Category Archives: KısaKısaÖykü

Bir Salyangozun Emin Adımlarla Bir Yere Doğru Sürünmesi Üzerine

Şunca

Öyle ya, bütün bunların bir bahanesi var pekala.
Pekala şu kupkuru dalların, zamanı gelince yeşermesinin;
şu salyangozun küçük ama kararlı adımlarla, belki de nereye olduğunu dahi bilmeden ilerlemesinin;
şu küçük çocuğun büyümesinin;
annemin akşam yemeğini hazırlamasının;
gökyüzünün güneşe yer açmasının;
denizin böylesi hırçınlığının ardından öylesi dinginliğe kavuşmasının;
o dilencinin yirmi yıldır aynı yerde yılmadan dilenmesinin;
pedalına basılan bütün bisikletlerin dünyayı daha da güzelleştirmesinin;
yolların hiç bitmemesinin ama yine de insanların kendine yeni yollar aramasının;
ve şunların
ve bunların
ve ötekilerinin de…

Bütün bunlar için bir bahane buluyor kişioğlu.
Bahane olmasaydı, bahaneler bulamasaydı, pekala yaşayamazdı belki de.

Salyangoz emin adımlarla ilerliyor.
Bir yerde yalpalıyor, duraksıyor, sonra belli belirsiz kaldırıyor kafasını, ileriye doğru bakıyor.
Daha gitmesine gereken onca yol var.
Ama o yolu arşınlaması için yeterince zamanı olup olmadığını hiç bilemeyecek.
Gidiyor.
Varılması zor bir hedefe doğru…
İşte şimdi, son parça dalı da tırmanacak.
Bir karınca, güneşi görmüş ya, çıkıyor yuvasından dışarıya.
Geriye bakıyor sonra ve belki de ailenin geri kalanlarını da çağırıyor.
Ağızlarındaki kum tanelerini dışarıya çıkarıyorlar tek tek.
Bir arı, peteğinden fazlaca uzaklaşmış olacak ki, dinlenmek üzere, bir dalın kenarına konmuş bekliyor.
Belki de başka bir şeyi bekliyor.
Belki de yeni bir bahane bulmak için bekliyor.

Bütün bunlar olurken göğe bakıyorum.
Bir bahanem olsaydı, bal yapmak, yuva açmak, tepeye varmak gibi…
Büyümek, yemek hazırlamak, dilenmek, ya da direnmek gibi….
Şimdi bütün yazılanları tekrar gözden geçiriyorum.
Hiçbirini beğenmiyorum.
Başımı havaya kaldırıp göğe bakıyorum.
Hayat, diyorum, işte şuncacık bir şey.
Kalemi alıyorum elime bıraktığım yerden, tek tek çiziyorum üstünü.
Üstümü başımı bir de.
Hiçbir şey, o kadar da anlamlı gelmiyor.


Bahçedeki Yaban Armudunun Çiçeklerini Koparmamın Çok Kısa Hikâyesi

Çocukluğumun Uzak İklimleri

Yalan değil. Bahar gelecektir. Gelecektir elbet çiçekli günler. Çiçekler renk renk açacaktır. Meyve verecektir ağaçlar. Çiçekleri koparan, ağaçları kesen insanlara rağmen, devam edecektir bütün bunlar. Bunları ve bunları ve bunları da seviniz. Daha çok seviniz. Çünkü bir çiçek kurtarabilir dünyayı. Bir yağmur, bir kar tanesi ya da. Değişebilir. Gün olur, alır başımızı gideriz. Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda hem de. Ama deniz, yine de kalır.

İlkokulun kaçıncı sınıfındayım, bilmiyorum, zamanı unuttum. Kapıdaki küçük yaban armudu çiçek açmış. Ama öylece çiçekler. Fazla değil. Öyle ya, ağaç küçük. Ben ağaçtan küçük. Gönül bağımızın bir sebebi de bu küçüklük ortaklığıdır belki de. Sonra ben ağaca tırmanıyorum. Usul usul. Önce sağ kolumu uzatıyorum bir dala. Kendimi usulca yukarıya çekiyorum. Oh bee.. Oldu işte. Biraz bakınıyorum etrafa. Sonra armudun, birkaç hafta sonra meyveye duracak dallarından çiçekler koparmaya başlıyorum. O sırada, evinin kapısının önünü süpürmeye çıkabilecek her kadın gibi bir komşumuz bağırıyor bana, Ne yapıyorsun, diye. Aldırmıyorum. Kopardığım çiçeklerle iniyorum ağaçtan. O sırada annem cama çıkıyor, ne oluyor bitiyor diye bakıyor. Ben çoktan eve yollanmışım. Merdivenleri hızlıca çıkıp eve varıyorum. Elimdeki çiçekleri anneme uzatıyorum. Sana, diyorum. Ne kadar da bilmiyorum bir ağaçtan çiçek koparılamayacağını. Sonradan öğreniyorum. Annem beni hep seviyor.

Aradan kaç yıl geçti, kaç bahar eskitti bu ağaç anımsamıyorum. Ben en çok da yılları saymıyorum. Geçip gidiyor. Bu ağaç, geçip giden zamanın aynasıdır. Bu fotoğraftaki, yıllar önce zar zor tırmandığım ve çiçeklerini yolduğum o ağaçtır. Bu ağaç, benim en yakın dostlarımdan biridir. Beraber yaşadığımız ve yaşlandığımız. İşte zaman, geçiyor hep. Demiştim ya, saatleri durdurabiliyoruz biz, ama zamanı, değil. Ve yalan değil. Baharlar gidecektir ve baharlar gelecektir. Çiçek açacaktır dallar, yollar. Çünkü bir çiçeğin, her zaman için, dünyayı daha güzel bir yer yapabilme olasılığı vardır.


Balon

Kırmızı Balonun Yolculuğu
Kocaman gözleri, az önce elinden fırlamış olan balonuna takılıp kaldı. Balon yükseliyor, masmavi gökyüzünde kırmızı bir nokta oluyor, kırmızı nokta gittikçe küçülüyordu. Bir martı aniden balonun yanından geçti. Hiç de sevmemesine rağmen, alışkanlıklarını terk edememiş bir halde, ağzındaki simiti bir başka uzama taşıyordu. Kırmızı balon, martının yarattığı rüzgardan etkilenerek hızla yön değiştirdi. Yükselişini başka bir boyuta taşıdı iradesi dışında olsa da. Kocaman gözleriyle balonu izleyen küçük kızın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Sonrasında ağlamasının anlamsız olduğunu düşünmüş olacak ki parka dönüp kaydıraktan kaymayı tercih etti. Yolun karşısında yaşlı bir adam, bütün bunlar olurken, ölmeyi bekliyordu.
Yaşlı bir adam yayaya kırmızı yanan trafik lambasının yeşile dönmesini beklerken gözlüğünü yere düşürdü. Kör olduğunun farkında değildi adam, bu yüzden kırmızının yeşile dönüşünü görmedi. Kimse yardım etmedi. Trafik ışığının karşısında on üç yıl dokuz ay yirmi bir gün on dokuz saat ve elli üç dakika daha yaşadıktan sonra öldü. Bütün bu zaman diliminde hiçbir şey yemedi, içmedi. Hiçbir şeye gülmedi, hiçbir şeyden ötürü üzülmedi. Cenazesine kimse gelmedi. Üzerinden kimliği çıkmadığı için şehrin herhangi bir yerindeki belediye mezarlığına defnedildi. Mezarlık görevlisi, yapmak zorunda olmamasına rağmen, yaşlı adama acımış olacak ki, mezarını suladı bir süre ve mezarının başına bir kızılçam dikti.
Tamı tamına yedi yıl on bir ay on dört gün sekiz saat kırk bir dakika sonra kızılçamın boyu üç metreyi çoktan geçmişti. Çamın kozalaklarından biri mezarlığın caddeye bakan tarafındaki duvarın dibinden, o sırada caddeden geçmekte olan yirmili yaşlarına yakın, iyi giyimli, temiz yüzlü bir genç kızın kafasına düştü. Genç kız o sırada müzikçalarından Tom Waits’in Jockey Full of Bourbon adlı şarkısını dinlediği için ne olduğunu anlamadı. Havaya baktığında kızılçamın dallarını gördü. Kozalağı alıp çantasına koydu. Yoluna devam etti.
Aylardan ağustos, hayır hayır, nisandı. Bir martı, nisanın bütün güzelliğini bedeninde taşıyormuş gibi uçup duruyordu gökyüzünün maviliğinde.
Kozalağın düştüğü, kızın yürüdüğü caddeye bakan dar sokaklardan birinde, orta yaşlı, kilolu, esmer bir kadın çamaşır asıyordu evinin balkonunda. Çamaşırlardan birisi yola düştü. Kadın sokağa inip çamaşırı aldı. Çıkarken içeride unuttuğu anahtarı yüzünden, rüzgarın etkisiyle kapanmış kapıyı açamadı. Çaresiz oturdu kapısının önünde. Zaman böylece geçti. Kadın tam üç yıl iki ay yedi gün yirmi iki saat yedi dakika kapıda oturduktan sonra evini yakmaya karar verdi. Eteğinin cebini yokladı, kibrit ya da çakmak yoktu. Evini yakamadı.
Bütün bunlar olurken kırmızı balon atmosferde iyice yükselmiş, açık hava basıncının etkisiyle patlamış ve bambaşka bir iklimin bambaşka bir coğrafyasına bir lastik parçası olarak düşmüştü. Kahverengi gözlü, beyaz tenli, kısa boylu küçük bir erkek çocuğu balonun arta kalan parçalarını buldu, cebine koydu. Belki bir şey yaparım diye düşündü. Sadece bir şey.


Erken Gelen Bir Güzün Ağdalı Hüznü

Tarihi yazılmamış, belki geç kalınmış, belki de alındıktan sonra üzerinden zaman geçince ne zaman alındığı unutulup tarih atılmamış bir kitap. Yükte hafif, pahada ağır. İlk sayfasını çevirmekle başlar bir kitabın yolculuğu ve o kitabı okuyan gözler eşlik eder kitabın yolculuğuna. Okundukça, aynı sıradaki koltukların, biri koridor tarafını diğeri cam kenarını paylaşmış iki yolcu misali devam eder kitap ile okuyucunun yolculuğu. İşte böyle… İşte böyle…

Cafê Esperanza! Bilsem ki neredesin…

Kitap tarihsiz… Tarihini o atmadı. Tarihini atmamıştı. Oysaki hep yapardı bunu. Atardı tarihi. Yazardı ismi. O atmayınca tarihi, ben de atmadım. Belki de tarihsiz kalacak nadir kitaplarımdan birisi olacak. Hem tarih nedir ki? İnsanların, işlerini daha kolay yapabilmek için uydurdukları bir sistemsizlik. Öyle ya, hiçbir takim birbirine uymuyor. Sistem tutsaydı, aynı olmaz mıydı her yerde? Maya takvimi, bu kadar kolay ilan edebilir miydi kıyameti? Şimdi, bütün bunlar, bu “zaman” savsatası, tarihler, saatler bu kadar belirsizken; bir kitaba tarihin atılmamasını sorun edebilir miydim? Buna hakkım var mıydı? Haksız mıydım? Neredeydim sahi? Neydim?

Ben de, yazılmış olan gibi, “erken gelen bir güzün ağdalı hüznü”nü yaşıyorum belki. Öyle demişti ya Ali… Ali… Sahi nerede Ali? Yazdıkları kadar var mıydı? Erken miydi? Biz mi geç kalmıştık? Hüzün, erken mi uğramıştı kapısına?

Okurken kırmızı bir kalem aldım elime. Çizdim altını kitabın orasının burasının. Kalemimin rengi kırmızı… İyi ki kırmızı imiş. O benden önce çizmiş. Fark ettim. Kurşun kalemle çizmiş. Sonra onun beğendiği –yani altını çizdiği yeri- beğendim ben de. Aynı renk kalemle çizsek olmayacakmış. Kırmızı kalemimle, onun çizdiği yeri yeniden çizdim. Yakılmış ve bitmiş bir kibrit çöpünün kısa ve hazin hikayesini birkaç cümleye sığdıran yazara takıldı aklım yine. Sonra da ona… Aynı yeri beğenmişiz. Kibriti… Belki de bitmişliği, bitebilecekliği, yitebilecekliği; zamanın kısalığını, uzunsuzluğunu, uyumsuzluğunu… “Eskiden yanabilecek bir kibrit çöpüydü, oysa şimdi yanmış bir kibrit çöpü artık.” derken, kibritin kısa hayatından ne kadar uzun bir hayatımız olduğunu mu vurguluyordu yazar? Yoksa Darwin’in efsanevi kaplumbağası kadar yaşayamayacağımızı mı? Çizdim altını bütün satırların ve diğer sayfaya geçtiğimde, biraz daha ‘biz’ olmuştuk.

“Bütün kişi ve kiplerde çekilen geçişsiz bir fiil özlem” dediğini duyar gibi oldum yeniden. Benden önce okuduğu bu kitabın altını çizdiği bu satırlarda, sanki sesi kulağımda yankılanıyordu. Eski Yeşilçam filmlerdeki mektup sahneleri gibi… Ediz Hun’un okuduğu o malum mektupların birindeki fondan gelen Filiz Akın sesi gibi idi yaşadığım o an: “Cafê Esperanza sonsuz sayıdaki bu duruş noktalarından biri mi yalnızca? Kuruduk mu? Katıldık mı? Taşıllaştık mı? Öldüğünün farkında olmayan ölüler miyiz?”  Ve başka satırlar… Bizi biz yapan satırlar… Ali’nin satırları…

Kafasına saksı düşen o adamın bok yoluna gitmiş olduğu gerçeğini değiştirmese de, saksının oraya düşmesinin de bir sebebi olduğu gerçeği gibi… Gerçekler çatışması diye bir şey var mıdır dünyada? Hangi dünyada vardır? Bir dünya var mıdır? Daha iyi bir dünya var mıdır? Kuruduk mu? Katıldık mı? Taşıllaştık mı? Filiz… Filiz… Filiz… Şimdi bir mektup okuyacak bana… Bir söz edecek belki başka bir kitaptan. Ben bir başka renkte bir başka kalem alacağım elime. Bu sefer kitabı baştan sona çizeceğim. Bir başka kitabı baştan sona çizeceğim. Çizdikçe ben olacağım. Çizdikçe o olacağım. Çizdikçe olacağız. Öldüğünün farkında olmayan ölüler olsak da, çizdikçe var olacağız. Nerede olacağız bilmem, ama Cafê Esperanza’da olmayacağız. Şimdi olmayacak. Kibritin kısa ömrü gibi, bir daha şimdiki “şimdi” olmayacak… Belki de bir daha erken gelen bir güzün ağdalı hüznü bile olmayacak…


Eski Bir Mevsimden Kalanlar

 

Küçüktüm. Ne zamandı bilmiyorum. Belki altı, yedi yaşlarımdaydım. Belki daha fazla. Daha az değil. Dedemin eline tutmuş, yürüyorum yol boyu. Nereye gittiğimizi şimdi hatırlamıyorum. Camiye mi gidiyordu dedem? Günlerden Cuma mıydı? Öğle vakti miydi, akşamüstü mü? Bilmem… Dedemin eline tutmuşum, yürüyoruz. Yürürken pek konuşmazdık galiba. Aramızdaki mesafe uzak olduğundan mıdır nedir, zor gelirdi belki de. Dedemin boyu uzundu. Belki iki metreye yakın. Şayet dik dursaydı, o kadar olurdu. Ama ardında bıraktığı yılların ağırlığı fazla gelmiş olacak ki omuzlarını dik tutamıyordu. Hafif bir kamburu vardı, çok değildi ama yine de belirgindi. Belki de binlerce kez geçtiği yolu, sanki ilk kez geçiyormuşçasına dikkatle incelerdi. Belki de kafasından başka şeyler geçiriyordu ama doğrusu bunu bilemezdim. Kafasının içinde değildim ya… O zamanlar etrafta daha çok ağaç, daha az bina vardı. İnsanlar daha çok konuşurlardı. Her şey için, her şeye rağmen ayırabilecek zaman vardı. Şimdi…

Yol boyu yürüyorduk. Bir aralık karşıdan eli yüzü düzgün, -şimdi anımsadığım kadarıyla- yirmi beş, otuz yaşlarında bir abinin geldiğini gördüm. Üzerinde koyu renk bir ceket vardı. İçinde de bir gömlek. Galiba bahar aylarının ortaları falandı. Şimdi o abinin üzerindekileri düşününce, mevsimi tahmin etmek biraz daha kolay oluyor. (Yoksa güzün son zamanları mıydı?) Bize doğru yaklaştıkça önce ceketini düzeltti ve de gömleğinin yakasını. Karşısındakine saygı duyduğunu belirtir bir ifade vardı suratında. İyice yaklaştığında, bir gözünün kör olduğunu fark ettim. Ya da başka bir rahatsızlığı vardı bilmiyorum ama gözleri farklı gibi idi. Önemsiz bir ayrıntı olarak kazınmış zihnime. Yanımızdan geçerken, “Selamun aleyküm…” dedi dedeme bakarak. Ve geçip gitti. Dedem karşılık vermedi. Yürümeye devam ettik. Dedemin omzuna ağırlık veren yılların etkisiyle buruş buruş olmuş elinden sıyrılmaya çalıştım. Dedem bunu fark etmedi. Yola devam ediyorduk. Arkamı döndüm, abi de yoluna devam ediyordu. Dedemin, neden ona “Aleyküm selam…” demediğini önemsemiş miydi, merak etmiş miydi ya da buna üzülmüş müydü, bunu düşünmüş müydü bilmiyorum. Arkasından bakarken, ona doğru seslenip, “Abi, dedem biraz ağır işitiyor, yaşlılık işte…” demeyi istedim dedemi savunacak gibi. Olmadı… O kendi yoluna gitti, biz de kendi yolumuza gittik.

Biz değildik aslında, yoldu devam eden. Yol hiç bitmiyordu. Hep gidiliyordu ama hiç kısalmıyordu. Zaman da yol gibiydi, hep ilerliyordu ama hiç bitmiyordu. Bittiği zamana kadar, biteceğini anlamıyorduk ya da… Yıllar sonra, bunları yazarken, o abiyi bir daha görmediğimi fark ettim. Ve o zamanın birkaç yıl sonrasında, dedemi de bir daha göremeyeceğimi, o zamanlar hayal edemezdim…

.


Normal

Yaklaşık yarım saattir elimde dolaştırdığım sigarama uygun bir ateş bulmam gerekiyordu artık. Sigaramın üşüdüğünü fark ettim. Denize karşı bir bankta oturan bir çift gördüm, yanlarına gittim. Merhaba, ateşiniz var mı, diye sordum. Umutsuz bir boşluğa bakar gibi denize bakan kadın, yanındaki arkadaşını kastederek, Onda olacaktı, dedi. Alabilir miyim, diye sordum. Adam yüzüme bakıyordu. Ne istediğimi anlamamış gibiydi. Şey…ateşinizi alabilir miyim, diye sordum tekrar. Kadın araya girdi. Yüzünde aynı donuk bakışlar vardı. Sanki bir yakınını denizde kaybetmiş de gözleri hala onu arıyormuşçasına gözlerini denizden ayırmıyordu. Sağır ve dilsizdir, dedi. Şaşırdım. Özür dilerim, fark edemedim, dedim. Fark edemezdiniz zaten, dedi. Haklıydı. Dış görünüşüne bakarak insanları tahmin edemezdik. İnsanlar üzerine bahis oynanmaz. İnsanlar üzerinde fikir yürütülmez. İnsanları umursamamak gerekir aslında. Neden özür dilediğimi bilmiyordum ben de. Sağır olduğu için miydi? Kimden özür dilemiştim, tanrıdan mı? Saçmaladığımı fark etmiştim. Kadının sesi ile kendime geldim. Sigaranızı gösterin, ateş istediğinizi belirtin, o kadarını yapabilirsiniz herhalde, dedi. Onu incitmiş miydim bilmiyordum ama daha fazla üzerinde durmak ve olayı anormalleştirmek istemiyordum. Sigaramı gösterdim. Gülümsedi adam. Cebinden zippo bir çakmak  çıkardı. Yüzüme, çakmağı beğendiğimi belli edecek şekilde bir ifade verdim. Gerçekten de güzel bir çakmaktı. Sağ elimi kalbimin üstüne doğru getirerek, teşekkür ederim anlamında bir hareket yaptım. Başını eğdi. Rica ederim, der gibiydi. İnsanların konuşmadan da anlaşabileceğini düşündüm o anda. Kadının yanımızda olduğunu unutmuştum bir anda. Sesi çıkmıyordu. Sigara dumanı kokusuna bakılırsa eşimden çakmağı istemeyi becerebilmişsiniz, dedi kadın. Şaşkınlığımın derecesini şu anda tarif etmem mümkün değil. Kadının kör olduğunu o zaman anladım. Denize donuk donuk bakması bu yüzdendi. Yani benim, denize bakıyor olduğunu sanmam bu yüzdendi. Adam gözlerimdeki şaşkın ifadeyi görmüş olacak ki, parmağıyla karısını işaret ettikten sonra elleriyle kendi gözlerini kapattı ve karısının göremediğini vurgulamaya çalıştı. Başımı, durumu anladığımı belirtecek şekilde aşağı yukarı sallamaya başladım. Evet, ateşini benimle paylaştı, teşekkür ederim, dedim. Rica ederiz, dedi kadın kibar bir şekilde. Biraz oturmaz mısınız, diye nazik bir teklifte bulundu. Yanlarına otursam ne diyeceğimi, ne konuşacağımızı bilemeyeceğim için, Biraz acelem var da, teşekkür ederim, diyerek geri çevirdim. İyi günler dileyerek yanlarından uzaklaşmaya başladım. Giderken dönüp arkama baktım. İkisi de denize bakan iki normal insan gibiydi. Bir kör ve bir sağır-dilsiz insanın nasıl anlaştığını kafamda bir türlü canlandıramıyordum. Benim, hatta bizim, bilmediğimiz bir dili biliyorlardı belki de. Zihnimde normalleşemeyen bir konumdaydılar yine de. Sigaramdan bir nefes daha alıp havaya doğru üfledim dumanını. Bir kez daha arkama baktım, orada değildiler. Dönüp arkama baktığımda ben de orada değildim. Sigaram bitmişti. Caddenin kalabalığına, renklere, gürültüye karıştığımda olanları çoktan unutmuştum. Bir büfeye uğrayıp, bir çakmak aldım. Bir sigara daha yaktım. Hava soğuktu…


Benlik Miti

Kayıp eşyalar bürosunun, onu bulabileceğim son yer bile olamayacağını düşünüyordum. Kayıp eşyalar bürosu çalışanı, tozlu rafların arasından indirdi onu. Getirdi. önüme koydu. İşte dedi, benliğiniz bu kutuda. Kutuya baktım. Bir hayli eski ve tozlu bir kutu idi. Üzerinde büyük bir kilit vardı. Kayıp eşyalar bürosu çalışanına onu nasıl açabileceğimi sordum. Bununla herhangi bir ilgisi olmadığını söyledi. Bu kutudaki benliğin bana ait olup olmadığını ispatlamamı istedi. Ancak bu şekilde kutuyu bana verebilirmiş. Bunun için ne yapabileceğimi bilmediğim için aceleci bir tavırla kayıp eşyalar bürosu çalışanının önündeki tezgaha çantamdan çıkardığım kişiliğimi ve kimliğimi koydum. Kimliğe baktı, inceledi. Kişiliğimin problemli bir zeminde olduğunu söyledi. Benlik ile kişiliğin bütünleşmesi gerektiğini anlattı bana. O anda sanki bir psikolog ya da ona benzer bir doktor ile konuşuyor gibi hissettim kendimi. Dediklerinden bir şey anlamamıştım. Teşekkür edip yanından ayrıldım. Bir köşeye geçip boş bir koltuğa oturdum. Kutu elimde kalmıştı. Açamıyordum. Bu haliyle bir işime yarar mıydı onu da bilmiyordum ama yine de benliğimin elimde olması kendimi güvende ve rahat hissetmeme sebep oluyordu.

Kaldır ayaklarını kaldır, bok götürüyor etrafı, diye söylene söylene işini yapan bir temizlikçi kadın geldi yanıma. Ayaklarımı kaldırdım. Elime süpürgeyi verdi ve şurayı temizle bakalım, dedi. Söylene söylene işini yapan temizlikçi kadın aslında işini yapmıyordu ya da asıl işi buydu. Ne olduğunu anlamamıştım. Sebebini dahi sorgulayacak kadar zihinsel bir süreç geçiremeden, elimdeki süpürge ile yerleri temizliyorken bulmuştum kendimi. Bak bak, dedi, en çok da burayı kirletmişsin, iyice temizle haydi. Onun kölesiymişim gibi dediklerini yapıyordum. Neden olduğunu bilmiyordum hala. Ama o sert tavrına karşı koyamıyordum da. Söylediği yeri temizledim. Süpürgeyi temizlikçi kadına uzatmak için arkamı döndüğümde yanımda olmadığını gördüm. Elimdeki süpürgeyi bir kenara koydum ve yerime geçip oturdum. Etrafta kimse kalmamıştı. Kendimi bir an yalnız hissetmedim.

Benliğimin içinde olduğu kutuyu bir kez daha elime aldım. Onu nasıl açabileceğimi düşünüyordum kara kara. Birden içimde onu açabileceğime dair bir his uyandı. Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Ama yapabilirdim. Kutuyu, koyduğum yerden tekrar elime aldım. Açılmıştı. Bir şey yapmama gerek kalmadan açılmıştı işte. Nasıl açabileceğimi düşünürken birden onun açılmış olduğunu görmem de mi zihnimin bir oyunuydu yoksa? Bilmiyordum… Benliğim o kutunun içinden yüzü gözü toz toprak içinde bana bakıyordu. Eskimiştim. Ya da gençleşmiştim. Saçlarım uzundu. Eski halime benziyordu benliğim karşımdaki görünüşüyle. Yüzümü pek seçemiyordum ama çok da farklı değildim sanırım. Gözlüklerim yoktu. Cenin gibi kıvrılmış bana bakıyordu benliğim. Ses etmedi. Sessiz sedasız bekliyordu. Onu aldım. İki elimle havaya kaldırdım. İşte, dedim, işte buldum seni… Gülümsüyor olmalıydı. Ben de gülümsüyordum. Kaybettiğim benliğimi kayıp eşyalar bürosunda bulacağımı düşünmezdim doğrusu. Ama bulmuştum. Özümü bulmuştum. Aslımı bulmuştum. Kendimi yeniden inşa etmiştim. Beynimin köhne bir köşesinde yaptığım gezi artık sonlanıyordu. Orada, tam karşımdaydı ve benliğim bana bakıyordu. Ne kadar uzaksak o kadar yakındık aslında onunla. Zihnimde yaptığım gezi artık sona ermişti. Şimdi ne yapacağımı bilmiyordum. Yazmaya karar verdim. Sevgili benliğim, dedim ve ona bir mektup yazmaya başladım. Bu hikayeyi önce benliğime anlatacaktım. Elime kağıdı kalemi aldım ve yazıya döktüm her şeyi:  “Kayıp eşyalar bürosunun, onu bulabileceğim son yer bile olamayacağını düşünüyordum…”