Category Archives: Kitap Alıntıları

Alıntı Defterim: Albert Einstein – Dünyamıza Bakış

Albert_Einstein

Bana öyle geliyor ki, toplumun sınıfları arasındaki ayrılıklar haksız ve yersizdir; bu ayrılıklar, aslında, zorbalığa dayanmaktadır. Ayrıca şuna da inanıyorum ki, sade ve kendi halinde bir yaşayış, beden ve kafa bakımından herkes için daha iyidir.

*

İnsanın filozofik anlamdaki özgürlüğüne hiç de inanmıyorum.

*

Schopenhauer’in «Bir insan istediğini yapar ama, istediğini istiyemez» sözü ta gençliğimde içime işlemiş ve gerek kendi hayatımdaki gerek başkalarının hayatındaki sıkıntılar karşısında sürekli bir avunma, tükenmez bir sabır ve hoşgörü kaynağı olmuştur. Bu düşünce, insanın kolayca elini kolunu bağlayan sorumluluk duygusunu yumuşatır, gerek kendimizi gerek başkalarını gereğinden çok ciddiye almamızı önler; humur’a (gülen düşünceye ) yer veren bir hayat görüşüne götürür bizi.

*

[…] rahatlık ve mutluluğa, hiç bir zaman birer amaç gözüyle bakmadım.

*

Yolumu aydınlatan, bana durmadan yaşama sevinci ve cesareti veren ülküler, İYİLİK, GÜZELLİK ve DOĞRULUK olmuştur.

*

Ben tek başına düşünen bir insanım, dar anlamıyla hiç bir zaman bütün yüreğimle ne devlete bağlı kalmışımdır, ne ana yurda, ne dostlar çevresine, ne de aileye.

*

Herkes saygı görmeli ama, hiç kimseye tapılmamalıdır.

*

Hayatın sırlarıyla karşı karşıya gelmek, korku ile de karışarak dinleri yaratmıştır. Ulaşamayacağımız bir şeylerin var olduğunu bilmek, ancak en ilkel bir biçimde anlayabileceğimiz en derin aklın ve en parlak güzelliğin belirtilerini görmek, bu bilgi ve bu gerçek dindarlığın tâ kendisidir, işte bu anlamda, ve yalnız bu anlamda, derinden dindar olan insanlara katılıyorum. Kendi yarattıklarını cezalandıran ya da ödüllendiren, biz insanlarınkine benzer istekleri olan bir Tanrıyı benim aklım almaz.

*

Bir insanın gerçek değeri, her şeyden önce, kendinden kurtulmayı, ne ölçüde ve ne yolda başardığına bakılarak anlaşılır.

*

[…] ilkel insanda dinsel düşünceleri yaratan korkudur her şeyden önce: Açlık korkusu, vahşi hayvan, hastalık, ölüm korkusu. Varlığın o döneminde, olayların nedenleri arasındaki ilişkileri anlamaya gücü yetmeyen insan kafası az çok bize benzer varlıklar uydurmuş ve korkuları olayları onların isteklerine ve eylemlerine bağlamıştır.

*

Hiç bir belli Tanrı düşüncesine ve hiç bir Tanrıbilime götürmeyen kozmik din duygusu insandan insana nasıl geçebilir? Bence bu duyguyu, ona yatkın olanlarda uyandırmak ve diri tutmak, sanatla bilimin en önemli görevidir.

*

İnsan bütün öbür canlılar gibi yaradılıştan gevşektir. Onu uyaran, dürtükliyen olmazsa, hemen hiç düşünmez, törelerine ve alışkanlıklarına uyarak bir otomat gibi yaşar.

*

Zamanımızın bu yargısı bir yana, ödevimiz ulu ve dayanıklı varlıklarımız arasında hayata değer veren ne varsa onları korumak ve çocuklarımıza atalarımızdan aldığımız kültür mirasını daha arı ve daha zengin olarak aktarmaktır.

*

[…] teknoloji, ya da uygulamalı bilim, insanlığı son derece ciddi bir takım sorunlarla karşı karşıya getirmiştir, insanlığın yaşaması, bu sorunların yararlı bir yoldan çözümlenmesine bağlıdır. Yapılacak şey, yeni bir takım toplumsal kurumlar ve gelenekler yaratmaktır. Öyle kurumlar ki, onlar olmadıkça, yeni âletler, ister istemez insanlığın başına belâların en büyüğünü açabilir.

*

Citizen-Einstein 1940

Albert Einstein 1940’da ABD vatandaşlığını resmen kabul ederken.

Yeryüzündeki koşulların düzelmesi salt bilimsel buluşlardan çok insan geleneklerinin ve ülkülerinin gerçekleşmesine bağlıdır. Ahlâklı bir yaşama düzeninin gelişmesi bakımından Konfüçyüs’ün, Buddha’nın, İsa’nın ve Gandhi’nin yaptıkları, bilimin, herhangi bir zamanda yapabileceğinden çok daha önemlidir bence.

*

Yaşantılarımıza, çabalarımıza bakarsak, neredeyse bütün davranışlarımızın, isteklerimizin, başka insanların varlığıyla bağlı olduğunu görürüz. Bütün tabiatımızın, toplumsal hayvanlara benzediğini anlarız. Başkalarının yetiştirdiğini yiyip, başkalarının diktiğini giyip, başkalarının yaptığı evlerde oturuyoruz. Bilgimizin ve inançlarımızın büyük bir kısmı, bize başkalarının yarattığı bir dil aracılığıyla gene başkaları tarafından verilmiştir. Dil olmasaydı, akıl gücümüz, gelişmiş hayvanlarla kıyaslandığında çok düşük kalırdı; bu yüzden şunu kabul edelim ki, hayvanlara karşı üstünlüğümüzü bir toplum içinde yaşamamıza borçluyuz. Birey doğumundan beri tekbaşına bırakılırsa, duyularında ve duygularında aklımızın alamayacağı kadar ilkel ve hayvanımsı kalır. Birey ne ise odur, varlığından gelme büyük bir erdemliği yoktur onun, besbelli. Maddi ve mânevi varlığı beşikten mezara giden büyük bir insan toplumunun bir parçasıdır o.

*

Koyun sürüsü gibi kitleler, iki hafta içinde gazeteler tarafından öylesine bir heyecan ve telâşa düşürülebilirler ki, bu insanlar başta bulunan bu işlerle ilgili bir kaç partinin değersiz amaçları uğruna ölmek ve öldürmek için üniformaları geçiriverirler sırtlarına.

*

İnsana yiyecek içeceğini, giyeceğini, oturacağı yeri, çalışma araçlarını, konuştuğu dili, düşünce biçimlerini ve, büyük ölçüde, özünü sağlayan «toplum»dur. İnsanın hayatı, şu küçük «toplum» sözcüğünün arkasında saklı olan geçmişteki ve bugünkü milyonlarca insanın çabası ve yeteneğiyle yaşanır duruma gelmiştir.

*

İnsan, kendini topluma adayarak, kısa ve tehlikelerle dolu hayatta bir anlam bulabilir ancak.

*

Ahlakdışı bir eylemin ne olduğunu kişinin bireysel yargısı ve vicdanı belirler.

*

Uzun süren hayatım boyunca bütün gücümle elle tutulabilir gerçekliğin yapısını anlamaya çalıştım. İnsanların daha varlıklı olmaları yolunda, haksızlığa ve baskıya karşı, ya da geleneksel insan bağlarının düzelmesi için düzenli bir çaba göstermedim. Yaptığım sadece şuydu: Uzun aralıklarla, susmanın bir suçu paylaşmak ya da yüklenmek olacağı toplumsal çıkmazlar ve mutsuzluklar karşısında açıkça ne düşündüğümü bildirdim.

*

Amerikalıların toplumsal görüşünde karanlık bir nokta var. Eşitlik duyguları ve insan onuruna olan saygıları, özel olarak beyaz renkli insanlarla sınırlanmıştır. Bu sonuncuların bazılarına karşı bir takım ön yargıları bile var. Bir yahudi olarak bunların tamamiyle farkındayım. Ama, bunlar «beyaz» ların kara renkli kendi yurttaşlarına, özellikle Zencilere karşı olan tutumları yanında önemsiz kalmaktadır. Kendimi bir Amerikalı saydığım ölçüde bu durum üzüntümü arttırıyor. Düşüncemi apaçık söyleyerek suç ortaklığı duygusundan kurtulabilirim ancak.

*

İnsanın yaptığını başkalarına beğendirme isteği toplumun bağlayıcı güçlerinin en önemlilerinden biridir. Ancak, bir duygular karmaşığı olan bu isteğin içinde yapıcı ve yıkıcı güçler içi içe girmiştir. Beğenilme, görülme isteği sağlam, temiz bir itkidir, ama başkasından, okul arkadaşından daha iyi, daha güçlü, daha akıllı olarak tanınmak isteği insanı kolayca aşırı bir benciliğe düşürebilir, ki bu da hem kendisine hem de topluluğa zararlı olabilir.

*

Eğitim, okulda öğrenilen herşeyi unuttuktan sonra geriye kalan şeydir.

*

Okullar genç insanlara eleştirsel bir kafa ve toplum bilincine varmış bir tutum verebiliyorlarsa, gerekeni yapmış olurlar.

*

dunyanin-en-buyuk-bilim-insanlarindan-olan-albert-einstein-hakkinda-daha-once-duymadiginiz-15-bilgi-a607c1

The Sun, 18 Nisan 1955 tarihli sayısında Einstein’ın ölümüne bu şekilde yer verdi.

[…] her yurttaşın, ülkesindeki anayasa haklarım savunma konusundaki sorumluluğu eşit ölçüdedir. En geniş anlamı ile «aydın»ın ise daha büyük bir sorumluluğu vardır, çünkü belli bir eğitim görmüş olması yüzünden aydının kamu oyunu etkilemesi daha kolaydır. Bu da bizi zorba bir yönetime sürüklemek isteyenlerin aydınları ürkütmek ve susturmak için neden bu kadar çırpındıklarını açıklıyor.

*

İnsana bir uzmanlık öğretmek yetmez. Bununla insan, doğrusunu isterseniz, işe yarar bir makine olur ama, tam, eksiksiz bir kişilik kazanamaz. Elde edilmeye değer bir şeye coşkunlukla yönelmesi gerekir onun. Bir güzellik ve ahlâkça iyilik duygusu edinmelidir. Yoksa, insan uzmanca bilgileriyle, dengeli bir biçimde gelişmiş bir insandan çok, iyi eğitilmiş bir köpeğe benzer. Komşusu ve topluluk karşısında bir tutumu olabilmesi için, insanların dürtülerini, özlemlerini ve acılarını anlamaya çalışması gerekir.

*

[…] her çağın insanı kendisi için «doğru» olanı bulmaya çalışmak zorundadır…

*

Dindar barışsever dedikleri insanlardan değilim. Üstelik, kılını bile kıpırdatmadan kesilip biçilmektense savaşmayı daha doğru buluyorum. Hitler Almanya’sında da tutulacak tek yol buydu. Tek yanlı bir silâhsızlanmayı da savunmuyorum. Benim önerdiğim yol uluslarüstü bir denetlemeye dayanan silâhlı barış düşüncesidir.

*

Her hükümet özü bakımından bir kötülük taşır kendinde. Yani soysuzlaşarak zorbalığa kaymaya elverişlidir.

*

Yılların ağırlığı ile beli bükülen birine, ne de olsa, bir kurtuluş gibi gelecektir ölüm; yaşlandığım, ölümü artık ödenmesi gereken eski bir borç olarak gördüğüm için derinden duyuyorum bunu. Ama gene de bu ödeşmeyi geciktirmek için elinden geleni yapıyor insan. Doğanın bizimle oynadığı oyun böyle işte.

dünyamıza bakış

Reklamlar

Alıntı Defterim: Clarice Lispector –Yıldızın Saati

clarice_lispector

 

Bu dünyada ne varsa bir evetle başladı. Bir molekül bir başka moleküle evet dedi, böylece yaşam doğdu.

*

Sonsuzluk her şeyin tam bu anki durumudur.

*

İnsanın her şeyi bilmesi gerekmez; bilmemek onun yaşamının önemli bir parçası oldu.

*

[…]
-Neden öldü?
-Hiçbir şeyden. Gücü tükendi.

*

Bir kişinin yüzü en önemli şeydir çünkü onun ne düşündüğünü ele verir.

*

[…]
-Öldüğüm zaman kendimi çok özleyeceğim.
-Saçma, öldüğün zaman ölü olursun, işte o kadar.

*

Düşünmenin meyve vermesi gerekmez. Düşünme kendi başına bir amaç olabilir.

*

En gerçek şeyin varlığını bile kimse kanıtlayamaz ama önemli olan inanmaktır.

*

Gerçek, açıklanamaz bir iç bağlantıdır hep. Gerçek bilinemez.

*

Yaşamak lükstür.

*

Tanrı bir gün yeryüzüne inse büyük bir sessizlik olurdu. Sessizlik varsa, artık düşünce düşünülemez.

*

Yıldızın Saati


Alıntı Defterim: Cicero – Dostluk

cicero

Akrabalar arasında dostluğu doğuran doğanın ta kendisidir; ama bu dostluk sağlam değildir. Gerçekten de akrabalar arasında yakınlık kaybolabildiği halde, dostlukta hiçbir zaman kaybolmaz: işte bu noktada dostluk akrabalığa üstündür, yakınlık ortadan kalkarsa, dostluk adı da kalkar ama akrabalık sürer. Dostluğun gücü özellikle şundan anlaşılabilir: doğanın insanları birbirine yaklaştırıp meydana getirdiği sayısız insan toplulukları içinde dostluk, o kadar sıkışmış, o kadar dar bir alana sığınmıştır ki, ancak iki veya birkaç kişi tam bir şefkatle birbirine bağlanır.

*

Dostluk mutlu günleri daha aydınlık yapar, felaketleri dağıtıp paylaşarak hafifletir.

*

Çok adil bir insan için adaleti savunmak çok kolay olmuştur.

*
Dostluk için birçoklarındaki para hırsından, olgun insanlar arasındaki mevki ve ün çekişmesinden daha büyük bir felaket olmaz. Bundan çok içli dışlı dostlar arasında büyük pişmanlıklar doğmuştur.

*

Çıkar düşüncesi dostluğu doğurmaz, dostluğun arkasından gelir.

*

Dostlarından hangisinin vefalı hangisinin vefasız olduğunu, artık ne vefalılarına ne vefasızlarına karşılık yapamayacağım bir zamanda öğrendim.

*

… varlık, erk ve nüfuz elde etmiş kimselerin, para ile alınabilecek her şeyi, atları, hizmetçileri, güzel giysileri, değerli vazoları elde edip de dostluğu, deyim yerindeyse hayatın bu en değerli ve güzel süsünü, elde etmemelerinden daha budalaca bir şey var mıdır?

*

Yapılan ve görülen iyiliklerin eş olmasını istemek, dostluğu çok ince ve derin hesapları vurmaktır. Gerçek dostluk daha zengin, daha cömerttir, sanırım aldığından çok vermemekte bu kadar titiz davranmaz: dostlukta yapılanların kaybolmasından, yere taşmasından veya hakkından fazla almaktan korkmamalı.

*

… insanların dostluktan başka her işlerinde çok daha dikkatli olmalarından yakınırdı: Örneğin hepsi ne kadar keçisi, koyunu olduğunu söyleyebilir de dostlarının sayısını bilmez. Keçi, koyun satın alırken bile titiz davranır da, dost seçimine önem vermezler.

*

Belli dost bellisiz işlerde belli olur.

*

Alışkanlığın gücü yalnız canlılarda değil cansız eşyalarda bile kendini gösterir: Uzun zaman oturduğumuz yerleri dağlık ormanlık bile olsa severiz.

*

…iyiliği yapan anmamalı.

*

… herkesin kendini sevmesi, bu sevgiden bir kazanç beklediği için değildir, herkese kendi varlığı değerlidir de ondan.

*

Dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış olur.

*

Biri göğe yükselip evreni ve yıldızların güzelliğini seyretseydi, bu seyir ona hoş gelmeyecekti, ama yanında, gördüklerini anlatacak bir dostu olsaydı, bundan çok hoşlanacaktı. Evet, doğa yalnızlığı sevmez, hep bir desteğe dayanmak ister:
çok yakın dostlukların en tatlı yanı da budur.

*

Dostunun kalbini açamazsan hiçbir şeye güvenemez, hiçbir şeyden emin olamazsın, sevdiğinden, sevildiğinden bile.

*

Kısa süren her acıya ne kadar büyük olsa da katlanılabilir.

*

cicero - dostluk


Alıntı Defterim: Hasan Ali Toptaş – Sonsuzluğa Nokta

hasan-ali-toptas

Hıncahınç bir kalabalıkta, insanın en büyük sorunu kaçmaktır.

*

Çünkü bir sınırın hangi şartlarda ve nasıl geçildiği, ne düşlenir, ne anlatılır, ne de anlaşılır; onu, ancak ve ancak yaşayanlar bilir. Onlar da anlatmaktan kaçınırlar, kaçınmasalar da anlatmazlar; ya da anlattıkları bir düştür yalnızca, gerçeğin kokusuyla tatlandırılmış, gerçeğin rüzgarıyla biçimlendirilmiş, imkansız bir düştür…

*

Bildiğim tek şey, ne yaparsa yapsın, insanın birkaç saniyeye bile söz geçiremeyişi… Başka bir deyişle, yaşam dediğimiz o kocaman ve karmaşık serüvenin, kimi zaman birkaç saniyede kurgulanıp birkaç saniyede inanılmaz bir hızla yön değiştirdiği ve günlerimizin, haftalarımızın, aylarımızın, hatta yıllarımızın gerisinde kalan o birkaç saniyenin bütün ömrümüzü kapladığı…

*

Kimi zaman ayaklarımız, istemediğimiz yerlere götürür bizi; istediğimiz yerlere yani, çok önceden isteyip de kendi kendimizi engellediğimiz yerlere.

*

Ölüm ölen için değil, geride kalanlar için,

*

“İnsan yeryüzünün en bağımlı yaratığı,” dedi kırık bir sesle. “Düşündüğü için belki, ya da duyduğu için.”

*

Hiç, ama hiç yapmam dediklerimizi bize yaptıran bir şey var.

*

İnsan bazı şeylere şaşırmaya mahkumdur.

sonsuzluğa nokta


Alıntı Defterim: Carlos María Domínguez – Kağıt Ev

Carlos_María_Domínguez

1998 ilkbaharında Bluma Lennon, Soho’daki bir kitapçıdan Emily Dickinson’ın Şiirler’inin eski bir baskısını aldı ve ilk köşe başında, tam da ikinci şiiri okumaya başladığında bir arabanın altında kaldı.

Kitaplar insanların kaderlerini değiştirir.

*

Tıpkı kütüphanedekiler gibi damgalı kitaplar gördüm, yahut içlerine sahiplerinin kartları yerleştirilmiş olanlar. Kimse bir kitap kaybetmek istemez. Bir daha okumayacak olsak da başlığında eski, belki de kaybolmuş bir duyguyu taşıyan bir kitabı kaybetmektense bir yüzük, saat veya şemsiye kaybetmeyi yeğleriz.

*

Harf haritasındaparıldayan yıldızlar vardı, bir gece içinde yayınevlerinin korunmasındaki rezil kitapları paraya dönüştüren pazarlama taktikleriyle piyasaya sunulan, edebiyat ödülleri kazanan, romanları kepaze filmlere dönüşen ve kitapçıların vitrinlerini süsleyen, sergilendikçe para üstüne para kazandıran eserlere ışık tutan yıldızlar.

*

İnşa edilen bir kütüphane, yaratılan bir hayat demektir, yığılmış kitaplar toplamı değildir asla.

*

…bir okur zaten var olan bir yolda ilerleyen bir yolcudur. Ve bu yol sonsuzdur.

*

Şayet hayatınızın bir anlamı olup olmadığından çok emin değilseniz ve bunu bir deneye tabi tutmak isterseniz, yahut tüm düşüncelerinizi unutup başka bir adama dönüşmek gibi bir derdiniz varsa orası tam da size göredir. Yalnızlıktan ölmek ve kendinizi bir köpek gibi hissetmekse gayeniz, öylesi bir yere gitmeniz gerekir. Lamı cimi yok. Hissizlik… Dikkat dağıtacak hiçbir şey yok; teselli bulacak bir şey de. Gölgesi olmayan bir mekân… Vahşi… Başka yerde zor rastlanır bir gökyüzü var orada.

*

Yıllar boyunca kitapların masa bacağı yahut üst üste dizip üstlerine bir örtü serilerek komodin işlevi gördüklerine tanık oldum; pek çok sözlük asıl amaçları için kullanıldığından daha çok, ütü ve düzleştirici olarak kullanılmıştır ve hiç de az değildir içlerinde mektuplar, banknotlar ve sırlar saklayan, rafları gizlenmiş kitapların sayısı. İnsanlar kitapların kaderlerini de değiştirir.

Bir vazo, bir kahve makinesi yahut bir televizyon bir kitaptan çok daha önce eskir yahut kırılıp bozulur. Bir kitap,  sahibi onu parçalamak, sayfalarını yırtmak, ateşe atmak istemediği sürece işlevini yitirmez.

*

Bir gün, beklenmedik bir şekilde, anılarınızın düzenini yitiriyorsunuz. Hâlâ oradalar evet ama bulunamaz bir hâl aldılar. İlk eşinizin görüntüsünü aradığınızda çocukluğunuzdaki uzak, çorak bir arazide ayakkabı kemiren bir köpek görüyorsunuz. Annenizin yüzünü aradığınızda karanlık bir ofisteki sevimsiz bir tiple karşılaşıyorsunuz. Hikâyeniz sona eriyor.

kağıt ev


Alıntı Defterim: Luis Fernando Verissimo – Borges ve Sonsuz Orangutanlar

Her zaman hakikati hatırlamak için yazarız. Hakikati tam olarak hatırlamak içinse uydururuz.

*

Coğrafya kaderdir.

*

Entelektüel tartışmalar dişsiz köpeklerin dalaşına benzer, zarar veren ısırmak değil havlamaktır.

*

“Yaşamak harabe bırakmaktır,” diye alıntıladım.
“Kim söylemiş bunu?” diye sordun.
“Walter Benjamin, Poe üzerine yazdığı bir metinde.”

*

“Yaşamak iz bırakmaktır, harabe değil. Walter Benjamin.”

*

Derinlemesine düşünmeyi gerektiren bir nokta varsa… […] …ona karanlıkta bakmak daha faydalı olur.

*

Entelektüellerin evlatları genelde budala olur.

*

Ünlü harflerden vazgeçilebilir. Yalnızca ünlü harflerle yazılmış bir metin okunama, ancak sadece ünsüz harflerin kullanıldığı bir metinde ünlü harfler tahmin edilebilir.

*

Hatırlamak için yazıyoruz, ama bu anılar başkalarına ait olabilir.

*

İnanmadığımız şeylere inansaydık, göreceğimiz mucizeleri bir düşünsene.

*

Eğer sonsuzluk bitimsizse, her şeyin sonu bile onu yıkamayacaktır.

*

Kendi karakterlerim dışında birini öldürebileceğimi sanmıyorum.

*

Aşırıya kaçmış simetri ya doğal değildir ve arkasında insan eliyle yaratılan bir kader vardır ya da doğaüstüdür ve arkasında gizem vardır.

borges ve sonsuz orangutanlar


Alıntı Defterim: Michel Foucault – Güzel Tehlike

Michel-Foucault

 

Sonuçta tek gerçek vatan, insanın ayağını basabileceği tek toprak, başın sokabileceği, sığınabileceği tek ev çocukluğundan itibaren öğrendiği dildir.

*

Şu anda kafamı kurcalayan, on yıldır kurcalamaya devam eden mesele şu: Bizimki gibi kapalı bir kültürde, bir toplumda sözlerin, yazının, söylemin varoluşu nedir? Bana öyle geliyor ki eninde sonunda söylemin var olmasına hiçbir zaman pek önem vermedik. Söylem, şeylerle aramızda duran ve onları görmemizi engellemeyen saydam bir film değildir sadece, olanın ve düşünülenin aynası değildir sırf. Söylemin kendi kıvamı, kalınlığı, yoğunluğu, işleyişi vardır. Ekonomik yasalar gibi söylemin de yasaları vardır. Anıtlar gibi var olur söylem, teknikler gibi, toplumsal ilişki sistemleri gibi var olur.

*

Bence ölümün alternatifi hayat değil, hakikat. Ölümün beyazlığı ve ataleti içinde bulunacak şey, kaybedilmiş hayat ürpermesi değil, hakikatin titiz konuşlanmasıdır.

*

Yazmaya başlamadıkça, yazmak dünyanın en haybeden, en olasılık dışı, neredeyse en olanaksız, en azından hiç bağlılık hissetmeyeceğimiz şeyi gibi görünür. Sonra öyle bir an gelir ki -ilk sayfada mıdır? bininci sayfada mı? kitabın ortasında mı? hiç bilemiyorum- yazmaya tam anlamıyla mecbur olduğumuzu hissederiz.

*

Şu birkaç sayfayı yazarak kendi kendimizi, kendi varoluşumuzu aklarız.

*

Dil, tam anlamıyla sonsuz sayıda cümle ve sözce kurmamıza yarayan şeydir. Söylemse, ne kadar uzun, ne kadar dağınık, ne kadar esnek, ne kadar atmosferik, ne kadar protoplazmik, kendi geleceğine sandığımızdan ne kadar fazla bağlı olursa olsun, her zaman sonlu, her zaman sınırlıdır. Ne kadar uzun olursa olsun bir söylemle dilin sonuna asla varılamaz.

*

Yazmak konuşmaktan çok farklıdır. Artık kendimize ait bir yüzümüz olmasın, yazımızın altına saklanalım diye yazarız aynı zamanda.

*

Yazmak aslında yalnızca varoluşun değil bedenin de bütün tözünün kalem ve yazının kanallarından kağıdın üstüne çiziktirdiğimiz şu küçücük izlere akıtılmasıdır.

güzel tehlike