Category Archives: Filmler Üzerine

Hangi Ailenin Çay Bahçesi?

aile çay bahçesi

Geçtiğimiz aylarda bir film izledim: Kusursuzlar. 2013 Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film, en iyi yönetmen ödüllerini falan almış bir film. Yönetmen koltuğunda Ramim Matin var. Filmde Yasemin ve Lale isimlerindeki iki kız kardeşin hayatlarından bir kesit çıkıyor karşımıza. Farklı karakterde olan bu kardeşlerin hayata bakışları, yaşayış şekilleri, oturuşları, kalkışları; neredeyse her şeyleri farklı. Çeşme’de, ölmüş olan anneannelerinin yazlıklarında tatile giden kardeşlerin sakladıkları sır, filmin sonlarında açığa çıkıyor ve seyirciyle buluşuyor. “Olayımız budur abiler” mesajını veren film -bana göre- başarılı bir yapım. Ödülleri önemseyen bir insan değilim, hep söylerim, ancak filmin aldığı ödülleri de hak ettiği söylenebilir. Filme uzun uzadıya değinmeyeceğim. Ancak filmle ilgili olarak, şurayı tıklayarak ulaşacağınız yazıya bakmanızı tavsiye ederim. İlerleyen satırlarda kısmen filme dönüş yapacağım.

Bu girizgahtan sonra geleyim asıl konuma: Yekta Kopan’ın çeşitli kitap eklerinde, gazetelerde ve benzeri yerlerde boy boy afişi ve tanıtım yazılarıyla okura sunulan son kitabı olan Aile Çay Bahçesi. Öncelikle şunu belirteyim, Yekta Kopan’ın neredeyse bütün kitaplarını okumuş bir insanım. Belki bu anlamda kendimi sadık bir Yekta Kopan okuru bile sayabilirim. Bu vesiyle ilk vurgulamam gereken nokta, kendisinin romancıdan ziyade iyi bir öykücü olduğudur. En azından benim bakış açım bu yönde. Ki Aile Çay Bahçesi de bu yargımı destekler nitelikte bir roman olmuş.

Romanı bir oturuşta okuyabilirsiniz sanırım siz de benim gibi. Yaklaşık 140 sayfa ve anlatım olarak da çok akıcı. Ancak roman, benim için  bir hayal kırıklığı oldu. Aslında hayal kırıklığı demek ne derece doğru bilmiyorum, çok da büyük bir beklentiye girmemiştim ama önceki eserleriyle kıyaslayınca, Kopan’ın bu romanının çok zayıf olduğunu söylemem gerek. Kabaca konusuna değineyim, ilerleyen satırlarda bir iki noktayı açmaya çalışacağım sonra.

yekta kopan

Roman, Müzeyyen isminde bir kadının özelde ailesiyle ve genel çerçevede de hayatla olan sorunları üzerine kurulu. Baba-kız, kız kardeş, anne-kız ilişkilerinin çevrelediği roman, temel olarak Müzeyyen etrafında dönüyor. Bir de Müzeyyen’in tabiri caizse ergen sancıları çekmesine sebep olan kız kardeşi, Çiğdem var. Müzeyyen, Çiğdem’den ve babasından nefret eden bir tip. Romandan anladığım kadarıyla bu olumsuz duygu ve düşüncelerin baş müsebbibi Müzeyyen’den birkaç yıl sonra dünyaya gelen kardeşi olan Çiğdem. Peki ama neden? Belli değil. Yekta Kopan bir “erkek” olarak, bir “kadın” karakter oluşturmuş, bana kalırsa belli ölçülerde başarılı da olmuş. Toplumsal cinsiyet kuramlarına girecek değilim, çok bir malumatım da yok zaten ancak karşı cinsten oluşan karakter yaratmanın zorluğu konusunda aşağı yukarı her yazar hemfikirdir belli ölçülerde. Bu anlamda Kopan’ın bu çabasını takdir etmek lazım. Ancak ne yazık ki aynı takdir hakkımı romanın bütünü için kullanamayacağım. Bir kere olay örgüsü çok zayıf ve aksak.

Müzeyyen, belli ölçülerde “rahatsız” bir tip. Ancak hayata karşı olan bütün bu olumsuz bakışını kardeşinin doğumunda aramak ne kadar akıllıca bilmiyorum. Çünkü en baskın olan öge, Çiğdem’in doğumundan sonra Müzeyyen’de olan ruh değişimi. Öte yandan babasına karşı da sevgisiz ve nefret dolu. Sebep olarak da babasının, annesini bırakıp başka kadınlarla (orospularla mı demeliyim?) birlikte olmaya gitmesi. Öte yandan annesini erken yaşta kaybetmesi de kendisi üzerinde psikolojik sorunlar oluşturmuş gibi. Ama sebep ne olursa olsun, romanı okumasaydım da birisi böyle bir karakteri anlatsaydı bana, herhalde onun yaşını başını almış bir kadın değil de; lise yıllarında, ergen sancıları çeken bir genç kız olduğunu düşünürdüm. Bu anlamda Müzeyyen karakteri bana içi doldurulmuş, sağlam bir karakter gibi gelmedi. Bir insanı sevmeseniz bile, o kişiye bunu söylemek çoğu zaman zordur. Müzeyyen’in hiç de öyle bir kaygısı yok. “Senden nefret ediyorum, sen kakasın, sen öl..” tarzı yaklaşımları var insanlara karşı ve bu genel olarak herkese karşı böyle. Öyle ki bir salyangozu bile o nefretle ezebiliyor. Hiçbir tavrının arkasında net bir sebep de bulamıyoruz. Çiğdem de öyle, baba da öyle… Karakterler yeterince tanıtılmamış ya da tanımlanamamış. Müzeyyen, kafamda boş bir klasör olarak kaldı. Çoğu hareketine anlam veremedim. Kardeş kıskançlığını, kardeş sahibi olan her abi/abla yaşamıştır bir şekilde. Ancak Müzeyyen’deki bu kalıplaşmış tutumun sürekliliğinin sebepleri yeterince doldurulamamış bana kalırsa.

kusursuzlar

Bağlamdan çok kopmak istemiyorum ama burada Kusursuzlar filmine bir dönüş yapmam gerek. Kitabı okurken aklıma ister istemez bu film geldi. İkisinde de fazlasıyla benzer noktalar var. Romanda da filmde de temel olarak iki kız kardeşin aralarında sevgi(sizlik), çekişme, çatışma, kıskançlık gibi belli başlı duygular hakim. Kitaptaki aile çay bahçesi/restoran ile filmdeki Çeşme’deki yazlık da benzerlik gösteriyor. Toplumdan kaçma, kadına uygulanan şiddet de benzer temalardan. Özellikle kadına şiddet klişesi (bu konuda hassas olan arkadaşlardan özür dilerim, konu klişe değil ama işleniş şekli zaman zaman klişeye kaçabiliyor diye bu şekilde dile getirdim) çok baskın. Filmdeki Lale ile kitaptaki Çiğdem, benzer sebeplerden ötürü şiddete uğramış karakterler. Lale’yi (filmin sonunda öğreniyoruz) ablası, kendisine saldıran erkekten kurtarıyor o kişiyi öldürerek. Kitapta ise bir dertleşme sahnesinde Çiğdem içini Müzeyyen’e dökünce Müzeyyen de kardeşine sarılıyor. İki eserde de ortaya çıkan bu durum, kardeşler arasında ne kadar çatışma olursa olsun nihayetinde içlerinde besledikleri sevgiyi de gösteriyor. Gerçi filmdeki kardeşlerin durumu kitaptakiler kadar sert değil ancak yine de arada bir mesafe olduğu aşikar.

Romana döneyim. Romanda benim gözüme çarpan iki farklı tatta bölüm var. Postmodern gelenekte sık sık rastlayabileceğimiz türden olan Kırmızı Salyangoz ve Gergedan Öpüşmesi bölümlerinde Kopan, gerçeküstü bir boyuta taşıyor romanı ve semboller aracılığıyla Müzeyyen’in ruhsal durumunu yeni bir şekilde anlatıyor bize. Ancak bu bölümler genel durumun ne kadar yansıması bilemiyorum. Yine de, özellikle Kırmızı Salyangoz kısmı benim hoşuma gitti. En azından romanı durağanlıktan kurtaran bölümler olmuş bunlar.

Romanın aslında tam olarak bir roman olmadığının bir göstergesi de baştan beri söylediğim karakter tahlillerinin yetersizliği. Özlem diye bir karakterden bahsediliyor, Müzeyyen’in en yakın arkadaşı, ancak kim olduğunu belli ki Müzeyyen de tam olarak bilmiyor. Romanda geçen diğer başka isimler de aynı yavanlıkta. Bunun bilerek yapılmış bir tercih olduğu da düşünülebilir. Bir kısmını okurun doldurmasını istemiş olabilir yazar, ancak romanda o kadar boşluk var ki hangisini dolduracağımızı da şaşırıyoruz zaman zaman.

Çok bölük pörçük bir yazı oldu bu. Farkındayım. Roman ve film üzerine ayrı ayrı çok daha uzun şeyler de söylenebilir ancak uzun yazılar ne yazık ki okunmuyor, bunu biliyorum. Hele de sanal ortamda, bloglardaki uzun yazılar… Bu yüzden kısa keseceğim. Özetleyeyim: Romanda kısmen beğendiğim noktalar olsa da, romanı genel olarak başarısız buldum. Ben Yekta Kopan’ı bir öykücü olarak okudum ilk olarak ve öyle de sevdim. Bence bundan sonra da öykü yazmaya devam etsin çünkü gerçekten çok güzel öyküleri var. Öte yandan sadece Yekta Kopan’da da değil, pek çok başka öykücüde bu “roman yazma” sevdası var. Yapmasınlar. Roman, popüler bir tür ve daha fazla okunuyor, farkındayım. Ama umarım bu tip öykücüler, bu kaygıyla yola çıkıp yazmıyorlardır romanlarını. Yekta Kopan bu yazıyı okur mu bilmem ama umarım okursa bana kızmaz. Okuyup da beğenmediğim pek çok roman, öykü vs. için yazmıyorum ben. Yazmaya değer görmüyorum çünkü. Yekta Kopan’ın son romanı hakkında yazmışsam, bilinsin ki ona gerçekten kıymet verdiğimdendir.

Reklamlar

Sessizliğin Görüntüsü: Boven Is Het Stil

Boven Is Het Stil

 

Boven Is Het Stil /Her Şey O Kadar Sessiz ki (Bundan sonra BIHS diye belirteceğim) 2013 İKSV film festivalinde oynamış filmlerden biri. Festival zamanı merak ettiğim bu filmi ne yazık ki o dönem izleyemedim. Şimdi fırsat buldum ve izledim. Üzerinde bir iki şey söylenmesi gerek belki.

Bizdeki Nuri Bilge Ceylan filmleri gibi ağır aksak ilerleyen, kasvetli ve yorgun bir film BIHS. Şehirden uzakta bir çiftlikte geçiyor hikaye. Filmin baş karakteri olan Helmer (Jeroen Willems) 50’li yaşlarında, yalnız yaşayan bir adamdır. Çiftlikte bir evi/odası vardır ve bir de bakmak zorunda olduğu babası. Babası yaşlı ve hastadır. Filmde Helmer’ın bir başkası ile arasında geçen şu diyalog, meseleyi özetliyordu aslında:

“-Yukarıda ne yapıyorsun?
-Hiçbir şey. Babam orada yatıyor. Hasta.
-Öyle mi… Nesi var?
-Hiç. Sadece yaşlı.”

Helmer, çiftlikteki sıradan ve rutin hayatına o kadar bağlanmıştır ki kendisinden bile vazgeçmiştir artık. Öte yandan Helmer, komşusu olan bir kadının kendisine ilgi göstermesine karşı mesafeli bir tavır takınır. Bir de yukarıdaki diyaloğu gerçekleştirdiği arkadaşı da ona ilgi duyar. Bu eşcinsel bir ilgidir ve Helmer’ın duyguları da o yönde gibi görünür ancak belki de bastırılmış kimliğini açığa vurmak istemez. Çiftlikte yanlarına çalışmaya gelen genç bir çocukla da benzer bir duygu alışverişi yaşar aslında. Ancak hiçbirinde Helmer’ın net bir şekilde eşcinsel eğilimlerine tanık olmayız. Aşırı bir sahne yoktur ortada. BIHS’in taşıyıcısı baştan sona aktif bir rol üstlenen Jeroen Willems. Williems, filmin çekimleri tamamlandıktan kısa süre sonra hayatını kaybetmiş. Açıkçası filmin sonunda “Jeroen Willems (1962-2012)” yazısını görünce epeyce şaşırdım ve bir o kadar da üzüldüm. Kendisi filmin çıtasını yükseltmiş epeyce. Bu anlamda hakkını vermek lazım.

boven is het stil_

Bir de babası ile arasında geçen münasebet var Helmer’ın. Bir çeşit oidipus kompleksi olarak görebiliriz bunu. Babasına karşı sevgi beslemiyor ve zorunda olduğu için ona bakıyor Helmer. Hatta bir an önce ölmesini bekliyor. Yaşlı adam da Helmer da ölümün çok uzakta olmadığını biliyor aslında. Tek bilmedikleri kaçınılmaz sonun ne zaman geleceği. Bir sahnede Helmer’ın ağzından şu cümleler dökülür: “Elleri çok güzel. Sen nereden bileceksin ki? Senin ellerin sadece dayak atmaya yaradı.” Buradan da görüleceği gibi aslında aralarında büyük bir savaş var. Babası da bunun farkında. Hatta film esnasında Helmer’ın ölen bir kardeşinin olduğunu da öğreniriz. Babası aslında ölmesi gerekenin Helmer olduğunu da söyler içten içe.

Bütün bu yüzleşme ve hesaplaşma film boyunca devam eder. Ancak yaklaşık 1,5 saatlik bir gerçekten de bu tip filmlerden hoşlanmayanlara upuzun gelebilir. Son olarak bir şeye daha değinmem gerek ki o da filmin müzikleri. Bazı sahnelerdeki görüntülere neredeyse cuk oturan müzikleri es geçmek olmaz. Filmde belki de olmasaydı bir şeyleri eksik bırakacaktı bu müzikler.

BIHS, bir adamın karakterinden ve duygularından nasıl uzaklaşıp kendisine yabancılaşabileceğini görebileceğiniz güzel bir film. Bir “kendisi olamama” hikayesi aslında. İzlemesi zor bir film ancak bu türü sevenler zevkle seyredecektir.


Aşkın Gölgesinde: Anna Karenina

Anna Karenina Jude Law

Anna Karenina, uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım bir filmdi. Sinemada ne yazık ki göremedim. İnternet’in nimetlerinden faydalanıp nihayet izledim filmi. Üstad Tolstoy‘un bu efsane romanının son beyaz perde uyarlaması nasıldı peki? Tamamen kişisel gözlemler ve yorumlar içeren bir metin okuyacaksınız. Hazır olun…

Nereden başlayacağımı bilemiyorum ama işin tekniğini -anladığım kadarını yani- en sona bırakacağım. Öncelikle konudan gidelim ve kestirmeden söyleyeyim düşüncemi: Genel hatlarıyla film hayal kırıklığı yarattı bende. Bunun farklı sebepleri var tabi ki ama en önemli sebebi, konunun neredeyse baştan sona Anna üzerinden ilerlemesi ve onun aşk hikayesine odaklanması. Yani romanı okumamış, özellikle Tolstoy’u ve fikriyatını çok fazla bilmeyen izleyici, bu filmi bir “aşk” filmi olarak yorumlamış ve izlemiş olabilir. Kaçınılmaz olan da budur. Çünkü filmde neredeyse başka hiçbir şey yok. Anna’nın yasak aşkı, kocasının onurlu duruşu, aşığının tavırları… Benim, romandaki en çok önemsediğim karakter olan Levin fazlasıyla pasif bir konumda. Birkaç sahne dışında hiç yok. Öte yandan Rusya’daki o dönemin elit kesimiyle halk arasındaki kopukluk çok iyi verilememiş. Bütün hayatları bir balodan diğerine gitmek üzerine kurulu olan zengin Rus aristokrasisinin durumundaki sıkıntıyı görmek için aslında “diğer” tarafın insanlarının durumunu da anlamamız gerekiyor ama filmin böyle bir kaygısı yok gibi. En başka bir istasyon çalışanının tren altında kalıp ölmesi, -Levin’in öznesi olduğu bir iki sahnede- köylülerin tarlada çalışması ve yaşantılarından kareler dışında halka dair hiçbir şey yok. Oysaki romanın en temel amaçlarından birisi bu ikiliği göstermek, zengin ile fakir arasındaki uçurumu dile getirmekti. Bu açıdan bakarsak, filmin zaten romanın birebir çevirisi olmadığını da göreceksiniz. Romanın bir tarafına odaklanılmış, birkaç sahnede de diğer karakterleri ortaya getirerek destekleyici ögeler sunulmuş. Bunun dışında baştan sona Anna… Haliyle, benim gibi Tolstoy fanatiklerini çok da memnun etmeyecek bir film çıkmış ortaya. Ha, diyeceksiniz ki yüzlerce sayfalık kitabı filme çekmek kolay mı? O da doğru tabi. Bu yüzden, belki de çok fazla üstüne gidilmemesi gerek.

Anna Karenina Movie

Tabi söylenmeden geçilemeyecek konu Anna karakterini canlandıran Keira Knightley hanım kızımızın performansı… Artık, aksanından mıdır, çene yapısının bozukluğundan mıdır nedir anlamadım ama çok antipatik bir konuşma şekli vardı. Çok fazla yordu beni bu durum. Pek çok eleştirmenin fikrine de ucundan katılıyorum aslında. Keira’nın oyunculuğu da -en azından bu film için- vasatın çok fazla üstüne çıkamamış. Filmin yönetmeni Joe Wright, daha önce de Keira ile çalışmıştı. Herhalde benim gibi sıradan izleyicinin göremediği bir ışık görüyor onda ki kendisinde ısrar ediyor. Benim fikrim olumsuz yönde.

Öte yandan bir de Jude Law gerçeği var. Zaten ilk afiş olarak da özellikle onu yerleştirdim tepeye. Kesinlikle çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Filmin en büyük artılarından birisi olmuş bile diyebilirim hatta. Karısının durumunu öğrendiğindeki jest ve mimikleri, baştan beri takındığı onurlu duruşun vücut bulmuş hali tam anlamıyla eksiksiz yerine getirilmiş bir oyunculuk gibi. Ten points go to Jude Law. Bir de Aaron Johnson da o rolde fena durmamış bana kalırsa. Keira yerine aklıma Natalie Portman gelmişti benim ama Aaron yerine kim olurdu bilmiyorum. Bence cuk oturmuş. Söylemeden geçmemek lazım…

Birkaç şey de teknik üzerine söylemek gerek. Joe Wright, bu filmde çok değişik bir şey denemiş bana kalırsa. Gerçi bu teknik daha önce de bazı filmlerde uygulandı ama buradaki biraz daha farklı gibiydi. Sinemayla tiyatroyu iç içe sokmuş, sahnelerin değişmesi dekorun değişmesiyle paralel ilerliyor. Bir dış çekim sahnesi aniden iç çekime dönüşebiliyor ve bunu yaparken de sahneyi kesmiyor yönetmen. Oyuncular aynısı gibi devam rollerine, birden sahne değişiyor. Tiyatroyu bu kadar sinemaya sokması bana kalırsa güzel olmuş ancak bazı sahneler insanın takip mesafesini sekteye uğratmıyor değil. Yine de kötü olmuş demek yönetmene bu anlamda haksızlık etmek olur.

Filmin en zayıf yönlerinden biri de en başta da söylediğim üzere dış çekimin çok fazla olmaması. Genelde kapalı mekanlarda, büyük salonlarda ya da evlerde geçen film Rusya’ya dair çok fazla bir şey sunmuyor insana. Bu anlamda da bir eksiklik oluşturuyor haliyle. Dışarıda ne olup bitiyor? Belli değil. İnsanlar Moskova‘ya geliyor ama ortada Moskova’ya dair pek bir şey yok. Gibi… Örnekler çoğaltılabilir.

Bitiriyorum.
Genel çerçevede, bir Tolstoy klasiği değil de sıradan bir film olarak bakınca keyif aldım. Ancak Tolstoy’un Anna Karenina‘sını merkeze alınca zaman zaman sıkıldığımı bile söyleyebilirim. Romanı okuyanların, benim gibi Tolstoy hayranlarının filmi beğenmemesi muhtemel. Yine de görmekte fayda var. Ne de olsa çıkış noktamız Tolstoy. Ha bir de film bitince kendi kendime sordum, acaba Tolstoy izleseydi bu filmi beğenir miydi diye. Bence hayır.


Beatles Perdeye Aktarılırsa: Across The Universe

Across the Universe movie poster onesheet

Bir film düşünün ki başından sonuna kadar Beatles şarkıları size eşlik ediyor. Benim gibi bir Beatles hayranıysanız bu filme bayılabilirsiniz. Film 2007 tarihli, Amerikan ve İngiliz ortak yapımı olan Across The Universe. Beatles’ın aynı isimli şarkısından esinle yapılmış. Filmin en büyük artısını en başta belirtmem gerek, ki zaten filmi izleyenlerin de hemen fark edeceği bir durum bu, film Holivut (evet Hollywood yazmayı beceremiyorum) yapımı değil. Savaş karşıtı bu filmin başından sonuna kadar Beatles eşlik ediyor size.

Sadece Beatles mı? Değil. Janis Joplin, Jimi Hendrix, Kurt Cobain de bu filmin karakterlerinden bazıları. Tabi ki kendi isimleriyle değil. Ancak şekil olarak birebir aynı tipler. “Biz de varız” diyorlar. Filme ayrı bir hava katmış bence bu durum. Kötü olmuş diyemem, benim hoşuma gitti. Film temelde tamamen Beatles şarkıları üzerine kurulmuş olsa da başka efsaneleri de filmde görmek (en azından tip olarak) güzel oldu. Öte yandan Beatles filmin içine o kadar sızmış ki iki ana karakterin isimleri de yine Beatles şarkılarından: Lucy (Lucy In The Sky With Diamond) ve Jude (Hey Jude)… Hal böyleyken özellikle Beatles severlerin filmden lezzet alamaması ihtimali de kalmıyor tabi ki. Film rezalet bir film olsaydı bile, Beatles dinlemek hoşunuza gidecektir.

across-the-universe_2

Öte yandan Beatles’ı bir kenarda bırakırsak filmin ana temalarından biri de savaş karşıtı olması. Vietnam Savaşı’nı esas alan film, temelde savaşın gereksizliği, boşuna ölen gençler, anti-militarizm ve dönemin gençlik hareketleri üzerinde duruyor. Buralardan bile bağımsız bir film olduğunu anlayabiliriz zaten. Ayrıca filmin yönetmeni olan Julie Taymor aynı zamanda sahne sanatları yönetmeni. Tiyatro ve opera… Bu da filme ayrı bir güzellik ve bakış açısı katmış. Şarkılara eşlik eden danslar filmin içine güzel yerleştirilmiş. Zaten sıradan bir filmden ziyade bir müzikal havası var. Hatta öyle adlandırırsak da yanlış olmaz zannediyorum ki. Tiyatroda pek çok örneğini izleyebiliyoruz. Perdede de gayet güzel durmuş.

Ancak filmin aman aman bir konusu yok. Beatles’a karşı özel bir hayranlığınız yoksa filmden sıkılabilirsiniz bile. Çünkü müzikler geniş bir yer kaplıyor ve hikayede yer yer kopukluğa sebep olabiliyor. Zaten bir aşk hikayesi çerçevesinde, askerlik ve savaş karşıtlığını vurgulayan filmin çok da derin bir hikayesi yok başka. Dediğim gibi, yönetmenin yapmaya çalıştığı da karmaşık ilişkiler yumağı, derinlikli zaman örgüsü falan vermek değil. Daha ziyade sanatsal bir film olmuş bu. O şekliyle bakarsak çok da başarılı olmuş bana kalırsa.

Oyuncuların performansı da gayet başarılı. Uzun lafın kısası, Beatles’ı seviyorsanız, savaş karşıtıysanız, dans etmek ya da izlemek hoşunuza gidiyorsa, mevsimi gelmeden çıkan çilekler sizi cezbediyorsa bu filmi seveceksinizdir. Benden tavsiyesi. Fazladan iki saatiniz varsa, deneyin derim… 


Sizin Tepenin Ardı’nda Kim Var?

tepenin ardı

Her şey zıddıyla vardır derler. Ne kadar doğru bilemem. Ama günümüzde, gücü elinde bulunduranlar, kendi ideolojilerini meşru kılmak için bir düşmana ihtiyaç duyarlar. Çoğu zaman bulurlar da… Bulamadıkları zamanlarsa hayal dünyalarında bir düşman yaratır ve onunla savaşmaya başlarlar. Yetkeyi elinde tutanlar, yarattıkları bu düşmanın ne kadar da pis, ahmak, zararlı, kötü, karanlık (daha ne kadar olumsuz sıfat varsa…) olduğunu kendi tebaalarına anlatmaya başlar ve o tebaa da bir süre sonra karşılarında bulunan muhataplarına inanır. Tebaa, yani halk, çoğu zaman düşmanın kim olduğunu sorgulamaz çünkü onların da inanmak istedikleri budur. “Ya düşman yoksa…” diye geçirmezler içlerinden. Bu düşmanı hiçbir zaman görmemiş olsalar da varlığına katı bir biçimde inanırlar. Aksi halde inandıkları ideoloji sekteye uğrar. Tarihte bu hep böyle olmuştur.  Gücü kaybetmek istemiyorsanız, savaşmanız gereken bir düşman olmalıdır. Yoksa da kendiniz yaratırsınız zaten dedik ya.

Sanırım günümüzde yaşadığımız olayları da bir yönüyle bu şekilde ele alabiliriz. Gezi Eylemleri ile gözü açılan halk sokaklara döküldü ve bir şeylere bir şekilde tepki gösterdi. Karşılarında bir otorite bulacaklarını biliyorlardı şüphesiz. Zaman zaman bu çok sert oldu. Genç insanlar öldü. Yoksa düşmanlar mı demeliyim? Ama birisi de çıkıp, bu halk sizin düşmanınız değil demedi. İktidar, düşmanı çoktan yaratmıştı artık ve bu hikayeye inanacak insanlar bulmak da zor değildi. Bu meselenin bir boyutu.

Ama bu kısa notu bunun için yazmadım. Twitterda  #KahrolsunislamDüşmanlığı diye bir başlık gördüm. Bu başlığı dolduran çoğu genç arkadaşlar belli ki karşılarında bir düşman olduklarına inanıyorlardı. Onların düşmanları camilerde içki içen, polise taş atan, kafa göz yaran, iftarda orucunu bira ile açan aşağılık insanlardı. Yazmaya da devam ediyorlar. Düşman hazır çünkü. Oysaki karşılarında İslama ya da Müslümanlığa hakaret eden, onları yok sayan, küçük düşüren kimse yok  aslında. Varsa da bu insanlar, yukarıdaki başlığın altını dolduran arkadaşların işaret ettiği insanlar değiller. Ama “fikir” dediğimiz şey böyledir. Tohumla başlar (Inception / Başlangıç filmini hatırlayın) ve sonra da büyür, yayılır. Şayet muzaffer olmak istiyorsanız, düşmanınızla savaşmanız gerekir.

Bütün bunları görünce aklıma kısa süre önce izlediğim Tepenin Ardı geldi. Film, bir taşra sıkıntısı filmi olmasının ötesinde bir tez sunuyor bize. Görünmeyen düşmanlarına karşı savaşan bir ailenin mücadelesi. Savaştıklarının aslında kendileri olduğunu bilmeyen bir aile… Bu mücadele esnasında da ölen bir aile bireyi… Bir şeyler hatırlatır mı bize bilmiyorum. Kendine sahte düşmanlar yaratanların mutlaka izlemesi gereken bir film.

Filmi izleyelim şimdi bir daha. İzledikten sonra düşünelim. Düşman kim? Yetke kim? Ve tepenin ardında kim var?


Operasyon: Argo / “İyi ki Amerika var” mı?

argo

Film eleştirileri yazmadığımı daha öncesinde Wrecked üzerine bir şeyler yazarken söylemiştim. Eleştiri yapacak kadar teknik bilgiye sahip değilim. Kamera açıları, ses, senaryo tekniği…vs. bilmem. O yüzden bir kitabı eleştirir gibi eleştirmiyorum filmleri. Bu da bir film eleştirisi değil zaten. Ama yine de genel manada beğendiğim bu film üzerine bir şeyler söylemeliyim diye düşündüm. O zaman söyleyeyim.

Operasyon: Argo Ben Affleck’in bir kez daha yönetmen koltuğuna oturduğu yeni filmi. En başta şunu söylemem gerek ki Ben Affleck’ten böyle bir film beklemiyordum ben. Filme de sırf konusu ilgimi çekti diye gittim ama Affleck, gerçekten de beni fazlasıyla şaşırttı. Üzerine düşeni ne kadar yapabilmiş, bunu film eleştirmenleri bilir tabi ki ben sıradan bir izleyici olarak fazlasıyla beğendim kendisini… Film gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yapılmış. 1979’da İran’da gerçekleşen büyük devrimi anlatan filmde, devrimden sonra Humeyni’nin başa geçmesiyle yeniden büyüyen geleneksel İslami yapı ve ortadan kalkan “demokratik” sistem ele alınıyor. İran halkının kendi devrimini gerçekleştirmesiyle Amerika vatandaşları “baş düşman” olarak çıkıyor karşımıza. Zaten başlangıç sahnesi de böyle. İran halkı ABD konsolosluğunu basar ve oradaki pek çok çalışanı rehin alır. Aralarından sadece 6 kişi bir şekilde kaçıp Kanada konsolosluğuna sığınır. Ve işte burada Hollywood’un “cesur yürek”lerinden biri “kurtarıcı” olarak çıkar karşımıza: Ben Affleck! Sonunu en başından tahmin etmek mümkün, tabi ki Kanada konsolosluğuna sığınan o 6 kişi kurtarılacaktır. Çünkü hiçbir Amerikalı kurtaramadığı insanların fiyaskoyla sonuçlanan sonlarını filme çekmez. O kadar cesurunu ben görmedim en azından. Ancak film, sadece bir senaryo değil aynı zamanda gerçek bir olaydan yola çıktığı için de bu “cesur yürek” kavramına daha ılımlı yaklaşabiliyoruz izleyiciler olarak. “Sıradışı” bir kurtarılma şekli çıkıyor karşımıza ancak bunu ben yazmayayım. Gidin izleyin. Ya da internetten başka bir blogdan ya da siteden öğrenin ama benden duymuş olmayın.  Her neyse…

Demokrasiden hoşlanmayan İran halkının “Humeyni rejimi” altında dünyaya meydan okuması, bizimkilerin zar zor ülkeden çıkmasıyla havası alınmış balona da döner biraz. Ancak mesele o değil. Amerika bu “tek kişilik” kurtarma operasyonunu tümüyle Kanada’ya mal eder o dönem. ABD gizli servislerince sır olarak saklanan operasyonun 97’de Clinton döneminde açıklanmasına kadar da  zafer Kanada’nın olarak bilinir. Sonrasında “gerçek” anlaşılır. “Kardeş ülke Kanada” iyi ki vardır çünkü Amerikalılara kucak açmıştır. 6 kişilik ekibe kapılarını kapatan  İngiltere ve Avustralya’ya nazaran Kanada’nın “kahraman” olarak görülmesinden ziyade, diğer iki ülkenin yıllar sonra “sert” bir dille eleştirilmesi daha dikkat çekici bu yüzden.

En başta devrimciler konsolosluğu bastıklarında en yetkili ağızdan “kimseye ateş açmayacaksınız” uyarısının yapılması, “savaşı başlatan piç” olmak istememesiyle alakalı ABD’nin. Öyle de olur. Savaşı başlatmazlar, İranlılara ateş açılmaz. 21.yy’da başta Irak olmak üzere bütün bir Ortadoğu’ya “demokrasi” getirmek adına yola çıkan ABD’den farklı değildir perdede gördüğümüz. ABD “hiçbir zaman(!)” savaşı başlatan “piç” olmaz. Arap Baharı da kendiliğinden doğmuştur zaten. Öyle ya… Neyse… Konumuz bu da değil. Ancak Amerika’nın perdede kendini gösterme şekli Affleck’in bütün “objektif” çabalarına rağmen yeterli midir diye düşünmek gerek. Ya aslında savaşı başlatan piç her zaman ABD olmuşsa?

Bütün bunlara rağmen “Argo”da gerçekten de bir özeleştiri olduğu da aşikar. Daha en başta “ABD ve İngiltere’nin oyunuyla” başa getirilen şah gözümüze sokulur. Hollywood için oldukça cesur bir söylem. Amerika’nın aslında ne kadar da “korkak” bir devlet kafasında olduğunu da görmemiz mümkün. Saçma sapan teorilerle rehineleri kurtarmak için girişimlerde bulunmaya çalışan “yetkililer” için dünyanın öte yakası pek de düşündükleri gibi bir yer değildir. Değildir çünkü gidip görmemişlerdir. Onlar “hava saldırısı” düzenleyip yerle bir ettikten sonra şehre iner ve hafif makineli tüfekleriyle sokaklarda gezerler. Derin bürokratik oyunlarla hedef aldıkları rejimi “içeriden” kemirmeye başlarlar. O yüzden filmde karşımıza çıkan alternatif kurtarma senaryoları pek de akla yatkın değildir. Gerçi Argo Operasyonu da çok mantıklı değildir ancak bir şekilde ve bence -şayet filmde anlatıldığı gibi olmuşsa- şanslarının da yanlarında olmasıyla fiyaskoyla sonuçlanabilecek bu hikaye milli bir destana dönüşüverir. CIA oradadır ve dünyayı kurtarmak için yine yardımımıza koşarlar. Jesus Amerikalıların yanında! Tanrı CIA’yi korusun, yoksa ne olurdu halimiz! Sakallı İranlılar bir gün evinizi basarsa diye CIA’in numarasını siz de yakınlarınıza bulundurun bence…

Daldan dala atladım biraz sanırım ama bütün bu sebeplerle birlikte Ben Affleck’in ve diğer ekibin de hakkını vermek gerek. Ortaya başarılı, -özellikle filmin ikinci yarısında etkili olan- gerilim dolu sahneler çıkmış. Özeleştiri bir noktada yerinde de olmuş aslında. Daha “sert” bir eleştiri gelene kadar bana kalırsa en iyisi bu. Bu “milli destan”la birlikte Affleck en iyi yönetmen ödülünü alır mı bilinmez. Ama Oscar’dan bir şeyler koparacağı kesin bu filmin. Bana gelince, her şeye rağmen eğlendim. Güzel bir filmdi ve harcadığım zamana acımadım. Film yeterince objektif mi bilemem. Bana yetti. Objektifliği değil ama aktarılma şekli fena değildi en azından. Yoksa “müslümanlara hakaret ediliyor” zırvalarıyla dolar mı ortalık onu kestirmek de güç değil aslında. Ama klasik “kahraman Amerika, iyi ki onlar var” tarzında bir filmle karşı karşıya olmadığımız da aşikar. Daha iyisi gelir mi, dediğim gibi, bilinmez. Ama şimdilik en iyisi bu gibi. İzleyenler karar versin gerisine de… Benden bu kadar.

Ha son olarak: Yaşasın  Amerika!
(Şaka şaka…)


Adrien Brody’nin Kurtaramadığı Film: Wrecked

Aslında sinema / filmler üzerine bir şeyler yazmayı çok beceremem. Ama bazen, izlediğim bazı filmler, beni illaki yazmaya sevk ediyor. Olumlu ya da olumsuz birtakım fikirleri dışa vurmak ve film üzerinde derinlemesine olmasa da (ki o kadar yeterli bir donanıma sahip değilim sanırım sinema üzerinde) belli başlı sözler söylemek gerekli olduğuna inanıyorum…

İşte yine aynı fikirler etrafında beni yazmaya sürükleyen bir film oldu “Wrecked”. Orijinal ismi bu, Türkçeye -bizim her zamanki çeviri ustası(!) isim çevirmenlerimiz yüzünden- “Tuzak” olarak çevrildi. Filme girmeden önce bu isim üzerinde biraz durmak lazım ki konusunu bilmeyen ve sadece afişe bakarak, filmin adının Tuzak olduğunu düşünen izleyiciler için bambaşka bir şey çıkabiliyor ortaya. Çünkü filmde herhangi bir tuzak yok. Orijinal isminin Türkçesi yaklaşık olarak “harap olmuş, kaza yapmış, bozulmuş” gibi anlamlara geliyor. Zaten Tuzak’tan çok filmin içini bu anlamlar dolduruyor desek yalan olmaz. Filmin baş rolünde ise Piyanist’ten tanıdığımız (sanırım bazılarımız onu hep Piyanist olarak anacak) Adrien Brody var. Brody benim çok beğendiğim ve oyunculuğundan da çok keyif aldığım bir aktör. Bugüne kadar izlediğim hiçbir filmini de kötü bulmadım. Wrecked’i izleyene kadar…

Film Adrien Brody’nin (filmde bir ismi yok o yüzden ona bundan sonra “kahramanımız” diyeceğim) kaza yapmış bir arabada gözlerini açması ile başlıyor. Şoför koltuğunun yanındaki koltuktadır. Şoför koltuğu boştur. Arka koltukta başka birisi daha vardır ve ölmüştür o da. Kahramanımızın emniyet kemerinin takılı olduğu için kazadan sağ çıktığını anlamak zor olmaz. Ancak arabadan çıkamaz çünkü bacağı sıkışmıştır. İzleyici olarak bizler bunu fark ettiğimizde, aklımıza hemen geçen yılın oscar adaylarından “127 Hours” ve onun başrol oyuncusu “James Franco” geliyor. 127 Hours’ta da Franco’nun kolu bir kayanın arasına sıkışmıştı. (127 Hours’un gerçek bir hayat hikayesinden uyarlandığını unutmamak gerek.) Film boyunca ilerleyen pek çok sahnede, 127 Hours aklımıza gelmeye devam edecek diye belirtmeden de edemeyeceğim bu noktada…

Filmimize dönelim. Kahramanımız sıkışan bacağı ile arabanın ön koltuğunda oturmaya devam etmektedir. Bu sırada çeşitli halüsinasyonlar da görür. Bu arada kahramanımızın hafıza kaybı yaşadığını da arka koltuktaki adamın cebinden çıkardığı kimliğe bakarak “Seninle arkadaş mıyız?” diye sormasından anlarız. Bir süre sonra arabanın içinde bir silah bulur ve kirli bir işin içinde olduğuna dair şeyler hatırlamaya başlar. Ancak hatırladığı hiçbir şey net değildir. Bu yüzden izleyici de neyin ne olduğunu tam olarak anlayamaz. Bir şekilde arabadan çıkmayı başaran adamımız, koca bir ormanda sürünerek yolunu bulmaya çalışır. Şans eseri (!) karşısına herhangi bir yırtıcı çıkmaz. Ara sıra ortaya çıkan bir puma (puma idi sanırım) onu rahatsız etse de büyük bir soruna sebep olmaz. Bir süre ilerleyen kahramanımız daha sonra karşısında yine aynı arabayı görür ve başladığı yere vardığını fark eder. Onunla birlikte, bizim de izleyici olarak sinirlerimiz bir hayli bozulur bu duruma… Bu sırada kazadan önce tanıdığı bir kadın da (kim olduğunu ben anlamadım) peşini bırakmaz bir türlü ormanın içinde. Bir yere geldikten sonra onu öldürür. Ya da öldürdüğünü sanır. Gerçek değildir çünkü.

Arabadan kurtulmadan önce de hatırladığı birtakım olaylar ve radyodan dinlediği soygun haberiyle, bu olaya karışmış olduğunu anlar. Daha fazla uzatmayacağım, filmin sonunda bir şekilde yolu bulur ve araba yoluna çıkar kahramanımız. Orada da bir başka ölmüş adam görürüz. Onu da az önce bahsi geçen puma karşısına çıktığında, ona doğru verir bizimki. Çok geçmeden bir araba gelir ve adamımızı kurtarır. Yolun kenarındaki cesedi fark etmeyecek kadar seyrek geçen arabalardan bir tanesi, kahramanımız yola çıkınca ne hikmetse oradan geçecek hale gelir. En sonunda her şeyi anlarız. Tesadüfen bir soygunun ortasına düşmüş olan kahramanımız soyguncular tarafından kaçırılır ve güvence olarak arabaya bindirilir. Ön koltukta bir süre sonra kemerini gizlice takan mağdur, arabayı yoldan savurarak kaza yaptırır ve böylece kazadan da soygunculardan da kurtulur. Sonrası yukarıda anlattıklarım.

Uzun oldu ama birkaç şey daha eklemem gerek. Bunlardan ilki az önce de bahsettiğim 127 Hours çizgisi. Film neredeyse onunla aynı çizgide ilerliyor. Sıkışıp kalma, yemek ve su sıkıntısı, halüsinasyonlar görme vs… gibi durumların tamamı benzer. Farklı bir tat alamıyorsunuz. Öte yandan hafıza kaybı durumu söz konusu olduğu için, zihinsel olarak herhangi bir geri dönüş yaşanmıyor. Bu yüzden de tek mekan – tek adam çizgisinin dışına çıkılamıyor. Meraklı gözlerle bir “ekşın” olacak sahne bekliyoruz ama en hareketli sahne, kahramanımızın dereye düşüp sürüklendiği sahne oluyor. O da hareketli sayılırsa artık… Geçmişi hatırlamayan adam, dolayısıyla herhangi bir sorgulamada da bulunamıyor. “Neden buradayım?, Ne yaptım?, Keşke…” dolu zihinsel metaforlara denk gelmiyoruz. 90 dakikalık filmde, Adrien Brody’den başka neredeyse kimsenin olmaması da diyalog noktasında boşluk yaratmış. O kadar ki Brody de çok fazla konuşmuyor, ara sıra küfür etmek dışında pek bir monoloğu yok. Diyaloğun çok fazla olmaması da Adrien Brody’nin oyunculuk performansını ön plana çıkarıyor ister istemez. O da hakkını veriyor bunun aslında. Ama yetmiyor tabi ki…

Sanki bir dizi filmin devamı gibi başlayan film, anlamsız bir biçimde de bitiyor. Ne olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Adrien Brody’nin tek başına taşıdığı film, lezzet vermeden sonlanıyor. Bizim “Piyanist” neden böyle bir yapımda oynamış anlamak zor. Yönetmeni de çok bilindik bir isim değil. Senaristini ben tanımıyorum. Ama yönetmen ile daha önce yine ortak çalıştıkları bir başka filme daha denk geldim. Adrien Brody, mükemmele yakın bir performans sergilese de bu durum filmi kurtarmaya yetmiyor. O klasik puanlama yöntemine giderek yazıyı sonlandırmak gerekirse Adrien Brody’ye 10 üzerinden 9 verirdim ben, çünkü gerçekten güzel bir oyunculuk sergiliyor. Ama film ancak 4 alırdı benden. 4,5’tan 5… Belki olur. O da Adrien’ın güzel hatırı için…