Category Archives: Günce

Günce: 12 Temmuz Çarşamba

yascca7lc4b1.jpg

Kaygıdan bahsediyoruz: Belki kaygı, canlı olduğumuzu hissetmemizi sağlayan en özel duygulardan. İçgüdüsel. Kaygı bizi harekete geçirir. Her anlamda. Ama kaygı ile korku arasında da ince bir çizgi var galiba. Bunu nasıl ayırt etmeli?

*

2014’te çıkan bir öykü kitabını okuyorum şu sıra. İsmi lazım değil. Konumuz o değil çünkü. İçinde her türden pek çok yazım hatası var. Bu kitabın editörü, bir başka öykücü, hem de öykülerini sevdiğim öykücülerden biri. Bir adım daha atalım, kitabın bir de redaktörü var. Mesele ne? Mesele şu: Muhtemelen bu iki arkadaş da kitabı okumayıp şöyle bir üstünden geçmişler. Öyle yazım hataları var ki ilkokul çocuğu yapmaz. Kitaptaki öyküleri de belli ölçüde beğendim doğrusu. Buna rağmen hatalar öyle fazla ki bir süre sonra öykülerden kopup hataların altını çizerken buldum kendimi. Muhtemelen uygun bir dille yayınevine de iletirim bu durumu. Her neyse. Durumun özü: Memleket işini kötü yapan insanlarla dolu. İşinizi kötü yapmaktansa o işe hiç bulaşmasanız daha iyi olacak. Editör, yani öykücü kişi bir başka öykücü arkadaşına, evet bir de arkadaşlar, bu kötülüğü yapmaz. Meslek ahlakı diye bir şey olmalı. Ben yine de kimseye ahlaksız demiyorum ama bunu bir düşünelim.

*

“Kral çıplak!” diye bağırmak değil mesele. Belki çıplaktır ve bağırmıyoruzdur; belki çıplak değildir ve yanlış bir sesi haykırırız. Ama şunu söylüyorum: En azından “Kral çıplak olabilir mi acaba?” sorusunu zihnimizden hiç çıkarmayalım. Sorular, dünyamızı zenginleştirir. Sorarak bir yolda yürürüz. Yol illaki bir yere de çıkarır ama mühim olan, bu anlamda ve burada, yolda yürümek. Yani soru sormak. Soruları zihnimizden çıkarmamak. Soruyorum: Kral çıplak olabilir mi?

*

Okuma listeme yeni bir kitap eklendi bugün. Dostum ve hocam dediğim arkadaşım alıp hediye etti ve  bu yaz mutlaka oku dedi. Not düşelim: Peter Berger‘den “Sosyolojiye Çağrı” (İletişim Yayınları).


Günce: 30 Haziran Cuma

tree-dawn-nature-bucovina-56875

Bazı anları sadece yazarak kurtarabiliriz gibi geliyor bana.

*

Çocukluğumda birkaç kere günlük tutmaya çalıştım. Dağınıklığım o zamanlardan belliydi. Pek başarılı olamadım. Yazdıklarım da pek matah şeyler olmadı ya da fazlasıyla çocukça oldu. Belki de çocukluğun bu yönü güzeldir. Hiçbir kaygı gütmeden bir şeyleri sadece yapıyor olmak için yapma güzelliği… Hayatımızın ilerleyen zamanlarında, yani artık büyüdükçe ve hatta yaşlandıkça, bu histen uzaklaşıp eylemlerimizin merkezine daha az duygu daha fazla kaygı yerleştiriyoruz. Kendimiz için yaptığımız birtakım eylemleri, kendimize rağmen ve başkaları ne der diye yapmaya başlıyoruz. Bu, kendimiz olmaktan uzaklaştığımız anlamına geliyor. Başka birine dönüşüyoruz. Ama kime?

*

Pohpohlayarak edebiyat olmaz. Olur belki ancak kalmaz. Şu isim, bu isim… Dolanıp duruyor ortalıkta, görüyorum. Görüyorsunuz. Bazı okumadığım yazarları sırf o pohpohlamalardan aldığım referansla okuyorum. Vakit kaybı… Bence daha çok düşünmeli, daha az eylemeliyiz. Düşünsel sağlam bir zemine oturmamış eylemler, ufalanmaya ve yok olmaya mahkumdur. Gibi geliyor bana. En azından şimdilik.

*

Hüseyin Kıran’ın “Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor”u geldi aklıma şimdi, o kadar karşıma çıkmıştı ki. Temel meselesi dili kullanmak. Dilin zeminini yerinden oynatmak. Kurgusal bakımdan çok üst düzey bir alegori yok, ama iyi metin. Dil olarak, kendine has ama yorucu. Yoruldum. Bazı yerler o kadar zorlama ki metnin bütünlüğünden kopuyor okur. Bu kadarına gerek var mıydı diye sordum kendime çünkü doğal değil. Dili fazla zorlayınca doğallığı ortadan kalkıyor ve yerleştiği yapaylık, anlatıyı zedeleyecek kadar hırpalayabiliyor. Yine de bu tip deneysel anlatı biçimlerine ihtiyacımız var gibi. Pohpoh deyince neden Hüseyin Kıran geldiyse aklıma… Bir not daha: “Benim Adım Meleklerin Hizasına Yazılıdır”ı 30-40 sayfa okuyup bir kenara koymuştum.

*

Coetzee, geç okumaya başladığım, harika bir yazar. Zararın neresinden dönersen kârdır. Bir tavsiye olarak burada dursun.

*

Mutlaka bir amacı olmalı insanın. Evvela kendisi için. Bütün başka kaygılardan uzak. “Rutin” ile “sıradan” arasında büyük bir fark var. Sıradan olmayın. Sıradan insan, sıradan olan diğer her şey gibi yok olur gider. Bir amacın bayrağını taşımak gerekli. Bir şeye inanarak yaşamak… En az bir şeye. “Bir söz söyle, bir şiir oku, bir taş at,” mı diyordu Malcolm X? Evet, hiçbir şey yapamıyorsan çığlık at ama anlamlı bir çığlık. Sesin büyüsün. Çünkü eğer tutkuyla yapıyorsan gerçekleştirdiğin eylemi, bir çocuk yetiştirmekle bir ağaç yetiştirmek arasında büyük bir benzerlik vardır. Yeter ki inanasın…