Category Archives: Kitap Alıntıları

Alıntı Defterim: Samuel Beckett – Murphy

B1

“Murphy bütün yaşam bir karmaşa ve bu yığının içinden seçebildiğimiz görüntülerden oluşuyor.”

*

“…Mükemmel bir yaşlı amca. Temiz, sağır ve dilsiz.”

*

“Ama parasız yaşayamayız” dedi Celia.
“Tanrı yardım eder” dedi Murphy.
Tanrı’nın yardımda gösterdiği aşırı ilgisizlik, onları öyle aşırı taşkınlıklara sürükledi ki sonunda sağlıkları da adamakıllı etkilendi bundan.

*

“Paralı asker kaçar, paralı askerdir çünkü.”

*

Samuel Beckett Boulevard St Jacque, Paris, 1985 2

*

“Tutkuların önünde, saygıyla eğilirim” dedi adam.

*

“Ama yalnızca bedensel bir gidişin ne yararı olabilir?” dedi Murphy,

*

“Lanet olasıca kadınların hepsi aynı, sevmesini beceremiyorsunuz, katlanmayı beceremiyorsunuz, katlanabildiğiniz tek duygu, başkalarının sizin için duyumsadıkları, hepsi bu. Piçkuruları ve Tanrını cezası ev işleriyle her şeyin içine sıçmadan, beş dakikalık bir süre için bile sevmeyi bilmiyorsunuz. Ah, nasıl da tiksiniyorum şu odalarımızdaki Venüs ve Eros öykülerimizden. Ninemi hatırlatıyor bana.”

*

samuel_beckett_2

*

Cooper’ın görünürde tek insani özelliği, alkollü maddelere duyduğu hastalıklı eğilimdi.

*

“İnsanlık iki kovalı bir kuyudur, biri dolmak için aşağı inerken öteki boşalmak için yukarı çıkar” dedi Wylie.

*

Akıl onu kaybetmekten korkanlara kene gibi yapışırdı. Ya kaybetmeyi umut edenlere…

*

Yatağında uyumak isteyen bir adam. Onun başının ardındaki saklandığı yerden çıkmak isteyen bir fare. Adam farenin gürültüsünü duyduğu için uyuyamaz, fare de adamın gürültüsünü duyduğu için çıkamaz. Biri uyanık kalır, öteki de beklerken mutsuzdur, ama adamın uyuduğunu, farenin de deliğinden çıktığını varsayarsak, ikisinin de mutluluklarını kesinleyebiliriz.

*

Bu kitaptaki kuklalar er ya da geç ağlayacak, Murphy dışında. O bir kukla değil çünkü.

Samuel Beckett - Murphy


Alıntı Defterim: Gökhan Yılmaz – Biraz Kuşlar Azıcık Allah

…seni elimden geldiğince kırıp, bozup, buruşturup suratına bakılmaz hale getirmeye çalışacağım.

*

Yaşasaydı, benim babam senin babanı döverdi.

*

Bir vicdan azabı büyütüyorum içimde.
Tıpkı, babamın sol gözü gibi.
Sen, baba, bana klasik bir baba-oğul çatışmasının kim bilir kaçıncı kez öyküsünü yazdıracak kadar…
İçime zoraki bir azap yerleştirecek kadar…

*

Eğer babanız bir Avusturya-Macaristan veli ahtıysa hepiniz birer Sırp milliyetçisi olun, çocuklar.

*

Hayatınızın imlasına dikkat edin. Nereye bağlaç koyacağınız, nerede ayraç kullanacağını bilin, kesme işaretleriniz net olsun, köşeli parantezlerden dönün köşeleri, ünlem gibi dik durun. Hayatı sorgulayın. Soru işaretlerini nizamı kullanın. Ünlemler çıkacak karşınıza, onlara dikkat edin. Noktayı koyana kadar da vurguyu elden bırakmayın.

*

Tek siz mi sığmadınız koca İstanbul’a?

*

Uyku, sabaha kadar ölmektir bir bakıma.

*

… eve vardığınızda evi boş bulunca doksanartıikidegolatanforvet gibi sevinirsiniz …

*

…bir öykücünün kafası hep karışık olmalıydı…

*

…öykü yazmak ciddi bir iş en şortla yazıyorum yazın kışın da pijamayla ciddiyeti bununla değerlendiriyorsan sana başka bir şey demiyorum işses…

*

Hangi yalnızlığın kahvesini içeceksiniz?

*

Sen olmazsan eğer ben bir hiçim su. Ve olursan eğer ben bir kuyu.

*

İçine bir kurt düşmüşse eğer, bir şeylerin farkına varmışsın demektir.

*

İncir ağacı acı. Sırtında bir testere yürüyor. Sütler saçıyor testereye. Testere, incir sütünden yavaşlıyor. Testere yavaşlıyor. İncir yavaşlıyor. Süt yavaşlıyor. Yavaş yavaşlıyor.[*]

*

Evet, Âdem, Havva’nın “biricik erkeği”ydi. Çünkü henüz diğerleri yaratılmamıştı.

*

Allah’ım ortayı sana açıyorum. Çok tanrısal.

*

…ben şimdi kime ne diyeceğim kalbimden başka?

*

Tesadüf diye bir şey var mıydı bu dünyada? Sanmıyorum.

*

Kuşlar neden kaçarlar bizden?
Kanatlarımız olmadığı için,

*

Kin tutmak hiç yoktu zaten, tutacak onca şey varken…

*

uyumak ölmektir, biliyoruz ama saatler dolu her taraf. beş dakika daha gerine gerine ölemiyoruz sabahları.

*

anneler ne kadar az yer kaplıyor yeryüzünde.

*

karın yağmasını bekliyoruz, denize girmeyi özlemek için.

*

sen hiç kendi toprağına su döken ölü gördün mü?

*

…canım sıkılırsa hangi kabloyu kesmeliyim?

*

lütfen, gözlerimi bir süre sana dikmeme izin ver. ben bu şekilde var oluyorum çünkü, seni ölümden bir adım daha uzağa koydukça ben, var oluyorum.

*

çekilen her fotoğraf, eskiye dair bir şey bulmaktır. ve bulmak, aslında kaybetmektir.

*

çekilen her fotoğraf, yeniye dair bir şey kaybetmektir. ve kaybetmek, aslında bulmaktır.

*

birileri sevmeli ve göstermeli nefes almayan şeylerin sevgisini.

*

bütün fotoğraflar izden yaşlı doğar ve biz bunu ancak  ölmek üzereyken anlarız.

*

Neden sırtını da bırakmıyorsun orada da alıp götürüyorsun?

*

hüzün gerçek bir şey değildir.

 

__________________________________________
[*] Gökhan Yılmaz’ın bu cümlesinin geçtiği Kuşusıkı öyküsünü güneşli ve güzel bir günün akşamında okudum. O gün, bahçedeki incirin, balkondan uzanmakta zorlandığımız ve dalına çıkmanın da tehlikeli olduğu dalını kesmiştim. Sonra kestiğim (budadığım ya da) o dalı da parçaladım, yapraklarını kopardım. Ellerim, incirden akan sütlerle yapış yapış olmuştu. İşte, o günün akşamında, ben bu cümleyi okudum. Sonra katıldım Gökhan Yılmaz’ın “Tesadüf diye bir şey var mıydı bu dünyada? Sanmıyorum.” cümlesine…


Alıntı Defterim: Ali Teoman – Cafê Esperanza


 

Erken gelen bir güzün ağdalı hüznünü yaşıyoruz.

*

Yaşam bir oyundur çünkü, özenle oynanan bir oyun.

*

Öyle ya, aşk öyküleri, cinayet öyküleridir aslında, çünkü her aşk aynı zamanda bir cinayettir.

*

Varoluş gerekçesi nedir aşkın?

*

Mutluluğun yalnızlıkla, kesin ve kusursuz yalnızlıkla birlikte gelmesi tuhaf.

*

“Umut için bir eğretileme yapmak gerekseydi eğer, ufuk çizgisindeki mor bulut kümesi derdim,” diyor Xeno, “Ya da kuyruğundaki salkım saçak püskülleri salındırarak uzaklaşan, ipi kopmuş, rengarenk bir uçurtma.”

*

…ha orası ha burası, hiç fark etmiyor: Yaşam her yerde yaşam sonuçta, zaman her yerde akıp gidiyor, ölüm her yerde var.

*

*

Rapazinho’nun tanrıtanımazlığı yalnızca lafta. Bir tür entelektüel etiket onun için tanrıtanımazlık, nasıl ki entelektüel geçinen bir sürü sanatçı bozuntusu için ‘solculuk’ bir etiketse.

*

Dil yalnızca gelgeç bir iletişim aracı benim için, ondan ötesi beni ilgilendirmez.

*

Satrançta şahın güvenliği çok önemli, şah oyunun can damarı çünkü. Öteki bütün taşların değeri piyon cinsinden ölçülebiliyor: At ve fil üçer piyon, kale beş piyon (iki at ya da iki filden biraz az), vezir ise dokuz piyona eşdeğer (iki kaleden biraz fazla). Tüm bu taşlara oranla savunma ve saldırı gücü neredeyse sıfır olan o hantal ve zavallı şah, yine de hepsinden değerli ama,  çünkü o olmadığı zaman öteki taşlar anlamlarını yitiriyorlar. Şah bir arı kraliçesi: Korumak, rahat etmesini sağlamak, tüm gereksinimlerini karşılamak için bütün taşların çevresinde pervane oldukları ve gerekirse uğrunda can verdikleri müstebit bir firavun.

*

Yaşam belalı bir yolculuk ve mutluluk uçsuz bucaksız bir bozkırdaki, birbirinden fersahlarca uzak, kısa bir moladan sonra hemen yeniden yola koyulmak için uğranılan ücra konak yerleri.

*

Olanaklı evrenlerin en iyisinde yaşadığımızı mı söylemek istiyorsun yani?

*

*

Hem eğer yayımlatmaya niyetin yoksa, bunca çalışıp didinip kitap yazmanın anlamı ne?

*

Merak ediyorum, lahavle çekmenin ne demek olduğunu biliyor mu acaba Xeno?

*

…konuşulamayan şeyler hakkında susmak gerekliydi.

*

…aslında önsenen bir hezimetin, kesin ve tam bir bozgunun olabildiğince ötelenmesidir umut, başka bir şey değil. Yalnız bizim gibi umutsuzlar umut eder.

*

Umut umudun umududur. Ne fazla ne de eksik…

*

Çünkü umut her an kapıyı çalabilir.
Çünkü umut her yerde.


Alıntı Defterim: Mine Söğüt – Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey

 

“Geçmişi fotoğraflardan öğrenmek mümkün mü? Ne anlatabilir bugün bize, çoktan ölmüş bu insanların durgun ve suskun suretleri? Sadece zamanın geçip gittiğini ve her şeyin bir gün biteceğini. Herkes ölür. Her şey biter. Ama yine de hayatta aslolan telaştır. İstektir.”

*

“Savaşın suçlusu mu olurmuş? Savaşın kendisi suçtur. Dost da düşman da savaşta topyekûn kurban. Kendinize gelin hâkimler! Kimi yargılıyorsunuz? Vicdanı mı? Vicdan hiç yargılanır mı? Öldürmenin haklı nedenleri ya da haksız nedenleri olabilir mi ki öldürenleri ikiye ayırıyorsunuz? İyi niyetli meşru katiller ve kötü niyetli katli vacip katiller diye. Tüm katiller kurbandır. Kurbandır. Kurbandır. Hâkimler, savaş suçlusu savaşan değil savaşı çıkarandır. Gücünüz yetiyorsa onları yargılayın burada!”

*

“<Kimim ben?>
İşte yeryüzünün en tehlikeli sorularından biri. İnsan kim olduğunu düşünmeye başladığı anda başkalaşır. Herkesten bambaşka olur. Kendi gibi olanlarla olmayanlar arasında savaşlar çıkartır. Ve ait olmadığı ya da ait olduğu kimliklerden silahlar yapar. Dağları uçurur, ormanları yakar. Dünya bir gün anide dönmeyi durdurursa, müsebbibi bu soru olacaktır. Ya da bu soruya verilen cevap. Münasebetsiz bir cevap.”

*

“Hiçbir şeyi sonsuza kadar saklayamazsınız. Saklamak ancak bir süre gerçeği hapsedebilir. Saklamanın da bir başı ve sonu vardır. Saklananın saklanmadan önceki son anı ve bulunduktan sonraki ilk anı birbirine kimi zaman kalın bir halatla, kimi zaman da incecik bir pamuk ipliğiyle bağlıdır.”

*

“Zaman çok geniş. Bizim derdimiz de bu. O kadar geniş ki algılayamıyoruz onu. Bu büyüklük aklımızı karıştırıyor. Ne, ne zaman olmuştu ayırt edemez hale geliyoruz. Sanki içimizde bir zaman var ama dışımızdaki zaman sayısız. Bu zamanlar birbiriyle kesiştiğinde mutluyuz, kesişmediğinde huzursuz. Bu bizi çaresizleştiriyor, ardından da hırçınlaştırıyor. Kendimize zarar verecek kadar hırçınlaştırıyor.”

*

“Dünyanın çok büyük, zamanın çok geniş olması ne kadar tehlikeli.”

 


Alıntı Defterim: Ortega y Gasset – Avcılık Üstüne

 

Alabalıkların tümünü birden öldürmek için dağdaki akarsuyu zehirleyen balıkçı avcı değildir.

*

Dövüşmek karşılıklı hiddet içerir. Oysa avcılıkta her zaman bir hayvan avlamaya çalışırken diğeri avlanmamaya çalışır. Avlanmak karşılıklı değildir. Böyle olmasının nedeni, iki hayvan arasında yaşamsal düzeyde eşitliği yok sayan bir ilişkinin varlığıdır.

*

…adına avcılık dediğimiz olayın gerçekten oluşması için avlananın kaçıp kurtulma şansının olması, kural olarak kaçabilecek güçte olması gereklidir.

*

Bu durumda devasa olduğu kadar da kaçınılmaz bir çelişkiyle karşılaşmaktayız: İnsanın avlanması avın her zaman kıt olduğu varsayımına dayanmaktadır. Eğer av olağanüstü bollukta bulunsaydı, “avlanmak” adını vererek diğerlerinden ayırdığımız bu garip hayvansal davranış var olmayacaktı. Hava genellikle bol bulunduğundan nefes almak için teknik bir yeteneğe gereksinim yoktur. Dolayısıyla nefes almak, hava avlamak değildir.

*

Sonunda av olayı, hayvanın o güzel postunun kanla lekelenip az önce dipdiri olan gövdesinin ölüm denilen o mutlak felcin pençesine düşmesiyle noktalanır. Her şey yalnızca bunun için miydi diye sorarız kendimize.

*

Ve pek çok hayvan türünün (buna insan da dahil) yemek için öldürmekten başka seçeneği yoktur.

*

…insanların emin olunması olanaksız konularda kendilerini çok emin hissetmeleri kadar beni rahatsız eden bir şey yoktur.

*

…İngilizler bir boğa öldürdüğünde bu eylemin anlamının boğa güreşinde boğa öldürmenin anlamıyla hiçbir benzerliği olmadığı öğrenilebilir.

*

Fayda güden avcılıkta avcının yöneldiği ve değer verdiği gerçek amaç hayvanın ölümüdür. Bunun öncesinde yaptığı her şey bu sonuca ulaşmak için birer araçtır.

*

İlk insan aslında hala bir hayvandı.

*

“Yaşam” demek “burada ve şimdi” demektir; çünkü yaşam burada ve şimdi yapmamız gerekenlerdir.

*

Avcı olan kimse hem çağdaş hem de aynı zamanda on bin yıl önceki insandır.

*

İşte avcı bu tetikte olan insandır, uyanık insan.

 


Alıntı Defterim: Barış Bıçakçı – Sinek Isırıklarının Müellifi

Çoğu zaman her şey önceden bellidir; mucize, evin bugün yarın ölecek ihtiyar kedisidir. Bütün gün köşede kımıldamadan uyur. Uyansın isteriz, ama yazık değil mi, uyusun isteriz.

*

Edebiyat ne yazık ki kolayca dolaşıma girecek cümlelere dönüşüyor. İnsanlar birbirlerine yazacakları, söyleyecekleri ifadeler peşindeler. Has okuyucuyu da aşındıran bir şey bu.

*

Halbuki yalnızca bedeniz ve bununla baş edemediğimiz için ruh diye bir şey icat etmişiz. Doğrusu parlak fikir.

*

Akşama doğru bol pirinçli bir pazı yemeği yaparken pazıların geniş, koyu yeşil yapraklarına, o yapraklardaki damarlara ürpererek baktı. Biyoloji bazen ürpertir.

*

Dünyamızda alışılmışın dışındaki her şeyin açıklanması gerekir ve bu hiç de masum bir gereklilik değildir. Açıklama yaparsınız, neden gösterirsiniz, makul gerekçeler sunarsınız, sonra bir de bakmışsınız tam da sizden açıklama bekleyenlerin dilini kullanıyorsunuz, kendi dilinizi değil. Birilerine açıklama borçluysanız borcunuzu daima kendi dilinizi harcayarak ödersiniz.

*

Bu kadar yüksekten ancak düşerek inilir.

*

Her şey anlamını yitirdiğinde, tutarlılık adına, televizyonda yayınlanan La Liga ve Bundesliga maçları da anlamını yitiriyor. İnsanların ellerini kullanmayıp sadece ayaklarını kullanmaları Cemil’e çok saçma geliyor. Dokuz numaranın saçına gösterdiği özen çok saçma geliyor. Her pozisyondan sonra, oyuncuların ve teknik direktörlerin kameranın kendilerini gösterip göstermediğini anlamak için göz ucuyla stadyumdaki dev ekrana bakmaları çok saçma geliyor ve “Yapma bunu! Yapma bunu!” diye bağırıyor Cemil çünkü anlamsızlık ile ancak cazgır bir maç anlatıcısı olarak mücadele edilebilir, çivi çiviyi söker.

*

… bilmemek gençliğe özgü bir şey değil mi zaten! Ne istediğini yaşlılar bilir!

*

İkinci gün kalan öyküleri okumaya giderken en azından o an için ne istediğini biliyordu: Bir Yusuf Atılgan kahramanı olmak istiyordu.

*

… bir filozof, insanın cisimleşmiş zaman olduğunu söylemişti.

*

Cemil, “Saat hususi bir şeydir, hatta mahrem bir şeydir! Saat bir sırdır. Bunu en iyi sizin idrak etmeniz lazım gelirdi. Onu… Saati… Nasıl öyle ulu orta tezgaha yayarsınız!” diye çıkıştı.
[…]
Evet, tezgahın üzerinde parçalanmış dağılmış yatan şey, Cemil’in kendisinden başka bir şey değildi.

*

İnsan gençken olmayacak şeyler ister. İkindi ezanı caminin bozuk hoparlöründe çınlar. Bir sokak köpeği uzun uzun havlar. Bir kedi diğer bir kedinin kıçını koklar. Olmayacak şeyler olmaz.

*

Renê Char […] “Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz.”
Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsanız zaten ölüyorsunuz demektir.
Silaha gerek yok.

*

“Yazma sanatının sırrı nedir biliyor musun?” dedi, “Gözlemlerini, fark ettiğin ayrıntıları, hiçbir şeyin farkındadeğilmişsin gibi yazmak. […]”

*

Kör biri görmeye başlayınca ne olur biliyor musun? Her gördüğüne inanır!

*

Karman çorman hissedişin tane tane çözüleceğini, yeniden, bu kez mükemmel bir düzen içinde bir araya geleceğini ve hayatın bir anlama kavuşacağını hayal etmek: yazmak.

*

[…] Askerler çok az şey biliyorlardı, bilmedikleri şeylerden korkuyor, yok etmek istiyorlardı. Biz askerlerden daha çok şey biliyorduk ve biz de bildiğimiz dünyanın bir an önce yıkılıp gitmesini istiyorduk.

*

Ağaç rüzgarla sallanır, bulut bir şeye benzer sonra benzemez, at asfaltta kayıp düştüğünde ne acıdır hayat ve günler geçer.

*

Korku iyi bir harçtır.

*

Hayat tesadüflerle doludur ve o kadar doludur ki, insan günün birinde kendi ihtiyarlığına tesadüf edebilir.

*

Bir kez daha geliyor, Cemil’i üzen yanlış bir telaffuz gibi sonbahar.

_____
Not: Kitapta altı çizilmiş olan pek çok yer olmasına rağmen, ben bu kadarıyla yetindim bu sayfada. Kitap üzerine bir yazı yazmayı düşündüm önce, sonra vazgeçtim. Bir kitabı ne kadar anlatmaya çalışırsak çalışalım, o kitabı en iyi yine kendisinin anlatabileceğini düşünenlerdenim. O yüzden de kitabı anlatmak/tanıtmak yerine, ona “Alıntı Defterim” başlığı altında yer vermeyi uygun gördüm. Bu alıntıları herhangi bir yerde okusaydım, ertesi gün kitabı almak için bir kitapçıya koşardım. Umarım bunları okuyan bünyelerde de böyle bir etki oluşturabilirim…
i.a. 


Alıntı Defterim: Cahit Zarifoğlu -Yaşamak


ne çok acı var.

*

Kendi kalbini dinliyormuş gibi göğsüne eğilmiş duran bu yaratık için kalb, bir yaşama işareti olmaktan çıkmıştı. Adam, bunun dışında kalbin hangi ödevleri varsa onlardan birine dalmıştı.

*

‘masalımızda acı olmasın dilerim. çocuklar ölmesin öldürülmesin. hep cahillerdir birbirlerini öldürenler denegelmiştir ama..’
‘yeter’

*

batının planlarını kendi düşünceleri sanan
zavallılara

*

Umutsuzluğun kapımıza gelmesi için az mı bekledik.
Umutsuzluk mu, yoksa ince derin bir şikayet mi?

*

Dayandığımız şeylerin hangisi buna değerdi?

*

Necip fazıl batılılardan wagnere benziyor. o da çelik gibi sinirleri olan bir hoş dehadır.

*

pencereden bakınca toprak ve ağaç görünmeli. Hava tertemizdir, yakınlarda sağlıklı bir dere akmaktadır. -İnsan; tabiattaki insan ve eşya dengesine bakarak ve inanç içinde yastığa başını emniyetle koyar. orada kader rahatsızlık vermez. Tabiata yakın olmakta kabusu dağıtıcı bir güç bulunuyor.

*

Ölüm keder doğurmaz.

*

-Tanrım, yüzüne bakmadığın bir insanla nasıl döğüşebilirsin?

*

Bu hayretin elinden nereye gideceğimiz bilemiyorum.
Ve o zaman bir kere daha ve daha iyi anlıyorum; kendisine bize bir keramet göster denen velinin,
-“peki göstereyim” deyip ayağa kalkmasını ve,
-işte! yürüyorum” demesini.

*

Burası benim için bir gün, içimdeki bütün ölüleri gömüp gideceğim bir mezarlık.

*

biz amerikalılar aya gittik.
aya gittik. – fakat gitmez olaydık bunun da bir iki aydan sonra bir yararı olmadı.

*

Tuttuğum şey bir insan değil. bakın yüzü pek yok. gözleri burnu ve ağzı pek yok. bakın kulakları yok.
bakın bu askerin ağzı yok. bakın diyorum bu askerin burnu yok. kulağı yok.
üstelik ölmüş bu asker diyorum.
sör diyor sivil.
hayır diyor üniformalı kulaksız asker olmaz.

*

Ve biliyorum ki ne kadar korksak yine de az korkarız. Biliyorum ki bizi korku duyacağımız düşünce ve varlıklardan saklıyor yaratan. Korkumuz onların sezinlediğimiz etkilerinden ileri geliyor. Onları, o sesleri duysaydık, gerçeklerini düşünebilseydik, onlarla yüz yüze bırakılsaydık hemen ölürdük.

*

Yöremize bakalım. Zengini, yoksulu, erkeği, kadını, evleri, araçları, tarlaları, füzeleri, görevleri ve her şeyi ile ne kadar zavallı olunduğunu anlamak için kaç saniyeye ihtiyaç var.

*

Evimizde her türlü musibete ve hastalığa karşı tek bir doktor vardı: dua ve aspirin. Daima şifa bulduk.

*

sadaka vermenin gereğine inanıyor ve öğütlüyor da, imkanlarınıza rağmen vermiyorsanız neye yarar?

*

Yeniden yaşamaya başlamak kolay mı?


Alıntı Defterim: Thomas Bernhard -Beton

Dünya en korkunç savaşları onlara hükmedenlerin hayvan sevgisine borçludur.

*

Öte yandan durumumuz ne olursa olsun yapmak istediğimiz şeyi yapmalıyız, yolculuk yapmak istiyorsak yolculuk yapmalıyız, en kötü durumda bile olsak aldırmamalıyız, hele ki en kötü durumdaysak hiç aldırmamalıyız, çünkü o zaman yolculuk yapsak da yapmasak da kaybolmuşuz demektir, istenen ve hiçbir şeyin özlenmediği gibi özlenen yolculuğu yapıp ölmek bu istek ve bu özlem içinde boğulup kalmaktan daha iyidir.

*

Herkes yolculuğa çıkarken çok giysi alma hatasını yapar ve deli gibi yük taşır, sonuçta biraz akıllı iseler o yerde hep aynı şeyi giyerler.

*

Sevdiğimiz bir insanı kaybettiğimizde, hiç değilse ona ait bir giysiyi, kaybettiğimiz kişinin kokusunu giyside aldığımız sürece tutarız ve gerçekten de kendi ölümümüze kadar tutarız, çünkü onun kokusunu bu giysinin bugüne taşıdığına inanırız her ne kadar çoktandır artık yalnızca bir hayal olsa da.

*

İnsanlar bana modaya uygun ya da o iğrenç sözcük modern yerine eski moda diyedursunlar. İnsanların ne düşündüğüne son derece az değer verdim, çünkü en sert biçimde kendi düşüncemle ilgili oldum hep ve bu yüzden insanların ne düşündüğüne ayıracak zamanım olmadı, bunlara aldırmadım, bugün de aldırmıyorum ve hiçbir zaman da aldırmayacağım. İnsanların ne söylediği beni ilgilendiriyor, ama her şeyden önce asla ciddiye alınamaz.

*

Hamalların soyu tükendi. Herkes istediği gibi kendi eşyasını taşısın. Dünya birkaç derece daha soğudu, kaç derece olduğunu tam olarak hesaplayacak değilim, insanlar çok daha merhametsiz ve saygısız oldular.

*

Herkes yaşamak ister, hiç kimse ölmek istemez, bunun dışında her şey yalandır.

*

Dehşetle tanık olduğum üzere insanlar sabah saat dokuzda gelip duşun altına girip tenis oynamaya koşuyorlar, düşüp ölüyorlar ve öğleden sonra saat ikide mezarlıkta oluyorlar.

*

…nerede gömüleceğim fark etmez diye düşünmüş olmama rağmen, burada gömülmek istemem diye düşündüm.

*

Gerçekten de biz bizden daha mutsuz olan bir insanın yanında hemen düzeliyoruz. Ve hastalığımız, hem de ölümcül hastalığımız bile bir anlam taşımıyor.