Category Archives: Yayınlanmış Yazılar

Thomas Bernhard ile Hayalî Bir Röportaj*

bernhard 1

Aslında bu konuşmaya nasıl başlayacağımızı bilemiyorum. Yazarlar, esasında, kendilerini yazdıkları eserlerle anlatmış olurlar bir bakıma. Ama yine de sizden kendinizi anlatmanızı istersem, çok kısa bir şekilde tabi, ne derdiniz?

Şimdi size yaşamımı ve kimliğimi açıklayamam. Bir şey açıklayamam, yapılamaz bu. Üç bin sayfa yazmanız gerekse bile, gene de en önemli şeyleri atlamış olurdunuz, sonradan aklınıza gelirdi. Zaman zaman kafamda, yaşam öykümü açığa vurmamak geçiyor. Bu herkese açık anlatım, Montaigne’in dediği gibi, beni bir kere girmiş olduğum yolda ilerlemekle yükümlü kılıyor. Şiddetle kendimi tanıtmaya ihtiyaç duyuyorum; kaç kişiye olacağı önemli değil, yeter ki doğru tanıtayım ya da daha doğrusu, yine Montaigne’in dediği gibi, hiçbir şeyde gözüm yok, ama dünyadaki her şeyden çok sadece adımı bilenlerin beni yanlış tanımalarından korkuyorum.

Başkalarının bizi yanlış tanıma olasılığı, doğru tanımaları olasılığından daha yüksek sanırım. Doğumumuzdan itibaren kendimizi bir sosyal çevre içerisinde buluyoruz kaçınılmaz olarak. Bu, önce ailemiz oluyor; sonra okul çevresi, sokak ve derken gittikçe genişliyor. İlk eğitimimiz de ailede başlıyor ama sokak da bize çok şey öğretiyor. Kendinizi tanımlarken eğitimin hayatınızdaki yerini nasıl konumlandırıyorsunuz?

Ana babalar çocuk yapma lüksüne kalkışır sonra da onları gebertirler. Hepsinin de değişik değişik, kendilerine uygun yöntemleri var. Dünyaya getirilir ama yetiştirilmeyiz. Bizi dünyaya getirenler, yarattıkları yeni insanı yok etmek için gereken her türlü beceriksizliği ve akılsızlığı yaparlar. Doğuştan gelen her türlü potansiyelini daha hayatın ilk üç yılında mahvetmeyi başarılar. Üstelik bu başarıları ile mümkün olan en büyük suçu işlediklerinin farkında değildirler. Hiç düşünmeden ve sorumsuzca dünyaya getirdiklerinden başka, onun hakkında hiçbir şey bilmezler. Bizi dünyaya getirenler, yani ebeveynlerimiz, tam bir cehalet ve alçaklık içerisinde bizi dünyaya getirmişlerdir. Biz bir kere var olduktan sonra, bizimle başa çıkamazlar. Tüm başa çıkma denemeleri başarısızlığa uğrar ve çok geçmeden vazgeçerler. Yine de bunu vaktinde yapmaz, bizi mahvetmeyi başarırlar. Hayatımızın ilk üç yılı tayin edici yıllardır ama bizi dünyaya getirenler bu yıllar hakkında hiçbir şey bilmez; bilmek istemezler. Zaten bilemezler. Çünkü korkunç cehaletlerini pekiştirmek için gereken her şey, yüzyıllardır yapılmaktadır. İşte ilk üç yılımızda bu cehalet tarafından ömür boyu sürecek şekilde sakatlanır ve mahvediliriz.

[…]

Peki ya huzur? Huzura ulaşmış, rahat biri olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

Huzur aramak… En büyük delilik bu. Durmadan huzur arıyoruz ve tabi bulamıyoruz. Çünkü biz huzursuzluğun ta kendisiyiz. Dünya hiçbir zaman bir dağın zirvesinde olduğu kadar tehditkâr ve yaralayıcı gelmedi bana. Babam bir iki kere zirvelerde nasıl da bir huzur hüküm sürüyor dediğinde, görkemli bir huzur diyordu. Huzursuzluktan patlayacak haldeydi. Çünkü huzursuzluk, tam da huzuru en büyük ve mutlak biçimde, en büyük ve en mutlak olarak bulmayı beklediğiniz yerdedir. Bütün varlığım, huzur bozma ve dert yaratma üzerine kurulu. Gerçeklere dikkat çekiyor olmam insanları tedirgin eder. Kimileri insanları rahat bırakır. Benim gibi bazıları da insanları sinir eder. Ben rahat veren bir insan değilim. Böyle biri olmayı da istemiyorum.

____________________________________________________
* Bu hayalî röportaj Mavi Yeşil dergisinin Mart-Nisan 2016 / 98. sayısında yayımlanmıştır.
____________________________________________________

Röportajın tamamını okumak ve PDF dosyasını indirmek için lütfen:
https://www.academia.edu/35888746/Thomas_Bernhard_ile_Hayal%C3%AE_Bir_R%C3%B6portaj

Reklamlar

Çığlıkla Suskunluk Arasında Bir Adam: Thomas Bernhard*

bernhard

Thomas Bernhard’ın dilimize çevrilen son eseri; konuşmaları, okur mektupları, söyleşileri ve edebiyat yazılarından oluşan metinlerinin toplamı olarak Yapı Kredi Yayınları tarafından kitaplaştırılan “Hakikatin İzinde”. Bernhard okurlarının alışkın olduğu huysuz, sert, lafını esirgemeyen klasik Bernhard üslubu, bu kitap içerisinde yer alan irili ufaklı bütün yazılarda yine kendini gösteriyor. Kitaptaki söyleşilerden birinde kendisine sorulan “Kitaplarınızın akıbetine merak duyuyor musunuz?” şeklindeki soruya, her ne kadar “Kendi akıbetime bile merakım yok, kaldı ki kitaplarınkine olsun.”[1] (s.203) diye cevap verse de metinlerinin bugün ulaşılabiliyor olması, okurlar için bir hayli kıymetlidir diye düşünüyorum. Onun eserlerinde sadece “huysuz bir adamın” hayata dair bakışını değil, aynı zamanda kendi zamanının siyasi ve toplumsal koşullarıyla birlikte sanat çevrelerinin yozlaşmış ilişkilerini de görmek mümkün. Hakikatin İzinde bu anlamda Bernhard’ın hem kişisel tarihiyle yüzleşmesinin hem de içinde bulunduğu edebiyat ve sanat dünyasıyla nasıl bir ilişki kurduğunun ipuçlarını taşıyor.

İçerisinde yer alan yazıların türe göre dizilmemiş olması, ilk bakışta karmaşık bir toplam gibi görünüyor. Ancak tercih edilen kronolojik sıralamanın, Bernhard’ın yazarlık yolculuğunda onu anlamak adına daha uygun bir diziliş biçimi olduğu düşünülebilir. Öyle ki bu metinler sırayla okunduğunda Bernhard’ın kişisel hayatındaki iniş ve çıkışları; sesinin yükseldiği, kaleminin sivrildiği dönemlerle nispeten sakin (Bernhard ne kadar sakin olabilirse, o kadar) sularda gezdiği dönemleri görmek mümkün.

Kitaptaki metinler, Bernhard’ın bütün bir hayatından izler taşıyor dedik. Bu yüzden de tek bir izlek etrafında toplanmayan, farklı zamanlarda farklı konular için yazılan/söylenen metinler bunlar. Kimi zaman bir ödül konuşmasında kendisini dinleyenlere hitap ederken, kimi zamansa kendisine yöneltilen bir suçlamaya veya sert bir eleştiriye cevap verirken görüyoruz Bernhard’ı. Kitap içerisinde yer alan irili ufaklı metinlerin kimisi bir başlıkla, kimisi ise başlıksız olarak verilmiş. Bazı metinlerde Bernhard, “Saygıdeğer dinleyiciler, saygıdeğer konuklar, saygıdeğer bakan…vb.” şekillerde konuşmaya başlıyor olsa da ilk bakışta bu konuşmaların nerede, ne sebeple yapıldığını anlamak zorlaşabiliyor. Kitabın sonunda yer alan “Ekler” bölümü işte bu yüzden çok kıymetli. Metinlerin başında her ne kadar yazıldığı/söylendiği tarih yer alsa da Ekler kısmında hemen hemen bütün yazılar için fazladan açıklamalar yapılmış. Bu anlamda Bernhard’ın bu metinleri nerede, kimlere, hangi olaylar neticesinde yazdığı/söylediği de daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Ekler kısmı bu anlamda bir hayli aydınlatıcı ve mutlaka her bir başlık için ayrı ayrı dönülmesi, okunması gereken notlar içeriyor.

Kitabın ismi belli ki tesadüf değil: Hakikatin İzinde. Bernhard’ın eserlerinde gerçek/lik önemli bir yer kaplar. Bunu kendisiyle yapılan röportajlarda da –ki Kurt Hofmann “Thomas Bernhard’la Konuşmalar”[2] kitabında, Bernhard’ın aslında röportaj vermekten hiç hoşlanmadığı dile getirmişti- belirten Bernhard, gerçeğin hayatında ve dolayısıyla eserlerinde nasıl bir yer kapladığını da vurgulamış oluyor: “İster tiksindirici olsun, ister güzel,” diyor Bernhard, “herkes gerçekliğe aittir. Bundan kaçamazsınız.” (s. 84) ve “Hakikat aslında sadece, ona bir ama ekleyip cümleyi tamamlamaktır.” (s.86) diye ekleyen Bernhard’ın bu sözleri, eserlerini hangi gözle yazdığına dair ufak bir ipucu göstermiyor mu bizlere zaten?

hakikatin izinde

Thomas Bernhard deyince akla her ne kadar ilk olarak roman ve öyküleri gibi düzyazı kurmaca metinleri gelse de onun aynı zamanda bir tiyatro yazarı olduğu da unutulmamalı. Bu anlamda, kitaptaki önemli noktalardan birisini onun tiyatrocu kimliği oluşturuyor. Bu kimlikle kaleme aldığı veya dile getirdiği yazılarda okurun dikkatini çekebilecek önemli noktalardan birisi, -ki bunu edebiyatçı kimliğinde de görüyoruz sık sık- dönemin sanat çevreleriyle olan hesaplaşmaları. Lafını esirgemeden söylüyor Bernhard. Buna alışkınız. Onun sert mizacı zaten neredeyse bütün yazılarında hissediliyor ki bunu farklı romanlarında da görmek mümkün. “Bütün Avusturyalı sanatçılar sonunda devlet ve onun alçak politik emelleri tarafından satın alınıyor ve kendilerini bu insafsız, adi ve alçak devlete satıyorlar, büyük bir bölümü de hemen işin başında satıyor. Onların sanatçılıkları devletle işbirliği yapmaktan başka bir şey değil, gerçek bu.”[3] diyordu  bütün sert tavrıyla “Odun Kesmek”te. Bu romanından yıllar önce de Salzburg Festivalleri Başkanına “Festival oyunlarına ihtiyacım yok.” (s. 79) diyerek benzer biçimde bir ret mektubu kaleme almıştı esasında. Aralarında neredeyse on beş yıllık bir zaman farkı olsa da Bernhard’ın dönemin sanat camialarına, ödüllerine, festival komitelerine karşı takındığı tavrın değişmediğini görmek, onun aslında kendi içinde ne denli tutarlı bir kişilik barındırdığının da bir göstergesi olsa gerek. Kitapta bu ve benzeri konularla ilgili pek çok dikkat çekici nota rastlamak mümkün.

Kitapta –biraz kişisel olacak belki ama- beni en çok etkileyen yazılardan biri Bernhard’ın genç yaşına aldırmadan kaleme aldığı “Genç Yazarlara” başlıklı yazısı. Yazının tarihinin 1957 yılı olduğu düşünülürse, 1931 doğumlu Bernhard’ın oldukça genç bir yaşta gençlere seslendiğini söylersek yanılmış olmayız sanıyorum. Burada öyle cümleler var ki bugün de güncelliğini koruyor. Zaten bir yazarı, bir metni büyük yapan da belli ölçülerde çağının sınırlarını aşmış olması değil midir zaten? “Sahip olmanız gereken,” diyor Bernhard, “sağlık sigortaları ve burslar, ödüller ve teşvik ikramiyeleri değildir; ruhunuzun ve bedeninizin vatansızlığıdır, her gün yaşayacağınız umutsuzluktur, terk edilmişliktir, soğuktan titremenizdir, her gün geri dönmenizdir. […] İhtiyaç duyduğunuz şey; birinin ayağa kalıp ölüp gittiği, yağmurun taşı yıkadığı ve güneşin işkenceye döndüğü her yerdedir.” (s.26) Genç yazarlara, hayatın kendisine dikkat etmelerini öğütleyen genç Bernhard’ın bu sözleri, kendi yol haritasını görmek açısından da önemli. Bir bakıma kendi manifestosunu oluşturan Bernhard’ın ömrünün herhangi bir döneminde ödülleri önemsememesi, onun “sahip olmanız gereken ödüller ve teşvik ikramiyeleri değil” cümlesini bir hayli doğruluyor gibi. Bernhard belki de bu satırlarda kendisine sesleniyor, sanat hayatı boyunca neleri doğru yapması gerektiğini dile getiriyordur.

Hayatı ölümlerle, hastalıklarla, karanlık günlerle dolu Bernhard’ın. 1949’da, henüz 18 yaşındayken önemli bir akciğer rahatsızlığı geçirir. Bu rahatsızlık ölene dek izlerini sürdürür. Aynı yıl çok sevdiği büyükbabası, bir yıl sonra da annesi ölür. “Galiba hayatında herkes bir yerlerden bir tekme ama okkalı bir tekme yemeli.” (s.83) diyen Bernhard, tekmeyi belki de çok genç yaşlarda kendisi yemiştir bile. Ölümü kendisine böylesi önemli bir izlek olarak seçmesi de bu yüzden şaşırtıcı olmasa gerek. Kitapta da ölüm üzerine pek çok farklı yazıda çeşitli vurgularına denk geldiğimiz Bernhard’ın romanlarında, öykülerinde de ölüm teması sık sık karşımıza çıkar. Bernhard için ölüm, hayatın önemli bir parçasıdır. Belki de en önemli parçası. “Övülecek, yerilecek, yakınılacak hiçbir şey yok ama birçok şey gülünç; ölümü düşününce her şey gülünç.” (s. 59) diyen Bernhard’a hak vermemek mümkün mü?

Hakikatin İzinde, Bernhard’ı biraz daha yakından tanımak isteyenler için mutlaka önemli bir rehber olacaktır. Onun okurları zaten kendisinin mizacını, üslubunu yakından biliyordur. Ama bu kitapta yer alan notlar, konuşmalar, cümleler; Bernhard’ın o bilindik karakterini bir nebze daha yakından görmeye, onu biraz daha tanımaya yardımcı olacaktır. Hakikatin İzinde, çığlıkla suskunluk arasında duran ama sesi her zaman gür çıkan bir yazarın önemli cümleleri…

 

[1] Thomas Bernhard, Hakikatin İzinde, YKY, 2017. (Metin içerisinde bu kitaptan yapacağım alıntılarda bundan böyle sadece sayfa numarası belirtmekle yetineceğim.)
[2] Kurt Hofmann, Thomas Bernhard’la Konuşmalar, YKY, 2012.
[3] Thomas Bernhard, Odun Kesmek, YKY, 4. Baskı, s.122.

_________________________________________

* Arka Kapak, 28. Sayı, Ocak 2018.


Öyle(sine) Güzel Bir Yer*

öyle güzel bir yer ki

Murat Gülsoy yeni romanı Öyle Güzel Bir Yer ki ile yakın zamanda okurlarını yeniden selamladı. Romanın ismi, içeriğiyle oldukça uyumlu. Hepimizin bazen saklanmak istediği, sıcaklığını hep içimizde hissettiğimiz ama artık sadece bir “an” olarak varlığını sürdüren hatıralar vardır. İşte Gülsoy’un bahsettiği yer yaklaşık olarak buraya işaret ediyor bence. Belleğimizin bir yerinde bütün canlılığıyla duran o yerle, yani hatıralarımızla gündelik hayatımızın işleyişi arasında kurduğu bağda rehberlik ediyor okura Gülsoy.

Bir grup eski lise arkadaşı, içlerinden biri olan antikacı (aslında o kendisine “eskici” demeyi tercih ediyor) Kerem’in dükkânında bir araya geliyor. Bu bir araya geliş aynı zamanda eski hatıraların, hayal kırıklıklarının, terk edilmişliklerin, hüzün ve acıların ortaya dökülüşüne de zemin hazırlıyor. Yıllar sonra bir araya gelmiş, artık hayatları farklı biçimlerde ilerleyen arkadaş grubunun zaman zaman ortaklaşan belleklerinin arkeolojik kazısı yapılıyor adeta. Dikkatli okuyucu, Gülsoy’un farklı eserlerinde de bu tip kurgular ürettiğinin farkına varmıştır muhakkak. Çünkü Gülsoy’un metinlerinde zihin, zihin oyunları, zihnin derinliklerinde kalan an(ı)lar hatırı sayılır bir yer kaplar. Bu bakımdan –negatif anlamda söylemiyorum- okuru şaşırtmadığını bile dile getirebiliriz Gülsoy’un.

Aslında temel olarak romanın başlangıcı ve ilerleyişini sağlayan ana karakterimiz Kerem ve onun geçmiş ile bugün arasında sıkışmış hayatı. Zamanla Kerem’in hayatının bir tık ötesine taşan roman, diğer karakterlerin hayatlarına dair de ipuçları sunuyor. Ancak temel anlamda romanın lokomotifi Kerem dersek yanlış bir çıkarımda bulunmuş olmayız sanıyorum. Kerem’in ilişkileri, onun kendi zihninde bir gezintiye çıkarıyor ve bu gezinti çoğu zaman büyük bir yıkımın parçası oluyor. Hiçbir yere, hiç kimseye ait olamıyor Kerem ve bu aidiyetsizlik, roman boyunca Kerem’in yakasını hiç bırakmıyor. Öyle ki Kerem de bu durumun farkında: “…kimse kimseye ait olamaz. Kimse sonsuza dek bir başkasını sevemez. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez.”

Gülsoy’un metni bölümlere ayırarak yazma biçimi ilk etapta okuru zorlayacak gibi görünse de çok geçmeden okur metnin büyüsüne kapılacak ve bu parçalı üslubu büyük bir resmin fırça darbeleri olarak görecektir mutlaka. Öyle ki Gülsoy’un, “dükkânda, motelde, parkta, hastanede ve yıkımda” başlıkları altında kaleme aldığı romanda, başlıklar ayrı ayrı ve birbirini takip ederek okunduğunda farklı münferit hikayelere bile dönüşüyor diyebiliriz. Özellikle “yıkımda” bölümünde bahsi geçen Şekercizade Apartmanı’nın yıkılma hikâyesi, aslında metinde farklı sebeplerden de olsa sürekli psikolojik birer yıkım içerisinde olan karakterlerin somutlamış bir resmini sunuyor adeta. Yıkılan sadece apartman değil. Tıpkı Kerem gibi okur da bunu biliyor. Yıkılan o apartmanın belleği, orada yaşananlar, hatıralar… Bu yüzden, “yaşamak bir noktadan sonra ölümü beklemek aslında,” diyen Kerem’e bir ölçüde hak veriyoruz bizler de. Gerçekten de “mesele, hayatın bitmiş olması.”

Murat Gülsoy, Öyle Güzel Bir Yer ki ile yine okurlarını bir belleğin karanlıkta kalmış, açığa çıkmayı bekleyen koridorlarında dolaştırıyor. Tek tek hatıralar, anlar; Kerem’le birlikte, onun zamanına, bulunduğu mekâna dair de ipuçları sunuyor bizlere. Dükkânda başlayan hikâyemiz, yıkıma uğramış birçok karakter ve anıları göçük altında kalmış bir apartmanla son buluyor. Kaçacak, saklanacak bir yer kalmıyor artık. Ne romanın karakterleri ne de biz, okurlar için. Bu yüzden Şekercizade Apartmanı’nın yıkıntısından kalanlar bize de çarpıyor. Kerem, gibi iç geçiriyoruz keşke diyerek, “bazı anları tekrar tekrar yaşasak, farklı açılardan görseydik…”

____________________________________________________________
* Arka Kapak, 27. Sayı, Aralık 2017.


“Orada Bir Yerde” Ne Var? *

 

Orada Bir Yerde, Engin Türkgeldi’nin ilk matbu öykü kitabı. Kendisini çeşitli öykü dergilerinden tanıyanlar mutlaka olacaktır. Aynı zamanda elektronik ortamda yayın yapan mevsimlik altZine edebiyat dergisinin yayın kurulunda yer alıyor. Türkgeldi’nin ilk öykü kitabı olan “Gölgeler Ordusu” 2003’te yine elektronik ortamda yayın yapan ve altZine’e bağlı altKitap’tan çıktı. Yakın zamanda çıkan ilk matbu öykü kitabı “Orada Bir Yerde” ile de öykü dünyasındaki varlığının tesadüf eseri olmadığını gösterdi bana göre.

 

Türkgeldi’nin hacimce ince ama buna ters orantılı bir şekilde yoğun ve etkili öyküleri, okuma sırasında olduğu kadar okuma bittikten sonra da bir hayli düşündürüyor okuru. Anlatımı her ne kadar son derece akıcı olsa da bu akıcılığın içinde muhteva olarak zihinsel efor gerektiren öyküler kaleme aldığı da bir gerçek. Öyküleri birkaç anahtar kelimeyle tanımlamak gerekseydi ilk olarak –tıpkı arka kapağında da vurgulandığı üzere- “fantastik, muğlak, alegorik, distopik” derdim. Peygamberler, krallar, köleler, efendiler, cüceler, cellatlar ve daha niceleriyle adeta bir orta dünya atmosferi sunuyor Engin Türkgeldi. Ancak bu anlatı hiç de zorlama değil, tam tersine doğal akışında ilerleyen, bu ilerleyişle birlikte gittikçe zenginleşen bir atmosfer yaratıyor yazar. Öyle ki Türkgeldi’nin öyküleri tıpkı kitabın ismi gibi “orada bir yerde” geçiyor. Bu “oradalık” ister istemez metinlere bir muğlaklık ve aynı zamanda da bir alegori katıyor. Bu alegoriyle tamamlanan fantastik anlatım biçimi zaman zaman okura distopik bir lezzet de sunuyor. Yani öykülerin nerede, hangi zamanda, kimler arasında geçtiği belirgin değil çoğu zaman. Bunun, yazarın özel bir tavrının ürünü olduğunu görmek de zor değil. Öyküler içerisindeki yolculuk devam ederken; burası neresi, bunlar kim gibi sorular okurun aklına bile gelmiyor. Bunun yerine anlatının bütüncül olarak bizatihi kendisine odaklanan okur, “Orada Bir Yerde”nin muğlak atmosferinde kayboluyor. Böylece Türkgeldi sadece kendi öykü dünyasını okura sunmakla kalmıyor, bununla beraber boşlukları okurun dolduracağı ve hayal gücünün sınırlarının zorlanacağı bir anlatı bütünü ortaya çıkarıyor. Bu yüzden Türkgeldi’nin öykülerini kelimelerle yapılan bir resme benzetirsek sanırım abartılı bir ifade kullanmış olmayız.

 

Öykülerin genel atmosferi fantastik bir anlatıyla kurulu, zaman zaman distopik bir kurguya varan yapıda demiştik. Bu kurgusal düzen içerisinde yazar dili ustalıkla kullanarak okurun kopmasının zor olduğu bir anlatı geliştiriyor. Anlatı içerisindeki dünyanın, kendine has düzeni ve bir ilerleyiş biçimi var. Ancak bu düzen içerisinde başlangıç veya sonun bir önemi yok gibi görünüyor. Öyle ki yazarın, okurun hayal gücünü ortaya çıkarmak ve okuru da metne dahil edebilmek adına böyle bir yaklaşım seçtiği de düşünülebilir. Örneğin, Kutsal adlı öyküsünün son paragraflarındaki cümleler, yazarın bu tavrının belirgin örneklerinden biri: “Çok sıcaktı. Terden bir hale veya bir taç vardı sanki başımın etrafında. Gökyüzüne kaçamak bir bakış attım. Güneşin daha önce nerede olduğunu hatırlayamadım. Yükseliyor muydu, yoksa batıyor muydu? Müneccimbaşı bana yaklaştı. Beklenen an gelmişti. Kılıcını havaya kaldırdı. Bir hükümdarı kutsayacak veya bir kurbanın boynunu vuracak gibi.” Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi Türkgeldi’de belirgin bir son yok. Bundan ziyade sona dair soru işaretleri ve ucu açık ifadeler var. Bununla birlikte zamanın ve mekanın neresi olduğuna dair muğlak ifadeleri de anlatıyı zenginleştiren ve okurun metne karşı soru sormasına yardımcı olan ayrıntılar. Metnin belki de en önemli özelliği bu muğlaklık üzerine kurduğu fantastik anlatı.

 

Türkgeldi, belki de gecikmiş, ilk matbu kitabıyla öykü dünyamız içerisindeki kendine has konumunu sağlamlaştırdı bana kalırsa. Pek çok açıdan çizgi dışı olan öyküleriyle bundan yıllar sonra da güncelliğini koruyacak ve okunmaya devam edecek gibi. Zaman gösterecek…


__________________________


* Arka Kapak, 24. Sayı, Eylül 2017.


Borges Uykudan Uyanırsa*

“Yani buraya gelecek herkes oyun izlemeye gelecek ve siz o kadar insanı oyuna getirmek zorunda kalacaksınız. Kandırmalısınız onları. O kadar müthiş kandırmalısınız ki söyleyeceğiniz bütün yalanlara kanıp ortada bir yalan yokmuş zannetsinler. Ki kandırabildiğiniz kadar işiniz gerçek olacaktır bunun farkındasınızdır biliyorum.” diyor Remzi Şimşek “Borges mi Ben mi” adlı öykü kitabının “Oyun” isimli öyküsünde. Bu uzun alıntıyı yapma sebebim, kitabı oluşturan öykülerin bütünüyle bir paralellik içermesi, belki de kitabın mini bir özeti olması. Yalan mı gerçek mi? Oyun mu sahi mi? Bu sorular, metnin tamamında okurların kafasını kurcalayan sorular olarak sık sık kendisini hissettiriyor. Bu kafa karışıklığı öyle bir hal alıyor ki, bana kalıyorsa öykülerin yazarı da, karakterleri de bu kafa karışıklığından nasibini alıyor ve nihayetinde tıpkı soru işaretiyle sonlanmayan kitap ismi gibi yine soru işareti barındırmayan sorular kalıyor okurların zihninde.

 

Bu anlamda, Remzi Şimşek’in öykülerini tanımlayan en önemli kelimelerden birisi “oyun” olsa gerek. Yazar, öykülerinde düş ile gerçek arasında bir köprü kuruyor. Bazen bizatihi yazarın kendisi zaman zaman “ben buradayım” diyor; bazense karakterler kim olduklarını, ne olduklarını ve bütün bunların bir kurgu olup olmadıklarını sorguluyorlar. Remzi Şimşek her şeyi bir kenara bırakıp zaman zaman bizlere bu yazılanların sadece birer oyun, birer kurgu olduğunu hatırlatıyor. Bu anlamda büyülü gerçekçiliğe göz kırpan öyküler, Remzi Şimşek’in Borges’le arasında kurduğu bağı da gösteriyor.

 

Şimşek’in öykülerini özel kılan bir başka nokta da yakaladığı dil. Üslubu son derece yerine oturmuş, akıcı ve iddialı anlatım biçimi, öykülerin yarı yolda kalmamasına ve vurucu bir şekilde finale ulaşmasına yardımcı oluyor. Dilin yazının en önemli parçası, lokomotifi; onu bizzat var eden unsur olduğunu düşünürsek, Remzi Şimşek’in üslubunun okuru kolay yakalayabilecek ancak kolay bırakmayacak bir dil üzerine kurulu olduğunu söylememiz mümkün gibi görünüyor. Özellikle vurucu sonla biten öyküleriyle, okuru o sona bir nefeste taşıdığını vurgulamak gerek. Kısacası Şimşek’in dili son derece oturmuş, bir anlatım biçimi olarak öyküye son derece yakışan ve iddialı bir dil.

 

Bununla birlikle Şimşek’in kurgu dünyası da son derece zengin ve geniş. Her şey yerli yerinde. Laf kalabalıkları, gereksiz diyaloglar ve özlü sözlerle bezeli değil öyküler. Şimşek’in en büyük derdi hikayesini anlatabilmek ki bunu da son derece etkili kurgularıyla hasarsız bir şekilde başarıyor. Öykülerin iskeletindeki sağlamlık, okurun öykülerin çatısına dair kafasında soru işareti kalmamasına da yardımcı oluyor. Iskalamayan, hedefi vuran öyküler yer alıyor kısacası “Borges mi Ben mi”nin içerisinde.

 

Remzi Şimşek, on iki öyküden oluşan bu kitabında, bazı öyküleri birbirinin devamı ya da bir bütünün parçaları olarak kuruyor. Bunu da vurgulamak gerek. Bakış açılarını biraz değiştirerek aynı anlatının içine tekrar tekrar sokuyor okuru. Ama bunu yaparken oldukça temkinli ve hassas davrandığını da söylemek gerek. Öyle ki okur, herhangi bir öyküde “bunu daha önce okumuştum” hissine kapılmıyor. Tam tersine, aynı kurgu denizinde yüzdürse de okuru boğmadan, ona yeni bir derinliği göstererek tamamlıyor öykülerini. Bu anlamda da dikkate değer bir öykü zenginliği ve biçin ustalığı var Şimşek’te.

 

“Borges mi Ben mi” okurun kafasını karıştıran, soru sorduran ama illaki cevapları bulmaya sevk etmeyen öykülerden oluşuyor. Şimşek, okurlara bir kapı aralıyor; bir ışık gösteriyor. Gerisini ise okurun kendisine bırakıyor. Yazarın ilk öykü kitabı olmasına rağmen son derece başarılı metinlerle dolu olduğunu söylemek gerek bu yükte hafif pahada ağır kitabın. Akıcı ama bir o kadar yoğun bir kapıdan girmek isteyen okurlar, Şimşek’e mutlaka şans vermeli.

 

Bunun dışında ufak bir eleştiri ile bitireceğim: Kitapta sık sık kendisini tekrar eden, son derece ciddi noktalama ve imla hataları var. Kitabın bir editörü ve bir de redaktörü olduğu künyesinde yazılı. Ben onların yerinde olsam bu 90 sayfaya bile varmayan incecik kitabı, en azından yazarının emeğini göz önüne alarak yeniden okur ve düzeltirdim. Zira ben kabaca kırkı aşkın hata buldum. Böylesi sağlam kurgulanmış, etkili bir dille kaleme alınmış öyküler, bu hataları hak etmiyor diye düşünüyorum.

 

Kitabı bitirdiğinizde Remzi Şimşek’in sorusunu kendinize tekrar soracak ve belki bir cevap arayacaksınız: Borges mi Ben mi? Cevap: İkiniz birden.


___________________________

* Arka Kapak, 23. Sayı, Ağustos 2017.


Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

 

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi *

Mevsim Yenice’yi 2015’te aldığı altKitap öykü ödülünden ve iki yıl üst üste farklı dosyalarla katıldığı ve ikisinde de dikkate değer görüldüğü Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nden tanıyor olabilirsiniz. Ödülleri bir kenara bırakırsak –ki benim için bir şey ifade etmiyorlar- özellikle son zamanlarda farklı dergilerde sık sık öyküleri yayımlanan bir isim Mevsim Yenice. Bu anlamda bakarsak öyküde oldukça üretken ve kendini yenilemeye çalışan bir isim olduğunu söyleyebiliriz onun. Bu üretkenliği nihayet edebiyat dergilerinin sınırlarını aşarak kitaplaştı. İlk öykü kitabı “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi” yakın zamanda Everest Yayınları’ndan çıktı.

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi toplamda on bir öyküden oluşuyor. Bir ilk kitap için ideal sayılabilecek bir sayı. İlk kitaplar her zaman bir riski de beraberinde taşır maalesef. Hele de ismi çok fazla bilinmeyen bir yazarsa kitabı çıkan, okurun öykülere temkinli yaklaşması ve daha ikinci öyküden kitabı bir kenara bırakması zaman zaman muhtemel olabiliyor. Mevsim’in avantajı, isminin sık sık öykü dergilerinde görünmesi. Ama ne yazık ki edebiyat dergilerine sınırlı sayıda ilgi duyan bir okur kitlesi var Türkiye’de ve belki pek çok başka genç öykücü gibi Mevsim’in de gözden kaçmış olması muhtemel. Her neyse… Bu mesele belki bir başka yazının konusu olabilir. Mevsim’in kitabına dönersek, belki en sonda söylenmesi gerekeni en başta söyleyeceğim, mutlaka zaman ayırılması ve şans verilmesi gereken bir kitap Tekme Tokatlı Şehir Rehberi. Hatta bir adım ileriye gidip, bir ilk kitap için gayet başarılı ve iddialı olduğunu söyleyebilirim.

Mevsim’in öykülerini genel çerçevede tanımlamak gerekseydi herhalde onlara ‘kentli öyküler’ derdim. Kentli öyküler çünkü gerek öykülerin yapısal bütünlüğü gerekse karakterlerin kurgusal dünyası son derece modern bir çizgide. ‘Kalabalıklar içerisinde yalnız bireylerin hikayeleri’ gibi klişe bir tanıma kaçmak istemem ama yine de Mevsim’in öykülerinde sık sık bu modern birey tipine denk gelmek mümkün. İşte, bu modern dünyanın içerisindeki bireylerin birbirleriyle ilişkilerinin büyük ölçüde kent dili ile kurulduğu bir atmosferi var öykülerin. Bu ilişkiler kimi zaman dede-torun, kimi zaman karı-koca, kimi zaman baba-oğul, kimi zamansa arkadaş ilişkileri oluyor. Dikkatimi çeken ana noktalardan birisi, öykülerin temel kurgusunda iki ana karakter olduğu ve hikayelerin büyük ölçüde bu iki ana karakter üzerinden şekillendiği yönünde. Hikayelerde başka karakterler de yok değil tabi ki ancak öykülerin genel çerçevede lokomotifini oluşturan bu ikili ilişkiler oluyor. Zaman zaman tekrara kaçıyormuş gibi görünse de öykülerdeki karakterlerin değişkenliği hem kurguya hem de dile yansıyor ve metin, tekrara kaçıyormuş yanılgısından hemen kurtarıyor okuru.

Mevsim’in öykülerinin bir başka dikkat çekici noktası da diyalog. Uzun bir süredir Türkçe öyküde diyalog probleminin olup olmadığı bazı eleştirmenlerce konuşulmuştur. Öyküde illa da diyalog olmalı mı meselesi bu problemin ana vurgusu olarak bir köşede kalsın. Mevsim’in öykülerinde ise diyaloglara sık sık denk geliyoruz. Bu da okuru düz bir anlatının içinde hapsolmaktan kurtarıyor muhakkak. Diyalogların kuruluş biçimi ise son derece akıcı. Okuru yormayan, zihni tırmalamayan ve karakterlerin ruh hallerine çoğu zaman son derece uygun bir üslupla verilen bu diyaloglar öykülerin çıtasını bir tık yukarıya taşıyor bana kalırsa. Üslubun temel öğesi ise tabi ki sadece diyaloglar değil. Tadında ve aşırıya kaçmayan betimlemeler öyküleri zenginleştiriyor. Öykü gibi dar alanda kısa paslaşmayı zorunlu kılan bir türde betimlemenin dozunu tutturmak pek de kolay değildir diye düşünüyorum. Mevsim’in öyküleri ise büyük ölçüde bu dozu tutturuyor. Belki zaman zaman betimlemelerin zayıf kaldığı, anlatımın az da olsa sekteye uğradığı noktalar olduğu düşünülebilir ancak bu durum metnin genel bütünlüğüne zarar vermiyor ve akıcı üslubun da etkisiyle bir çırpıda öykünün son cümlesinde buluyor okur kendisini.

Baştan beri akıcı olduğunu vurguladığım Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’nin üslubuna yalın bir dil de eşlik ediyor. Belki de bu yalın dil sayesinde diyaloglar daha sağlam, karakterler daha dik ve kurgu daha net duruyor. Gereksiz ayrıntılarla boğulmayan öyküler sadece kendi meselesine odaklanıyor. Başta da söylediğim gibi bu mesele büyük ölçüde modern insanının hikayesi. Olabildiğince yalın bir dille kurulan bu hikayelerin en güzel yanlarından biri ise yine aşırıya kaçmayan, okuru yormayan bir humora sahip olması. Belki son derece kişisel bir yorum olacak ama eklemem gerek; özellikle son birkaç yılda genç öykücülerin bazılarında, belki birtakım çevrelerde, ortaya çıkan vıcık vıcık bir mizah anlayışı var. Öyküde komiklik yapmak, sırf komik olsun diye gereksiz dil oyunlarına başvurmak başka bir şeydir; anlattığın hikayenin kendi içerisinde komik olması ise başka bir şey. Örneğin Mevsim’in Açık Arttırma adlı öyküsü, “Rahmetli dedem kendini Freud sanırdı.” cümlesi ile başlıyor ve kendini Freud sanan bu adamla torunu arasında geçen trajikomik hikaye anlatılıyor. Bu öykü aslında büyük bir komikliğin üzerine kurulmuş değil ama yazar zaman zaman dede ile torun arasında geçen hikayeyi öyle trajik anlatıyor ki okurun bu acıklı duruma gülümsemesi içten bile olmuyor. Öykünün bir yerinde dedesi için “İnsan bunamamak için, elden ayaktan düşmemek için kendini tutar mı? Dedem tuttu. Gözlerimle gördüm.” diyen Ahmetcan’ın bu cümlesi, bahsettiğim ‘dozunda mizah’ın rengini gösteren örneklerden sadece biri belki de.

Uzatmayalım. Gözden kaçırma ihtimalimin olduğu pek çok nokta ile birlikte Mevsim Yenice’nin Tekme Tokatlı Şehir Rehberi adlı ilk öykü kitabı, üzerinde epeyce çalışılmış bir ilk kitap izlenimi veriyor. Umuyorum ki hak ettiği değeri görür. Gerek özellikle üzerinde durduğum diyalog zenginliği, gerek dozu iyi ayarlanmış betimlemeler ve humor ile birleşen akıcı anlatımı, Mevsim’in öykülerini ortalama öykü çizgisinin üzerine taşıyor bana kalırsa ve çok da yabancısı olmadığımız modern kent insanının yaşamından başka başka ve şahsına münhasır kesitler sunuyor okura. Gerisi ilk kitaplardan korkmayan cesur okurlara kalmış…

____________________________
* Bu yazı, 13 Nisan 2017 tarihli Star Gazetesi’nin kitap eki olan Star Kitap‘ta yayımlanmıştır. Yazının gazetede (bir hayli kısaltılarak) yayımlanan hali aşağıdaki gibidir.

Tekme Tokatlı Star 1Tekme Tokatlı Star 2

 


Ferhat Özkan’la “Yoksunlar” Üzerine Söyleşi

ferhat-ozkan

FERHAT ÖZKAN’LA “YOKSUNLAR” ÜZERİNE SÖYLEŞİ *

Yoksunlar’a Dostoyevski’den yaptığınız bir alıntı ile başlıyorsunuz. “… Tuhaf tuhaf düşünceler doldurmuş kafamın içini, sanki onlar da ağrıyorlar.” cümlesini duyuyoruz Makar Aleksiyeviç’ten.  Öyküleri okuyunca gerçekten de “bu öykülerin yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyor okur tarafından. Öyküleri ortaya çıkaran ne tür bir ağrı? Herhangi bir anlamda ağrısı/acısı olmayan insan yazabilir miydi bu öyküleri?

O cümleyi söyleyen, Dostoyevski’nin yarattığı bir karakter. Elbette Dostoyevski’nin kafasındaki “ağrıyan düşünceleri” sorgulamak haddimiz değil ama Makar Aleksiyeviç’in “ne kadar Dostoyevski” olduğunu asla öğrenemeyiz. Durum böyle olunca hele benim kafamdaki -eğer varsa- ağrının da, orada bahsedilen düşünce ağrılarıyla ne kadar benzeştiğini de bilemeyiz, daha doğrusu ben bilemem. Ben öyküleri hep bir “fikir” üzerinden ilerletmeye çalışıyorum, öykülerde “yazarının kafasındaki ağrı” hissediliyorsa, belki sebebi budur ve bu durumda teşekkür etmekten başka yapacak bir şey kalmıyor bana.

Özellikle son zamanlarda okuduğumuz postmodern öykülerde –biraz aşırı bir yorum olabilir benimki ama- vıcık vıcık bir mizah var. Biçim ve dil oyunlarıyla bezeli mizah artık çok yaygın. Yoksunlar’da ise metinlerin derininde gezinen ince bir mizah var. Komiklik olsun diye yapılmamış belli ki. Bir durum, bir olay var anlatılan ve yazar okuru yormayan naif bir mizahla bunu aktarmış. Örneğin “Bir Gün Burnum Kokmaya Başladı” adlı öykünüz mizahi bir dille yazılan ağır öykülerden. Öykülere sızan bu mizah kendiliğinden gelişen bir süreç mi yoksa üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü mü? Günümüz öykücülüğünde çok sık görülen biçim ve dil oyunlarının yapaylığından özellikle uzak durduğunuz söylenebilir mi?

Vıcık vıcıklık aslında her yerde. Mizah; aşk, nostalji ve hüzünle birlikte o vıcık vıcıklığın kendisini en bariz gösterdiği yerlerden biri sadece… Oysa iyi mizah, istisnalar dışında, “güldürme” amacı taşımadığı zaman değer kazanıyor. Hatta edebiyatta iyi mizah, çok ciddi yerlere saklanıyor. Murat Aykul’un “Kafka okurken gülmeyen insan kafkaeskin tanımıdır,” diye bir sözü vardı. Kara mizah, mizah, mizahi dil gibi kavramların her biri sadece bu cümleden yola çıkılarak anlatılabilir.

Bahsettiğiniz öyküdeki kara mizah ve onun içinde yer yer beliren mizahi dil ise, öykünün kendisiyle birlikte oluştu. Daha doğrusu öykü o üslup içinde doğdu. Bunu hesaplamam, tasarlamam mümkün değildi. Hatta öyle ki Logosoloji’deki Bir Şairden Mektup’la -yine karamizaha da dayanan bir şekilde- kesişmesi/örtüşmesi de kendiliğinden oldu ve bunu planlasam bile yapamazdım gibi geliyor şimdi.

Ama bu, sonrasında bir planmanın olmadığı anlamına gelmiyor. Kâğıda aktarılmış olan üzerindeki her “dokunuş” gibi, her “olduğu gibi bırakma” da bir planlamanın sonucu olarak görülebilir. Bu nedenle o soruya verilebilecek en net cevap şöyle olur herhalde: Hem doğaçlama, hem de planlı. İlk önce kendiliğinden gelişen, daha sonra ise üzerinde düşünülen, özel bir çabanın ürünü…

Biçim ve dil oyunlarına ise bilinçli olarak mesafeli davranıyorum. Aslında kendimce, ikisine de çok yatkın olduğumu düşünsem de, bana göre “hikâye” adı üzerinde “anlatılan”ın üzerinde yükseliyor. Elbette “öykü”nün onu işleme, biçimsel numaralardan yararlanma gibi bir özgürlüğü var ve yan yana gelmiş en basit iki cümlede bile bir “biçimsel kaygı” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama sonuçta aslolan hikâyedir. Anlatmak istediğiniz bir şey var ki yazıyorsunuzdur. Zekice bir oyun zekâmızı okşayıp bir süre bizi mutlu edebilir, dile dayanan bir anlatı gözümüze kulağımıza bir süre hoş görünebilir; ama bize dokunan, ruhumuza daha çok yaklaşan hikâyenin kendisidir hep. O hikâyenin sunuşunda “biçim oyunu” varsa onu, öykünün bir parçası haline gelebildiği ölçüde -ne kadar uçuk veya sıra dışı olduğuna bakmaksızın- sahici bulup beğeniyorum. Bu nedenle deneyselliği, kurgu/sunuş tekniklerini küçümsediğim gibi bir anlam çıkmamalı. Calvino’nun, Perec’in, Barthelme’nin, David Markson’un yazdıkları hiç de “geleneksel” değil örneğin, ama o kadar oyunun içinde hiçbir yapaylık hissetmeyiz, en azından ben hissetmiyorum. Çünkü -en basit şekilde söylersem- yazarın derdi numaralar çekip gözümüzü boyamak değildir. Bu oyunlar, hikâyeye içkin mi yoksa anlatacak bir şey olmamasının veya “anlatamama”nın telafisi mi, buna bakıyorum kendimce. Yazarken mesafeli davranmam da bu yüzden.

Bu mesafeyi ise, Schiller’in Romantizmin de en önemli metinlerinden olan “Doğalcı ve Düşünselci Edebiyat Üzerine” [Orhan Pamuk’un, Saf ve Düşünceli şeklini tercih ettiği] makalesinden başlayarak anlatmak gerek belki de… Ne kadar doğalcı veya ne kadar düşüncelci olunacağına dair her yazarın ve her okurun içinde farklı bir terazi olduğunu düşünüyorum ve bu terazinin ayarı da haliyle öznel ve bir o kadar açıklanamaz oluyor. Matematik bir kesinlikle ifade edilmesi biraz zor olan bu karışımın çeşitliliği sayesinde oluşuyor edebiyat aslında. Altın bir oran olsaydı herkes öyle yazardı ve biz de hep aynı şeyleri okurduk. Başka bir ifadeyle, bir süre sonra hiçbir şey okumazdık. Benim içimdeki terazide dengeyi sağlayan şekilde yazıyor olmam, diğerlerinin daha düşük olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki o terazi sabit durmuyor insanın içinde.

Neredeyse bütün öyküleriniz küçük insanı anlatıyor. Bireyin hayat karşısındaki durumu, gündelik yaşamın içindeki varoluş çabası göze çarpıyor. Modern dünyanın insanı sürekli bir kaybetme korkusuyla, kaybediş gerçeğiyle sınadığı yargısından hareketle, öykülerinizdeki bireylerin de kaybedişin kıyısında duran “yoksunlar” olduğunu söyleyebilir miyiz? Buradan hareketle kitabın isminin de böyle bir fikirle ortaya çıktığı yargısına varırsak aşırıya kaçmış olur muyuz?

Hayır, olmayız. Ve o eksiklik durumun anlatmak da hep eksik kalacak bir durum, yoksun olan sadece insanlar değil, onların öyküleri de…

Butik bir yayınevinden daha merkezi, köklü bir yayınevine geçtiniz. Bu süreçte bir öykücü olarak sizde bir şeyler değişti mi? Öyküye ya da yayıncılığa dair herhangi bir bakış açısı olabilir… Bu durumu biraz merkez-taşra ayrımına benzetebilir miyiz? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Eğer bir karşıtlık kuracaksak, merkez ve taşra, butik ve köklü yerine iyi ve kötü yayınevi karşıtlığı üzerinden konuşmak daha sağlıklı olur. Blog yazılarından öykü kitabı yapan, o bahsettiğimiz vıcık vıcıklıkta kitapları yayımlayan bir yayınevinin “köklü” olması, bir yerden çok da önemli olmuyor çünkü. O yayınevinin ofisinin bir Anadolu kasabasında değil de İstanbul’da olması da… Logosoloji, Raskol’un Baltası’nın ilk öykü kitabıydı. Ama Raskol’un Baltası, Orhan Duru ve Ahmet Güntan basmıştı ve Logosoloji’yle birlikte Ozan Çınar’ın ilk kitabı da yayımlanıyordu. Dağıtım sorunlarının, kitabın daha çok insana duyurulamamasının benim de canımı sıktığı zamanlar oldu tabii ki. İnsanlık hali… Ama bir “ilk kitap”ın, hangi kitaplarla yan yana durduğu, yazarını nasıl bir edebî/insani duruşun ve niteliğin içine dâhil ettiği, dağıtım ve reklamdan çok daha önemli… Raskol’un Baltası’nı bu nedenle kendi adıma büyük bir şans olarak görüyorum. Bir sığlaşma, ucuzlaşma, ciddiyetsizlik süreci yaşıyoruz ve maalesef yayın dünyası da o sürece dâhil. Raskol’un Baltası, o dünyanın içinde şimdilik belki küçük ama saygın yer tutuyor. Zaten internet varken, kitabın ulaşılabilirliği çok da dert değil artık. Kitaptan haberdar olacak insan, bir şekilde o kitaptan haberdar olur. O kitabı okuyacak insan, evinden çıkmadan bile alır o kitabı. İyi ve köklü bir yayınevinin ise, insana yazdıklarının bir daha net ve güçlü bir karşılık bulduğuna dair iyi bir his verdiği, onu bir öykü geleneğinin içine dâhil ettiği de ayrı bir gerçek. Bunu da şu anda Yoksunlar ile yaşadığım için yine şanslı sayıyorum kendimi.

Son olarak; dergilerde sık sık karşılaştığımız bir isimsiniz. Dergilerin öyküye/öykücüye ne gibi etkileri oluyor sizce? İkinci kitabınızı çıkarmış olmanıza rağmen dergilere karşı duyduğunuz ilgi ve heyecan devam ediyor mu? Yoksa dergileri sadece bir basamak taşı olarak mı görmek gerek?

Evet, heyecan tabii ki ediyor. Sadece öykülerin toplamı kafamda şekillenmeden, öyküleri iyice eleyip düzenlemeden yayımlamak istemiyorum. Ama sonrasında, yazdığım bir öykünün dergide yayımlanmasından mutlu oluyorum. Kaldı ki henüz ikinci kitabı çıkarmış olmak, heyecanın kaybolmasına sebep olacak bir şey değil. Hâlâ yolun başı sayılır.

Edebiyat dergileri hem yazarlar hem de okurlar için büyük bir şans. Özellikle şiir ve öykü gibi türlerde… İlk ürünler ortaya çıkarken dergiler yazara “aşılması gereken bir eşik” sunuyor dergiler. Tepkilerinin doğruluğu veya yanlışlığı elbette tartışılır. Ama sahicilik, irade, adanmışlık testine dönüşüyor bu süreç ve bunlar da yazarlığa dâhil. Dergileri bir basamak olarak görmek anlamına gelmiyor bu, derginin kendisi çıkılması gereken bir basamak zaten. Hele hele ilk kitaptan önce… Daha sonrasında ise, okur ve yazar buluşması için iyi bir mecra. Okuru, bir insanın edebiyatla ilişkisini diri tutan bir tarafı da var dergilerin. Neyse ki öykücülüğümüzde hoş bir dergi geleneği var, umarım gelişerek devam eder.

oykulem

__________________________________________
* Öykülem’in 2016 İlkbahar tarihli 4.sayısında yayınlanmıştır.