Günce: 12 Temmuz Çarşamba

yascca7lc4b1.jpg

Kaygıdan bahsediyoruz: Belki kaygı, canlı olduğumuzu hissetmemizi sağlayan en özel duygulardan. İçgüdüsel. Kaygı bizi harekete geçirir. Her anlamda. Ama kaygı ile korku arasında da ince bir çizgi var galiba. Bunu nasıl ayırt etmeli?

*

2014’te çıkan bir öykü kitabını okuyorum şu sıra. İsmi lazım değil. Konumuz o değil çünkü. İçinde her türden pek çok yazım hatası var. Bu kitabın editörü, bir başka öykücü, hem de öykülerini sevdiğim öykücülerden biri. Bir adım daha atalım, kitabın bir de redaktörü var. Mesele ne? Mesele şu: Muhtemelen bu iki arkadaş da kitabı okumayıp şöyle bir üstünden geçmişler. Öyle yazım hataları var ki ilkokul çocuğu yapmaz. Kitaptaki öyküleri de belli ölçüde beğendim doğrusu. Buna rağmen hatalar öyle fazla ki bir süre sonra öykülerden kopup hataların altını çizerken buldum kendimi. Muhtemelen uygun bir dille yayınevine de iletirim bu durumu. Her neyse. Durumun özü: Memleket işini kötü yapan insanlarla dolu. İşinizi kötü yapmaktansa o işe hiç bulaşmasanız daha iyi olacak. Editör, yani öykücü kişi bir başka öykücü arkadaşına, evet bir de arkadaşlar, bu kötülüğü yapmaz. Meslek ahlakı diye bir şey olmalı. Ben yine de kimseye ahlaksız demiyorum ama bunu bir düşünelim.

*

“Kral çıplak!” diye bağırmak değil mesele. Belki çıplaktır ve bağırmıyoruzdur; belki çıplak değildir ve yanlış bir sesi haykırırız. Ama şunu söylüyorum: En azından “Kral çıplak olabilir mi acaba?” sorusunu zihnimizden hiç çıkarmayalım. Sorular, dünyamızı zenginleştirir. Sorarak bir yolda yürürüz. Yol illaki bir yere de çıkarır ama mühim olan, bu anlamda ve burada, yolda yürümek. Yani soru sormak. Soruları zihnimizden çıkarmamak. Soruyorum: Kral çıplak olabilir mi?

*

Okuma listeme yeni bir kitap eklendi bugün. Dostum ve hocam dediğim arkadaşım alıp hediye etti ve  bu yaz mutlaka oku dedi. Not düşelim: Peter Berger‘den “Sosyolojiye Çağrı” (İletişim Yayınları).

Reklamlar

Günce: 30 Haziran Cuma

tree-dawn-nature-bucovina-56875

Bazı anları sadece yazarak kurtarabiliriz gibi geliyor bana.

*

Çocukluğumda birkaç kere günlük tutmaya çalıştım. Dağınıklığım o zamanlardan belliydi. Pek başarılı olamadım. Yazdıklarım da pek matah şeyler olmadı ya da fazlasıyla çocukça oldu. Belki de çocukluğun bu yönü güzeldir. Hiçbir kaygı gütmeden bir şeyleri sadece yapıyor olmak için yapma güzelliği… Hayatımızın ilerleyen zamanlarında, yani artık büyüdükçe ve hatta yaşlandıkça, bu histen uzaklaşıp eylemlerimizin merkezine daha az duygu daha fazla kaygı yerleştiriyoruz. Kendimiz için yaptığımız birtakım eylemleri, kendimize rağmen ve başkaları ne der diye yapmaya başlıyoruz. Bu, kendimiz olmaktan uzaklaştığımız anlamına geliyor. Başka birine dönüşüyoruz. Ama kime?

*

Pohpohlayarak edebiyat olmaz. Olur belki ancak kalmaz. Şu isim, bu isim… Dolanıp duruyor ortalıkta, görüyorum. Görüyorsunuz. Bazı okumadığım yazarları sırf o pohpohlamalardan aldığım referansla okuyorum. Vakit kaybı… Bence daha çok düşünmeli, daha az eylemeliyiz. Düşünsel sağlam bir zemine oturmamış eylemler, ufalanmaya ve yok olmaya mahkumdur. Gibi geliyor bana. En azından şimdilik.

*

Hüseyin Kıran’ın “Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor”u geldi aklıma şimdi, o kadar karşıma çıkmıştı ki. Temel meselesi dili kullanmak. Dilin zeminini yerinden oynatmak. Kurgusal bakımdan çok üst düzey bir alegori yok, ama iyi metin. Dil olarak, kendine has ama yorucu. Yoruldum. Bazı yerler o kadar zorlama ki metnin bütünlüğünden kopuyor okur. Bu kadarına gerek var mıydı diye sordum kendime çünkü doğal değil. Dili fazla zorlayınca doğallığı ortadan kalkıyor ve yerleştiği yapaylık, anlatıyı zedeleyecek kadar hırpalayabiliyor. Yine de bu tip deneysel anlatı biçimlerine ihtiyacımız var gibi. Pohpoh deyince neden Hüseyin Kıran geldiyse aklıma… Bir not daha: “Benim Adım Meleklerin Hizasına Yazılıdır”ı 30-40 sayfa okuyup bir kenara koymuştum.

*

Coetzee, geç okumaya başladığım, harika bir yazar. Zararın neresinden dönersen kârdır. Bir tavsiye olarak burada dursun.

*

Mutlaka bir amacı olmalı insanın. Evvela kendisi için. Bütün başka kaygılardan uzak. “Rutin” ile “sıradan” arasında büyük bir fark var. Sıradan olmayın. Sıradan insan, sıradan olan diğer her şey gibi yok olur gider. Bir amacın bayrağını taşımak gerekli. Bir şeye inanarak yaşamak… En az bir şeye. “Bir söz söyle, bir şiir oku, bir taş at,” mı diyordu Malcolm X? Evet, hiçbir şey yapamıyorsan çığlık at ama anlamlı bir çığlık. Sesin büyüsün. Çünkü eğer tutkuyla yapıyorsan gerçekleştirdiğin eylemi, bir çocuk yetiştirmekle bir ağaç yetiştirmek arasında büyük bir benzerlik vardır. Yeter ki inanasın…


Bisiklet-101: Yeni Başlayanlar İçin Bisiklete Dair Birkaç Kısa Hatırlatma

69fdf12b8fcda1abd6beb0874fef2441

Blogun genel çizgisinin bir hayli dışında ama ismiyle paralel bir yazı olacak bu. Zaman zaman bisiklet üzerine soru soranlar oluyor bana. İşin profesyoneli olmasam da bisiklete dair temel bilgilerimi bazı arkadaşlarla paylaşıyorum. Mümkün mertebe çok çok basit bir dille anlatmaya çalışacak ve teknik tabirler kullanmayacağım. Bunun bir sebebi şu: Geçenlerde bir arkadaşla bisiklet üzerine konuşurken ona “gidon”lardan bahsediyordum. Biraz dinledi, sonra bana gidon ne, dedi, ya şuna direksiyon desene. Haklıydı çünkü o bir gidon olduğu kadar aynı zamanda bir direksiyon da. O yüzden hiç bilgisi olmayan arkadaşlar da belki faydalanır diye daha az teknik bir dil kullanacağım.

Nasıl bir bisiklet almalıyım sorusuyla karşıma çıkan dostlara ilk sorduğum ne kadar parası olduğu oluyor genelde. Acımasız bir soru gibi gelebilir size belki ama şöyle bir ayrıntılı bakayım derseniz 250 liraya da bisiklet bulabilirsiniz, 25 bin liraya da… Yani aslında temel meselemiz bisikletten ne istediğimiz. Bir bisiklet alacaksanız, kendinize şu temel soruları sormalısınız siz de:

1. Ne kadar bütçem var?
2. Bisikletimi ne sıklıkta kullanacağım?
3. Bisikletimi nerelerde kullanacağım?

DAhtRhwXkAA3buS

Yakın zamanda aldığım Lapierre Shaper 200. Tipik bir yol (yarış olarak da geçer) bisikletinden en büyük farkı gidonun (direksiyon) düz gidon olması. Aşağıda bir yol bisikleti de paylaşacağım, farkı daha net göreceksiniz.

Soruları genişletebilirsiniz mutlaka. Aslında otomobillere aşina olanlarınız varsa durumu daha iyi anlayabilirler belki. Çünkü bir bisiklet almanın temel olarak bir otomobil almaktan farkı yok. Örneğin nasıl bir kadrosu olmalı sorusu, bu sorulardan birisi. Bu soru şuna benziyor: Sedan otomobil mi alsam, hatchback mi? Çok mu abartılı oldu? Bence değil. Ama bu, Bisiklet-102 dersinin bir alt başlığı olabilir belki. O yüzden şimdilik geçiyorum. Sadece dışarıdan göründüğü kadar basit bir uğraş olmadığını vurgulamak istediğim için bu örneği verdim.

Nasıl Bir Bisiklet Almalıyım?
Valla bilmiyorum. Sana nasıl bir bisiklet lazım? O zaman şöyle yapalım, temel olarak bisiklet türleri hangileri, bir göz atalım. Piyasada en yaygın kullanılan bisiklet türleri şöyle:

12-5F6A1026Yol/Yarış Bisikletleri:
Bu bisikletleri genelde bisikleti bir yaşam biçimi haline getirmiş ve hobiden ziyade spor amaçlı da bisiklet kullanan insanlar tercih ediyor. Bunların en büyük özelliği sadece temiz asfalt zeminde kullanılmaları. Çünkü lastikleri çok ince ve pürüzsüz. Buna bağlı olarak, örneğin ıslak veya kaygan zeminde yol tutuş problemi yaşayabilirsiniz. Ancak en büyük artısı tam anlamıyla bir hız performansı bisikleti. Zaten yarış bisikleti… Adı üstünde. Bu arada, bu demek değil ki bisikleti sadece asfaltta kullanabilirsiniz. Dikkatli bir sürüşle hafif bozuk zeminlerde de kullanmanız mümkün. Ama lastiklere dikkat, çünkü patlama ihtimali, bozuk yolda, bir MTB’ye (Mountain Bike) göre çok daha yüksek. Bu bisikletler, bisikletle ilk tanışacak olanlar için tercih edilen bir tür değil. Zaten herhangi bir bisikletçiye gittiğinizde, ilk kez bisiklet alacağım derseniz size bir yol/yarış bisikleti tavsiye etmez. Günübirlik turlar ve performans sürüşleri tercih edilen yol/yarış bisikletleriyle uzun süreli tura çıkmanız da alınası bir risk değil gibi. Ama işin bir adım ötesine geçtiğinizde bu bisikletlere ister istemez merak saracaksınızdır.

20161031_165225-01.jpeg

Yaklaşık 3,5 yıl kullandığım Carraro Sportive 227 Tur Bisikletim. Lapierre’i almadan önceki bisikletim buydu. Fiyat performans açısından piyasada bulabileceğiniz en iyi bisikletlerden birisi. Güncel fiyatı 1850 lira civarı.

Şehir/Tur Bisikletleri:
Hybrid bisiklet olarak da geçer bu bisikletlerin isimleri. Bir önceki bisikletim görselde de görebileceğiniz üzere böyle bir bisikletti. Bu bisikleti şehir içinde, gündelik sürüşlerde kullanabileceğiniz gibi birkaç güne yayılmış uzun planlı  turlarınızda da tercih edebilirsiniz. Özellikle şehir hayatına uyum sağlamış, son derece nitelikli bisikletler. Hybrid (Kırma) olmasının sebebi ise donanımından geliyor. Bu bisikletler yol bisikletleri ile MTB’lerin belli özelliklerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş. Örneğin lastikleri MTB kadar kalın, yol bisikleti kadar ince değil. Tercihen ön süspansiyonlu modelleri bozuk zeminde ilerlerken sarsıntıyı daha az hissetmenize yardımcı olur. Bu anlamda isminin hakkını veren bir bisiklet türü. Tabi ki bunlar da kendi içlerinde alt türlere ayrılıyor. Örneğin şehir bisikleti dendiğinde akla bir şey gelirken tur bisikleti dendiğinde farklı bir şey canlanıyor. Sayfayı görsellerle doldurmak istemediğimden tipik bir şehir bisikleti nasıl olura dair bir görsel paylaşmayacağım. Google görsellere “city bike yazarsanız ne demek istediğimi daha net göreceksinizdir. Gündelik hayatta, şehir içinde, kısa mesafeli performas sürüşlerinde bu bisiklet tipi işinizi görecektir.

549198MTB:
Mountain bike, yani dağ bisikleti: Dağ bisikletinin (kişisel bir yorum ama) bende hissettirdiği en önemli özellik kendimi diğer bisiklere göre daha güvende hissetmem. Çünkü kalın lastikleri yol tutuşunu güçlendiriyor. Islak ve kaygan zeminlerde bile çekinmeden (siz yine de biraz çekinin, temkinli olmakta fayda var) yaşayabileceğiniz bir sürüş keyfi veriyor size. Bu bisikletleri, diğer bisikletleri kullandığınız her yerde kullanabilirsiniz. Ama, örneğin pırıl pırıl asfalt zeminde bir yol bisikletine göre sizi daha fazla yorar, daha fazla enerji harcayarak daha az mesafe almanıza sebep olur. Bu yüzden genelde asfalt zeminde bisiklet kullananlar MTB değil yol bisikletini tercih ederler. Şehir içinde ise en az şehir/tur bisikletleri kadar yaygındırlar. Ancak ben yine de çok bozuk, pürüzlü yollarda kullanmayacaklar için MTB tavsiye etmiyorum. Dediğim gibi, bu işin önemli bir kısmını enerji tüketimi oluşturuyor ve düz yolda MTB kullanmak sanki performansı düşürüyor gibi geliyor bana. Kişisel fikrim.

dahon-train-tracks.jpgKatlanabilir Bisiklet:
Katlanabilir bisikletler bizim memlekette özellikle son yıllarda moda oldular. Laf aramızda ben bu bisikletle, bisiklet kullanıyor hissine kapılamıyorum maalesef. Yani bana o tadı vermiyor. Ama günümüzde şehir hayatının verdiği problemlerden tutun da ergonomik oluşu; metroda otobüste rahatça yanınıza alabileceğiniz şekilde katlanabilmesi gibi etmenler bu bisikletlerin tercih edilmesine sebep oluyorlar. Gündelik hayat için oldukça kullanışlı yani. Bir de muhafaza probleminiz varsa şayet, bisikleti evimde nerede saklayacağım gibi, bu bisiklet oldukça ideal. Ama fiyatları hiç de tipleri gibi küçük değil, buna dikkat. Normal bisikletler gibi bir fiyat aralığına sahipler. Bu tipte bisiklet almak isteyenlere Dahon ve Cern markalarını tavsiye ederim. Özellikle Dahon çok yaygın, gayet de güzel katlanabilir bisikletler üretiyorlar.

Farklı bisiklet türleri de mevcut. Hepsine tek tek değinmedim ama temel olarak bu bisikletler, piyasada en fazla görebileceğiniz bisiklet türlerinden. Örneğin koca lastikli Fat Bike’larla dağdan dağa uçabilirsiniz. Çok yaygın bir bisiklet türü değil, özellikle de bizim memlekette. Veya yarış bisikleti kadrosuna MTB lastiği takarsanız Cyclocross Bike olur ki bunun da kullanım alanı farklı. Demem o ki her kafaya, her bütçeye, her yola uygun bir bisiklet türü var. Yeter ki siz bisiklet sürmek isteyin. Şimdi birkaç sıkça sorulan soruya kısa cevaplar verip yazıyı sonlandırayım, zaten uzattım. Uzun yazılar okunmuyor, sıkılıyorsunuz. Biliyorum.

b8a19e60cc3e3d69629f17e522e34300

Bisikletimin Kadro Boyu ve Jant Boyu Önemli mi?
Bu nasıl soru? Tabi ki önemli. Hatta ikisi aynı anda önemli. Tıpkı ceket ya da tişörtler gibi bisikletlerin de medium, large gibi bedenleri var. Kadro boyları buna bağlı olarak değişiyor. 52, 54… vs. Daha küçükleri de var. Örneğin boyunuz 1.70 altı ise 54 kadro boyunca bir bisiklet almanız sizin için ufak bir problem teşkil edebilir. Ufak mı dedim? Pardon…

V Fren mi Disk Fren mi?
Ne istediğinize bağlı. Bilmeyenler için V fren dediğimiz, klasik pabuçlu frenler. Çocukken kullandığımız bisikletlerde de olan cinsten. Disk fren ise (ki hidrolik disk ve mekanik disk diye ikiye ayrılıyor. Hidrolik çok daha yaygın.) motosikletlerde, hatta otomobillerde de teknik olarak kullanılan cinsten. Disk fren, V frene göre daha daha çabuk kavrar, daha kısa mesafede durur. V fren janttan kavrarken, disk fren göbekten kavradığı için akort bozulmalarından etkilenmez.  V fren, disk frene göre daha hafiftir. Dolayısıyla bisikletinizin de daha hafif olmasına yardımcı olur. (Bisiklette hafiflik inanılmaz önemli bu arada. İnsanlar 100 gram daha hafif olacak diye bir sürü para verip parça değiştirebiliyor.) Disk frenin dezavantajı, bakımı. Olası bir hasar durumunda kendi başınıza onarmanız zor olabilir, bir bilene danışmanız lazım. Ama V fren öyle değil. En kötü ihtimalle teli koparsa veya pabuç eskirse değişirsiniz olur biter. Ben ikisini de kullandım. Disk fren daha havalı görünmesine rağmen özellikle yol bisiklerine bakarsanız, çok üst düzey olanlarında bile V fren kullanıldığını fark edersiniz. Burada işte hafiflik devreye giriyor. Şehir içi kullanımlarında disk frenin çok da gereği. Ki ben disk frenli bir bisikletten V frenli bir bisiklete döndüm. Tercih sizin.

7ea270cb8a6ea89f64accdb4a7b96488

Bisiklette Marka Önemli mi?
Bisiklette markadan ziyade donanım önemli. Bu tabi marka ile paralel giden bir şey ancak her pahalı bisiklet, o fiyatı eder diye de bir şey yok. Örneğin kendi eski bisikletim olan Carraro Sportive 227’den bahsedeyim. Carraro TL üzerinden satılan bir bisiklet. Türkiye’de üretiliyor. En büyük artısı arka değiştirici (vites attırıcı) Deore (Shimano’nun bir modeli, vites takımlarında da en yaygın marka takdir edersiniz ki Shimano’da. Deore, Altus, Acera vs. gibi modelleri, özellikle tur bisikletlerinde yaygın kullanılan modeller.) ön değiştici Altus’tu. Bu donanıma sahip Euro üzerinden satılan herhangi bir muadil bisikleti Carraro’dan çok daha yüksek bir fiyata alma ihtimaliniz çok yüksek. Ancak tek unsur vites takımı ve değiştiriciler değil tabi. Kadro kalitesinden tutun da jantlar, lastikler, gidon, sele vs. gibi pek çok öğe bisikletin karakterini ve fiyatını belirleyen unsurlar. Ama markadan ziyade donanım odaklı gitmenizi tavsiye ederim. Bianchi alayım ya da Lapierre alayım değil de, kadrom şöyle olsun, şu takımlar olsun gibi tercihlerle yola çıkmanızı tavsiye ederim.

Süspansiyon (Amortisör) Gerekli mi?
Nerede kullanacağına bağlı olarak bu soru da değişir. Örneğin düz, temiz yolda süspansiyon enerjinizi fazladan emer. Daha rahat değil, aksine sizi rahatsız eder. Bu yüzden düz maşalı bisikletler temiz yollarda daha ideal. Öte yandan hafif bozuk yollarda süspansiyon işinizi görebilir. Bana sorarsanız şehir hayatı için çok fazla gerekli değil. Tercih sizin.

0d8e37074546bb9a7e21c9600d678465

Çok güzel bir illüstrasyon ama siz yine de bisiklet kullanırken telefonunuzu bir kenarda bırakın…

Peki ya güvenlik…
Güvenlik her şeyden önemli. Ne olursa olsun, kendinize ne kadar güvenirseniz güvenin kesinlikle kasksız yola çıkmayın. O hiçbir halta yaramadığını sandığınız kask, hayatınızı kurtarabilir. Vücudunuzdaki en önemli bölge kafanız. Kafatası kırıkları kolay müdahale edilemeyen, ölümcül hasarlara sebep olabilen durumlardır. Aşırı hız yapmayın, kasksız yola çıkmayın. Araçlar kadar yayalar da tehlike oluşturabiliyor. İki kere dikkatli olmanız gerek bu yüzden. Maalesef ülkemizde bisiklet yolları yeterince yaygın olmadığı gibi olanlar da efektif kullanılamıyor. Halkımız da bisiklete karşı çok duyarsız ve bilinçsiz. Ama insanlara bisikleti anlatarak işe başlayabiliriz. Denemeye değer.

*

Bisikletle ilgili sorular bitmez mutlaka. Sorusu olanlara mutlaka yardımcı olmaya çalışırım. Pek çok arkadaşımı bisiklet sahibi yaptım, mutluyum. İlgilenen olursa yardımcı olmak çok isterim. Burada yazdıklarım temel bir iki bilgi. Bunun haricinde Youtube üzerinde güzel kanallar var. Ayrıca bisikletforum.com mutlaka uğramanız gereken bir yer. Aradığınız hemen her şey orada mevcut. Twitter’da Bisikletli Ulaşım Platformu’nu takip edin derim. Piyasada nitelikli bisiklet dergileri var. Pedal gibi, Cyclist gibi… Onlara da bakabilirsiniz. Şimdilik benden bu kadar. Unutmayın: Bisiklet varsa, problem yok.

ad0e2c0ba952c67e1ca4cf8cbecc5b11

 

 


Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

 

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi

Kent İnsanının Yeni Haritası: Tekme Tokatlı Şehir Rehberi *

Mevsim Yenice’yi 2015’te aldığı altKitap öykü ödülünden ve iki yıl üst üste farklı dosyalarla katıldığı ve ikisinde de dikkate değer görüldüğü Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nden tanıyor olabilirsiniz. Ödülleri bir kenara bırakırsak –ki benim için bir şey ifade etmiyorlar- özellikle son zamanlarda farklı dergilerde sık sık öyküleri yayımlanan bir isim Mevsim Yenice. Bu anlamda bakarsak öyküde oldukça üretken ve kendini yenilemeye çalışan bir isim olduğunu söyleyebiliriz onun. Bu üretkenliği nihayet edebiyat dergilerinin sınırlarını aşarak kitaplaştı. İlk öykü kitabı “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi” yakın zamanda Everest Yayınları’ndan çıktı.

Tekme Tokatlı Şehir Rehberi toplamda on bir öyküden oluşuyor. Bir ilk kitap için ideal sayılabilecek bir sayı. İlk kitaplar her zaman bir riski de beraberinde taşır maalesef. Hele de ismi çok fazla bilinmeyen bir yazarsa kitabı çıkan, okurun öykülere temkinli yaklaşması ve daha ikinci öyküden kitabı bir kenara bırakması zaman zaman muhtemel olabiliyor. Mevsim’in avantajı, isminin sık sık öykü dergilerinde görünmesi. Ama ne yazık ki edebiyat dergilerine sınırlı sayıda ilgi duyan bir okur kitlesi var Türkiye’de ve belki pek çok başka genç öykücü gibi Mevsim’in de gözden kaçmış olması muhtemel. Her neyse… Bu mesele belki bir başka yazının konusu olabilir. Mevsim’in kitabına dönersek, belki en sonda söylenmesi gerekeni en başta söyleyeceğim, mutlaka zaman ayırılması ve şans verilmesi gereken bir kitap Tekme Tokatlı Şehir Rehberi. Hatta bir adım ileriye gidip, bir ilk kitap için gayet başarılı ve iddialı olduğunu söyleyebilirim.

Mevsim’in öykülerini genel çerçevede tanımlamak gerekseydi herhalde onlara ‘kentli öyküler’ derdim. Kentli öyküler çünkü gerek öykülerin yapısal bütünlüğü gerekse karakterlerin kurgusal dünyası son derece modern bir çizgide. ‘Kalabalıklar içerisinde yalnız bireylerin hikayeleri’ gibi klişe bir tanıma kaçmak istemem ama yine de Mevsim’in öykülerinde sık sık bu modern birey tipine denk gelmek mümkün. İşte, bu modern dünyanın içerisindeki bireylerin birbirleriyle ilişkilerinin büyük ölçüde kent dili ile kurulduğu bir atmosferi var öykülerin. Bu ilişkiler kimi zaman dede-torun, kimi zaman karı-koca, kimi zaman baba-oğul, kimi zamansa arkadaş ilişkileri oluyor. Dikkatimi çeken ana noktalardan birisi, öykülerin temel kurgusunda iki ana karakter olduğu ve hikayelerin büyük ölçüde bu iki ana karakter üzerinden şekillendiği yönünde. Hikayelerde başka karakterler de yok değil tabi ki ancak öykülerin genel çerçevede lokomotifini oluşturan bu ikili ilişkiler oluyor. Zaman zaman tekrara kaçıyormuş gibi görünse de öykülerdeki karakterlerin değişkenliği hem kurguya hem de dile yansıyor ve metin, tekrara kaçıyormuş yanılgısından hemen kurtarıyor okuru.

Mevsim’in öykülerinin bir başka dikkat çekici noktası da diyalog. Uzun bir süredir Türkçe öyküde diyalog probleminin olup olmadığı bazı eleştirmenlerce konuşulmuştur. Öyküde illa da diyalog olmalı mı meselesi bu problemin ana vurgusu olarak bir köşede kalsın. Mevsim’in öykülerinde ise diyaloglara sık sık denk geliyoruz. Bu da okuru düz bir anlatının içinde hapsolmaktan kurtarıyor muhakkak. Diyalogların kuruluş biçimi ise son derece akıcı. Okuru yormayan, zihni tırmalamayan ve karakterlerin ruh hallerine çoğu zaman son derece uygun bir üslupla verilen bu diyaloglar öykülerin çıtasını bir tık yukarıya taşıyor bana kalırsa. Üslubun temel öğesi ise tabi ki sadece diyaloglar değil. Tadında ve aşırıya kaçmayan betimlemeler öyküleri zenginleştiriyor. Öykü gibi dar alanda kısa paslaşmayı zorunlu kılan bir türde betimlemenin dozunu tutturmak pek de kolay değildir diye düşünüyorum. Mevsim’in öyküleri ise büyük ölçüde bu dozu tutturuyor. Belki zaman zaman betimlemelerin zayıf kaldığı, anlatımın az da olsa sekteye uğradığı noktalar olduğu düşünülebilir ancak bu durum metnin genel bütünlüğüne zarar vermiyor ve akıcı üslubun da etkisiyle bir çırpıda öykünün son cümlesinde buluyor okur kendisini.

Baştan beri akıcı olduğunu vurguladığım Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’nin üslubuna yalın bir dil de eşlik ediyor. Belki de bu yalın dil sayesinde diyaloglar daha sağlam, karakterler daha dik ve kurgu daha net duruyor. Gereksiz ayrıntılarla boğulmayan öyküler sadece kendi meselesine odaklanıyor. Başta da söylediğim gibi bu mesele büyük ölçüde modern insanının hikayesi. Olabildiğince yalın bir dille kurulan bu hikayelerin en güzel yanlarından biri ise yine aşırıya kaçmayan, okuru yormayan bir humora sahip olması. Belki son derece kişisel bir yorum olacak ama eklemem gerek; özellikle son birkaç yılda genç öykücülerin bazılarında, belki birtakım çevrelerde, ortaya çıkan vıcık vıcık bir mizah anlayışı var. Öyküde komiklik yapmak, sırf komik olsun diye gereksiz dil oyunlarına başvurmak başka bir şeydir; anlattığın hikayenin kendi içerisinde komik olması ise başka bir şey. Örneğin Mevsim’in Açık Arttırma adlı öyküsü, “Rahmetli dedem kendini Freud sanırdı.” cümlesi ile başlıyor ve kendini Freud sanan bu adamla torunu arasında geçen trajikomik hikaye anlatılıyor. Bu öykü aslında büyük bir komikliğin üzerine kurulmuş değil ama yazar zaman zaman dede ile torun arasında geçen hikayeyi öyle trajik anlatıyor ki okurun bu acıklı duruma gülümsemesi içten bile olmuyor. Öykünün bir yerinde dedesi için “İnsan bunamamak için, elden ayaktan düşmemek için kendini tutar mı? Dedem tuttu. Gözlerimle gördüm.” diyen Ahmetcan’ın bu cümlesi, bahsettiğim ‘dozunda mizah’ın rengini gösteren örneklerden sadece biri belki de.

Uzatmayalım. Gözden kaçırma ihtimalimin olduğu pek çok nokta ile birlikte Mevsim Yenice’nin Tekme Tokatlı Şehir Rehberi adlı ilk öykü kitabı, üzerinde epeyce çalışılmış bir ilk kitap izlenimi veriyor. Umuyorum ki hak ettiği değeri görür. Gerek özellikle üzerinde durduğum diyalog zenginliği, gerek dozu iyi ayarlanmış betimlemeler ve humor ile birleşen akıcı anlatımı, Mevsim’in öykülerini ortalama öykü çizgisinin üzerine taşıyor bana kalırsa ve çok da yabancısı olmadığımız modern kent insanının yaşamından başka başka ve şahsına münhasır kesitler sunuyor okura. Gerisi ilk kitaplardan korkmayan cesur okurlara kalmış…

____________________________
* Bu yazı, 13 Nisan 2017 tarihli Star Gazetesi’nin kitap eki olan Star Kitap‘ta yayımlanmıştır. Yazının gazetede (bir hayli kısaltılarak) yayımlanan hali aşağıdaki gibidir.

Tekme Tokatlı Star 1Tekme Tokatlı Star 2

 


Alıntı Defterim: Albert Einstein – Dünyamıza Bakış

Albert_Einstein

Bana öyle geliyor ki, toplumun sınıfları arasındaki ayrılıklar haksız ve yersizdir; bu ayrılıklar, aslında, zorbalığa dayanmaktadır. Ayrıca şuna da inanıyorum ki, sade ve kendi halinde bir yaşayış, beden ve kafa bakımından herkes için daha iyidir.

*

İnsanın filozofik anlamdaki özgürlüğüne hiç de inanmıyorum.

*

Schopenhauer’in «Bir insan istediğini yapar ama, istediğini istiyemez» sözü ta gençliğimde içime işlemiş ve gerek kendi hayatımdaki gerek başkalarının hayatındaki sıkıntılar karşısında sürekli bir avunma, tükenmez bir sabır ve hoşgörü kaynağı olmuştur. Bu düşünce, insanın kolayca elini kolunu bağlayan sorumluluk duygusunu yumuşatır, gerek kendimizi gerek başkalarını gereğinden çok ciddiye almamızı önler; humur’a (gülen düşünceye ) yer veren bir hayat görüşüne götürür bizi.

*

[…] rahatlık ve mutluluğa, hiç bir zaman birer amaç gözüyle bakmadım.

*

Yolumu aydınlatan, bana durmadan yaşama sevinci ve cesareti veren ülküler, İYİLİK, GÜZELLİK ve DOĞRULUK olmuştur.

*

Ben tek başına düşünen bir insanım, dar anlamıyla hiç bir zaman bütün yüreğimle ne devlete bağlı kalmışımdır, ne ana yurda, ne dostlar çevresine, ne de aileye.

*

Herkes saygı görmeli ama, hiç kimseye tapılmamalıdır.

*

Hayatın sırlarıyla karşı karşıya gelmek, korku ile de karışarak dinleri yaratmıştır. Ulaşamayacağımız bir şeylerin var olduğunu bilmek, ancak en ilkel bir biçimde anlayabileceğimiz en derin aklın ve en parlak güzelliğin belirtilerini görmek, bu bilgi ve bu gerçek dindarlığın tâ kendisidir, işte bu anlamda, ve yalnız bu anlamda, derinden dindar olan insanlara katılıyorum. Kendi yarattıklarını cezalandıran ya da ödüllendiren, biz insanlarınkine benzer istekleri olan bir Tanrıyı benim aklım almaz.

*

Bir insanın gerçek değeri, her şeyden önce, kendinden kurtulmayı, ne ölçüde ve ne yolda başardığına bakılarak anlaşılır.

*

[…] ilkel insanda dinsel düşünceleri yaratan korkudur her şeyden önce: Açlık korkusu, vahşi hayvan, hastalık, ölüm korkusu. Varlığın o döneminde, olayların nedenleri arasındaki ilişkileri anlamaya gücü yetmeyen insan kafası az çok bize benzer varlıklar uydurmuş ve korkuları olayları onların isteklerine ve eylemlerine bağlamıştır.

*

Hiç bir belli Tanrı düşüncesine ve hiç bir Tanrıbilime götürmeyen kozmik din duygusu insandan insana nasıl geçebilir? Bence bu duyguyu, ona yatkın olanlarda uyandırmak ve diri tutmak, sanatla bilimin en önemli görevidir.

*

İnsan bütün öbür canlılar gibi yaradılıştan gevşektir. Onu uyaran, dürtükliyen olmazsa, hemen hiç düşünmez, törelerine ve alışkanlıklarına uyarak bir otomat gibi yaşar.

*

Zamanımızın bu yargısı bir yana, ödevimiz ulu ve dayanıklı varlıklarımız arasında hayata değer veren ne varsa onları korumak ve çocuklarımıza atalarımızdan aldığımız kültür mirasını daha arı ve daha zengin olarak aktarmaktır.

*

[…] teknoloji, ya da uygulamalı bilim, insanlığı son derece ciddi bir takım sorunlarla karşı karşıya getirmiştir, insanlığın yaşaması, bu sorunların yararlı bir yoldan çözümlenmesine bağlıdır. Yapılacak şey, yeni bir takım toplumsal kurumlar ve gelenekler yaratmaktır. Öyle kurumlar ki, onlar olmadıkça, yeni âletler, ister istemez insanlığın başına belâların en büyüğünü açabilir.

*

Citizen-Einstein 1940

Albert Einstein 1940’da ABD vatandaşlığını resmen kabul ederken.

Yeryüzündeki koşulların düzelmesi salt bilimsel buluşlardan çok insan geleneklerinin ve ülkülerinin gerçekleşmesine bağlıdır. Ahlâklı bir yaşama düzeninin gelişmesi bakımından Konfüçyüs’ün, Buddha’nın, İsa’nın ve Gandhi’nin yaptıkları, bilimin, herhangi bir zamanda yapabileceğinden çok daha önemlidir bence.

*

Yaşantılarımıza, çabalarımıza bakarsak, neredeyse bütün davranışlarımızın, isteklerimizin, başka insanların varlığıyla bağlı olduğunu görürüz. Bütün tabiatımızın, toplumsal hayvanlara benzediğini anlarız. Başkalarının yetiştirdiğini yiyip, başkalarının diktiğini giyip, başkalarının yaptığı evlerde oturuyoruz. Bilgimizin ve inançlarımızın büyük bir kısmı, bize başkalarının yarattığı bir dil aracılığıyla gene başkaları tarafından verilmiştir. Dil olmasaydı, akıl gücümüz, gelişmiş hayvanlarla kıyaslandığında çok düşük kalırdı; bu yüzden şunu kabul edelim ki, hayvanlara karşı üstünlüğümüzü bir toplum içinde yaşamamıza borçluyuz. Birey doğumundan beri tekbaşına bırakılırsa, duyularında ve duygularında aklımızın alamayacağı kadar ilkel ve hayvanımsı kalır. Birey ne ise odur, varlığından gelme büyük bir erdemliği yoktur onun, besbelli. Maddi ve mânevi varlığı beşikten mezara giden büyük bir insan toplumunun bir parçasıdır o.

*

Koyun sürüsü gibi kitleler, iki hafta içinde gazeteler tarafından öylesine bir heyecan ve telâşa düşürülebilirler ki, bu insanlar başta bulunan bu işlerle ilgili bir kaç partinin değersiz amaçları uğruna ölmek ve öldürmek için üniformaları geçiriverirler sırtlarına.

*

İnsana yiyecek içeceğini, giyeceğini, oturacağı yeri, çalışma araçlarını, konuştuğu dili, düşünce biçimlerini ve, büyük ölçüde, özünü sağlayan «toplum»dur. İnsanın hayatı, şu küçük «toplum» sözcüğünün arkasında saklı olan geçmişteki ve bugünkü milyonlarca insanın çabası ve yeteneğiyle yaşanır duruma gelmiştir.

*

İnsan, kendini topluma adayarak, kısa ve tehlikelerle dolu hayatta bir anlam bulabilir ancak.

*

Ahlakdışı bir eylemin ne olduğunu kişinin bireysel yargısı ve vicdanı belirler.

*

Uzun süren hayatım boyunca bütün gücümle elle tutulabilir gerçekliğin yapısını anlamaya çalıştım. İnsanların daha varlıklı olmaları yolunda, haksızlığa ve baskıya karşı, ya da geleneksel insan bağlarının düzelmesi için düzenli bir çaba göstermedim. Yaptığım sadece şuydu: Uzun aralıklarla, susmanın bir suçu paylaşmak ya da yüklenmek olacağı toplumsal çıkmazlar ve mutsuzluklar karşısında açıkça ne düşündüğümü bildirdim.

*

Amerikalıların toplumsal görüşünde karanlık bir nokta var. Eşitlik duyguları ve insan onuruna olan saygıları, özel olarak beyaz renkli insanlarla sınırlanmıştır. Bu sonuncuların bazılarına karşı bir takım ön yargıları bile var. Bir yahudi olarak bunların tamamiyle farkındayım. Ama, bunlar «beyaz» ların kara renkli kendi yurttaşlarına, özellikle Zencilere karşı olan tutumları yanında önemsiz kalmaktadır. Kendimi bir Amerikalı saydığım ölçüde bu durum üzüntümü arttırıyor. Düşüncemi apaçık söyleyerek suç ortaklığı duygusundan kurtulabilirim ancak.

*

İnsanın yaptığını başkalarına beğendirme isteği toplumun bağlayıcı güçlerinin en önemlilerinden biridir. Ancak, bir duygular karmaşığı olan bu isteğin içinde yapıcı ve yıkıcı güçler içi içe girmiştir. Beğenilme, görülme isteği sağlam, temiz bir itkidir, ama başkasından, okul arkadaşından daha iyi, daha güçlü, daha akıllı olarak tanınmak isteği insanı kolayca aşırı bir benciliğe düşürebilir, ki bu da hem kendisine hem de topluluğa zararlı olabilir.

*

Eğitim, okulda öğrenilen herşeyi unuttuktan sonra geriye kalan şeydir.

*

Okullar genç insanlara eleştirsel bir kafa ve toplum bilincine varmış bir tutum verebiliyorlarsa, gerekeni yapmış olurlar.

*

dunyanin-en-buyuk-bilim-insanlarindan-olan-albert-einstein-hakkinda-daha-once-duymadiginiz-15-bilgi-a607c1

The Sun, 18 Nisan 1955 tarihli sayısında Einstein’ın ölümüne bu şekilde yer verdi.

[…] her yurttaşın, ülkesindeki anayasa haklarım savunma konusundaki sorumluluğu eşit ölçüdedir. En geniş anlamı ile «aydın»ın ise daha büyük bir sorumluluğu vardır, çünkü belli bir eğitim görmüş olması yüzünden aydının kamu oyunu etkilemesi daha kolaydır. Bu da bizi zorba bir yönetime sürüklemek isteyenlerin aydınları ürkütmek ve susturmak için neden bu kadar çırpındıklarını açıklıyor.

*

İnsana bir uzmanlık öğretmek yetmez. Bununla insan, doğrusunu isterseniz, işe yarar bir makine olur ama, tam, eksiksiz bir kişilik kazanamaz. Elde edilmeye değer bir şeye coşkunlukla yönelmesi gerekir onun. Bir güzellik ve ahlâkça iyilik duygusu edinmelidir. Yoksa, insan uzmanca bilgileriyle, dengeli bir biçimde gelişmiş bir insandan çok, iyi eğitilmiş bir köpeğe benzer. Komşusu ve topluluk karşısında bir tutumu olabilmesi için, insanların dürtülerini, özlemlerini ve acılarını anlamaya çalışması gerekir.

*

[…] her çağın insanı kendisi için «doğru» olanı bulmaya çalışmak zorundadır…

*

Dindar barışsever dedikleri insanlardan değilim. Üstelik, kılını bile kıpırdatmadan kesilip biçilmektense savaşmayı daha doğru buluyorum. Hitler Almanya’sında da tutulacak tek yol buydu. Tek yanlı bir silâhsızlanmayı da savunmuyorum. Benim önerdiğim yol uluslarüstü bir denetlemeye dayanan silâhlı barış düşüncesidir.

*

Her hükümet özü bakımından bir kötülük taşır kendinde. Yani soysuzlaşarak zorbalığa kaymaya elverişlidir.

*

Yılların ağırlığı ile beli bükülen birine, ne de olsa, bir kurtuluş gibi gelecektir ölüm; yaşlandığım, ölümü artık ödenmesi gereken eski bir borç olarak gördüğüm için derinden duyuyorum bunu. Ama gene de bu ödeşmeyi geciktirmek için elinden geleni yapıyor insan. Doğanın bizimle oynadığı oyun böyle işte.

dünyamıza bakış


Karısını Şapka Sanan Adam Giderken

Oliver Sacks

Oliver Sacks, belki de hepimizin en çok bildiği kitabıyla tanındı önce: Karısını Şapka Sanan Adam. Lise yıllarımda bir arkadaşımın, Sacks’ın “Sesleri Görmek” kitabını, biraz da adından etkilenerek aldığını ve sonrasında büyük bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık yaşadığını hatırlıyorum. Sanırım ben de lise yıllarımda okudum Karısını Şapka Sanan Adam’ı. Yer yer heyecanlandığım bir kitap olmuştu çünkü Sacks’ın temel meselesi zihinle, insan beyniyle ilgiliydi. Zihnimiz var olduğu sürece gerçek varlığımızın sürdüğünü düşünürsek, Sacks’a neden ilgi duyduğum anlaşılabilir gibi geliyor bana. Hâlâ yazdığım bazı öykülerde bellek meselesini bir şekilde sıcak tutuyor olmamın sebebi de yine aynıdır muhtemelen.

Yapı Kredi Yayınları, yazarın ölmeden hemen önce kaleme aldığı dört metni birleştirip sürdü piyasaya: Benim Periyodik Tablom. İçindeki fotoğrafları, ara başlıkları ve önsözü saymazsak sanırım 20-25 sayfalık bir metin çıkar ortaya. Ancak bu metinlerin önemi kısalığı ya da uzunluğunda değil, Oliver Sacks’ın, bir bilim adamının, ölmeden hemen önce metinleri kaleme alması. Bu neden önemli? Çünkü Sacks, sıradan insanlar gibi (sıradan insan da kim?) bakmıyor ölüme. Öleceğinin, ne kadar zamanının kaldığının, tedavisinin artık mümkün olmadığının ve son aylarını nasıl geçirmesi gerektiğinin son derece farkında. Bu kısacık metinler, Sacks’ın ölümle yüzleşmesi aslında biraz da. Öyle olmasaydı seksen yaşında bir adamın, “Seksen! İnanılır gibi değil. Çoğu zaman hayatın daha yeni başlamak üzere olduğunu hissediyorum,” cümlesini yorumlamak epeyce zor olabilirdi. Birkaç satır sonra kurduğu bir başka cümle de Sacks’ın, ölümün ne derece farkında olduğunun da göstergesi aslında: “Boşa harcadığım (ve halen harcamakta olduğum) onca zamana üzülüyorum. […] Hayatımı tamamlamaya çalışmam gerektiğini hissediyorum, ‘bir hayatı tamamlamak’ ne demekse artık.”

benim-peridoyik-tablom

Freud’dan esinle ele aldığı iki kavramın sürekli altını çiziyor Sacks: Sevmek ve çalışmak. Öyle bir çalışma tutkusu ki ondaki, ölüm anında bile masa başında olmak istiyor: “Ölüm, vakti geldiğinde, umarım beni çalışma esnasında bulur.” 

Sekseninci yaşına geldiğinde, geriye baktığında yaşadıklarını şükranla hatırlıyor Oliver Sacks. Yazdığı kitaplar, edindiği dostlar, hastaları, yani hayatının bütün bir birikimi, onun nazarında büyük birer kazanım. Bu yüzden ölümden sonraya inanmasa da ölüme gülerek gidiyor. Tek istediği, daha doğrusu umduğu, ölümünden sonra da kitaplarıyla ve çalışmalarıyla başkaları tarafından hatırlanmak ve başkalarına faydalı olmayı sürdürmek. Dünyayla ve insanlarla kurduğu bağı da bu çerçevede değerlendiriyor Sacks. Gözüm arkada değil derken neler yaşadığının farkında ve geleceğe dair olan inancını ölüme giderken bile taşımaya devam ediyor. Son cümlesinde bile insan olmanın ne denli büyük bir hediye olduğunu hatırlıyor ve bir ömrü dolu dolu yaşamanın da tabi: “Her şeyden önemlisi, bu güzelim gezegende duyarlı bir varlık, düşünen bir hayvan olarak bulundum ve bu başlı başına müthiş bir ayrıcalık ve serüvendi.”

Ölümünün üzerinden henüz iki yıl bile geçmedi. Ama belli ki yazdıklarıyla yaşamaya devam edecek Oliver Sacks, tam da umduğu gibi. Ve bizim, ondan öğreneceğimiz pek çok şey olabilir hâlâ. Sevmek, çalışmak ve en önemlisi insanca yaşamak gibi.


2016’dan Aklımda Kalan Şeyler

Geçen yılın son günü olan 31 Aralık 2015’te de buna benzer bir liste yapmış ve 2015 yılından aklımda kalan birkaç şeyi not almıştım buralara. Geçen yılın listesine ulaşmak isterseniz tam olarak ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu yıl da benzer bir liste yapayım, hem 2016’nın tüm memlekete sirayet eden o karanlık ruhundan ziyade aklımda kalan güzel şeyleri paylaşayım, hem de kendimce bir “geleneksel liste” modu oluşturayım dedim. Bu arada bunlar yine benim 2016 içerisinde karşılaştığım şeyler. Tamamının yayın yılı 2016 olmayabilir. Onu söylemiş olayım bir daha. Her neyse… Bakalım bu yıl neler kalmış aklımda. Bu satırları yazarken gerçekten aklımda neler kaldığını hatırlamıyorum desem…

1-Öykü:
2016’da sanki bir önceki yıla göre daha az öykü yazıldı, daha az öykü kitabı çıktı gibime geldi. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi ki. Belki de ben eskisi kadar iyi takip edemiyorum. Bu yıl da yine epeyce öykü okudum aslında. Bazıları ne yazık ki henüz kitabını çıkaramamış öykücülerin öyküleri. Gerçekten dergilerde iyi öyküler var, takip etmeye çalışın derim. Benim öykü dünyasından aklımda kalan dört öykü kitabı (yerli) şöyle oldu: Banu Özyürek – “Bir Günü Bitirme Sanatı” (Raskol’un Baltası), Ferhat Özkan – “Yoksunlar” (YKY), Güray Süngü – “Vicdan Sızlar” (İz), Mustafa Orman – “Derdin İncinmesin” (Everest).

desktop2

Dört öykücünün de temel ortak noktası, farklı farklı da olsa bir meseleleri olması.

Hepsinden tek tek bahsedip laf kalabalığı yapmak ve yazıyı sonsuza uzayan bir köprü gibi uzatmak istemiyorum ama hepsinin bence ortak bir yanı var bu kitapların. Her şeyden önce benim çok önemsediğim bir şey: Öykülerin, anlattıkları hikayenin bir meselesi var. Hepsi kendine bir dert edinmiş. Bunlar farklı farklı dertler olmasına rağmen, dili kullanma biçimlerinin özgünlüğü, bir bakıma kendi öykü geleneklerini kurduklarının da göstergesi. Aşırıya kaçmayan, çok ince bir mizah da bu öykü kitaplarının önemli ortak noktalarından biri. Okurun gözüne sokmadıkları konularla, gereksiz laf kalabalığı ve betimlemelerle bir yığıntı oluşturmamalarıyla ve komik olmaya çalışmayan hallerine rağmen zaman zaman tebessüm ettirebilmeleriyle bu dört öykü kitabı sanırım en çok aklımda kalan kitaplar oldu. Bu arada artık beğenmediğim öykü kitaplarını yarıda bırakıyorum. Zamanım yok. Bu yıl epeyce öykü kitabı yarıda bıraktım sanırım. Onları buraya yazmıyorum tabi.

Bu arada Ferhat Özkan ile yaptığım ve Öykülem’de çıkan bir röportaja ŞURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz. Mustafa Orman’la yaptığım ve K24’te yayınlanan bir başka röportaja da yine ŞURADAN ulaşmanız mümkün.

2-Roman:
Evet, gerçekten artık çok fazla roman okumuyorum sanırım. Bu yıl, daha önce okumadığım iki usta isim ile tanıştım ve tadı damağımda kalan iki roman okudum. Biri, Luigi Pirandello -“Biri, Hiçbiri Binlercesi” (Alfa) ve diğeri Péter Esterházy –  “Basit Bir Hikaye Virgül Yüz Sayfa” (Everest).

2016-romanlar

İyi metinler, popüler edebiyat ürünleri arasında kaybolup gidiyor. Bu iki roman da o kaybolma ihtimali olan kitaplardan. Kaybolmadan okuyun..

Pirandello bir klasik. Ben çok geç okudum ve bu kadar geç kalışıma üzüldüm açıkçası. Son derece akıcı dili ve adeta insana kendi varlığını yine kendisi üzerinden bir okuma sunma denemesi ile Biri, Hiçbiri, Binlercesi beni son derece etkileyen bir roman oldu. Romandan altını çizdiğim birkaç satırı twitterda paylaşmıştım. ŞURAYA TIKLAYARAK birkaç pasaj okumanız mümkün olacak romandan. Esterházy, yakın zamanda (Temmuz 2016) ölen bir yazar. Uzun zamandır yine Everest’ten çıkan bir başka kitabını elimde tutuyorum ama okumaya fırsatım olmadı. Bu roman her şeyden önce teknik olarak çok başarılı. Kurguya getirdiği bakış açısı, romanın çıtasını yükseltmeye yetmiş aslında. Maddeler halinde yazılan roman, sağır bir aktarıcı tarafından etrafında olan bitenin bize gösterilmesiyle ilerliyor. Maddeyi ve metafiziği de zaman zaman sorgulatan roman, gerek anlatım biçimi gerekse anlattığı şey itibariyle zaman ayırmaya değer.

3-Biyografi:
Geçen yıl koymadığım bir başlığa bu yıl yer vermek istedim. Çünkü çok sağlam iki ismin otobiyografisini okudum. Bunlardan birisi zaten önceki yıllarda okumaya başladığım ve 2016 yazında beşlemenin son kitabının da piyasaya çıkmasıyla tamamladığım Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi. Serinin son kitabı “Çocuk” (Sel). Bir diğer kitap ise G. Papini’den “Bitik Adam” (MonoKL).

otobiypgrafi-2016_

Thomas Bernhard’ın otobiyografi serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yeni baskıları Sel Yayınları tarafından çıktı. Bitik Adam, MonoKL Edebiyat’ın bastığı en iyi kitaplardan biri.

Bernhard’ın çocukluğundan başlayıp hayatını anlattığı ve sonrasında yine başladığı yere döndüğü yaşam hikayesi, onun diğer metinlerine ışık tutması bakımından da önemli bana kalırsa. Bernhard’ın huysuzluğu, huzursuzluğu, öfkesi, kırgınlığı ve hayata karşı hissettiği her şey bu satırlar arasında var.  Papini, öyküleri ile önemli takipçiler edinmiş kült bir yazar. Hatta İtalyan edebiyatının en önemli isimlerinden biri bile sayılabilir. Onun hayatı, Bernhard’a göre zaman zaman daha dışa açık, çeşitli siyasi hareketlerin peşinden koşma şeklinde devam etmiş. Ama nihayetinde yaşlılık zamanlarında döndüğü yer, kendini sorgulaması ve acaba bunca yaşadığım boşuna mıydı gibi bir fikir etrafında kafasındaki onlarca soruyu kağıda dökmesi olmuş. Bernhard’ın bendeki yeri ayrı. Ama Papini’nin hayat hikayesi de kesinlikle ufuk açacak ayrıntılar taşıyor.

4- Film:
Bu yıl epeyce film izledim sanırım. Çoğu harika filmlerdi. Twitter üzerinden zaman zaman izlediğim filmleri hem kendime not olsun hem de belki birileri izler beğenir diye paylaşıyorum. Konularını falan yazıp tadını kaçırmayayım, belki burayı da görüp izleyenler olur. Afişlerini şöylece bırakıp geçeceğim o yüzden 2016’da izlediğim üç filmin. Üçü de başka başka güzellikte filmlerdi.

“American Pastoral”, P. Roth’un aynı adlı eserinden perdeye aktarılmış. Son derece çarpıcı bir film. Mikro düzeyde bir aile çatışması anlatılırken, büyük resimde Amerika tarihinden önemli bir kesit sunuluyor. “Chant D’Hiver” bu yıl izlediğim en sıra dışı filmlerden biriydi. Teknik olarak epeyce beğendiğim bu filmin tanıtım metninde şiirsel bir sosyopolitik taşlama olduğu yazılı. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor sanırım. “Rams”, İzlanda’nın soğuğu ekranda akıp giderken içinizi ısıtacak bir film. Afişte gördüğünüz üzere bu filmin en önemli karakterlerini koyunlar oluşturuyor. Bir yandan da bir abi-kardeş çatışması var. İskandinav sinemasını sevenler için ilaç gibi bir film desem yeridir.

5-Tiyatro Oyunu:
jokonun_dogum_gunuTam da 2016 doğru düzgün oyun izleyemeden geçti gitti dediğim bir anda, Aralık ayının son günlerinde Joko’nun Doğum Günü imdada yetişti. Sadece 2016 yılı için değil, kendi kişisel tiyatro seyir tarihim içinde de izlediğim en iyi oyunlardan birisi. Oyunda ne mi var? Sınıf çatışması var. Seçkinler-halk çatışması var. Yabancılaşma var. Bütün cast harika ama ben Joko rolündeki Tolga İskit’e özellikle bayıldım. Yolcu Tiyatro harika bir iş çıkarmış doğrusu. Bu oyun muhtemelen önümüzdeki zamanlarda da oynamaya devam edecektir. Algınızı allak bullak eden, oyuncuların üst düzey performans sergilediği bu oyunu bir şekilde izlemenizi mutlaka tavsiye ediyorum. Sabit bir yerleri olmadığı için geziyorlar. Ben Oyun Atölyesi’nde (Kadıköy) izledim. Başka yerlerde de denk gelmeniz mümkün. Joko’yu mutlaka tanıyın. Tabi hala tanıyacak bir Joko kalmışsa…

6-Müzik:
Yeni albümler dinlemeyi, yeni gruplar keşfetmeyi çok seviyorum. Gençliğimden beri öyle aman aman metalci bir çocuk olmadım. Kafam almadı galiba, niye bilmem. Ama Metallica’yı bir başka sevdim. Dinledim. Yıllar önce (2008 miydi?) Türkiye konserlerinde çok eğlenmiştik. Millet, bitti artık bu adamlar, dedikçe Metallica harika albümler yapmaya devam ediyor. Aslında bu yılın müzik kategorisine herhangi başka bir albüm de koyabilirdim ama Metallica geldi mertlik bozuldu! Onlar varken, gönlüm başka albüm paylaşmaya elvermez. 2016’nın albümü benim için Metallica’dan “Hardwired… to Self-Desturct” oldu. Harika bir albümle yine karşımızdalar. Albümden en sevdiğim parçalar, şimdilik, Atlas Rise ve Now That We’re Dead. Bence yaşayan en iyi, en baba grup Metallica. Çok uzun süre dinleyince kafam şişse de seviyorum onları. Sert bir şeyler sevenler mutlaka dinlesin derim.
hardwired-to-self-desturct

________________________________________________

2016 maalesef epeyce yordu bizi memleket olarak. Üzüldük, ağladık, çoğu zaman başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar yoğun geçti gündem. Zamana inanan birisi değilim ama belki 2017 daha iyi gelir, ne bileyim. Umut işte.

Bu arada ben bu sene epeyce güzel maçlar izledim. İçerde Manchester United ve Galatasaray’ı yendiğimiz maçlar harikaydı. Baskette de yine iyiyiz. Onun dışında beni azıcık tanıyanlar biliyor zaten super hero takıntımı. Bu yıl Flash, Arrow ve Legends of Tomorrow dizilerine epeyce mesai harcadım. Bak, geçen seneye kıyasla kahveye gidip okey, batak masalarında pek dirsek çürütemedim. Mutsuzum. Bu yıl telafi ederim ama. Bu arada tezi hala bitiremedim ama artık uzatmalar geldi çattı, o yüzden inşallah bu yıl bitecek.

Her neyse. 2016 listemde olan birtakım şeyleri yazmadan geçmeyeyim dedim. Umarım birilerinin ilgisini çeker. Sizin de, ya abi şunu izledin mi, şunu okudun mu, dediğiniz şeyler olursa yoruma yazabilir, maille ulaşabilirsiniz. Paylaşarak çoğaltalım.

2017 mutlu, sağlıklı, huzurlu geçsin. Her şeyden önemlisi çocuklar gülsün. Dünya çocuklar gülecek kadar güzel bir yer olursa, hepimiz güleriz zaten ne de olsa.