Category Archives: Öykü Konuşmaları

Ferhat Özkan’la “Yoksunlar” Üzerine Söyleşi

ferhat-ozkan

FERHAT ÖZKAN’LA “YOKSUNLAR” ÜZERİNE SÖYLEŞİ *

Yoksunlar’a Dostoyevski’den yaptığınız bir alıntı ile başlıyorsunuz. “… Tuhaf tuhaf düşünceler doldurmuş kafamın içini, sanki onlar da ağrıyorlar.” cümlesini duyuyoruz Makar Aleksiyeviç’ten.  Öyküleri okuyunca gerçekten de “bu öykülerin yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyor okur tarafından. Öyküleri ortaya çıkaran ne tür bir ağrı? Herhangi bir anlamda ağrısı/acısı olmayan insan yazabilir miydi bu öyküleri?

O cümleyi söyleyen, Dostoyevski’nin yarattığı bir karakter. Elbette Dostoyevski’nin kafasındaki “ağrıyan düşünceleri” sorgulamak haddimiz değil ama Makar Aleksiyeviç’in “ne kadar Dostoyevski” olduğunu asla öğrenemeyiz. Durum böyle olunca hele benim kafamdaki -eğer varsa- ağrının da, orada bahsedilen düşünce ağrılarıyla ne kadar benzeştiğini de bilemeyiz, daha doğrusu ben bilemem. Ben öyküleri hep bir “fikir” üzerinden ilerletmeye çalışıyorum, öykülerde “yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyorsa, belki sebebi budur ve bu durumda teşekkür etmekten başka yapacak bir şey kalmıyor bana.

Özellikle son zamanlarda okuduğumuz postmodern öykülerde –biraz aşırı bir yorum olabilir benimki ama- vıcık vıcık bir mizah var. Biçim ve dil oyunlarıyla bezeli mizah artık çok yaygın. Yoksunlar’da ise metinlerin derininde gezinen ince bir mizah var. Komiklik olsun diye yapılmamış belli ki. Bir durum, bir olay var anlatılan ve yazar okuru yormayan naif bir mizahla bunu aktarmış. Örneğin “Bir Gün Burnum Kokmaya Başladı” adlı öykünüz mizahi bir dille yazılan ağır öykülerden. Öykülere sızan bu mizah kendiliğinden gelişen bir süreç mi yoksa üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü mü? Günümüz öykücülüğünde çok sık görülen biçim ve dil oyunlarının yapaylığından özellikle uzak durduğunuz söylenebilir mi?

Vıcık vıcıklık aslında her yerde. Mizah; aşk, nostalji ve hüzünle birlikte o vıcık vıcıklığın kendisini en bariz gösterdiği yerlerden biri sadece… Oysa iyi mizah, istisnalar dışında, “güldürme” amacı taşımadığı zaman değer kazanıyor. Hatta edebiyatta iyi mizah, çok ciddi yerlere saklanıyor. Murat Aykul’un “Kafka okurken gülmeyen insan kafkaeskin tanımıdır,” diye bir sözü vardı. Kara mizah, mizah, mizahi dil gibi kavramların her biri sadece bu cümleden yola çıkılarak anlatılabilir.

Bahsettiğiniz öyküdeki kara mizah ve onun içinde yer yer beliren mizahi dil ise, öykünün kendisiyle birlikte oluştu. Daha doğrusu öykü o üslup içinde doğdu. Bunu hesaplamam, tasarlamam mümkün değildi. Hatta öyle ki Logosoloji’deki Bir Şairden Mektup’la -yine karamizaha da dayanan bir şekilde- kesişmesi/örtüşmesi de kendiliğinden oldu ve bunu planlasam bile yapamazdım gibi geliyor şimdi.

Ama bu, sonrasında bir planmanın olmadığı anlamına gelmiyor. Kâğıda aktarılmış olan üzerindeki her “dokunuş” gibi, her “olduğu gibi bırakma” da bir planlamanın sonucu olarak görülebilir. Bu nedenle o soruya verilebilecek en net cevap şöyle olur herhalde: Hem doğaçlama, hem de planlı. İlk önce kendiliğinden gelişen, daha sonra ise üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü…

Biçim ve dil oyunlarına ise bilinçli olarak mesafeli davranıyorum. Aslında kendimce, ikisine de çok yatkın olduğumu düşünsem de, bana göre “hikâye” adı üzerinde “anlatılan”ın üzerinde yükseliyor. Elbette “öykü”nün onu işleme, biçimsel numaralardan yararlanma gibi bir özgürlüğü var ve yan yana gelmiş en basit iki cümlede bile bir “biçimsel kaygı” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama sonuçta aslolan hikâyedir. Anlatmak istediğiniz bir şey var ki yazıyorsunuzdur. Zekice bir oyun zekâmızı okşayıp bir süre bizi mutlu edebilir, dile dayanan bir anlatı gözümüze kulağımıza bir süre hoş görünebilir; ama bize dokunan, ruhumuza daha çok yaklaşan hikâyenin kendisidir hep. O hikâyenin sunuşunda “biçim oyunu” varsa onu, öykünün bir parçası haline gelebildiği ölçüde -ne kadar uçuk veya sıra dışı olduğuna bakmaksızın- sahici bulup beğeniyorum. Bu nedenle deneyselliği, kurgu/sunuş tekniklerini küçümsediğim gibi bir anlam çıkmamalı. Calvino’nun, Perec’in, Barthelme’nin, David Markson’un yazdıkları hiç de “geleneksel” değil örneğin, ama o kadar oyunun içinde hiçbir yapaylık hissetmeyiz, en azından ben hissetmiyorum. Çünkü -en basit şekilde söylersem- yazarın derdi numaralar çekip gözümüzü boyamak değildir. Bu oyunlar, hikâyeye içkin mi yoksa anlatacak bir şey olmamasının veya “anlatamama”nın telafisi mi, buna bakıyorum kendimce. Yazarken mesafeli davranmam da bu yüzden.

Bu mesafeyi ise, Schiller’in Romantizmin de en önemli metinlerinden olan “Doğalcı ve Düşünselci Edebiyat Üzerine” [Orhan Pamuk’un, Saf ve Düşünceli şeklini tercih ettiği] makalesinden başlayarak anlatmak gerek belki de… Ne kadar doğalcı veya ne kadar düşüncelci olunacağına dair her yazarın ve her okurun içinde farklı bir terazi olduğunu düşünüyorum ve bu terazinin ayarı da haliyle öznel ve bir o kadar açıklanamaz oluyor. Matematik bir kesinlikle ifade edilmesi biraz zor olan bu karışımın çeşitliliği sayesinde oluşuyor edebiyat aslında. Altın bir oran olsaydı herkes öyle yazardı ve biz de hep aynı şeyleri okurduk. Başka bir ifadeyle, bir süre sonra hiçbir şey okumazdık. Benim içimdeki terazide dengeyi sağlayan şekilde yazıyor olmam, diğerlerinin daha düşük olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki o terazi sabit durmuyor insanın içinde.

Neredeyse bütün öyküleriniz küçük insanı anlatıyor. Bireyin hayat karşısındaki durumu, gündelik yaşamın içindeki varoluş çabası göze çarpıyor. Modern dünyanın insanı sürekli bir kaybetme korkusuyla, kaybediş gerçeğiyle sınadığı yargısından hareketle, öykülerinizdeki bireylerin de kaybedişin kıyısında duran “yoksunlar” olduğunu söyleyebilir miyiz? Buradan hareketle kitabın isminin de böyle bir fikirle ortaya çıktığı yargısına varırsak aşırıya kaçmış olur muyuz?

Hayır, olmayız. Ve o eksiklik durumun anlatmak da hep eksik kalacak bir durum, yoksun olan sadece insanlar değil, onların öyküleri de…

Butik bir yayınevinden daha merkezi, köklü bir yayınevine geçtiniz. Bu süreçte bir öykücü olarak sizde bir şeyler değişti mi? Öyküye ya da yayıncılığa dair herhangi bir bakış açısı olabilir… Bu durumu biraz merkez-taşra ayrımına benzetebilir miyiz? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Eğer bir karşıtlık kuracaksak, merkez ve taşra, butik ve köklü yerine iyi ve kötü yayınevi karşıtlığı üzerinden konuşmak daha sağlıklı olur. Blog yazılarından öykü kitabı yapan, o bahsettiğimiz vıcık vıcıklıkta kitapları yayımlayan bir yayınevinin “köklü” olması, bir yerden çok da önemli olmuyor çünkü. O yayınevinin ofisinin bir Anadolu kasabasında değil de İstanbul’da olması da… Logosoloji, Raskol’un Baltası’nın ilk öykü kitabıydı. Ama Raskol’un Baltası, Orhan Duru ve Ahmet Güntan basmıştı ve Logosoloji’yle birlikte Ozan Çınar’ın ilk kitabı da yayımlanıyordu. Dağıtım sorunlarının, kitabın daha çok insana duyurulamamasının benim de canımı sıktığı zamanlar oldu tabii ki. İnsanlık hali… Ama bir “ilk kitap”ın, hangi kitaplarla yan yana durduğu, yazarını nasıl bir edebî/insani duruşun ve niteliğin içine dâhil ettiği, dağıtım ve reklamdan çok daha önemli… Raskol’un Baltası’nı bu nedenle kendi adıma büyük bir şans olarak görüyorum. Bir sığlaşma, ucuzlaşma, ciddiyetsizlik süreci yaşıyoruz ve maalesef yayın dünyası da o sürece dâhil. Raskol’un Baltası, o dünyanın içinde şimdilik belki küçük ama saygın yer tutuyor. Zaten internet varken, kitabın ulaşılabilirliği çok da dert değil artık. Kitaptan haberdar olacak insan, bir şekilde o kitaptan haberdar olur. O kitabı okuyacak insan, evinden çıkmadan bile alır o kitabı. İyi ve köklü bir yayınevinin ise, insana yazdıklarının bir daha net ve güçlü bir karşılık bulduğuna dair iyi bir his verdiği, onu bir öykü geleneğinin içine dâhil ettiği de ayrı bir gerçek. Bunu da şu anda Yoksunlar ile yaşadığım için yine şanslı sayıyorum kendimi.

Son olarak; dergilerde sık sık karşılaştığımız bir isimsiniz. Dergilerin öyküye/öykücüye ne gibi etkileri oluyor sizce? İkinci kitabınızı çıkarmış olmanıza rağmen dergilere karşı duyduğunuz ilgi ve heyecan devam ediyor mu? Yoksa dergileri sadece bir basamak taşı olarak mı görmek gerek?

Evet, heyecan tabii ki ediyor. Sadece öykülerin toplamı kafamda şekillenmeden, öyküleri iyice eleyip düzenlemeden yayımlamak istemiyorum. Ama sonrasında, yazdığım bir öykünün dergide yayımlanmasından mutlu oluyorum. Kaldı ki henüz ikinci kitabı çıkarmış olmak, heyecanın kaybolmasına sebep olacak bir şey değil. Hâlâ yolun başı sayılır.

Edebiyat dergileri hem yazarlar hem de okurlar için büyük bir şans. Özellikle şiir ve öykü gibi türlerde… İlk ürünler ortaya çıkarken dergiler yazara “aşılması gereken bir eşik” sunuyor dergiler. Tepkilerinin doğruluğu veya yanlışlığı elbette tartışılır. Ama sahicilik, irade, adanmışlık testine dönüşüyor bu süreç ve bunlar da yazarlığa dâhil. Dergileri bir basamak olarak görmek anlamına gelmiyor bu, derginin kendisi çıkılması gereken bir basamak zaten. Hele hele ilk kitaptan önce… Daha sonrasında ise, okur ve yazar buluşması için iyi bir mecra. Okuru, bir insanın edebiyatla ilişkisini diri tutan bir tarafı da var dergilerin. Neyse ki öykücülüğümüzde hoş bir dergi geleneği var, umarım gelişerek devam eder.

oykulem

__________________________________________
* Öykülem’in 2016 İlkbahar tarihli 4.sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar

Öykü Konuşmaları: Artistik Bellek / Sayı:7 / Aylâ Yılmaz-On Üç

ayla yılmaz on üç.jpg

İ: Evet, yine bir öykü konuşması. Artistik Bellek dergisinin yedinci sayısında yer alan bir öykü bu sefer. Aylâ Yılmaz’ın On Üç isimli öyküsü. Yine bir kadın yazar. Öyle denk geldi.

A: Kadın yazar değil, yazar. Cinsiyet belirtmeye gerek var mı?

İ: (Gülümsüyor)

A: Herhangi bir erkek yazara “erkek yazar” diyor musun?

İ: Böyle bir şey denk gelseydi, iki tane üst üste erkek denk gelseydi yani, derdim. Özellikle belirtmek için. “Yine bir erkek yazar…” gibi.

A: Herhangi bir erkek yazarı tanımlarken “erkek yazar” diyor musun? Üst üste denk gelmesini bir yana bırak yani.

İ: Virginia Woolf’ten bahsederken “kadın yazar” demiyorum ki zaten.

A: Evet, tamam. Belki böyle bir seri yaparız hep kadınlardan oluşan.

İ: Olabilir fark etmez. Öyküye gelelim mi?

A: Evet, tabi.

İ: Ayşegül Ergül’ün beğendiği bir öyküye denk geldik bu arada. Çok ilginç. Kendisi bir türlü beğenemiyor zira. Not düşelim bunu da. (Gülüşmeler)

A: Ben beğeniyorum canım. Beğenmediklerim de oluyor tabi. Neyse… Şimdi bu öyküde ne güzel? Güzel olan bir kere öykünün rengi. Bu çok kişisel bir şey gerçi, o yüzden geçelim bunu. Olayları anlatma biçimi mesela, başarılı. Sonradan, isminin Fatih olduğunu öğreneceğimiz karakterin, üzerindeki kazaktan, ki o kazağı bilerek giymek gibi bir kötülük de yapıyor…

İ: Hatta kazağın üzerindeki desen aslında, di mi?

A: Geyikler. Evet. Çok güzel bir ayrıntı. Anlatımı çok net bir şekilde kazağı, okurun gözünün önüne getiriyor. Oradan, dedesine, aslında çocukluğuna gitmesi… O uzanma biçimi çok güzel.

İ: Onlar biraz keskin geldi bana sanki. Daha yumuşak olabilir miydi, bilemiyorum.

A: Bana, geçişler çok ustalıkla yapılmış gibi geldi. Fatih’in kazağını anlatıp anlatıp sonra Cumhuriyet’in ilk yıllarına, oradan anneannesine falan gitmesi… Dedesinden bahsetmesi…

İ: Ama sanki biraz şey var burada, bütün o anlattığı flaşbekler, yani kazağın deseninin ona hatırlattığı geçmişin izleri diyeyim, ilişkisiyle yani Fatih’le bir alakası yok gibi geldi bana.

A: Aslında bence ilgili. Yani Fatih’in güzelliği dışında, ki onu da ideal bir güzellik olarak anlatıyor, Fatih’in yüzünün güzelliği, öyküde güzel bir ayrıntı yok.

İ: Hayır, şu anlamda söyledim. O anlamda doğru, karanlık bir hikayesi var zaten öykünün. Senin söylediğin çok üst bir çatı oldu. Daha aşağıdan kurulan bir benzerlik ya da ortaklık…

A: Ona da değinecektim şimdi.

İ: Tamam, değin o zaman.

A: Bu bir güzellik anlatısı değil. Fatih’in bilerek geyikli kazakla gelip kahramanın önünde oturması, tam onu hissetmiyor ama, belki de ilişkinin bitmesine sebep olması falan bunu bir güzellik anlatısı olmaktan çıkarıyor. Bir son buluşma var ortada. Daha sonra buluşmadılarsa eğer…

İ: Kahve olayından sonra bir daha buluşmamışlardır herhalde.

A: Belki de sırf kahveyi döktüğü için tekrar buluşmuşlardır, bilmem. Neyse, Fatih’in bu kadar güzel anlatılması da öyküde anlatılan en tiz ayrıntılardan biri. Fatih, yüzüne bakılırsa eğer ayrılmaktan vazgeçilecek kadar güzel bir figür gibi çiziliyor.

İ: Evet, orada güzel bir zıtlık kurmuş.

A: Fatih o kadar güzel ama ilişki, alışkanlıklar, çocuklukla ilgili hatırlananlar hep çok kötü, sinir bozucu.

İ: Belki de şey var, hani çok söylenir ya, dış güzellik meselesi.

A: İçi güzel değil Fatih’in. (Gülüşmeler)

İ:Günümüzde yaşanan bir ilişki biçimi olarak “dış güzellik” gibi..

A: Güzel bir insanla güzel bir şey yaşayamamak gibi bir şey mi, olabilir tabi. “Büyük küpeler taktığımız için bile laf yediğimiz şehirde…” şeklinde girdiği paragrafta verdiği ayrıntı mesela, yazarın ne kadar hassas olduğunu da gösteriyor sanki bize. Çok hassas buldum ben öyküyü ve tavladığı yerlerden biri de o oldu galiba beni. Ve öykünün bana göre tek zayıf noktası…

İ: Sonu tabi ki.

A: Evet. İnanılmaz klişe. Yani hiçbir şekilde böyle sonlanmasını beklemezdim bu öykünün.

İ: Klişeden de ziyade, böyle sert, tık diye…

A: Olabilir mi böyle bir şey? Yapılır mı gerçekten, gibi sorular soruyorsun kendine. Öyle bir kadın sanki yapmazdı onu. O şekilde davranmazdı gibi.

İ: İkinci sınıf pop şarkıcılarının kliplerinden fırlamış gibi bir sahne…

A: Birdenbire bir Gökhan Özen’in klibine düşüyorsun sanki di mi.. (Gülüşmeler)

İ: Evet, hoşuma gitmedi pek.

A: Yani kahraman, bu kadar derin ve ince düşünebilen biriyken, öyle yüzeysel bir tepki nasıl verir diye düşünüyorsun haliyle.

İ: Bir de bu öykü ne kadar bir zaman geçiyor acaba? Çünkü diyalog yok. Gerçi ana karakter anlatıyor sonra Fatih şunu dedi, bunu dedi gibilerinden ama gerçek zamanı nedir bu öykünün onu tam çıkaramadım ben. Sanki şey kurdum kafamda, bunlar bir masada oturmuş, içecekler önlerinde, birbirlerine bakıyorlar. O arada kız bir sürü şey düşünüyor işte. Çünkü Fatih’in sesini de hiç duyamadığımız için… Belki geçerli sebepleri vardır. (Gülüşmeler) Gerçi öykü için böyle bir şey denemez tabi de. Yazarın hikayeyi kurma biçimi bu. Karakterin sesini duyurmak zorunda değil sonuçta. Ama, sanki bir boşluk oluşuyor gibi…

A: Bana, yaşanmış bir hikaye gibi geldi bu. Gerçek gibi.

İ: Evet olabilir, illaki bir gerçeklik payı vardır.

A: Bu sonla ilgili, sanki çok canın sıkılır birisine ve kafasına bir şeyle vurmak istersin ya; sadece kafandan geçirirsin ama bunu. İşte sanki böyle bir şey gibi düşündüm bu öykünün sonunu da. Gerçek değil de zihninden geçmiş gibi. Öykünün sonunu sevebilmek için kendimi kandırdım belki de böyle düşünerek. Öç almak için kahve dökülebilirdi ama döktü mü? Kazağa zaten bir şekilde zarar verecekti. Orada bir hesaplaşma var. Kazağa da başka ne yapılır ki yani? Geyiklerle bir alacak verecek var, belli ki.

İ: Evet.

A: Fatih’e de o kazağı giydiği için ayrıca bir öfkesi var. İkisini nasıl birleştirecek, ancak kahve dökerek filan işte.

İ: Bak bu son kısımda, Fatih’ten bahsettiği yer var gerçi, az önce söyledim ya, Fatih’in sesi çıkmıyor diye. Ama burada da kendisi anlatıyor yine. Diyalog olsaydı da olur muydu? Bilmiyorum, nasıl olurdu. Belki de olmazdı. Belki anlatıcıyı değiştirerek, yani üçüncü kişi anlatıcıyla bir diyalog yazabilirdi falan. Gerçi o zaman da bambaşka bir şey olurdu tabi, farklı bir yere gidiyor konu. Yazara o kadar karışmamak gerek. Böyle yazmak istemiş, yazmış.

A: Yani senin söylediğini anladım, evet. Öyle çok dolambaçlı falan olurdu belki de.

İ: Evet, bu şekilde düz bir öykü.

A: Yoo, bence düz değil. Geriye gidişler falan…

İ: Yok, o anlamda söylemedim, çetrefilli değil yani.

A: Biçim olarak söylüyorsun.

İ: Yani, evet.

A: Ben çok fazla konuştum bu sefer.

İ: Evet, sen beğenmiştin çünkü.

A: Sen de beğenmedim demedin.

İ: Evet, ama öyle çok dikkatimi çeken bir öykü olmadı yani. Başka bir öykü vardı daha çok dikkatimi çekti o.

A: Ama bence biraz böyle olağan düzeyde dikkat çekecek şeylere de ihtiyacımız var.

İ: Ne anlamda?

A: Düzlük anlamında. Biraz daha geleneksel şeyleri özlüyoruz sanki.

İ: Bu da dikkatimizi çekebilmeli mi diyorsun?

A: Benim çekti zaten. Olağan bir ‘giriş-gelişme-sonuç’u özledik gibi.

İ: Tabi canım o ayrı. Ben bir Mustafa Kutlu okuru olarak… (Gülüşmeler)

A: Bir hikaye anlatsın istiyoruz artık öykü. Söz oyunları, biçimsel denemeler falan… Bir yere kadar.

İ: Bak mesela bir sonraki öykü, isim vermeden geçelim…

A: Bütün dergiyi konuşurmuşuz. (Gülüşmeler)

İ: Tabi ki öyle bir şey yapmayacağız. Bir sonraki öyküde, isteyen dergiyi alır bakar, ben ne anlatılıyor anlamadım.

A: İşte onu demek istedim ben de. Postmodernist şeyler çok deneniyor. Yazma biçimleri, büyük harfler, boşluklar…

İ: Evet, o arada işte ne anlattığını anlamıyorsun. Belki de bir şey anlatmıyor. Orada ince bir çizgi var. Biçim yapacağım diye hikaye oluşmuyor bu sefer.

A: Evet, bence de öyle. Bu arada öykünün ismi de, On Üç…

İ: Bir dakika ben ismine gelmeden şeyi söyleyeyim, biraz zorlama bir yorum yaptım. Hani sürekli geyiğin boynuzlarından bahsediliyor ya, karakterde bir aldatılma sendromu mu var diye…

A: Ama o, dedesinin evindeki figürlerden falan ilk aklında kalabilecek olan şey boynuz olabilir. Bilinçaltı meselesi..

İ: Evet, zorlama bir yorum yaptım zaten. Öyle bir amaçla dile getirmişse zaten biraz basit bir yol olmuş olurdu. Başlık diyordun?

A: Öykünün adı, öykünün içeriğini vermiyor. Bu güzel. Sadece bir yerde on üç dakikalık bir süreden bahsediyor o kadar. Reel zamanı veriyor yani. Bu da ayrıca güzeldi. Sakin bir isim. Bir ipucu takıntısı olmadan kullanmış.

İ: Evet. Neyse. Bu kadar yeter şimdilik. Geç oldu, uykum geldi. Teşekkür ediyoruz size hocam. Bir sonraki öyküde görüşmek üzere.

A: Belki şiir konuşuruz.

İ: Ben, şiirin tekniğine uzağım. Sadece bir okur olarak bende çağrıştırdıklarından bahsedebilirim o kadar.

A: İyi ya yakınlaşırsın belki böylece. (Gülüşmeler)

İ: Belki de. Bakalım.

artistik bellek 7


Öykü Konuşmaları: Öykülem / Sayı:2 / Nazlı Yıldırım-Matbaayı Kim Buldu?

Matbaayı Kim Buldu

İ: Şimdi, Öykülem’in ikinci sayısındaki Nazlı Yıldırım’ın Matbaayı Kim Buldu adlı öyküsünü neden beğenmediğini anlatacak bize Ayşegül Hanım. Evet, sizi dinliyoruz hocam?

(Gülüşmeler)

A: Ben neden beğenmediğimi açıklamayacağım. Sen neden beğendiğini söyleyeceksin, ben de beğenmediğim şeyleri söyleyeceğim. Tek taraflı olmayacak yani.

İ: Ben beğendiğim yerleri söyleyeyim o zaman… Birincisi, anlatım çok yalın. Bir iki yer dışında, fazlalık yok. Kalabalık yapan bir şey yok. Bazı cümleler var hoşuma giden. Mesela, “Ceketin boşluğunu hissedince titredi askı”. İyi bir ifade. Şiirsel bir ifade. Ama genel olarak da öyle kurmamış öyküyü. Dediğim gibi, fazlalık yok. “Kustu. Baktı. İğrendi. Baktı.” gibi ifadeler sürükleyici olmuş. Bir de şunu diyeyim, bu öykü uzun bir öykü de olsaydı bunu beğenirdim. Genel olarak uzun cümleleri sevmiyorum çünkü. Noktayla kesmeyi seviyorum daha çok ben de. Bir başka şeye gelelim… Yazının, kitabın, yazarlığın karşılıksız bir şey olduğunu güzel vermiş mesela.

A: Bak, beni en başta iten bu oldu.

İ: Güzel vermiş ama gözüne sokmamış bence.

A: Esas onu sokmuş. Bu, Sait Faik buhranı…

İ: Bak bir dakika bölüyorum. Şu ilk paragrafta, onunla ilgili hiçbir şey yok. Zaten üç kısa paragraf öykü.

A: Tamam, sonra gel. Mesela şu çok yapay bir ifade: “İsa’nın çarmıha gerilişindeki kıvranma ve sessizlikle yatağa uzandı.”

İ: Evet, evet. Bence de…

A: Bu durumdaki bir insanın yatağa uzanmasını İsa’nın çarmıha gerilmesine benzetiyorsan inanılmaz bir sanat kaygın var demektir.

İ: Eee..? Sanat kaygısı olabilir. Bu seni bağlamaz ki.

A: Beni bağlar. Ben okurum. Ben, öykü okuyorum.

İ: Şimdi şöyle…..

A: Bak şurada bir ifade var, başta: “Yitmedi. […] Yitmedi.” şeklinde. Çok güzel. Çok etkili. Ama şuraya geldiğin anda, nereye geldik, ne oldu diyorsun.

İ: Bu da o aşağıdaki ifade gibi bence. Şiirsel bir ifade. Aslında öykünün genel gidişine uymayan bir ifade.

A: Öyküyü parçalayan bir ifade bence. Net bir şekilde burada ne oldu ki şimdi diyorsun.

İ: Evet, o cümleye ben de katılıyorum.

A: Sonra… Şöyle, baştaki iç anlatım, birdenbire dış anlatıma dönüşüyor. Yayınevleri dolaşmıştı, sadece kendisi değil yayınevi de kötü durumda…

İ: İç-Dış derken hangi anlamda söylüyorsun? Psikolojik bir anlatım varken daha nesnel, olayın kendisini anlatmaya dönüyor. O galiba.

A: Evet. Sonrasında olaya geçiyor, konunun kendisine dönüyor yani. Yayınevi batıyor. Öykünün sonunda kendisinin de bir batışı var falan. Konu olarak dedin ya yazının, kitabın karşılıksız bir şey olduğunu anlatıyor diye. Bence çok küflü bir konu.

İ: Yoo.. Küflü bir konu diye bir şey yoktur.

A: Tamam, bu kişisel bir şey. Ama bu, yazıyorum, bastıramıyorumlar falan…

İ: Hayır, kişisel bir şey değil. Küflü konu diye bir şey yoktur diyorum sana ben. Onu nasıl verdiğinle alakalı.

A: Tabi ki öyle.

İ: O yüzden de bana batmadı işte. Bak sen zaten en başta konuyu problemli buldun. Konunun kendisinden hoşlanmadığın için…

A: Bak, buradaki dert, en baştaki, kitabın basılmaması derdine dönüştüğünde çok basitleşti. Baştaki anlatım çok güzel bir anlatım. Büyük bir anlatım. Ama ilerleyince, sanatla falan boğuyor öyküyü, ilerliyor, meteliksizlik falan derken bu defalarca okunmuş bir şeye dönüyor. En baştaki vurucu etkiyi devam ettirememiş yani.

İ: İyi de öyle bir yere geleceği, öykünün başlığından belli zaten.

A: Öykünün en güzel şeyi de adı bence. İlk paragraf ve adı. Ayrıca katılmıyorum. Matbaayı kim buldu? Yanıt veriyor mu sana, oraya geleceği belli diyorsun da.

İ: Matbaayı kim buldu derken, tabi ki ona yanıt vermiyor. Yani yazıyla, kitapla alakalı bir öykü olduğu belli. Onu demek istedim. Bu mesajı da ilk paragrafta çok kapalı veriyor. Esas konuya ikincide giriyor.

A: Şöyle diyelim, paragraf paragraf bakarsak, ayrı ayrı yani, uyumsuz bir öykü. Ne dil olarak, ne olay olarak ne de bağlam olarak.

İ: Bölümlese olur muydu? Nasıl olurdu sence? Yani numara verseydi paragraflara, bir iki üç diye.

A: Şunu söyleyeceğim. Metin eleştirilerinde şöyle bir şey aranır: Tabi ki bölümler birbirinden farklı olabilir, kişiler değişebilir, olaylar değişebilir ama bir bağlantı ararsın. Kişi olur, olay olur… Bir bağlantı olmalı.

İ: Bağlantı var zaten burada.

A: Ne bağlantısı var? İsa’nın çarmıha gerilişine nasıl geçtik?

İ: Tamam İsa’yı bırak şimdi. Orada bir benzetme yapmış.

A: Burada, tamamen, bu kişi kendisini neden vuracak, bunu anlatmak için o arayı yazmış. Sonuna varmak için somut olayları sıralamış sana. Arada bağ kurulmamış. Dolayısıyla da bence kopuk bir öykü bu.

İ: Vuruyor mu kendini sonunda?

A: Kapı vuruluyor: Pat pat pat. Silah sesi mi kapı sesi mi? O, çok okura kalmış bir şey.

İ: Bence kapı sesi. (Gülüşmeler)

A: Ben silah sesi derim sen kapı sesi dersin. Net bir son olmaması da güzel ayrıca.

İ: Neyse, en azından bir noktada hemfikiriz.

A: Olası bir cinnetin eşiğindeki bir insanı anlatma iddiası varsa da onun için de uygun anlatım değil bence. Yani o psikolojiyi vermiyor. O açıdan baktığında bile, ödünç bir silahı çekmeceden çıkarmış insanın psikolojisini verememiş. O gerginliği verememiş.

İ: O başka bir şey.

A: Yani o soğukkanlılıkla bu öykü okunmaz. Bence.

İ: Ben şeye takıldım, başta bir çatı uyumsuzluğu var ama özellikle yapmış onu. Şimdiki zamandan, geçmiş zamana gidiyor falan.

A: Evet. İlk paragraftaki buz gibi anlatım, sert anlatım, sonra bir anda bozuluyor.

İ: Öykünün en vurucu paragrafı birinci paragraf zaten. En iyi kısım orası.

A: Benim için ilk paragrafın sonunda bitebilirdi öykü. O zaman buna iyi bir öykü derdim. Ama ikincide basitleştirip, son paragrafta o psikolojiyi tamamen soğutunca başarısız olmuş.

İ: Bence güzel. Bu kadar dar alanda iyi bir öykü. Çok laf kalabalığı yok. Net. Biraz bilinç akışı gibi, yani daha doğrusu bilinç akışı değil bu tabi de, şerit gibi geçiyor. Hoşuma gitti.

A: İşte, şerit gibi geçmiyor. Bir şey gösteriyor, pat, başka bir şeye geçiyor. Bilinç akışında birbiriyle ilgisiz şeyler anlatılabilir tabi ama onları birbirine bağlayan bir akış vardır, anlatım vardır.

İ: Evet.

A: Burada bir şey kesintiye uğruyor. Yeni bir şey başlıyor. Pat diye. Yukarıya hiç benzemiyor. Arayla bağlantı yok.

İ: Öznenin kendisi bir bağlantı olmuyor mu yani?

A: Hayır hayır. Ama, sen çok yüzeysel bir şeye takılıyorsun. Tabi ki özne bağlantı.

İ: Eee.? Nasıl bir bağlantı olması lazım?

A: Dil, kesintiye uğruyor diyorum sana. Başla son arasında bir köprü yok. Dolayısıyla da birbirinden kopuk anlatımlar bunlar.

İ: Sen çok teknik bakıyorsun bence. Tabi o da olmalı da…

A: Nasıl bakıyorum bilmiyorum ama o gerilimi ya da o etkileyiciliği bana vermedi dediğim gibi.

İ: Beğenmedin yani sonuç olarak.

A: Ben beğenmedim.

İ: Ben beğendim.

A: Bunu okuyunca “vay be” demem.

İ: “Vay be”lik bir öykü demedim zaten ben de. Okudum, beğendim.

A: Benim için iyi bir öykü değil. Ki ben kısa öykü de okuduğum için, minimal öykü falan. Ferit Edgü’nün öyküleri gibi. O yüzden dedim, burada bitebilirdi bu öykü diye.

İ: Tabi ki bitebilir. İki kelimelik öyküler de var. Görsel öyküler de var. Var yani.

A: Yok, uzağında olduğum bir tür değil. O anlamda söyledim.

İ: Bence bir öykünün kısalığı, uzunluğu çok önemli değil.

A: Filmler gibi işte. 15 dakikada 2 saatlik filmin verdiği lezzeti verebiliyor bazı filmler.

İ: Evet. [Sessizlik] Peki, Ayşegül hocamıza teşekkür ediyoruz programımıza katıldığı için. (Gülüşmeler) Bir sonraki öyküde görüşmek üzere diyelim o zaman.

A: Belki de başka bir türde.

İ: Belki de başka bir türde, evet. Şiir değil. (Gülüşmeler)

A: Peki.

öykülem

Ayşegül Ergül Aslan & İlker Aslan