Category Archives: Serbest Düşünce

Yeni Başlayanlar İçin: Bisiklet-101

69fdf12b8fcda1abd6beb0874fef2441

Blogun genel çizgisinin bir hayli dışında ama ismiyle paralel bir yazı olacak bu. Zaman zaman bisiklet üzerine soru soranlar oluyor bana. İşin profesyoneli olmasam da bisiklete dair temel bilgilerimi bazı arkadaşlarla paylaşıyorum. Mümkün mertebe çok çok basit bir dille anlatmaya çalışacak ve teknik tabirler kullanmayacağım. Bunun bir sebebi şu: Geçenlerde bir arkadaşla bisiklet üzerine konuşurken ona “gidon”lardan bahsediyordum. Biraz dinledi, sonra bana gidon ne, dedi, ya şuna direksiyon desene. Haklıydı çünkü o bir gidon olduğu kadar aynı zamanda bir direksiyon da. O yüzden hiç bilgisi olmayan arkadaşlar da belki faydalanır diye daha az teknik bir dil kullanacağım.

Nasıl bir bisiklet almalıyım sorusuyla karşıma çıkan dostlara ilk sorduğum ne kadar parası olduğu oluyor genelde. Acımasız bir soru gibi gelebilir size belki ama şöyle bir ayrıntılı bakayım derseniz 250 liraya da bisiklet bulabilirsiniz, 25 bin liraya da… Yani aslında temel meselemiz bisikletten ne istediğimiz. Bir bisiklet alacaksanız, kendinize şu temel soruları sormalısınız siz de:

1. Ne kadar bütçem var?
2. Bisikletimi ne sıklıkta kullanacağım?
3. Bisikletimi nerelerde kullanacağım?

DAhtRhwXkAA3buS

Yakın zamanda aldığım Lapierre Shaper 200. Tipik bir yol (yarış olarak da geçer) bisikletinden en büyük farkı gidonun (direksiyon) düz gidon olması. Aşağıda bir yol bisikleti de paylaşacağım, farkı daha net göreceksiniz.

Soruları genişletebilirsiniz mutlaka. Aslında otomobillere aşina olanlarınız varsa durumu daha iyi anlayabilirler belki. Çünkü bir bisiklet almanın temel olarak bir otomobil almaktan farkı yok. Örneğin nasıl bir kadrosu olmalı sorusu, bu sorulardan birisi. Bu soru şuna benziyor: Sedan otomobil mi alsam, hatchback mi? Çok mu abartılı oldu? Bence değil. Ama bu, Bisiklet-102 dersinin bir alt başlığı olabilir belki. O yüzden şimdilik geçiyorum. Sadece dışarıdan göründüğü kadar basit bir uğraş olmadığını vurgulamak istediğim için bu örneği verdim.

Nasıl Bir Bisiklet Almalıyım?
Valla bilmiyorum. Sana nasıl bir bisiklet lazım? O zaman şöyle yapalım, temel olarak bisiklet türleri hangileri, bir göz atalım. Piyasada en yaygın kullanılan bisiklet türleri şöyle:

12-5F6A1026Yol/Yarış Bisikletleri:
Bu bisikletleri genelde bisikleti bir yaşam biçimi haline getirmiş ve hobiden ziyade spor amaçlı da bisiklet kullanan insanlar tercih ediyor. Bunların en büyük özelliği sadece temiz asfalt zeminde kullanılmaları. Çünkü lastikleri çok ince ve pürüzsüz. Buna bağlı olarak, örneğin ıslak veya kaygan zeminde yol tutuş problemi yaşayabilirsiniz. Ancak en büyük artısı tam anlamıyla bir hız performansı bisikleti. Zaten yarış bisikleti… Adı üstünde. Bu arada, bu demek değil ki bisikleti sadece asfaltta kullanabilirsiniz. Dikkatli bir sürüşle hafif bozuk zeminlerde de kullanmanız mümkün. Ama lastiklere dikkat, çünkü patlama ihtimali, bozuk yolda, bir MTB’ye (Mountain Bike) göre çok daha yüksek. Bu bisikletler, bisikletle ilk tanışacak olanlar için tercih edilen bir tür değil. Zaten herhangi bir bisikletçiye gittiğinizde, ilk kez bisiklet alacağım derseniz size bir yol/yarış bisikleti tavsiye etmez. Günübirlik turlar ve performans sürüşleri tercih edilen yol/yarış bisikletleriyle uzun süreli tura çıkmanız da alınası bir risk değil gibi. Ama işin bir adım ötesine geçtiğinizde bu bisikletlere ister istemez merak saracaksınızdır.

20161031_165225-01.jpeg

Yaklaşık 3,5 yıl kullandığım Carraro Sportive 227 Tur Bisikletim. Lapierre’i almadan önceki bisikletim buydu. Fiyat performans açısından piyasada bulabileceğiniz en iyi bisikletlerden birisi. Güncel fiyatı 1850 lira civarı.

Şehir/Tur Bisikletleri:
Hybrid bisiklet olarak da geçer bu bisikletlerin isimleri. Bir önceki bisikletim görselde de görebileceğiniz üzere böyle bir bisikletti. Bu bisikleti şehir içinde, gündelik sürüşlerde kullanabileceğiniz gibi birkaç güne yayılmış uzun planlı  turlarınızda da tercih edebilirsiniz. Özellikle şehir hayatına uyum sağlamış, son derece nitelikli bisikletler. Hybrid (Kırma) olmasının sebebi ise donanımından geliyor. Bu bisikletler yol bisikletleri ile MTB’lerin belli özelliklerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş. Örneğin lastikleri MTB kadar kalın, yol bisikleti kadar ince değil. Tercihen ön süspansiyonlu modelleri bozuk zeminde ilerlerken sarsıntıyı daha az hissetmenize yardımcı olur. Bu anlamda isminin hakkını veren bir bisiklet türü. Tabi ki bunlar da kendi içlerinde alt türlere ayrılıyor. Örneğin şehir bisikleti dendiğinde akla bir şey gelirken tur bisikleti dendiğinde farklı bir şey canlanıyor. Sayfayı görsellerle doldurmak istemediğimden tipik bir şehir bisikleti nasıl olura dair bir görsel paylaşmayacağım. Google görsellere “city bike yazarsanız ne demek istediğimi daha net göreceksinizdir. Gündelik hayatta, şehir içinde, kısa mesafeli performas sürüşlerinde bu bisiklet tipi işinizi görecektir.

549198MTB:
Mountain bike, yani dağ bisikleti: Dağ bisikletinin (kişisel bir yorum ama) bende hissettirdiği en önemli özellik kendimi diğer bisiklere göre daha güvende hissetmem. Çünkü kalın lastikleri yol tutuşunu güçlendiriyor. Islak ve kaygan zeminlerde bile çekinmeden (siz yine de biraz çekinin, temkinli olmakta fayda var) yaşayabileceğiniz bir sürüş keyfi veriyor size. Bu bisikletleri, diğer bisikletleri kullandığınız her yerde kullanabilirsiniz. Ama, örneğin pırıl pırıl asfalt zeminde bir yol bisikletine göre sizi daha fazla yorar, daha fazla enerji harcayarak daha az mesafe almanıza sebep olur. Bu yüzden genelde asfalt zeminde bisiklet kullananlar MTB değil yol bisikletini tercih ederler. Şehir içinde ise en az şehir/tur bisikletleri kadar yaygındırlar. Ancak ben yine de çok bozuk, pürüzlü yollarda kullanmayacaklar için MTB tavsiye etmiyorum. Dediğim gibi, bu işin önemli bir kısmını enerji tüketimi oluşturuyor ve düz yolda MTB kullanmak sanki performansı düşürüyor gibi geliyor bana. Kişisel fikrim.

dahon-train-tracks.jpgKatlanabilir Bisiklet:
Katlanabilir bisikletler bizim memlekette özellikle son yıllarda moda oldular. Laf aramızda ben bu bisikletle, bisiklet kullanıyor hissine kapılamıyorum maalesef. Yani bana o tadı vermiyor. Ama günümüzde şehir hayatının verdiği problemlerden tutun da ergonomik oluşu; metroda otobüste rahatça yanınıza alabileceğiniz şekilde katlanabilmesi gibi etmenler bu bisikletlerin tercih edilmesine sebep oluyorlar. Gündelik hayat için oldukça kullanışlı yani. Bir de muhafaza probleminiz varsa şayet, bisikleti evimde nerede saklayacağım gibi, bu bisiklet oldukça ideal. Ama fiyatları hiç de tipleri gibi küçük değil, buna dikkat. Normal bisikletler gibi bir fiyat aralığına sahipler. Bu tipte bisiklet almak isteyenlere Dahon ve Cern markalarını tavsiye ederim. Özellikle Dahon çok yaygın, gayet de güzel katlanabilir bisikletler üretiyorlar.

Farklı bisiklet türleri de mevcut. Hepsine tek tek değinmedim ama temel olarak bu bisikletler, piyasada en fazla görebileceğiniz bisiklet türlerinden. Örneğin koca lastikli Fat Bike’larla dağdan dağa uçabilirsiniz. Çok yaygın bir bisiklet türü değil, özellikle de bizim memlekette. Veya yarış bisikleti kadrosuna MTB lastiği takarsanız Cyclocross Bike olur ki bunun da kullanım alanı farklı. Demem o ki her kafaya, her bütçeye, her yola uygun bir bisiklet türü var. Yeter ki siz bisiklet sürmek isteyin. Şimdi birkaç sıkça sorulan soruya kısa cevaplar verip yazıyı sonlandırayım, zaten uzattım. Uzun yazılar okunmuyor, sıkılıyorsunuz. Biliyorum.

b8a19e60cc3e3d69629f17e522e34300

Bisikletimin Kadro Boyu ve Jant Boyu Önemli mi?
Bu nasıl soru? Tabi ki önemli. Hatta ikisi aynı anda önemli. Tıpkı ceket ya da tişörtler gibi bisikletlerin de medium, large gibi bedenleri var. Kadro boyları buna bağlı olarak değişiyor. 52, 54… vs. Daha küçükleri de var. Örneğin boyunuz 1.70 altı ise 54 kadro boyunca bir bisiklet almanız sizin için ufak bir problem teşkil edebilir. Ufak mı dedim? Pardon…

V Fren mi Disk Fren mi?
Ne istediğinize bağlı. Bilmeyenler için V fren dediğimiz, klasik pabuçlu frenler. Çocukken kullandığımız bisikletlerde de olan cinsten. Disk fren ise (ki hidrolik disk ve mekanik disk diye ikiye ayrılıyor. Hidrolik çok daha yaygın.) motosikletlerde, hatta otomobillerde de teknik olarak kullanılan cinsten. Disk fren, V frene göre daha daha çabuk kavrar, daha kısa mesafede durur. V fren janttan kavrarken, disk fren göbekten kavradığı için akort bozulmalarından etkilenmez.  V fren, disk frene göre daha hafiftir. Dolayısıyla bisikletinizin de daha hafif olmasına yardımcı olur. (Bisiklette hafiflik inanılmaz önemli bu arada. İnsanlar 100 gram daha hafif olacak diye bir sürü para verip parça değiştirebiliyor.) Disk frenin dezavantajı, bakımı. Olası bir hasar durumunda kendi başınıza onarmanız zor olabilir, bir bilene danışmanız lazım. Ama V fren öyle değil. En kötü ihtimalle teli koparsa veya pabuç eskirse değişirsiniz olur biter. Ben ikisini de kullandım. Disk fren daha havalı görünmesine rağmen özellikle yol bisiklerine bakarsanız, çok üst düzey olanlarında bile V fren kullanıldığını fark edersiniz. Burada işte hafiflik devreye giriyor. Şehir içi kullanımlarında disk frenin çok da gereği. Ki ben disk frenli bir bisikletten V frenli bir bisiklete döndüm. Tercih sizin.

7ea270cb8a6ea89f64accdb4a7b96488

Bisiklette Marka Önemli mi?
Bisiklette markadan ziyade donanım önemli. Bu tabi marka ile paralel giden bir şey ancak her pahalı bisiklet, o fiyatı eder diye de bir şey yok. Örneğin kendi eski bisikletim olan Carraro Sportive 227’den bahsedeyim. Carraro TL üzerinden satılan bir bisiklet. Türkiye’de üretiliyor. En büyük artısı arka değiştirici (vites attırıcı) Deore (Shimano’nun bir modeli, vites takımlarında da en yaygın marka takdir edersiniz ki Shimano’da. Deore, Altus, Acera vs. gibi modelleri, özellikle tur bisikletlerinde yaygın kullanılan modeller.) ön değiştici Altus’tu. Bu donanıma sahip Euro üzerinden satılan herhangi bir muadil bisikleti Carraro’dan çok daha yüksek bir fiyata alma ihtimaliniz çok yüksek. Ancak tek unsur vites takımı ve değiştiriciler değil tabi. Kadro kalitesinden tutun da jantlar, lastikler, gidon, sele vs. gibi pek çok öğe bisikletin karakterini ve fiyatını belirleyen unsurlar. Ama markadan ziyade donanım odaklı gitmenizi tavsiye ederim. Bianchi alayım ya da Lapierre alayım değil de, kadrom şöyle olsun, şu takımlar olsun gibi tercihlerle yola çıkmanızı tavsiye ederim.

Süspansiyon (Amortisör) Gerekli mi?
Nerede kullanacağına bağlı olarak bu soru da değişir. Örneğin düz, temiz yolda süspansiyon enerjinizi fazladan emer. Daha rahat değil, aksine sizi rahatsız eder. Bu yüzden düz maşalı bisikletler temiz yollarda daha ideal. Öte yandan hafif bozuk yollarda süspansiyon işinizi görebilir. Bana sorarsanız şehir hayatı için çok fazla gerekli değil. Tercih sizin.

0d8e37074546bb9a7e21c9600d678465

Çok güzel bir illüstrasyon ama siz yine de bisiklet kullanırken telefonunuzu bir kenarda bırakın…

Peki ya güvenlik…
Güvenlik her şeyden önemli. Ne olursa olsun, kendinize ne kadar güvenirseniz güvenin kesinlikle kasksız yola çıkmayın. O hiçbir halta yaramadığını sandığınız kask, hayatınızı kurtarabilir. Vücudunuzdaki en önemli bölge kafanız. Kafatası kırıkları kolay müdahale edilemeyen, ölümcül hasarlara sebep olabilen durumlardır. Aşırı hız yapmayın, kasksız yola çıkmayın. Araçlar kadar yayalar da tehlike oluşturabiliyor. İki kere dikkatli olmanız gerek bu yüzden. Maalesef ülkemizde bisiklet yolları yeterince yaygın olmadığı gibi olanlar da efektif kullanılamıyor. Halkımız da bisiklete karşı çok duyarsız ve bilinçsiz. Ama insanlara bisikleti anlatarak işe başlayabiliriz. Denemeye değer.

*

Bisikletle ilgili sorular bitmez mutlaka. Sorusu olanlara mutlaka yardımcı olmaya çalışırım. Pek çok arkadaşımı bisiklet sahibi yaptım, mutluyum. İlgilenen olursa yardımcı olmak çok isterim. Burada yazdıklarım temel bir iki bilgi. Bunun haricinde Youtube üzerinde güzel kanallar var. Ayrıca bisikletforum.com mutlaka uğramanız gereken bir yer. Aradığınız hemen her şey orada mevcut. Twitter’da Bisikletli Ulaşım Platformu’nu takip edin derim. Piyasada nitelikli bisiklet dergileri var. Pedal gibi, Cyclist gibi… Onlara da bakabilirsiniz. Şimdilik benden bu kadar. Unutmayın: Bisiklet varsa, problem yok.

ad0e2c0ba952c67e1ca4cf8cbecc5b11

 

 


Karısını Şapka Sanan Adam Giderken

Oliver Sacks

Oliver Sacks, belki de hepimizin en çok bildiği kitabıyla tanındı önce: Karısını Şapka Sanan Adam. Lise yıllarımda bir arkadaşımın, Sacks’ın “Sesleri Görmek” kitabını, biraz da adından etkilenerek aldığını ve sonrasında büyük bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık yaşadığını hatırlıyorum. Sanırım ben de lise yıllarımda okudum Karısını Şapka Sanan Adam’ı. Yer yer heyecanlandığım bir kitap olmuştu çünkü Sacks’ın temel meselesi zihinle, insan beyniyle ilgiliydi. Zihnimiz var olduğu sürece gerçek varlığımızın sürdüğünü düşünürsek, Sacks’a neden ilgi duyduğum anlaşılabilir gibi geliyor bana. Hâlâ yazdığım bazı öykülerde bellek meselesini bir şekilde sıcak tutuyor olmamın sebebi de yine aynıdır muhtemelen.

Yapı Kredi Yayınları, yazarın ölmeden hemen önce kaleme aldığı dört metni birleştirip sürdü piyasaya: Benim Periyodik Tablom. İçindeki fotoğrafları, ara başlıkları ve önsözü saymazsak sanırım 20-25 sayfalık bir metin çıkar ortaya. Ancak bu metinlerin önemi kısalığı ya da uzunluğunda değil, Oliver Sacks’ın, bir bilim adamının, ölmeden hemen önce metinleri kaleme alması. Bu neden önemli? Çünkü Sacks, sıradan insanlar gibi (sıradan insan da kim?) bakmıyor ölüme. Öleceğinin, ne kadar zamanının kaldığının, tedavisinin artık mümkün olmadığının ve son aylarını nasıl geçirmesi gerektiğinin son derece farkında. Bu kısacık metinler, Sacks’ın ölümle yüzleşmesi aslında biraz da. Öyle olmasaydı seksen yaşında bir adamın, “Seksen! İnanılır gibi değil. Çoğu zaman hayatın daha yeni başlamak üzere olduğunu hissediyorum,” cümlesini yorumlamak epeyce zor olabilirdi. Birkaç satır sonra kurduğu bir başka cümle de Sacks’ın, ölümün ne derece farkında olduğunun da göstergesi aslında: “Boşa harcadığım (ve halen harcamakta olduğum) onca zamana üzülüyorum. […] Hayatımı tamamlamaya çalışmam gerektiğini hissediyorum, ‘bir hayatı tamamlamak’ ne demekse artık.”

benim-peridoyik-tablom

Freud’dan esinle ele aldığı iki kavramın sürekli altını çiziyor Sacks: Sevmek ve çalışmak. Öyle bir çalışma tutkusu ki ondaki, ölüm anında bile masa başında olmak istiyor: “Ölüm, vakti geldiğinde, umarım beni çalışma esnasında bulur.” 

Sekseninci yaşına geldiğinde, geriye baktığında yaşadıklarını şükranla hatırlıyor Oliver Sacks. Yazdığı kitaplar, edindiği dostlar, hastaları, yani hayatının bütün bir birikimi, onun nazarında büyük birer kazanım. Bu yüzden ölümden sonraya inanmasa da ölüme gülerek gidiyor. Tek istediği, daha doğrusu umduğu, ölümünden sonra da kitaplarıyla ve çalışmalarıyla başkaları tarafından hatırlanmak ve başkalarına faydalı olmayı sürdürmek. Dünyayla ve insanlarla kurduğu bağı da bu çerçevede değerlendiriyor Sacks. Gözüm arkada değil derken neler yaşadığının farkında ve geleceğe dair olan inancını ölüme giderken bile taşımaya devam ediyor. Son cümlesinde bile insan olmanın ne denli büyük bir hediye olduğunu hatırlıyor ve bir ömrü dolu dolu yaşamanın da tabi: “Her şeyden önemlisi, bu güzelim gezegende duyarlı bir varlık, düşünen bir hayvan olarak bulundum ve bu başlı başına müthiş bir ayrıcalık ve serüvendi.”

Ölümünün üzerinden henüz iki yıl bile geçmedi. Ama belli ki yazdıklarıyla yaşamaya devam edecek Oliver Sacks, tam da umduğu gibi. Ve bizim, ondan öğreneceğimiz pek çok şey olabilir hâlâ. Sevmek, çalışmak ve en önemlisi insanca yaşamak gibi.


2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.


#YazarımaDokunma ya da Bu Ne Biçim Hikâye Böyle?

rodins-thinker-2

Uzun zamandır blog sayfamı ihmal ettiğimi ancak şöyle bir bakmaya girince fark ettim. Bana bu yazıyla yeniden bloğuma dönmeme ortam sağlayan herkese şimdiden teşekkür edeyim. Konu bence uzun ama uzatmaya da pek niyetim yok açıkçası. Sadece 140 karakter sınırlaması olmayan daha geniş bir platformda kafama takılan bir konuya dair birkaç kelam etmek istedim. Yazıya şöyle bir göz atın, hoşuna gitmezse sağ üst köşedeki X işaretine tıkayıp kapıyı kapatabilirsiniz. Çünkü gerçekten de aslında mevzu edilecek bir olay bile yok ortada. Anlatayım…

Ne olmuştu?

Geçtiğimiz aylarda (İstanbul’da yaşayanlar bilir) Mephisto Kitabevi’nde bir etkinlik düzenlendi. Tutuklu yazarların kitaplarını imzalayan başka yazarların imza günü. (Nasıl bir tamlama oldu bu be..) Taksim’deki Mephisto’nun önünden geçerken gördük bunu sanırım. Bir hayli anlamsız geldi bana. Eleştirdik. Manasız bulduk. Neden ki, diye sorduk. Geçtik gitti. Konuyla ilgili sosyal medyada bir şey yazmadım. Sonra bir iki gün önce Tüyap’ta, benzer bir olayın daha geniş katılımla gerçekleştirileceğine dair bir haber gördüm. Onun üzerine şöyle bir tweet attım:
imza

Tweet’teki üslup için peşinen özür dileyeyim. Özellikle twitter’da bu şekilde argo içerikli paylaşımlarım oluyor. Önce bu konuya değineyim madem girdim. Üslup problemli. İçeriğinde “Mal mısınız?” geçen bir soru cümlesinin ciddiye alınmasını beklemem anlamsız olabilirdi. Ama muhatap buldu bu soru. Üslubunun tartışılmaya açılması meselenin bir boyutu olabilirdi ama öyle olmadı. Sadece takipleştiğim bir öykücü arkadaşımız (M. Barış Övün) üslubun problemli olabileceğinden bahsetti. Haklıydı.

Ama ben ne yazık ki üslupla ilgili bir eleştiriye maruz kalmadım. “Bu nedir kardeşim, haklıysan bile bu soru böyle mi sorulur?” diye karşıma çıkan kimse olmadı. Çıksaydı, özür diler, soruyu başka türlü sorardım. Ki bu üslup için tekrardan özür dileyeyim ben tabi. Ancak bu konu nasıl olmuşsa, mention atmamış olmama rağmen, muhtemelen kendi ismini twitter’da zaman zaman aratan egolu ünlülerden biri olan Tuna Kiremitçi’nin ekranına düştü. Kendisi ile şu şekilde bir diyaloğa girdik:

tuna-kiremitci-vakasi

Sanırım “herkesin her işi yaptığı” derken kendisini kastettiğimi anlamış olacak ki devam etmedi bu mentionlaşmaya. Ya da konuyla ilgili gerçekten beni haklı buldu. Bilemiyorum. Bildiğiniz üzere kendisi bir şekilde romanlarını (ben iki romanını okudum) bastırmış kötü bir yazar. Bunu fark etmiş olacak ki daha iyi yaptığı iş olan müzisyenliğe geri döndü. En azından roman yazmayı bıraktığını falan açıkladı geçtiğimiz günlerde. Umarım ikinci bir Emrah Serbes vakasına dönmez olay da Tuna Kiremitçi’nin ismini iki ay sonra yeni romanıyla raflarda görmeyiz.

Olay Tuna Kiremitçi ile kapanmadı tabi ki. Kendisine “düşünce faşisti” demekten herhangi bir beis duymayacağım solcu yazarlardan olan Aslı Tohumcu da hemen beni “kötü” ilan ederek olaya müdahil oldu:

asli-tohumcu-airways

Bu tweette geçen “kötü” ibaresi bana mı yoksa olaya mı diye düşünürken, en iyisi kendisine sorayım dedim dolaylı yoldan. Bu tip insanlarla diyaloğa girmenin zor olduğunu bilsem de İbrahim’e su taşıyan karınca misali en azından o yolda ölürüm hesabı diyaloğa girmeyi deneyeyim dedim:

asli-tohumcu-vakasi

Bakın kendisiyle ne de güzel diyaloğa girememişim değil mi? Uzatmamak için eyvallah deyip bıraktım, uğraşsam sabaha kadar konuşurduk bu hanımefendiyle. Ama kendisi ön yargılı ve saldırgan bir kişilik olduğundan hiç yeltenmedim bile.

Öte yandan bir insanı “kötü” ilan etmek ne kadar kolay değil mi? Oysaki yıllar önce kendisinin “Taş Uykusu” adlı kitabı ile ilgili yazdığım yazıyı kendi sosyal medya hesaplarından paylaşırken hiç de böyle düşünmüyordu. (Yazıya BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz.) Kendi ismimle kullanmadığım twitter hesabımdan “kötü” olduğumu ilan etmesi ise sadece birkaç saniyesini aldı.

Peki neden kötüyüm?
1) Kendisinin “şiddetle” savunduğu fikri savunmuyorum diye.
2) O fikir doğrultusunda gerçekleştirdiği eylem pratiğini eleştiriyorum diye.
3) Ona benzemiyorum diye.

Bu listeyi maddeler halinde uzatırım ama gerek yok. Tuna Kiremitçi’nin sözde ironik üslubu, Aslı Tohumcu’nun faşist söylemi ile birleşince Türkiye’de kendini “aydın” zanneden solun, artık vıcık vıcık hale gelmiş samimiyetsizliği bir kere daha ortaya çıkmış oluyor özetle. Gündüz twitter’da bu bölgenin artık çoğu kesimi tarafından kaderine terk edilen bölgesi olan Doğu için ağıt yakıp, akşamında Cumhuriyet Meyhanesi’nden rakı kadehi elinde fotoğraf paylaşan çakma solcuları canlı canlı gördük. Görmeye de devam edeceğiz. Ben bunu biliyorum. Kendileri de farkına varır umarım.

Bir insanı iyi ya da kötü yapanın ne olduğunu tartışmaya açacak değilim. Dallanıp budaklansın da istemiyorum mevzu bu satırlar arasında. Ama bu tip sözde özgürlükçü aydın karikatürleri, iğnenin ucu kendilerine dokunduğu zaman nasıl da hırçınlaşıyorlar görülsün istiyorum. Eleştirdikleri iktidara dönüşmeleri çok fazla zaman almazdı, şayet iktidar olabilecek güç ellerinde olsaydı. Aynı derecede, belki daha sert, tahammülsüz ve eleştiriye kapalılar. Tek farkları iktidar koltuğunda oturmuyor olmaları. Bir de gücü elinde tutsalardı neler olurdu kim bilir… Lafa gelse, bu toplumun ne kadar da sorgulamayan bireylerden oluştuğu dillerinden düşmez. O fildişi kulelerinden bakınca, her seçim sonrası toplumun ne cahilliğini bırakırlar ne aptallığını. Ama kendilerinin eylem pratikleri sorgulamaya açılınca, eleştirilince hemen kaplan kesilirler.

Bu tip insanlar, bu ülkedeki aydın probleminin bir başka yönünü gösteriyor. Bu memlekette aydın problemi olduğu aşikar. Herkes kendi köşesinden diğerlerine salladıkça çözülecek gibi de durmuyor. Eleştiriye açık insanları mumla aramaya devam edeceğiz gibi. Her neyse…

Peki benim esas eleştirdiğim neydi?
Tuna Kiremitçi mi? Aslı Tohumcu mu? İkisi de değil. Diğerleri de değil. Benim eleştirdiğim o insanlar değil. Eylemin bütünsel olarak kendisi. Bir eylem düşünün, hapisteki yazarlar müebbetle yargılanırken, onlar adına dayanışma adı altında yapılsın. Bu eylem belli ki pratik somut bir sonuç hedeflenerek yapılıyor. Ama mümkün mü? Bu eylemin kazananı, Aslı Erdoğan’ın kitaplarının tekrar baskılarını yaparak onu yeniden çok satanlar raflarına taşıyan yayıneviyse, eylemin kendisi neden sorgulanmıyor? Dayanışmanın pek çok biçimi olduğunu düşünüyorum ama bu yapılan, o dayanışma biçimlerinden birisi değil bana kalırsa. Olsa olsa birkaç yazarın kendi egolarını tatmin etmesi adına oluşturulmuş ve yayınevine hem de kitap fuarı gibi büyük bir kapitalist tezgahta daha fazla para kazandıran bir oyun olabilir. Eylemlerinin alkışlanmasıyla koltukları kabaran, eleştirildiklerinde karşısındakini birkaç saniye içinde “kötü” ilan edebilecek insanların da aralarında bulunduğu bu insanların bazıları (lafım hepsine değil) aydın değil, olsa olsa kötü bir aydın taklidi olabilirler diye düşünüyorum.

Konuyu uzatmayayım. Görünen o ki Aslı Tohumcu gibi figüranlar, kendi yazdıkları roman karakterlerine (Taş Uykusu) dönüşmekte vakit kaybetmiyor. Umarım bunun farkına varırlar.

Verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür dilerim. Sürçi lisan ettimse affola.

Her şey bir yana: Özgürlük kazansın. Her anlamda…

 


2015’ten Aklımda Kalan Şeyler

Madem 2015 bitiyor, ben de biraz kendi merceğime takılan kitaplardan, filmlerden, oyunlardan falan bahsedeyim istedim. Yalnız uyarıyı baştan yapayım, bu aşağıda yazacağım isimlerin tamamı “2015’te çıkmış” şeyler değil. Ama benim bir vesile ile 2015’te karşılaştığım şeyler. Bu yüzden Radikal okurlarının(?) 2015’in son aylarında piyasaya çıkan Ahmet Ümit’in son kitabını “yılın kitabı” seçmesi gibi bir şeyle karşılaşmayacaksınız. Baştan diyeyim.

1- Öykü:
Bu yıl içerisinde okuduğum ve gerçekten çok beğendiğim iki öykücünün izi epeyce kaldı aklımda. Bunlardan birisi Dekadans ve Ölüm adlı kitabıyla Orçun Ünal; diğeri ise Sarı Kahkaha isimli kitabıyla Murat Özyaşar.

9bc02749-525b-4a77-875c-6f65edbc5b27

Dekadans ve Ölüm Raskol’un Baltası’ndan; Sarı Kahkaha Doğan Kitap’tan çıktı…

Orçun’un öykülerinde ilk olarak dikkat çeken öykülerin biçimsel yapısı. Orçun deneysel öykünün sınırlarını bir hayli zorlayan ama bir yandan da kendi anlatı geleneğini kuran bir yazar. Zaman zaman çizginin bir hayli ötesine geçen Orçun’un öykülerindeki deneysel tavır, okuru rahatsız etmeyecek cinsten. Postmodernizm yazıya epeyce geniş imkanlar sundu. Ama bazı yazarlar bu imkanları kullanıp deneysel öyküye girişirken, anlattıkları konudan uzaklaşıyor ve sonunda “bu adamın meselesi ne?” sorusunu sormak kalıyor okura. Dekadans ve Ölüm böyle değil. Hem biçimsel olarak “yeni” hem de derin meselesi olan öyküler.

Murat Özyaşar ise dili muhteşem kullanan, öykülerini gereksiz ayrıntılarla boğmayan ama bir yandan da herhangi bir karakterle ya da mekanla ilgili okur ne bilmeliyse hepsini aktaran bir isim. Onun öyküleri sanki çok yakından tanıdığınız, çevrenizde mutlaka gördüğünüz insanların hikayelerinden oluşuyor. Bu yüzden okuru sıkmadan ilerliyor. Bazı öyküleri balyozu en başta indirirken bazıları ise sona saklıyor ama mutlaka bir vurucu etki bırakıyor.

Son olarak bir ismi daha zikredeyim ki yakın zamanda okuyup beğendiğim öykücülerden birisi oldu o da: Gamze Güller. Geçenlerde “İçimdeki Kalabalık” adlı kitabını okudum. Zaman zaman klişe konulara kaçsa da anlattığı meselenin duygusunu iyi veren bir yazar izlenimi uyandırdı bende kendisi. Özellikle kent hayatında karşılaştığımız durumları, insan ilişkileri üzerinden güzel aktaran yazarın dili de son derece akıcı.

2- Roman:
Artık öykü kadar okumuyorum romanı. Eskiden daha fazla mesai harcar, romana ciddi zaman ayırırdım. Ama artık o kadar çok kitap çıkıyor ki hepsine yetişmenin imkanı yok. Bu yıl okuyup da beğendiğim romanlardan da ikisini mutlaka söylemem gerek. Bunlardan biri David Markson’un Wittgenstein’ın Metresi adlı romanı diğeri ise C. M. Dominguez’in Kağıt Ev’i. İki kitap da Jaguar etiketiyle piyasaya çıktı. Jaguar çok iyi işler yapıyor, söylemeden geçmek olmaz.

jaguar

Wittgenstein’ın Metresi, yayımlanıncaya kadar 50’nin üzerinde yayınevinden ret cevabı almış. 

 

Wittgenstein’ın Metresi son derece kafası karışık bir roman. Romanın tek karakteri olan Kate, baştan sona kendi kendine konuşuyor. Ama bu konuşmanın içine pek çok edebiyatçı, sanatçı malzeme oluyor. Tabiri caizse onların dedikodusu yapılıyor. Zaman zaman “ne anlatıyordu bu roman” diye kendinize sorabilirsiniz. Ama mutlaka o akıcılıkta kendinizi kaybedeceksiniz.

Bir diğer roman Kağıt Ev, kapağındaki lirik fotoğrafın aksine (fotoğrafın bambaşka bir öyküsü var, merak edenler google üzerinden bir arama yapsın derim) öyle bir hikayesi yok. Kitapların hayatımızda kapladığı alan ve aslında bize çıkardıkları problemler üzerinden güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bir anlatı kuruyor yazar. Bir gün okuduğunuz kitap hayatınızı değiştirebilir mottosunu, Emily Dickinson’ın şiirlerini okurken bir arabanın altında kalıp ölen karakter üzerinden anlatmaya başlıyor yazar. Kitaplar hayatınızı değiştirmekle kalmaz, elinizden bile alabilir belki de.

3- Düşünce / Felsefe:

ölümü düşünmek

“Ne kadar mütevazi/aciz olursa olsun bir varlığın yaşayıp sonra nedensizce ölmesinin bir anlamı yok.” (s.27)

“İşim” gereği özellikle sosyoloji alanında tabi ki çok fazla kitapla haşır neşir oluyorum. Ama hepsini bir kenara bırakırsak bu yıl okuduğum bir kitap benim aklımı epeyce kurcaladı. MonoKL Yayınları tarafından piyasaya sürülen Vladimir Jankelevitch’in Ölümü Düşünmek adlı çalışması. Kitap, ölüm üzerine epeyce kafa yoran diyaloglardan oluşan bir metin. Röportaj tarzında yer alan konuşmalarda ölümün bizatihi kendisinden yola çıkarak, onun aslında var oluşun bir parçası olduğu ve hayat içerisinde nasıl konumlandırılması gerektiği ele alınıyor. Onun yanında ötenazi gibi güncel bir meselenin bir insan hakkı olup olmadığı da sorgulanıyor. “Bizi yaşatacak olan ölüm mü olacaktır?” sorusu gibi son derece sert soruların tartışıldığı gibi okura bir cevap sunmaktan ziyade “ölüm” üzerine bir düşünme pratiği aktarmaktan yana bana kalırsa. Kitapta anlatılan aslında ölümün değil yaşamın felsefesi yani. İşte temel sorun da burada: Ölüm, yaşamın neresinde duruyor?

4-Film:

Virgin_Mountain

Bakir Dev, Dagur Kari’nin ilk filmi Albinoi Noi’den bu yana çektiği en iyi film olarak değerlendiriliyor.

 

34. İstanbul Film Festivali’nin programında görüp merakla beklediğim bir filmdi Bakir Dev. Aslında filmin orijinal adı “Fusi”. Karakterle aynı adı taşıyor yani. İngilizce’ye Virgin Mountain olarak çevrilen film bize gelene kadar Bakir Dev oluyor. Halbuki orijinal isim kullanılsa herkes için daha hayırlı olurmuş. Her neyse… Filmde beni çeken en önemli unsur tabi ki yönetmen koltuğundaki isim olan Dagur Kari. Kendisini 2003’te çektiği Noi Albinoi filmi ile tanıdım. Noi, çevirip çevirip izlediğim; o soğuk İskandinavya’nın kara mizahını sonuna kadar yansıtan bir filmdi. Arada başka filmleri olsa da bana kalırsa Fusi ile Dagur Kari, Noi’deki çizgiyi yeniden yakalamış. Topluma karışmakta zorlanan, asosyallik ile antisosyallik arasında gidip gelen kahramanımız Noi’nin hikayesi, İzlanda’nın soğuk iklimini birebir yansıtıyor adeta. Karşısına çıkan kadınla yaşamaya çalıştığı ilişki, ailevi durumu, komşusu olan küçük kızla kurduğu diyalog; ayrı ayrı incelenmesi gereken bambaşka ilişki çeşitleri. Gündelik hayatın sıkıcılığını ve 40 yaşındaki bir adamın o hayat içerisindeki var olma çabasını görmek istiyorsanız ve İskandinav sineması ilginizi çekiyorsa Fusi tam size göre olabilir.

5- Tiyatro Oyunu:
onikiofkeliadam_vinilReginald Rose’un yazdığı On İki Öfkeli Adam’ı ilk kez sinemada izledim. İtiraf edeyim ki 2007’de İstanbul Film Festivali’nde izlediğim bu filmin orijinalinin 1960’da yönetmenliğini Sidney Lumet’in yaptığı “12 Angry Men” olduğunu bilmiyordum. Rus versiyonunda filmin adı Twelve olarak geçiyor ve yönetmen koltuğunda da Nikita Mikhalkov oturuyordu. Son derece etkileyici ve güzel bir filmdi. Sahnede nasıl olacağını bilmediğim bu oyuna ise büyük bir merakla gittim ve beklediğimi aldım diyebilirim. İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen oyunun oyuncularının tamamı erkeklerden oluşuyor. Kadrodaki isimleri tek tek saymayacağım ama genel olarak son derece başarılı bir performans sergilediklerini söylemem gerek. 12 kişiden oluşan jüri, bir suçlunun cezasının onanması için bir karar verecekler. Ama içlerinden biri, ortaya bir kuşku tohumu atıyor: Ya suçlu sandıkları kişi masumsa? Bu fikir etrafında gelişen hikaye büyüdükçe büyüyor. Tartışmalar uzuyor. Kolay gibi görünen bir karar zorlaşırken, bütün bunları seyirci koltuğundan izleyen bizler, adalet kavramına olan inancımızı bir kere daha sorguluyoruz. İstanbul’da ikamet edip de, bu kurguyu bir de sahnede görmek isteyen olursa mutlaka görsün derim.

6- Müzik:
editors-in-dream-album

İngiltere’nin 2002 yılında bizlere armağan ettiği Editors ile ilk karşılaşmam (yılını hatırlamıyorum) seneler önce Rock and Coke etkinliği ile İstanbul’a geldikleri zamandı. Dinler dinlemez hayran oldum ve o günden beri de sürekli takip ettim. Son albümlerini 2015’in Ekim ayında piyasaya süren grup, her albümünde yeni bir şey denemekten geri durmadığını bir kere daha gösterdi bana. Elektronik tınıların yer yer biraz daha baskın olduğu bu yeni albüm, benim için belki de müzik alanında 2015’in en iyi birkaç şeyinden biriydi. 2012’de şöyle bir tweet atmışım:

editors tweet

Bu tweet’in üstüne bir de -yıllar sonra da olsa- cila niyetine İstanbul’da konser vermezler mi..! Sahnede canlı canlı dinlemek istediğim bu güzel adamları yakından görme fırsatına da eriştim böylece. Yeni albümlerinin dışında eski albümlerinden de çok sevdiğim parçalarını seslendirdiler. 2015’i, Editors aklıma geldikçe güzel hatırlayacağım.
__________________________________________
Aman efendim kitapla yattık konserle kalktık, sanattan edebiyatta başımızı kaldırmıyoruz gibi bir izlenim oluşturmayayım sakın. 2015 yılında da bol miktarda futbol maçı izledim ve kahvede batak, king, 101 gibi çeşitli oyunlar oynayarak ahir ömrümün nadide zamanlarını heba ettim. Ama geçmişe bakınca, birkaç iyi şeyi hatırlayalım istedim. Umarım 2016 hepimiz için, insanlık için çok da güzel geçer. Barış, huzur, mutluluk ve hepsinden önemlisi sağlıkla…


Medya, Kültür, Para ve İstanbul İktidarı

????????????

Bugün, yazılı ve görsel medya ürünleri diye önümüze serilenlerin ne olduğundan ne kadar haberdarız? Medyanın eli kolu nereye kadar uzanıyor? İlk resmi gazeteden bu yana gelişen medya sektörü, bugün eskiye göre taşıdığı anlamın ne kadarını barındırıyor bünyesinde? Sanırım bunlara dair kafamızda sürekli soru işaretleri vardır. Peki bu soruların cevapları var mı?

Anneannem neredeyse seksen yaşında ve her akşam önce Kanal 7’nin, ardından da Show Tv’nin ana haber bültenini izler. Neden bu iki kanalı seçtiğine dair bir fikri yok. Çünkü seviyor. Saatleri müsait. Bazen ona, Cnn Türk ya da Ntv haberlerini açtığımda, “Bunu Kanal 7’ye getir” diyerek kumandayı işaret eder. Haliyle izlediği tv kanallarında ne söyleniyorsa ona inanıyor. Kanal 7’nin “yandaş medya” olduğunu ona ne kadar anlatırsam anlatayım, beni anlamayacak. Çünkü böyle bir algı eşiği yok. Ona göre haber, sadece haberdir. Peki öyle mi?

Tabi ki değil. Haber, haberi sunan kişiden, kurumdan, ajanstan bağımsız düşünülemeyeceği için söz konusu haberlerin, özellikle iktidar-muhalefet çerçevesinde gelişen haberlerse, ne kadar objektif olduğu da tartışma meselesi haline geliyor. Ajanslar, tv kanalları ve onların yazılı ayağı olan gazete (ve dergiler) bir köşesinden ya iktidara destek olmaya çalışır ya da köstek. Yani aslında medya dediğimiz şey, kitlelere haber ulaştırmaktan ziyade, mevcut siyasi kanadın “destekçisi” olarak ortaya çıkar.

Tabi ki bu durum sadece ideoloji ile ilgili değil. Bunun bir de ekonomik ayağı var ki zaten bunlar birbirinden kopuk değil tam tersine birbirine bir zincirin halkaları gibi bağlı olan olgulardır. Para-iktidar-medya üçgeni eski “habercilik” anlayışından bir hayli uzak. Para neredeyse medya da orada yer alıyor artık. Bu her anlamda bu şekilde. Sadece habercilik değil, dizi sektörü, kitap yayıncılığı, futbol endüstrisi de bu yapbozun parçalarını oluşturuyor.

içindekiler

İşte Yordam Kitap’tan çıkan Mustafa Sönmez imzalı “Medya, Kültür, Para ve İstanbul İktidarı” adlı çalışma da bu yapbozun parçalarını tek tek ele alıyor. Kitapta farklı alt başlıklar var. İpucu vermesi açısından kitabın içindekiler kısmını yukarıda paylaşıyorum. Yalnız, kitapla ilgili bir dipnot düşmem gerek. Ben kitabı elime aldığımda biraz daha eleştirel bir çalışma bekliyordum ama kitap ismini aldığı “medya ve kültür” sektörüne eleştiri getirmekten ziyade o sektörün ekonomi ve siyaset ile ilişkisini objektif bakış açıları ile ele alıyor ve özellikle TÜİK, SGK, BİK gibi kurumlardan aldığı istatistik ve tablolarla meseleyi gündeme getiriyor. Bu sektörlere karşı eleştiri hiç yok değil tabi ki. Ancak dozaj olarak az. Zaten yazarın da sektöre eleştiri getirmekten ziyade, medya ve kültür ortaklığının nasıl yürüdüğünü, İstanbul’un bu sektörlere neden ev sahipliği yaptığını, geçmiş ile bugün arasında ne gibi şeyler değiştiğini, siyasi partilerin ve oluşumların bu sektörün neresinde durduğu ve ne kadar yakınında olduğunu göstermek gibi bir derdi var. Bu anlamda kitap özellikle istatistik ve tablolarla birlikte güzel bir kaynak olarak görünüyor.

Yalnız 2010 yılında piyasaya sürülen kitap, o tarihe yakın dönemin verilerini paylaşıyor. Bu yüzden güncel değil. Örneğin Zaman Gazetesi’nin o dönem (aboneliklerle birlikte) en çok satan gazete olduğu görülmesine rağmen, bugün aynı durum devam ediyor mudur (malum operasyonları ve hükümet ile cemaat arasındaki gerilimi hatırlayalım) bakmak gerekli. Ancak yine de kitap özellikle büyük medya patronlarının kültür ve medyaya müdahalesini, özelleştirmenin hız kazanmasıyla birlikte özel yayıncılığın nasıl geliştiğini görmek açısından güzel bir kaynak. Özellikle sosyal bilimler ve/ya iletişim fakültelerinde okuyan öğrenciler için bir başucu kitabı olmasa da iyi bir kaynak kitap olabileceğini düşünüyorum.


YKY Editörleri Ne İş Yapıyor?

aynı kapaklar

2014 yılının Nisan ayında, sevgili hocam Fırat Caner’in merakla beklediğim kitabı “Kuşla Kediye Ağıt” İthaki yayınları etiketiyle piyasaya çıkmıştı. Kitap üzerine bir şey yazacak değilim. Zaten daha önce Radikal Kitap’ın bir sayısında, kitabı tanıtmıştım. İsteyenler, o yazıya burayı tıklayarak ulaşabilir. Öte yandan henüz yıl bitmeden, bu ay içerisinde, YKY tarafından güzel ve farklı bir kitap daha çıktı piyasaya. Gündüz Vassaf’a ait “İstanbul’da Kedi” isimli bu kitap, sadece kediden değil, İstanbul’dan ve kediden yola çıkarak belki de bütün bir hayvan aleminden bahsediyor. Tabi ki insan-hayvan ilişkisi üzerine de bir şeyler söylüyor. Kitabı okuma imkanım olmadı ancak katıldığım bir söyleşide Vassaf’ın kendisi kitabını anlatmaya çalışmıştı. Bilgimin kaynağı budur ve okumadığım için sınırlıdır.

Mesele bu iki kitap da değil aslında. Mesele bu iki kitabın kapak tasarımı. Başlıkta hedefe YKY editörlerini koymamın sebebi de Gündüz Vassaf’ın kitabının, Fırat Caner’in kitabından çok sonra çıkmış olması. Bu yüzden bu bana kalırsa “büyük” editörlük hatası YKY’ye aittir. Ha diyeceksiniz ki, ne var canım, iki kitabın da kapağı aynı görselle basılmış olamaz mı? Yasak mı? Günah mı? Tabi ki değil. Görsele dair herhangi bir telif sıkıntısı olmadığı sürece (araya para girmiyorsa yani) hiçbir problem olmaz. Bunu biliyoruz. Ancak gelin görün ki bana kalırsa bu bir prestij meselesidir ve hatadır. Bir yayınevinin kullandığı görseli ve tasarımı, neredeyse hiç değiştirmeden bir başka yayınevi kullanıyorsa bu durum o yayınevi adına bir olumsuzluk teşkil eder. Hele ki bahsi geçen yayınevi Yapı Kredi Yayınları gibi kültür dünyasına onlarca “sağlam” kitap sunarak önemli işler yapan bir yayıneviyse…

YKY, Fırat Caner’in kitabını görmemiş olabilir mi? Pekala bu mümkün. Hatta görmüş olmasından daha olası bir ihtimal bile olabilir. Ancak durum böyleyse YKY editörleri piyasayı sadece kendilerinden ibaret sayıp öteki yayınları takip etmemekle bile itham edilebilir ki editör denilen kişi, genel yayın yönetmeni denilen kişi, işin teknik kısmında yer alan ve meseleyi tüm boyutlarıyla ele almak zorunda olan çalışanlardır. Öte yandan Fırat Caner’in kitabını görmüş olmalarına rağmen böyle bir politika da izlemiş olabilirler. Bunun sebebi ne olabilir diye düşününce aklıma, “İstanbul’da Kedi” kitabının yazarı olan Gündüz Vassaf’ın, kapak tasarımında “Bunu kullanacaksınız” şeklinde ısrar etmesi olabilir diye geliyor. Böyleyse bile, aynı kapak tasarımında, kendilerinden çok çok önce çıkmış bir kitabı göstererek, “Bunu kullanmamız prestij kaybına sebep olabilir çünkü İthaki Yayınları bu görseli aylar önce falanca kitabında kullandı” diye kendi yazarlarını ikna etmelilerdi bana kalırsa YKY editörleri ki Gündüz Vassaf böyle inatçı bir tutum sergilemiş midir, o konuda da emin değilim.

Başka olası senaryolar da vardır mutlaka ancak bir okur olarak, 2014’ün bahar aylarında okuduğum bir kitabın kapağının aynısını, 2014’ün sonlarında YKY etiketi ile çıkan bir başka kitapta görmek beni rahatsız etti. Yayın dünyası bunlara dikkat etmeli. Eminim bunu yapan daha “küçük” bir yayınevi olsaydı daha büyük bir kıyamet kopardı ama ne hikmetse YKY yapınca kimseden ses çıkmadı. Koskoca YKY’den birisi çıkıp da konu ile ilgili bir şey söyledi mi? Söylediyse de ben takip etmediysem, o da benim eşekliğim olur, kusuruma bakılmasın lütfen ama eğer öyle bir açıklama gelmediyse de sorarlar insana YKY editörleri ne iş yapıyor diye.

Not: Bundan birkaç zaman önce de sevgili arkadaşım Eyüp Tosun, aşağıdaki kitaplara dikkat çekmiş ve ironik bir şekilde “Aman ha karıştırmayın kitapları” diyerek okuru uyarmıştı. Yani demem o ki bu ilk değil, son da olmayacak gibi görünüyor.

aynı kapaklar2