Category Archives: Notlar ve Çimen

Bir Arayışın Hikâyesi: Tristessa

tristessa

Jack Kerouac… Büyük bir kesim tarafından, belki kendisinin pek de istemediği şekilde, “beat kuşağı ve karşı kültürün en önemli temsilcilerinden biri” olarak görülen Kerouac’ın hayatı aslında bu tanıma uyacak cinsten anekdotlar içeriyor. Ailevi meselelere yaşadığı dönem ve ortamın şartları da eklenince, ruhunun sınırlarını aşmaya çalışan bu özgür adam genç yaştaki ölümüne dek sürecek arayışından hiç vazgeçmiyor. Aştığı yollar, tanıdığı insanlar, yaşadığı olaylarla 47 yıllık ömrüne, bu zaman zarfına sığabileceklerden daha fazlasını yüklediği kesin.

Bu arayışların bir neticesi olarak 1955-56 yıllarında bulunduğu Meksika’da yaşadıklarının bir haritası olarak görülebilecek Tristessa, Siren Yayınları tarafından 2018 Temmuz’unda ilk kez Türkçe edebiyat okuru ile buluştu. Metni konuşmaya başlamadan önce, Tristessa’yı son derece akıcı bir üslupla çeviren kitabın çevirmeni Begüm Gür Erdost’a ayrıca teşekkür etmek gerek. Tabi ki kitaba katkı sunan ve son şeklini veren editörleri de unutmamalı.

Kitap, “Yayıncının Notu” başlıklı kısa bir yazı ile açılıyor. Bu yazı, Tristessa’nın nasıl ortaya çıktığına dair küçük bir başlangıç ipucu sunuyor okura. “Yeni ufukların, yeni deneyimlerin açlığını çeken” Kerouac, otostopla başladığı yolculuğunda kendini Meksika’da buluyor. “Amerika’da tanımadığı cinsten bir özgürlüğün tadını çıkaracak” olan yazar, hiç de tekin olmayan Meksika gecelerinde alkol ve uyuşturucunun da etkisiyle gerçekten de daha önce deneyimlemediği bir tecrübenin ortasında buluyor kendini: “Mexico City’deyim işte,” diyor, “darmadağın saçlarım ve deliliğimle birlikte, yağmur trafiğinde; Cine Mexico’nun önünden geçmekte olan taksinin içinde şişeyi kafama dikip dikip içiyorum.” İşte Tristessa da bu zaman zarfında yaşadıklarını anlattığı, otobiyografik öğelerle dolu bir metin.

Kitaba da ismini veren Tristessa, Kerouac’ın Meksika’da tanışıp âşık olduğu bir kadın. Tutkulu bir aşkın pençesine düşen Kerouac’ın sürekli kendini sorgulamasına, kalmakla gitmek arasında kalışına, “Onu seviyorum ama gitmek istiyorum” serzenişlerine sık sık tanık oluyoruz satırlar ilerledikçe. Arka kapakta “en duygusal metinlerinden biri” olarak nitelenen Tristessa’da Kerouac aşkı ve ölümü sorguluyor. Son satıra kadar devam eden bu sorgulayış, yazarın ruhunun derinliklerinde sürekli yankılanıyor: “Ayağımıza geçirdiğimiz ölümlülük botlarımızın içinde tir tir titriyoruz hepimiz, ölmek için doğmuşuz, şu karşımdaki duvara ve hatta Amerika’daki tüm duvarlara yazmak istiyorum bunu işte: ÖLMEK İÇİN DOĞMUŞUZ (…)” diyen yazar, Tanrı ile arasında da mutlak bir ilişki kurmaktan geri durmuyor. “Tanrı gözün gördüğü her şeyi önceden planlamıştır. Ölümümüz de dâhil olmak üzere.” şeklindeki cümleleri, maddi dünyayla manevi olan arasında kurduğu ilişkiyi de gösteriyor okura.

Tristessa bu anlamda sadece bir kadını merkeze alan, maddi aşkın peşinden gidilen bir metin olmanın çok ötesinde. Aşk ile ölüm aynı zihnin derinliklerinde anlamını arıyor. Kerouac yürümekten, sormaktan ve düşünmekten hiçbir zaman vazgeçmiyor. Bu yüzden nerede olduğu, kimlerle olduğu da bir süre sonra anlamını kaybediyor belki de. Bulunduğu yer, çevresindeki insanlar sadece bir dekor işlevi görüyor. Onu bu sorgulamaya iten büyük bir fotoğrafın arka planı…

Şiirsel üslubu; bazen bir fotoğraf karesine bakıyormuş, bazen bir film sahnesini seyrediyormuş hissi uyandıran anlatımıyla Tristessa, “Kerouac’ın aşka ve ölüme, yaratılışa ve yok oluşa dair şarkısı; zincirlerinden kurtulmuş bir Amerikalının yabancı topraklarda gerçeği, özü arayışı.” Önemli olanın nerede ve kimlerle olduğumuz olmadığını hatırlatan Kerouac belki de bu yüzden, “Hayat söylencemdeki insanlara dair uzun ve hüzünlü hikâyeler yazacağım – Buraya kadarki kısım benim bu filmdeki rolümdü, şimdi sizinkini dinleyelim” diye nokta koymadan bitiriyor hikâyesini. Her münferit hikâye, büyük anlatının bir parçası ne de olsa. Şimdi belki de sıra, hikâyemizi anlatmak için çoktan bize gelmiştir bile. Kim bilir…

___________________________________________________________
* Arka Kapak, 35. Sayı, Ağustos 2018.


Futbolun Bir Adım Ötesinde: Evdeyken Deplasmanda

Evdeyken_Deplasmanda

2018 Dünya Kupası’nın, dünyanın her yerinde gündemin birinci maddesini oluşturduğu şu günlerde Monokl Yayınları tarafından, özellikle Dünya Kupası özelinde futbola ilgi duyanların son derece keyif alacağı bir kitap sürüldü piyasaya: Evdeyken Deplasmanda. Kitap, dilimize yine Monokl Yayınları tarafından kazandırılan Kavgam serisi ile tanınan Karl Ove Knausgaard ile İsveçli yazar Fredrik Ekelund arasındaki mektuplaşmalardan oluşuyor. Mektuplar, 10 Haziran 2014 ile 14 Temmuz 2014 tarihleri arasında geçiyor. Yani yaklaşık olarak 2014 Dünya Kupası’nın düzenlendiği tarihler bunlar. Hâl böyle olunca yazışmaların ana temasını da futbol oluşturuyor tabi.

11 Haziran tarihli ilk mektubunda, “Yarın Dünya Kupası başlıyor. İple çekiyorum,” diyor Karl Ove ve ekliyor, “Kupaları hep televizyonda izledim, asla gerçekten görmedim ve bunun böyle sürmesini istiyorum, bu kitabın çıkış noktası burası, öyle değil mi?” Bu cümle, o sıralarda kupayı takip etmek için Brezilya’da olan Fredrik Ekelund ile aralarındaki maddi mesafeyi de gösteriyor bize. Birinin coşkuyu her şeyiyle yaşadığı Brezilya’dan, diğerinin ise büyülü ekrandan takip ettiği kupa sohbetleri sadece futbolla da sınırlı kalmıyor tabii. Özel yaşamları, gündelik hayatları, aile ilişkilerine dair geçmişlerinden bugünlerine pek çok konu yer alıyor bu mektuplarda. Yazışmaların çoğu da bir şekilde futbola bağlanıyor. Mektuplar, izlenen maçların önemli anlarına yapılan vurgular ya da oynanacak maçlara dair tahminlerle sonlanıyor. İki yazar da futbolun –istesek de istemesek de- hayatın önemli bir parçası olduğu konusunda hemfikir. Bu yüzden sohbet zaman zaman farklı alanlara ve konulara kaysa da bir şekilde futbola ve o an için en önemli gündem maddesi olan Dünya Kupası’na dönüyor. Geçmiş kupalarla mukayeseler, favoriler, tahminler… En önemlisi de endüstriyel futbolla birlikte değişen ve dönüşen futbol algısı, sık sık tartışmaya açılıyor. 2014’te Brezilya nüfusunun azımsanmayacak bir kısmının Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan Brezilya’da, ekonomik gidişatının kötü olduğu ve bir kupaya ev sahipliği yapmanın ülkenin öncelikli meselesi olmadığı düşüncesiyle tepki gösterdiğini de unutmamak gerek.

5 Temmuz 2014 tarihli mektubunda, vakit geçirdikleri bir mekânda, Brezilya’daki bir dostunun kızı olan Helena tarafından sarf edilen cümleleri “2018 Rusya, Putin. 2022 Katar. FIFA faşizmi de giderek kötüleşir büyük olasılıkla. Bu Dünya Kupası –şimdi oynanan– en son büyük futbol eğlencesi. Gelecekte insanlar, futbol tarihinin şahikası diye dönüp buraya bakacak. Hiçbiri bunu geçemeyecek.” şeklinde aktarıyor Fredrik Ekelund. Bu cümleler aynı zamanda futbol kültürünün nasıl değiştiğinin de bir göstergesi, bir özeti âdeta. Paranın gücünün hissedildiği her alaan gibi futbolun içeriği de değişiyor artık. Fakirlerin oynayıp zenginlerin izlediği futbol maçları için durum tam tersi bir boyutta. Sıfırdan var olurken bir “işçi takımı” hüviyetinde olan Liverpool futbol takımı için taraftarları hâlâ “You’ll never walk alone” diye tezahüratlarda bulunuyor olsa da bu, takımın sermaye sahibi iş adamlarının elinde “başka” bir şeye dönüştüğü gerçeğini değiştirmiyor. Keza diğer pek çok futbol kulübü için de geçerli bu tabii. Paranın ve siyasetin nüfuzunu artık ciddi şekilde hissettirdiği futbol kulüpleri, iyiden iyiye bir “A.Ş.”ye dönüşmüş vaziyette. Karl Ove Knausgaard ve Fredrik Ekelund’un yazışmaları da hem bu duruma eleştirilerini hem de her şeye rağmen futbolun o çocuksu ve amatör ruhundan zevk almaya çalışan iki adamın nostaljisini dile getirdikleri mektuplar. Dünya siyasetinden kültürler arası etkileşime, gündelik hayat pratiklerinden küresel ekonomiye kadar pek çok konunun futbol ile kesiştiği bu mektuplar, sadece Dünya Kupası tarihi üzerine değil; aynı zamanda futbolun diğer pek çok alanla ilişkisi üzerine de düşünmeye itecek okuru. Kitabın son satırlarını okuduğunuzda ise aklınızda kalan tek şey şampiyonun kim olduğu olmayacak.

___________________________________________________________
* Arka Kapak, 34. Sayı, Temmuz 2018.


Karısını Şapka Sanan Adam Giderken

Oliver Sacks

Oliver Sacks, belki de hepimizin en çok bildiği kitabıyla tanındı önce: Karısını Şapka Sanan Adam. Lise yıllarımda bir arkadaşımın, Sacks’ın “Sesleri Görmek” kitabını, biraz da adından etkilenerek aldığını ve sonrasında büyük bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık yaşadığını hatırlıyorum. Sanırım ben de lise yıllarımda okudum Karısını Şapka Sanan Adam’ı. Yer yer heyecanlandığım bir kitap olmuştu çünkü Sacks’ın temel meselesi zihinle, insan beyniyle ilgiliydi. Zihnimiz var olduğu sürece gerçek varlığımızın sürdüğünü düşünürsek, Sacks’a neden ilgi duyduğum anlaşılabilir gibi geliyor bana. Hâlâ yazdığım bazı öykülerde bellek meselesini bir şekilde sıcak tutuyor olmamın sebebi de yine aynıdır muhtemelen.

Yapı Kredi Yayınları, yazarın ölmeden hemen önce kaleme aldığı dört metni birleştirip sürdü piyasaya: Benim Periyodik Tablom. İçindeki fotoğrafları, ara başlıkları ve önsözü saymazsak sanırım 20-25 sayfalık bir metin çıkar ortaya. Ancak bu metinlerin önemi kısalığı ya da uzunluğunda değil, Oliver Sacks’ın, bir bilim adamının, ölmeden hemen önce metinleri kaleme alması. Bu neden önemli? Çünkü Sacks, sıradan insanlar gibi (sıradan insan da kim?) bakmıyor ölüme. Öleceğinin, ne kadar zamanının kaldığının, tedavisinin artık mümkün olmadığının ve son aylarını nasıl geçirmesi gerektiğinin son derece farkında. Bu kısacık metinler, Sacks’ın ölümle yüzleşmesi aslında biraz da. Öyle olmasaydı seksen yaşında bir adamın, “Seksen! İnanılır gibi değil. Çoğu zaman hayatın daha yeni başlamak üzere olduğunu hissediyorum,” cümlesini yorumlamak epeyce zor olabilirdi. Birkaç satır sonra kurduğu bir başka cümle de Sacks’ın, ölümün ne derece farkında olduğunun da göstergesi aslında: “Boşa harcadığım (ve halen harcamakta olduğum) onca zamana üzülüyorum. […] Hayatımı tamamlamaya çalışmam gerektiğini hissediyorum, ‘bir hayatı tamamlamak’ ne demekse artık.”

benim-peridoyik-tablom

Freud’dan esinle ele aldığı iki kavramın sürekli altını çiziyor Sacks: Sevmek ve çalışmak. Öyle bir çalışma tutkusu ki ondaki, ölüm anında bile masa başında olmak istiyor: “Ölüm, vakti geldiğinde, umarım beni çalışma esnasında bulur.” 

Sekseninci yaşına geldiğinde, geriye baktığında yaşadıklarını şükranla hatırlıyor Oliver Sacks. Yazdığı kitaplar, edindiği dostlar, hastaları, yani hayatının bütün bir birikimi, onun nazarında büyük birer kazanım. Bu yüzden ölümden sonraya inanmasa da ölüme gülerek gidiyor. Tek istediği, daha doğrusu umduğu, ölümünden sonra da kitaplarıyla ve çalışmalarıyla başkaları tarafından hatırlanmak ve başkalarına faydalı olmayı sürdürmek. Dünyayla ve insanlarla kurduğu bağı da bu çerçevede değerlendiriyor Sacks. Gözüm arkada değil derken neler yaşadığının farkında ve geleceğe dair olan inancını ölüme giderken bile taşımaya devam ediyor. Son cümlesinde bile insan olmanın ne denli büyük bir hediye olduğunu hatırlıyor ve bir ömrü dolu dolu yaşamanın da tabi: “Her şeyden önemlisi, bu güzelim gezegende duyarlı bir varlık, düşünen bir hayvan olarak bulundum ve bu başlı başına müthiş bir ayrıcalık ve serüvendi.”

Ölümünün üzerinden henüz iki yıl bile geçmedi. Ama belli ki yazdıklarıyla yaşamaya devam edecek Oliver Sacks, tam da umduğu gibi. Ve bizim, ondan öğreneceğimiz pek çok şey olabilir hâlâ. Sevmek, çalışmak ve en önemlisi insanca yaşamak gibi.


Düşler onur kırıcı; gerçekler şahsi…

şahsi düşler ve

Yakın zamanda İletişim Yayınları tarafından basılan yeni bir öykü kitabı çekmişti dikkatimi: Batıkan Köse‘nin Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler adlı kitabı. Açıkçası kendisinin ismini maalesef daha önce duymamıştım. Benim cehaletim olsun bu. Kitabın ilk sayfasındaki biyografi kısmında, yazarın 1995 doğumlu olduğunu görünce hem sevindim hem de biraz tedirgin oldum. Çünkü İletişim gibi bir yayınevinin bu kadar genç bir arkadaşın kitabını basması için öykülerin ya gerçekten çok iyi olması gerekiyordu ya da içeriden bir bağlantı… Tabi benim “kötü niyetli” oluşuma da bağlayabilirsiniz bunu ama ister istemez böyle bir algı oluşuyor maalesef. Bir de yine biyografide “öyküleri Kitap-lık dergisinde yayımlandı” diye bir ifade vardı. Kitap-lık ara ara baktığım bir dergi ama sürekli ve düzenli takip etmem. Belki de benim kaçırdığım sayılarında öyküleri vardır, bilemiyorum. Ama başka herhangi bir edebiyat dergisinin isminin geçmemesi biraz garip geldi bana açıkçası.

Hemen girişte öyküleri beğenmediğimi dile getireyim ben. Sonrasında “neden” sorusunu dilim döndüğünce cevaplamaya çalışayım.

“Abi bana iki öykü sar.”
“Az bekle çıkar.” Elleri yana yana tezgaha öyküleri bıraktı, üstü başı mürekkepti. Elimi uzattım, “Dokunma,” dedi. Yazıcıdan yeni çıkmışlar.
“Durum mu olsun olay mı yeğenim?” dedi.
“Olay olsun,” dedim, bu ara pek durumum yok.

Yukarıdaki cümleler kitaptaki ilk öykü olan “Öykü Dükkanı” adlı öykünün ilk cümleleri. Burada öykü ile ekmek arasında bir bağlantı kurarak yazmış öyküyü Batıkan Köse. Bu bağlantı öykünün sonuna dek devam ediyor. Öykünün kendisini bir öykü malzemesi yapmak elbette ilk bakışta güzel ve ilginç bir fikir gibi görünüyor. Ama bunu nasıl yaptığın da önemli. Yukarıdaki alıntıladığım kısım son derece klişe. Öykünün tekerleği yazarın sadece bu öyküsünde değil neredeyse kitaptaki bütün öykülerde kullandığı söz oyunları. Söz oyunu yapmak, yeni bir teknik değil bilindiği üzere. Ama yazar bunu o kadar tekrarlamış ve zaman zaman o kadar yapay kullanmış ki, okur bir süre sonra mevzuyu kaçıracak hale geliyor. “Durum mu olsun? Olay olsun, durumum yok.” gibi son derece basit bir şekilde kurulan söz oyunları, öykünün nefesinin bir yerden sonra kesilmesine sebep oluyor. Dediğim gibi, yazar bunu bir iki öyküsünde de yapmıyor. Neredeyse bütün öykülerini bu şekilde kurmuş.

Aslında perşembenin geleceği çarşambadan bellidir derler. Önce kitabın ismi, sonrasında da “içindekiler” kısmına göz atmakla karşımıza çıkan öykü isimleri, öykülerin nasıl kurulduğuna dair de bir fikir veriyor tabi: Misafirli Çocuklu Zeytinli Rüyanın Psikanalizi, Yaratıcı İntiharlar Departmanı, Bir Öykü Nasıl Yazılır?, Babamın Postmodern Otobiyografik Romanı, Tanrının Yırtmacı, Çavdar Tarlasında Çavlan… Listeyi uzatmak mümkün. Sadece öyküler değil öykü isimlerini seçerken de söz oyunu yapmaktan kaçınmamış Batıkan Köse.

Bazı öykülerini sadece diyalog ile kurmuş yazar. Diyalog ile öykü kurmak, yani betimleme, tanımlama vs. gibi tekniklere başvurmadan yazmak bana kalırsa hem zor hem de oldukça riskli bir tercih. Burada aklıma çok sevdiğim Murat Gülsoy‘un “Karanlıkta” adlı öyküsü geldi. (Hangi kitabındaydı unuttum.) Diyalog ile kurulmuş olmasına rağmen karakterler, çevre, karakterlerin arka planında yaşadıkları, düşündükleri vs. gibi pek çok konuyu tamamlıyordu Gülsoy. Burada Batıkan Köse ile Murat Gülsoy’u kıyaslıyor değilim, sakın yanlış anlaşılmasın. Zaten teknik olarak da çok uzaklar birbirlerine, üslup olarak da. Sadece diyalog deyince aklıma gelen bir örnek olduğu için ismini zikrettim. Her neyse… Batıkan Köse’nin diyalogla kurduğu öyküleri ise son derece yavan, derinliksiz, herhangi bir meselesi olmayan, sadece yazılmış olmak için yazılan öyküler. Mesela “Ekinsiz Topraklarda” adlı öyküsünün son kısmı ve bitişi:

“Şimdi üzgün müsün?”
“Bilmem. Üzülmeli miyim?”
“Kendini üzülmek zorundaymış gibi hissediyor musun?”
“Evet.”
“O zaman üzülme.”
“Olur.”
“Sence…”
“Hayır.”
“Peki…”
“Sanmam.”
“O halde…”
“Umarım.”
“Sonuç olarak…”
“Sanırım bir şeyler yapmak zorundayız.”
“Kesinlikle.”
“Ne yapmak istersin?”
“Hadi mısır ekelim.”

Tamam kardeşim sen bu kısmı alıntıladın ama belki baş kısmı ile bir bağlantı vardır, şeklinde düşünenler olabilir tabi. Hak veriyorum. Ama ben o bağlantıyı kuramadım. Hatta ne anlattığına dair en ufak bir fikrim yok. İki kişi konuşuyor. Ne konuştukları da belli değil. Bir mısır ekme davası var ortada ama ana fikir bu da değil. Dediğim gibi son derece basit, bir meselesi olmayan, ne dediği anlaşılmayan diyaloglar kurmuş Batıkan Köse. Varsa bir mesele de ben anlamadıysam affola. Ama birisi anlamış olsun lütfen…

Yazarın kullandığı bir yöntem de üst-kurmaca. “Bir Öykü Nasıl Yazılır?” adlı öyküsü bir öykünün yazılış sürecini anlatıyor. Yine diyalog ile başlayan öykü, kendi yazılışını da eleştiriyor. Aslında bu kısmı sevdim: “Yine diyalogla başlamışsın. Sıkıyorsun okuyucuyu. Okuyucu bunları istemiyor.” diyen karakter (yazar) belki de kendisini eleştiriyor. Umarım öyledir. Okur ne istiyor bilmiyorum ben ama diyalogla başlayan öykülerin okuru sıktığını düşünmüyorum. Yeter ki metinler iyi kurulsun. Batıkan Köse’nin öykülerindeki temel problem yapaylık. Bakın, gerçeklik demiyorum. Gerçeklik dediğimiz farklı bir mesele. Kurduğunuz fantastik bir öykü olabilir, rüyalarla iç içe geçen (ki rüya, çok sık kullanılan güzel bir kaçış yöntemidir) dünyaları anlatıyor olabilirsiniz. Metnin gerçekliğini sorgulamak ayrı bir şeydir. Ama benim bahsettiğim öykülerdeki yavanlık. Öykü karakterlerini bir otobüse doldurmak güzel bir fikir, ama sonunda o otobüsün nereye gittiğini de düşünmemiz gerek. Bir öykünün nasıl yazıldığını soran öykü maalesef bize öykünün nasıl yazılmayacağını göstermiş oluyor böylece.

“Hık” isimli öykü, basit diyalog ve benzetmelerle kurulu bir başka öyküsü kitabın: “Sevgilimin gözünden düştüm. Hem de hiç uğramadığım mahalleye […]” şeklinde başlayan öykü “düşmek” fiilinin deyimde geçen mecaz anlamını (gözden düşmek) dönüştürerek gerçek anlamda (bir yerden aşağıya inmek gibi) kullanılmasıyla oluşturulan bir öykü. Öykünün başından sonuna kadar bu durum devam ediyor. Sürekli “düşmek”ten bahsediliyor ama gözden düşmek sanki gerçekten ayağın takılıp düşülmesi gibi gerçek bir düşme biçimiymişçesine…

“Sen nereden düştün?” dedim.
İçimde bir yerlerden tanıyordum onu.
Bir şey demedi.
Sanıyorum ki o da böbreğimden düşmüştü.

Kaş yapayım derken göz çıkarılmış adeta. Öyküyü, sürekli olarak “düşmek” fiilinin git-geli üzerine kurunca, bir yerden sonra okurun dikkati dağılıyor ve zaten bir şey anlatmayan öyküyü zihinsel olarak terk etmesi çok daha kolay oluyor.

Kitapta kötülerin iyisi diyebileceğim tek öykü “Meddahbaşı Mehmet Rıza’nın Manav Torunu” isimli öykü. Bu öykünün de giriş kısmı son derece amatörce tasarlanmış: “Ülkenin en tanınmış komedyenlerinden biriyken nasıl eniştemle manav işine girdiğimi soran gazetecilere anlattığım öyküyü bir de size anlatırsam sanırım bir zararı olmaz.” şeklinde başlayan öykü, son derece zayıf bir başlama vuruşu yapıyor. Oysaki öykünün kurgusu kitabın bütününün aksine hiç de fena değil. Tam olarak isminde söylediği şeyi anlatan öykünün bu giriş cümlesini hiç kurmamış olsa ya da farklı bir şekilde öyküye yedirmiş olsa yazar, daha iyi bir metin çıkarabilirdi ortaya. İçerisindeki basit ve öykünün genelini zedeleyici (“Günde kaç imza veriyorsunuz?” / “Yüz kadar.” / “Hemen elliye düşürün.” / “Neden?” / “Bünyeniz buna alışık değil.” gibi) diyaloglara rağmen, kitabın en iyi öyküsü bu öykü diye düşünüyorum. En azından bir meselesi olan, gerçekten bir hikaye üzerine inşa edilen bir öykü.

“Olimpos’tan Beşiktaş’a” adlı öyküsündeki “[…] / Bende şans olsa. / Yok mu? / Yok.” şeklinde kurulan basit ve yapay mizah denemeleri neredeyse kitabın tamamına hakim. Zaman zaman tadında espriler yakalamış olsa da kitabın geneli itibariyle zayıf ve dediğim gibi yapay bir mizah anlayışıyla kurmuş öykülerini. Belki de bu yapaylığın asıl sebebi, neredeyse bütün öykülerinde aynı ya da benzer şeyleri denemiş olmasıdır. Tekrarlar can sıkıcı bir hale gelip bir süre sonra aynı öyküleri okuyormuş hissiyatı uyandırıyor insanda. Zaten bana kalırsa Batıkan Köse’nin en büyük eksiği çok fazla diyalog kurmaya çalışması ama diyaloglarının doğal olmaması. Bir şekilde okur o diyalogların, tabi genelinde de öykülerin çok zorlama ve yapay olduğunu düşünebilecektir. Bu da “ne anlatıyor sahi?” sorusunu sorduruyor insana haliyle.

Postmodern edebiyat yazarlara pek çok imkan sundu. Ama bana kalırsa bir noktadan sonra öyküye (genel olarak bakarsak belki yazıya hatta sanata da) zarar vermeye de başladı. Nasılsa postmodernizm diye bir şey var, aklına ne geliyorsa yaz, zihniyeti neyin gerçekten öykü olup olmadığını da sorgulatamaz oldu bize. Eldeki çimento, demir, kum gibi malzemeleri kullanarak bina yapmak mümkün. Ama bunun için iyi bir mühendis olmak lazım. Neyi nerede ne kadar kullanacağını bilmek lazım. Ben ne yazık ki Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler’in içinde yer alan öyküleri beğenmedim. Mutlaka bu öykülerin de bir alıcısı, bir okuru olacaktır. Ama bende bir karşılık bulamadı bu öyküler. Belki de çok önemli bir şeyi göz ardı ediyorumdur. Bilmem. Varsa böyle düşünen, öykülerin ne kadar iyi öyküler olduğunu düşünen, seve seve dinlemeye/okumaya hazırım. Her şeye rağmen çok genç bir arkadaşın İletişim’den öykü kitabı çıkması güzel. Belki Batıkan Köse de on yıl sonra bu yazdıklarını beğenmeyecek. Belli mi olur? Ömrümüz vefa ederse, bekleyip göreceğiz. Bakalım…


Dönülmez Akşamın Ufku: Hesap Günü

hesap günü

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKU: HESAP GÜNÜ *

Mustafa Kutlu, yeni kitabı Hesap Günü’nde okuruna pek de alışkın olmadık bir şekilde hoş geldin diyor: “Musallada bir tabut, yeşil örtü üstünde, yapayalnız.” Bu cümle, kitabın henüz ilk sayfalarından. Kutlu, hikâyesine “varlıklı, alafranga bir muhitte gariban bir cami”nin avlusundaki musalla taşında yatmakta olan bir merhumu betimleyerek başlıyor. Böylece, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü’nde yaptığına benzer bir şey yaparak, okurun “kitabın sonunda ne oluyor” sorusunu sormasına gerek bırakmıyor. Ama bu sefer okur başka bir soru soruyor: Nasıl?

İşte bu soruyla birlikte başlıyor musallada yatmakta olan Bedir’in hikâyesi. Varlıklı bir Osmanlı paşasının torunu olan Bedir üzerinden anlatılan hikâye, aslında –Kutlu’nun her kitabında olduğu gibi- okurların kendisinden bir parça bulabileceği kesitler taşıyor. Bedir musallada yatarken Kutlu, Bedir’in geçmişine gidiyor. Çocukluğundan itibaren yaşadıkları, bulunduğu çevre, iş hayatı, insan ilişkileri, sosyal statüsü gibi pek çok konuya değiniliyor. “Malı veren de Allah, alan da Allah. ‘Ben’ dersen yoldan çıkarsın.” diyen Kutlu, bireyselliğin iyice ön plana çıktığı, insanlara “ben” duygusunun hâkim olduğu yeni dünya düzenini irdelemekten geri durmuyor her zamanki gibi.

Kutlu’nun Hesap Günü’nde eleştirdiği önemli konulardan biri de bu bireyselliğe bağlı olarak şekillenen aile ilişkisi ve düzeni. İnsanların aile kurmakta zorlandığı; eşleriyle, çocuklarıyla yaşadığı iletişimsizliğin arttığı “modern” dünya insanın özüne pek de yakışmayan bir manzara sunuyor aslında. “Ben” diyenin yoldan çıkacağı modern dünyanın “ben” diyen insanlarla dolu olduğunu görmek de zor olmuyor tabi.

Hesap Günü’nün bir başka önemli meselesi de “devlet-siyaset-ticaret” ilişkisi üzerine söylenenler. Kapitalist düzende “para” için nelerin yapılabileceğini bütün gerçekliğiyle yüzümüze vuran Kutlu, aslında toplumun çok geniş bir aynasını tutuyor bize. Bazen görmediğimiz, bazen görsek de geçip gittiğimiz bu gerçekler, yozlaşmanın neresinde durduğumuzu sorgulamamız açısından da önemli: “Önüne dört tane kaz katsan otaramayacak adamlar ihracat yapıyor, imalat yapıyor, siyaseten devlete sızıp devlet imkânlarını kullanarak han hamam sahibi oluyor.” diyen Kutlu, sonraki sayfalarda “Ehliyet ve liyakat sahipleri yönetime gelmeli. Önce ahlâk, sonra kanun.” şeklinde sözlerine devam etse de cümlelerini “Zor be!” diye bitiriyor. Ama Kutlu okurları bilir ki onun hikâyelerinde umutsuzluğa yer yoktur. Mutlaka bir çıkış yolu vardır. Zor olsa da imkânsız olmayan bu ilişkiler ağı içerisinde insan, işe kendini bilmekle başlamalı. Kutlu da bunu vurguluyor, kendimizi bilmeyi.

Kutlu, zaman zaman fantastik bir üslupla (musalla taşında yatan Bedir’in cenazeye gelenlerle hesaplaşması gibi) anlattığı son kitabı Hesap Günü’nü “Az önce orada biri vardı. Şimdi yok.” diyerek bitiriyor. Bu son cümleler bile çok önemli bir mesaj veriyor aslında. Bir nefes kadar hızlı geçen ömürde Kutlu, Hesap Günü’nü sondan, yani musalla taşından, başlatarak da bunu amaçlıyor: Hesap günü gelmeden hesabımızı yapmanın gerekliliğini. Hesabı yapmak ise Kutlu’nun dünyasına alışkın olan sadık okurlarına kalıyor…

____________________________
Arka Kapak Dergisi, Aralık 2015, Sayı: 3.


La Bu Barış Bıçakçı Size Neytti?

seyrek-yagmur

Son derece kötü bir kapak ile piyasaya çıkmış olan Barış Bıçakçı’nın son romanı Seyrek Yağmur, insanları ciddi anlamda ikiye bölmeyi başardı. En azından benim çevremde romanı okuyanlar ikiye bölünmüş vaziyette: Beğenenler ve hiç beğenmeyenler. Tabi büyük bir merakla ben de okudum kitabı. Çevremdeki insanların neyi neden beğenmediklerini sorgulamaya başladım haliyle. Kitabı beğenenler için söyleyecek pek bir şeyim yok çünkü zaten roman Barış Bıçakçı’nın klasik üslubundan uzak değil. Bu anlamda her romanı (özellikle “roman” diyorum) aşağı yukarı aynı üslupta ve benzer meseleleri olan romanlar. Bu yüzden “ben bunu beğenmiştim çünkü şunu da beğenmiştim” diyebilecek bir okurun, romanı neden beğendiğini açıklaması kolay olacaktır. Beğenmeyenler?

Öncelikle kendimden başlayayım, Barış Bıçakçı’nın -sanırım- bütün eserlerini okumuş biriyim. Öykülerini son derece zayıf ve derinliksiz bulurum ve bunu her zaman da söylerim. Hatta öykü ile ilgilenen arkadaşlara okumaları için öykü tavsiye ederken Barış Bıçakçı’nın da ismini zikreder ama onun öykülerini değil romanlarını okumalarını tavsiye ederim hep. Romanları ise genel hatlarıyla başarılıdır benim gözümde. Kimi satırların altını çizdiğim olmuştur sık sık ki Seyrek Yağmur’da da birkaç tane altı kırmızı kalemle çizili satırım var. Öte yandan Sinek Isırıklarının Müellifi adlı romanını ayrı bir yere koyarım. Çok beğenerek okuduğum bir romandı, hala da ara ara dönüp bakarım. Hatta bu blog’un sayfaları arasında, işte tam da şu altı çizili yerde, Sinek Isırıklarının Müellifi’nden altını çizdiğim bazı satırlara ulaşabilirsiniz.

Her neyse… Sosyal medyada Seyrek Yağmur’u beğenmeyen pek çok kişiye denk geldim. Romana vurulmadım açıkçası. Ama çok kötü bir roman olduğunu da düşünmüyorum. Romanla ilgili söyleyeceğim bazı şeylere geleyim şimdi. Mesela bu roman neden beğenilmemiş olabilir?

barış bıçakçı sempozyumu

Barış Bıçakçı Sempozyumu afişinden bir kesit.

  1. Seyrek Yağmur, BB’nin önceki romanlarına kıyasla lineer bir biçimde ilerlemiyor. Bu da okurun, romanı takip etmesini zorlaştırırken meseleyi kaçırmasını da kolaylaştırıyor. BB, Rıfat karakteri üzerinden, aslında başka romanlarındaki karakterler üzerinden yaptığı gibi, mesela Cemil’de olduğu gibi, modern kent insanının bir profilini oluşturuyor. Bu insanı hepimiz tanıyoruz aslında. Küçük kaygıları, küçük umutları, basit hayalleri ve ona bağlı olarak çoğu zaman büyük hayal kırıklıkları olan bir tip bu. Aslında bir “looser” çizmek amacında değil BB belki de. Ama hayat, BB’nin karakterlerini o kadar yoruyor ki son tahlilde karşımıza hep bir kaybeden çıkıyor. Konudan sapmadan ilk cümle üzerinden devam edeyim: Romanın lineer ilerlememesi, yani doğrusal bir zaman-mekan aralığına sıkışmamış olmaması okurun dikkatini dağıtabiliyor. Çünkü Rıfat, sıradan hayatına devam ederken bir yandan geriye dönüyor, hatırlıyor, bir sonraki kısımda geleceğe dair bir hayalinden bahsediyor, sonraki kısımda bir umutsuzluğunu dile getiriyor derken son derece dallı budaklı bir roman çıkıyor ortaya.
  2. BB, farklı zaman kipleriyle kuruyor Seyrek Yağmur’u ki bu da bir üstteki madde ile doğrudan alakalı. Ben şu şekilde okumaya çalıştım: Şimdiki zaman ile çekimlediği bölümler (-yor) Rıfat’ın doğrusal biçimde ilerleyen hayatının parçaları olsun. Gelecek zaman ve geçmiş zaman (ki buna rivayet ve hikaye çekimli zamanlar da dahil) ise Rıfat’ın kendi hayatı üzerine düşünüp durduğu, bazen aşırıya kaçtığı noktalar. Bu doğrusal olmayan çoklu zaman anlatımı da yine metnin bütünlüğü açısından problem teşkil etmiş olabilir.
  3. Özellikle başlarda “Küçük Prens” edasıyla ortaya çıkan ve okura sunulan bir Rıfat var. Küçük bir Rıfatcık varmış, şunu yapmış, bunu yapmış gibi zaman zaman masalsı bir anlatımın hakim olduğu satırlar romanın -bu anlamdaki- gerçekliğini zedelemiş olabilir diye düşünüyorum. Buna bağlı olarak zaten BB’nin seyrek olarak gerçeküstüne kayan anlatımı (kediye dönüşen anne metaforu) da bu masalsı üsluba eşlik edince, okur “ne anlatıyordu sahi?” duygusuna kapılabilir.
  4. Bazen bölümlerin son derece kısa olması… Aslında bu bir sebep olabilir mi bilmiyorum, çünkü BB zaten romanlarını küçük küçük bölümlerle anlatan birisi. O yüzden okur, buna bakarak metnin bütünlüğünden kopmuş olamaz herhalde diye düşünüyorum. Ama yine de bu bölümlerdeki kısalık, az önce söylediğim lineer olmayan anlatımla birleşince kurgusal boşluklara, kara deliklere sebep olabilir.
  5. Bir başka mesele de başka yazar ve kitaplara olan göndermeler. BB okurları buna çok uzak değildir muhakkak çünkü diğer eserlerinde de bunu sık sık yapan bir yazar kendisi. Ama Seyrek Yağmur biraz aşırıya kaçmış mı acaba diye düşünmeden de edemedim ben. Pek çok farklı yazar ismi, sürekli bir yerlerden fırlayan alıntılar, kitap isimleri falan derken mesele bambaşka bir noktaya evriliyor. Ben, kişisel olarak çok fazla gönderme seven bir okur değilim. Tamam, tadında yapılınca güzel olabiliyor ama iki sayfada bir yazar ismi görmek de sıkıyor beni.
  6. Seyrek Yağmur’da BB çeşitli siyasi göndermelere de yer veriyor. Aslında benim de biraz zorlama bulduğum noktalar bunlar ama yazarın BB olduğu düşünüldüğünde “ancak bu kadar olurdu BB’nin siyaseti” diye de geçirdim içimden. Son derece naif bir siyasi mesaj var romanda. Sert değil ama BB romanlarında alışkın olmadığımız için bize ters köşe gelmiş olabilir. Yalnız bu göndermeler, kısa süre içinde romanın bir parçası haline geliyor ve metnin kurgusal bütünlüğü/lineer akışı içinde yer alıyor. Bu yüzden çok da yadırgamamak gerek diye düşünüyorum.
  7. Rıfat’ın meselesi ne? Bana kalırsa BB okuru bu soruyu sormasın artık bir zahmet. Rıfat da tıpkı diğer eserlerinde yer alan karakterler gibi modern dünyanın içine hapsolmuş, kent hayatının içinde kendisini var etmeye çalışan bir birey. Zaman zaman “aylaklık” ediyor gibi görünse de bence flanör/aylak değil. Çünkü hep bir kaygısı var. Bir şeylerin peşinden gidiyor. Umut ediyor. Hayal kuruyor. Hayat gelip bir tekme atıyor. Kalkıyor. Koşuyor. Düşüyor. Düşünüyor. Daha bir sürü şey. Rıfat’ın Cemil’den bir farkı yok aslında. Ya da herhangi birimizden. Dediğim gibi Rıfat’ı farklı yapan belki de Seyrek Yağmur’un kurgulanış biçimi. Onun dışında çok da farklı gelmedi bana RIfat’ın ruh hali.
  8. Artık tarihe karışmış olan (yani karışmadıysa da karışmasına az kaldı galiba) fotoğraf albümlerini hatırlarsınız herhalde. Benim de bir bebeklik albümüm var. Evimizdeki başka büyük albümler gibi. Daha ziyade çocukken o albümleri alır anneme getirirdim ve annem sayfaları çevirdikçe fotoğrafların hikayelerini anlatmaya başlardı bana. Seyrek Yağmur’da tam olarak kapıldığım duygu bu. Seyrek Yağmur bir büyük fotoğraf albümü gibi Rıfat’ın hayatını gösteriyor bize. Fotoğraf albümüne bakmak roman okumak kadar kolay değildir. Çünkü bazıları yakın zamanlı çekilmiş olsa da bütününde farklı zamanlara ait fotoğraflar vardır albümde. Seyrek Yağmur’da da Rıfat’ın fotoğrafları var. Geçmişte kalmış, yıllar öncesine ait fotoğrafların yanında henüz çekilmemiş fotoğraflar da var o albümde. Bu yüzden kolay gibi görünen ama takibi zaman zaman zorlaşan bir yolculuk bu. Belki de bazı BB okurları fotoğraf albümüne bakmayı sevmiyordur. Olamaz mı?

Romanla ilgili şimdilik aklıma gelen birkaç notu paylaşmış olayım böylece. Rıfat’ın, hepimizin hayatına benzeyen hayatı, önceki BB romanlarından çok da farklı değil. Aslında BB, ilginç bir şekilde benzer meseleleri anlatmasına rağmen farklılaştırmayı başarabiliyor anlatısını. Modern kent insanının içinde bulunduğu açmazları, hayatın basit pratiklerini her zamanki naiflik ile sunuyor BB.

Bu arada kitap henüz piyasaya çıkmadan, kitabın kapağı ile ilgili (evet o rezil kapak tasarımından bahsediyorum) o kadar kötü ve haklı eleştiriler geldi ki, sanırım insanlar bu kötü kapak tasarımından etkilenerek romanı okudular. Öyle bir şeyin olmayacağını umarak dile getiriyorum tabi bunu. Her neyse…

Çok fazla zamanınızı almayacak olan bu romanı bir de siz okuyun bakalım beğenecek ya da önceki eserlerle kıyaslayacak mısınız… Biraz hayal kırıklığı, biraz memnuniyet ile okudum ben romanı. Dediğim gibi kötü bulmadım ama çarpıcı bir etki de yaratmadı üstümde. Her okur ayrı bir dünya ve her dünya ayrı yorumlamalara açık diye düşünüyorum. Benden bu kadar. Benim dünyam burada son sayfasını çevirdi Seyrek Yağmur’un.

 


Niko’nun İcatları…

nikola tesla icatlarım *

Nikola Tesla ismini herhalde duymayanımız yoktur. Hatta biz onun ismini çoğu zaman Thomas Edison isminin ya önünde ya arkasında görmüşüzdür. Özellikle bizim gibi “taraf olma” hastalığına tutulmuş milletler için Tesla&Edison arasında bir seçim yapmak, bilimin kendisinin varlığından bile önemli hale gelir bazen. Oysaki ömrünü bilime adayan bu önemli insanların kim olduğunu bilmek, aslında ne yaptıklarını bilmekle doğrudan ilgili. Peki ne kadar tanıyoruz? Tesla’yı, Tesla’nın ağzından okumak, onu tanımak için oldukça iyi bir yöntem gibi görünüyor.

Yakın zamanda Zeplin Kitap etiketiyle çıkan “İcatlarım” adlı kitap, Nikola Tesla’nın hem kendisini hem de buluşlarını ve o buluşlara giden yolu anlattığı incecik ama oldukça önemli bir otobiyografi niteliğinde. Öncelikle kitabın çevirisinden ve baskısından bahsetmem gerek ki onu pas geçersem kitaba haksızlık etmiş olurum. Zeplin Kitap oldukça güzel bir iş yapmış kitabı Türkçe’ye kazandırmış. (Kitap daha önce başka bir yayınevinden basılmış mıydı bilmiyorum. Biraz araştırdım ama bir şey bulamadım. Varsa da ben bilmiyorsam affola.) Peren Demirel’in güzel çevirisi ve Gül T. Temur’un editörlüğünde son derece akıcı ve temiz bir kitap okurla buluşmuş.

Tesla’nın (ya da halasının kısaltmasıyla “Niko”nun) hayatını ise kendi kaleminden okumak ayrı zevk. Tesla daha çocuk yaşta ailesinin papaz olmasını istemesine rağmen papazlığa karşı son derece mesafeli duruyor ve bilimin sınırlarını zorlamak istiyor. Küçük yaşta kafasını kurcalayan fizik ve matematik, belki de onun ne olacağını ta o zamanlardan gösteriyor bize. Yani bizdeki yaygın ifadeyle adam olacak çocuk bokundan belli oluyor.

“Her şeyden çok kitapları seviyordum. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı ve becerebildiğim her an okuma tutkumu tatmin etmeye çalışıyordum,” diyen Niko, babasının, kitap okumasını istememesine rağmen kitaplarla buluşmanın bir yolunu buluyor. Sadece bilimsel kitaplar değil edebiyatla da ilgisi var. Çocuk yaşlarda geçirdiği bir hastalık neticesinde sadece kitap okumasına izin verildiği bir dönem var. Tesla, bu hastalık sürecinden çıkışını şu şekilde anlatıyor:

“[…] Bir gün daha önce hiç okumadığım birkaç kitap verildi elime. Bu yeni edebiyat aklımı başımdan almış, ümitsiz halimi unutmamı sağlamıştı. Bunlar Mark Twain’in ilk eserleriydi. Mucizevi iyileşmemi bu kitaplara borçluyum.”

Bu sözlerinden de anlaşıldığı gibi Tesla edebiyata uzak değil. Hatta belki de Tesla’nın bu tavrı, bilimin de edebiyatın da insan ruhunun bir parçasına hitap edebilen, birbirinden çok da kopuk olmayan birer güzellik olduğunu görmek açısından da önemli.

Tesla’nın çocukluk yıllarından gençliğine giden yol, Amerika’ya gidişi, ailesiyle olan “ne kavgam bitti ne sevdam” tarzı ilişkisi ve özellikle annesiyle ilgili söyledikleri hayatına dair önemli ipuçlarından bazıları. Bir de Tesla’nın muhteşem egosundan bahsetmeden geçmek olmaz. Onun cümlelerinde kendisi ve icatları ile ilgili sürekli olarak “muhteşem, muazzam, harika…vs.” gibi kelimeleri görürseniz şaşırmayın. Bu, büyük bir kibrin değil, bana kalırsa kim olduğunu biliyor olmanın verdiği bir özgüvenden kaynaklanıyor.

100 küsur sayfalık kitap Tesla’yı anlamak için ne kadar yeterli bilmiyorum ama yine de bu küçük kitap, onun hakkında bildiklerinizi biraz da olsa genişletecektir diye düşünüyorum. Son söz yine Tesla’dan olsun:

“Hayatımdaki olayları gözden geçirince kaderimize şekil veren etkenlerin nasıl da gizli yerlerde olduğunu fark ediyorum.”

________________________________

  • Nikola Tesla, İcatlarım, Çeviren: Peren Demirel, Zeplin Yayınları, Ekim 2015.