla kullanmayı başaran bir ilk kitap aslında Kör Islık. Eyüp Tosun’un uzun yıllardır öykü üzerine düşündüğünü ve çalıştığını belli eder nitelikteki öyküleri, tanıdık olduğumuz küçük dünyaların kapılarını açıyor bize.

Kör Islık 9 + 11 öyküden oluşuyor. On bir öykü, Tosun’un, “Kısa’lar” ana başlığıyla kitabın en sonunda yer verdiği kısa öykülerinin sayısı, ancak ben kısalıklarına rağmen hepsi ayrı bir hikâye taşıdığı için toplam öykü sayısının yirmi olduğunu söylemekte bir sakınca görmüyorum. Bu öyküler büyük ölçüde birbirinden bağımsız şekilde kurgulanmış olsa da Tosun’un kurduğu anlatı atmosferi içerisinde hepsi bir şekilde birbirine yaslı duruyor. Yazarın dil ile kurduğu naif ve doğal ilişki, öykülerin tamamında kendini hissettiriyor. Buna bir de anlatı atmosferinin bütünselliği eklenince, Eyüp Tosun’un öykü dünyasının genel havasını solumak daha kolay oluyor. Aşk, umut, keder, sevinç, hüzün, hayal kırıklığı… Kör Islık’ta insanın mayasına dair pek çok ortak duyguya rastlamak mümkün. Tabii bu büyük ortaklık okurun da öykülere daha kolay temas etmesine yardımcı oluyor dersek yanılmış olmayız sanıyorum. Bu anlamda, öykülerin içine girmek, onlarla hemhal olmak bir hayli kolay. Metruk Şifa ile bir apartmanın dairelerinde dolaşacak, belki siz de “İnsan doğduğu evden uzaklaştıkça mutsuzlaşıyor,” diyeceksiniz yazar gibi. Münir Bey’in kesmeyen bıçağı; Selim Oymaz’ın hüzünlü bakışları olacaksınız. Nihayetinde biraz içiniz burularak, yer yer tebessüm ederek, o öykü karakterlerinden biri olacak, bir köşede bekleyeceksiniz. Kör Islık’taki insana dokunan öyküler, bir çırpıda sizi içine çekecek mutlaka.

Edebi eser derken kastettiğimiz şey,” diyor Terry Eagleton Edebiyat Nasıl Okunur? başlıklı metninde, “kısmen, ne söylediği nasıl söylediğine dayanarak alınması gereken eserdir.” Bu cümle, öykü yazarları için daha çileli bir yolculuğun da ifadesi olabilir. Öyle ki öyküde kullanmanız gereken alan daha sınırlı, buna nazaran anlatınız ortalama bir romandan daha derin olabilir. Dil ile kurulması gereken denge burada daha net fark ediliyor. Söylenen kadar, söyleme şekli de ayrıca anlam kazanıyor. Bunun Kör Islık’taki en güzel örneği, Eyüp Tosun’un kitabın sonuna sakladığı ve “Kısa’lar” ana başlığıyla topladığı bazıları kısa, hatta bazıları tek cümlelik olan öyküleri. Belki de kitapta, anlatının sınırlarının en çok zorlandığı öyküler bunlar. Örneğin Kapı Zili adlı öyküsü, “Birinin gelecek olma ihtimali onu tüm işlerinden alıkoyuyordu.” şeklinde. Tek cümlelik bu küçürek öykü, zihnimizde öyle bir yankılanıyor ki yazarın anlatısı devasa boyutlara varıyor ve böylece yazının gücünü, etkileme alanını ve sınırsızlığını çok derinden hissediyor okur. Kitapta bu duyguya sık sık kapılmanız olası.

Kör Islık’ta anlatılan öyküler mutlaka yabancısı olmadığımız hikâyeler. Belki bizim, belki yakın bir dostumuzun, belki yan komşumuzun başından geçen sıradan öyküler. Öyküleri çizginin bir basamak üzerine taşıyan da yine yukarıda belirtildiği gibi Tosun’un anlatı dili ve o dil ile oluşturduğu anlatı dünyasının zenginliği. Yarım kalmış aşklar, hayata kırgın adamlar, her şeye rağmen umudunu kaybetmemeye çalışan insanlar ve bazen de hayatın o karmaşık gürültüsü içinde kör bir ıslığı uzayın sonsuz boşluğuna savururken kendini kaybedenler… Köşeyi dönünce karşılaşabileceğimiz bir hikâyenin tanığı yapıyor bizi Eyüp Tosun, dili yormadan, zihni zorlamadan. Kör Islık belki de bu yüzden bir çırpıda okunabilecek, etkisi uzun sürecek ve damakta mutlaka yoğun bir tat bırakacak öyküler toplamı. Bundan sonrası kendi hikâyesini görmek isteyen okurlara kalmış. Çünkü ne olursa olsun bir metnin en önemli parçası okurdur. Yani Eagleton’ın söylediği gibi: “Okur yoksa edebiyat da yoktur.”

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 31. Sayı, Nisan 2018.

 


Ardını Bilmediğin Kapıları Aç! *

Deneysel öykünün genç ve başarılı isimlerinden Orçun Ünal, ilk öykü kitabı Dekadans ve Ölüm’den (Raskol’un Baltası Yayınları, 2014) dört yıl sonra, Everest Yayınları etiketiyle piyasaya sürülen yeni öykü kitabı Bu Ben Değilim ile okurlarını tekrar selamladı. Ünal’ın ismini farklı edebiyat dergilerinde görmeye alışkınız. Yeniliğe açık, kendini kolay kolay tekrar etmeyen, postmodern edebiyatın pek çok imkânını ustalıkla kullanan ve farklı biçimler denemekten korkmayan yazar, Bu Ben Değilim’de de büyük ölçüde bu çizgisini sürdürüyor. Orçun Ünal’ı kendi kuşağı içerisinde farklı bir noktada konumlandıran da bu farklılığı olsa gerek. Sadece içerik olarak değil, biçim olarak da öyküye ciddi mesai ayırdığı, öykü üzerine düşündüğü fark edilen Ünal, yeni öykü kitabı ile de sözünü ettiğim şahsına münhasır yerini korumaya devam edecek gibi görünüyor.

1, 1+1, 1-1, 0 ve½ şeklinde beş farklı ana bölüme ayrılmış olan Bu Ben Değilim toplamda 15 öyküden oluşuyor. İlk öykü kitabı Dekadans ve Ölüm’e oranla Bu Ben Değilim’de biçimi bir nebze daha geri plana attığı söylenebilir Orçun Ünal’ın. Bu anlamda klasik anlatı biçimine yakınlaşmış gibi görünse de yenilikçi ve çizgi dışı duruşunu kaybettiği kesinlikle söylenemez. Tıpkı ilk kitabında olduğu gibi yeni kitabında da sınırları zorlayarak zihnin derinliklerinde, karanlık köşelerinde, keyifli ancak bir o kadar da zor bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Yaşama ve ölüme dair ne varsa, Orçun Ünal’ın öykülerinde bunlardan izler bulmak mümkün. Öyküler bir çırpıda okunup bitirilebilecek metinler olsa bile zihindeki etkisi çok daha uzun sürüyor. Bu anlamda okunması kolay ancak hazmedilmesi zor öyküler. Belli ki Orçun Ünal da bunun farkında. Kutsal Olmayan Üçleme adlı öyküsünde geçen cümleler, belki de bu farkındalığın bir dışavurumu: “Ansızın fark ediyor ki herkesin anlayabileceği bir dilde yazılmamış metni,” diyor Orçun Ünal ve soruyor: “Hem öyle bir dil var mı dünyada? İnsanlar dillerle ayrılmış birbirlerinden. Diller duvarlardan daha aşılmaz, kapılardan daha kapalı, parmaklıklardan daha güçlü. O zaman nasıl ulaşacak metni herkese?”Bu açıdan bakılırsa, Orçun Ünal’ın öykülerinin, “Edebi eserlerde dil, gerçekliğin yahut deneyimin basit bir aracı değil, esasıdır,” diyen Terry Eagleton’ı hatırlatıyor olması da tesadüf değil muhakkak. Bu Ben Değilim’de okurun çıkacağı zorlu yolculuk için öngörülebilir bir rota yok. Ünal, boşlukları seviyor ve okuru yönlendirmekten ziyade onlara geçebilecekleri kapıları gösteriyor. Bu kapıların ardında ne olduğu, biraz da okurun metinle kurduğu ilişkiye; metni alımlama ve yorumlama biçimine bağlı diye düşünüyorum. Çünkü –yine Eagleton’dan bir alıntıyla ifade edecek olursak-, “Okur, daima yazarın kafasında kurduğunu düşündüğü şeye boyun eğmek zorunda değildir.” Bu anlamda Orçun Ünal’ın da okurları serbest bıraktığı, -varsa öyle bir şey- kendi gerçekliğine inandırmaktan ziyade, farklı gerçekliklerin mümkün olduğunu gösterdiği söylenebilir.

Orçun Ünal, bir tür olarak “öykü” üzerine olduğu kadar, bizatihi yazı ve dilin kendisine dair de düşünmeyi seven bir yazar. (Dil üzerine çalışan bir akademisyen olduğunu da belki hatırlamak gerekli.) Öykülerinde de yazının ve dilin imkânlarını felsefi bir düşünce temelinde kurgulaması, bunun en açık göstergesi gibi duruyor. Bunun dışında Bu Ben Değilim’de de ilk öykü kitabında olduğu gibi ölüm, intihar, hafıza, benlik gibi temaları gündeminden düşürmüyor. Hayal ile gerçek arasında kurduğu sağlam köprüde, çoğu zaman okuru yalnız bırakıp kendi yolunu bulmasını bekliyor. Kitabın son öyküsü olan Duvar: Bir Yürüyüş’te de söylediği gibi: “Evi sırtında olanın yalnızlığı bakidir.” İlk kitabında kendi öykü evrenini incelikle kurmaya çalışan Orçun Ünal, yeni kitabı Bu Ben Değilim’de de bu evrenin duvarlarını sağlamlaştırıyor. Biçim ile içeriği son derece ustalıkla harmanlayan yazar, ele aldığı temalar bakımından da bundan uzun yıllar sonra da hatırlanacak, hiç eskimeyecek metinlere imzasını atıyor. Yalnız yürümekten, ardını bilmediği kapıları açmaktan korkmayan okurlar, Orçun Ünal’ın öykü evreninde kaybolmayı mutlaka göze alacaktır.

____________________________
* Star Kitap, 10 Mayıs 2018.